Hakikatin Yitimi Ve Adalet
Nujin Dilpak

Çelişki, çatışma, yozlaşma, sömürü, baskı ve zulmün yoğunlaştığı günümüzde adaletten yoğun olarak bahsedilir; adalet konusunda çok tartışmalar da yürütülür. En önemlisi, adalet uğruna büyük mücadeleler yürütülür; ağır bedeller ödenir. Bu durum, toplumsal düzenin oluşup işlemesinde adalete önemli bir rol verir. Ancak insanın özüne yabancılaşması ve yaratılan yalancı hakikatler tüm alanlarda olduğu gibi, adalet alanında da gerçeği hep perdeler. İnsanın varlık hakikatini insanın içinde oluştuğu eko-sistemden, toplumsaladalet gelişmenin tüm birikimlerinden, değerlerinden kopuk ele alan, doğuran ve bin bir emekle yetiştiren ananın dışında açıklamayla gelişen bu süreç, günümüzde çok boyutlanarak devam ediyor. İnsanın varlık hakikatinde yapılan çarpıtmalar sonrasında yaşamın her alanındaki çarpıtmayı beraberinde getiriyor. “Yanlış hayat, doğru yaşanmaz.” belirlemesi bu durumu iyi açıklıyor. Yanlış izah edilen varlık üzerinden doğru düşünüş ve doğru yaşam biçiminin geliştirilmesi mümkün değildir. Bu durum adalet içinde geçerlidir. Doğru bir hakikat anlayışına sahip olmadan, hakikati esas almadan adaletten ve adil olmaktan bahsedilemez. O halde adaletin hakikatini ve günümüzde yaşanan gerçekliğini biraz irdelemekte yarar var.

Öncelikle kozmos ve kuantum düzeyindeki karmaşık yaşamın, çok boyutlu ilişki ve çelişkileriyle birlikte, bir ahenk ve denge içinde işlemesi, bu doğal diyalektik ilişkiye uyum göstermeyen veya içinde bulunduğu eko-sistemi bozan varlıkların kendilerinin de bozguna uğraması ya da çatışma-kaynaşma temelinde iç içe geçen yapıların sentezlenerek yeni bir yapıya dönüşmesini insan algısıyla değerlendirdiğimizde, evrensel bir adalet ilkesinin olduğunu rahatlıkla düşünebiliriz. Bu adalet ilkesi toplumda da çok derinlikli işler. Bütün insanlık tarihi boyunca insanın verdiği çaba, harcadığı emeğin bir sonucu olarak, insanın evrenin en harika bir oluşumu olarak varlık kazanması en büyük adalet değil midir? Aynı zamanda, güç ve iktidar hırsıyla insanlığın tüm komünal değerlerini ayaklar altına alan, daha çok kazanma hırsıyla, içinde bulunduğu eko-sistemde büyük yıkımlara sebep olan insanın kendi sonunu da hazırlaması, adaletin yerini bulması değil midir? Adaletten yoksun olan toplumsal sistemlerin istikrarsızlık ve kısa sürede çöküntüyü yaşamaları adil değil midir? Peki adaletin bu kadar yaşamsal olmasına ve insanların büyük çoğunluğunun adaletin gerekliliğine inanmasına rağmen günümüz toplumlarında adalet neden bu kadar zayıf işler? Bu sorunun cevabına, doğruya en yakın bir şekilde, ancak hakikatin yitirildiği yerde aranırsa ulaşılır.

İnsanın varlığına ilişkin hakikatin çarpıtılmasıyla başlayan öze yabancılaşmaya değinmiştik. Şimdi bunun dallanmış, budaklanmış halinin adalete yansımalarını daha yakından irdeleyelim. İnsanın varlığında ananın yaratıcılığını ve emeğini inkâr eden zihniyet, toplumun temel yaratıcı gücü olarak egemen erkek anlayışını temel hakikat olarak topluma sunmuştur. Artık her şeyin sahibi erkektir ve erkeğin düzeni işlemektedir. Adil olan egemen erkeğin sistemine göre olandır. Erkek sisteminin dışına çıkmak suçtur ve cezalandırmayı gerektirir. Ve insanlar, bunun gerçekten hakikat olduğuna inandırılmaktadır. Bu zihniyete sahip insan, artık ne kadar adaletten bahsederse etsin, adaletle bağını doğru kuramayacaktır. Hakikatle bağını yitiren zihniyet, devletin toplum üzerindeki tahakkümünü kolayca kabul edecektir. Egemen erkek sistemi, devletle güçlü bir kurumsallaşmaya kavuşturulmuştur. Artık neyin yanlış, neyin doğru; neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğuna devlet karar verecektir. Bu sistemde, gücün bir monarkta veya oligarkta birikmesi meşrudur. Ve doğruyu, yanlışı, adaleti belirleyen bu güçtür. Bu güç iktidardır. İktidar heybeti, ihtişamı ve şatafatlı yaşamıyla herkesin gözlerini kamaştırmaktadır. Güç olma ve iktidarın basamaklarında yükselme artık herkesin amacı olmaktadır. Ve bu anlayış erkek egemenliğini, devleti, iktidarı ve yabancılaşmayı toplumsal ilişkilere yaymıştır. Ulus devlet sistemi ve liberalizm ile bu ilişkiler topluma daha derinliğine nüfuz ettirilmiştir. Pozitivizmle bilimsel bir kılıf kazandırılan bu ilişkilere, hukukla meşruiyet kazandırılmıştır.

Yaratılan hiyerarşik zihniyet üzerinden bir dünya hegemonyası inşa edilmiştir. Ve herkes bu hegemonyanın bir parçası durumuna getirilmiştir. Artık güçlüler-güçsüzler ilişki düzeni oturmuştur. Güçlülerin güçsüzler üzerinde, erkeklerin kadınlar üzerinde, bilenlerin bilmeyenler üzerinde, büyüklerin küçükler üzerinde, zenginlerin fakirler üzerinde, yetkililerin yetkisizler üzerinde, insanların doğa üzerinde tahakkümde bulunmaları doğal bir hak durumuna getirilmiştir. Narsist bir ruhla, başkasını sömürerek güç olmak, zengin olmak meşru bir hal almıştır. Çünkü güçlünün kanunu işlemektedir ve doğallığında güçlüden yana işlemektedir. Zengin ve güçlü olmak herkese kurtuluş olarak sunulmaktadır. Herkes aynı zamanda zengin ve güçlü olamayacağına göre birbirinin sırtına basarak, birbirini ezerek, sömürerek yükselmek kaçınılmaz olmaktadır. Ve güç olarak iktidar basamaklarında yükselmek, bir başarı olarak sunulmaktadır. Bu başarıya ulaşabilmek için temel yöntem, kendisinden güçsüz olana boyun eğdirmek; güçlü olana boyun eğmek ve itaat etmektir.

Sonuç, özgürlüğün, öz bilincin ve insan iradesinin yitimidir; toplumun komünal bağlarının, arkadaşlık ilişkilerinin, kardeşlik bağlarının yitimidir; toplumsal ahlakla birlikte toplumun çöküşüdür, toplumla birlikte içinde bulunduğumuz eko-sistemin çöküşüdür. Başta masum bir mitolojik yalan gibi gelen hakikat yitimi, birikip-çoğalarak erkek egemenliğine, devlete, iktidara, dinciliğe, bilimciliğe, milliyetçiliğe, kapitale ve tahakküme dönüşerek yaşamın yitimine sebep olmuştur. Bu düşünce ekseninin dışına çıkmadan gerçek bir hakikate ulaşmaktan, adaleti sağlamaktan bahsedilemez. Hakikat ve adalet tartışmalarının yeterince doğru sonuçlara ulaşmamasının temel sebebi de verili zihniyet sınırlarının dışına çıkamamalarıdır.

Devletçi iktidarcı hegemonya sistemi, kendi hiyerarşisini toplum üzerinde kurmuştur. Toplum olmadan bu hiyerarşik sistem yaşayamaz. O halde hakikat, adalet ve özgürlük peşinde olanların ilk yapmaları gereken şey, verili zihniyet sınırlarının dışına çıkarak kendilerini hiyerarşinin tüm ilişkilerinden koparmaktır. Bu, yoğun bir hakikat savaşçılığıyla öz bilinci geliştirmeyi ve ruhsal arınma temelinde tahakkümcü, iktidar sistemin yarattığı karakteri aşmayı gerektirir. Bu şekilde hiyerarşinin altındaki toplumsal zemin boşaltılınca iktidarcı devlet sistemi ya demokrasiye duyarlı hale gelerek küçülür ya da çökerek yok olur. Hakikat, adalet ve özgürlük peşinde olanların yapmaları gereken diğer önemli bir şey erkek egemenlikli, iktidarcı hiyerarşinin yaşamın her alanındaki varlığını deşifre ederek karşı bir duruş sergilemektir. Bu her alanda sisteme karşı negatif bir duruşla güçlü bir özgürlük mücadelesini gerektirir. Egemenlik sisteminin adım adım gelişmesine karşı, özgürlük mücadelesi sürekli olarak var olmuştur. Ana tanrıçanın kendi yarattığı değerleri korumak için erkek egemenliğine karşı yürüttüğü bu mücadele geleneği halkların, etnisitenin, ezilenlerin ve farklı toplumsal kesimlerin özgürlük mücadelesinde hep var olmuştur. Günümüzde de insanlar büyük kitleler halinde ölümü göze alarak otoriter, totaliter iktidar güçlerine karşı direniyorlar, özgürlük ve adalet istiyorlar. Tüm saldırı ve yıkım politikalarına rağmen toplumu koruyup günümüze taşıran bu mücadele geleneğidir.

Hakikati açığa çıkarıp, adaleti sağlayacak olan da bu mücadele geleneği olacaktır.

           Spot için

 İnsanın varlığında ananın yaratıcılığını ve emeğini inkâr eden zihniyet, toplumun temel yaratıcı gücü olarak egemen erkek anlayışını temel hakikat olarak topluma sunmuştur. Artık her şeyin sahibi erkektir ve erkeğin düzeni işlemektedir. Adil olan egemen erkeğin sistemine göre olandır. Erkek sisteminin dışına çıkmak suçtur ve cezalandırmayı gerektirir. Ve insanlar, bunun gerçekten hakikat olduğuna inandırılmaktadır. Bu zihniyete sahip insan, artık ne kadar adaletten bahsederse etsin, adaletle bağını doğru kuramayacaktır. Hakikatle bağını yitiren zihniyet, devletin toplum üzerindeki tahakkümünü kolayca kabul edecektir. Egemen erkek sistemi, devletle güçlü bir kurumsallaşmaya kavuşturulmuştur. Artık neyin yanlış, neyin doğru; neyin adaletli, neyin adaletsiz olduğuna devlet karar verecektir.    

 

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com