| |
Tekin: Tecrit ve Soykırım Operasyonları Demokratik
Özerk Kürdistan’ın İnşasına Engel Olamayacaktır.
Medya
Savunma Alanlarında lekolin.org sitesi olarak KCK Yürütme Konseyi Üyesi
Bozan Tekin ile yaptığımız ve son günlerde öne çıkan gelişmeleri konu
alan röportajımızı yayınlıyoruz.
•
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerinde altı aydır
ağırlaştırılmış bir tecrit politikası uygulanıyor. AKP devletinin bu
ağırlaştırılmış tecridi yasal bir kılıfa sokup meşrulaştırmak için
yaptığı yasa tasarısını meclisten geçirme politikasını nasıl
değerlendiriyorsunuz? Bu yasanın çıkarılmasının ne gibi sonuçları olur?
-Sorunuzun yanıtına geçmeden
önce, Önder Apo şahsında Kürdistan halkı ve Ortadoğu halklarına karşı
gerçekleştirilen uluslararası komplonun 13. Yılında Önder Apo’nun en
amansız koşullarda sergilediği destansı direnişini saygıyla selamlıyor,
başta ABD olmak üzere, uluslararası komplocu güçleri tüm
devrimci-yurtsever nefretimle protesto ediyorum. Güneşimizi
karartamazsınız şiarı temelinde bedenlerini ateşe vererek komplo
karanlığını aydınlatmaya çalışan tüm devrim şehitlerimizi saygıyla
anıyor, anılarına özgürlük mücadelesini zaferle taçlandırma sözünü
yineliyorum.
Sömürgeci Osmanlı dönemi de
dâhil olmak üzere, Türk tarihi boyunca Kürt liderliklerine karşı
uygulanan politikanın özü aynıdır. Ya aldatmak, etkileyerek denetim
altına almak ya da kişilikli onurlu Kürt liderliklerini, Şeyh Sait ve
Seyit Rıza gibi idam etmek suretiyle tasfiye etmektir. Dolayısıyla Türk
devletinin Kürt liderliklerine yaklaşımı aynı zamanda Kürt ulusuna
yaklaşımıdır. Bu siyasetin özü bugünde değişmemiştir. Fazla uzağa
gitmeden geçen son iki yüzyıldaki isyanlara bakmak gerekir. Bu
isyanlarda Kürt liderliklerine Osmanlı ve TC devletinin yaklaşımı bu
çerçevededir. Kürt liderliklerine karşı tutum sadece sömürgeci Türk
yönetimleriyle sınırlı değildir. Son iki yüz yılda esas olarak damgasını
vuran batılı kapitalist devletlerdir, İngilizlerdir, Fransızlardır,
Almanlardır ve sonra ABD’dir. Son iki yüzyıla damgasını vuran bu
gerçekliktir. Önder Apo’ya karşı gerçekleştirilen uluslararası komploda
bu gerçekliğin bir devamı niteliğindedir.
Dikkat edelim, hareketimizin,
çeşitli demokratik çevrelerin açıklamalarına, halkımızın bunca yürüyüş,
çağrı, farklı eylem ve etkinliklerine rağmen uluslararası insan hakları
örgütleri; AİHM ve CPT gibi oluşumlar bugüne kadar konuya ilişkin tek
kelime açıklama yapmamışlardır. Eğer bu komploda yer almamış olsalardı,
bir insanın en doğal haklarının çiğnenmesi karşısında bu kadar sessiz
kalmaları mümkün değildi. Başka da uluslararası alanda duyarlı çevreler
vardır. Bunların da hiç tepkileri ortaya çıkmadı. Demek ki, merkezi
olarak belirlenen bir politika söz konusudur. Bu durum tecridin
uluslararası komplocu güçlerle bağını ortaya koymaktadır. Dolayısıyla
sorun dar, yüzeysel ele alınmamalıdır. Başka ülkelerdeki insan hakları
ihlalleri konusunda adeta kıyametleri koparan bu güçlerin ve kurumların
ne menem insan hakları kurumları olduğu da bir kez daha ortaya çıkmış
oldu.
Hem sömürgeci Türk devleti
hem de Osmanlılar uluslararası sermaye güçlerinin de desteği, katkısı ve
yönlendirmesiyle ya Kürt liderliklerini etkisizleştirmiş, kontrollerine
almışlardır ya da tümüyle tasfiye etmişlerdir.
Önder Apo Kürdistan tarihinde
yeni bir önderliktir. İdeolojisi, felsefesi, tarih anlayışı, mücadele
anlayışı ve yaşam tarzı diğer geçmiş Kürt önderliklerinden köklü olarak
farklılıklar göstermektedir. Bu nedenle de ortaya çıktığı günden bu
yana sürekli bir biçimde tasfiye edilmek istenmiştir. Bunun yöntemleri,
araçları farklı olsa da Türk sömürgeciliği ve uluslararası sermaye
güçleri bundan hiç vazgeçmemişlerdir. Önder Apo’ya karşı
gerçekleştirilen başarısız suikast girişimlerinden uluslararası
komployla esaret altına alma, esaret altındayken yoğunca tecrit altında
tutma, zehirleme vb. saldırılar sürmüştür. Bunlar hemen hemen herkesin
yakından bildiği durumlardır. Dolayısıyla Önder Apo’yu etkisizleştirip
tasfiye ederek 21. yy’ da bir kez daha Kürt ulusu Ortadoğu’da statüsüz
ve her türlü sömürüye açık bir konuma getirilmek istenmektedir. Zaten
Lozan Kürtlerinin Öndersiz, stratejisiz birlikten yoksun bir döneminde
gerçekleştirilmiştir. Şimdi de Önder Apo’yu etkisizleştirerek yani PKK
ve halktan ilişkilerini kopararak Kürtleri tasfiye etmek
istemektedirler.
Ortadoğu’nun yeniden dizaynı
gündemdedir. Paralel olarak Türkiye’de de yeni bir anayasa gündemdedir.
Bölgede Kürtleri bir kez daha statüsüzlüğe mahkûm etmek isteyen bir
pazarlık söz konusudur.
Sömürgeci AKP devleti ise,
Türkiye’de Kürt ulusunun Kürdistan’da, anavatanında özgürce yaşamasını
kabul etmeyen bir yaklaşımla anayasa sürecini tamamlamak istemektedir.
Bir tür anayasa komplosu da diyebileceğimiz bu uygulamayla Kürtler bir
kez daha statüsüz kılınmak istenmektedir.
Bölgede ve Türkiye’de
böylesine tarihi, kritik durumların yaşandığı bir süreçte Önder Apo
üzerinde yoğun bir tecrit uygulanmaktadır. Dolayısıyla Önder Apo
üzerindeki tecridi sıradan, bir uygulama olarak görmemek gerekir.
Hatırlanırsa Bülent Arınç, “başı gövdeden ayırdık” anlamında, Kandil ile
İmralı arasındaki bağı kopardık demişti. Bunun anlamı ise açıktır.
Böylelikle hareket, Önderlik ve halkı bir birinden koparmak gibi son
derece tehlikeli bir hesap içinde bulunmaktadırlar. Bu nedenle de Önder
Apo üzerinde uygulanan siyaset, sadece tecrit düzeyinde ele alınmamalı
bir halkın varlığı ve özgürlüğü ilişkisinde ele alınmalıdır.
Yedinci ayına giren tecridin
bir diğer amacı da, Önder Apo’ya geri adım attırma hesabıdır. Önder
Apo’nun 27 Temmuz itibarıyla AKP hükümetine karşı takındığı tavır
tarihidir ve açıkça bir meydan okumadır. Şimdi faşist AKP hükümeti
İmralı’daki uygulamalarıyla Önder Apo’yu geriletmek istemektedir. Ancak
bunun nasıl bir beyhude çaba olduğunu, Önder Apo son, günlerde aile
ziyaretine çıkmayarak ve onurlu tutum takınarak göstermiştir.
AKP hükümeti pratik olarak
kendi yasalarını çiğneme pahasına uluslararası hukuku dinlememe pahasına
böyle bir pratiği sergilemiştir. Şimdi de buna uygun bir kanun çıkarmak
istemektedirler. Yani uygulanan siyasete göre göstermelik aldatmaya
dönük bir hukuksal maske oluşturmak istemektedirler. Yapılmak istenen
yasa değişikliği sadece uygulamanın göstermelik bir kanuna
dönüştürülmesinden başka bir anlamı yoktur. Fakat bu uygulamanın bir
karşılığı da elbette olacaktır. Bu durum AKP’nin de altından
kalkamayacağı bir duruma yol açar. Kürdistan halkı bu duruma karşı daha
farklı bir tutum alacaktır. Mücadele de artık tecridin kaldırılıp
kaldırılmamasına değil, geliştirilecek devrimci-direnişçi bir hamle ile
Kürt Halk Önderliğinin özgürlüğüne ve Kürt sorunun çözümüne
odaklanacaktır. Bunun dışında herhangi bir şeyi kabul etmeyecektir.
•
Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın uluslararası bir komplo ile
15 Şubat 1999’da kaçırılıp Tür devletine teslim edilmesinin yıl dönümüne
sayılı günler kaldı. 15 Şubat uluslararası komplosunu nasıl karşılamak
gerekir. Bu konuda Kürt halkına bir mesajınız var mı?
-Önder Apo’ya karşı
gerçekleştirilen 15 Şubat uluslararası komplosundan bu yana 13 yıl
geçmiş bulunmaktadır. Bu süre içerisinde Önder Apo’nun sergilediği
direnişi ve çözümleyici, ön açıcı, yol gösteren direnişini
selamlıyorum. Birinci komplo dönemi Önder Apo’nun direnişi, halkımızın
ve gerillanın mücadelesiyle önemli oranda boşa çıkarılmış ve
etkisizleştirilmiştir. Ne Önder Apo etkisizleştirilebilmiş ne PKK
bitirilebilmiş ne de halkımız parçalanılıp dağıtılabilmiştir. Önder Apo
ve Kürt halkı başta olmak üzere bütün Ortadoğu halkları açısında
tanınan, bilinen ve önderlik konumunda olan bir statü kazanmıştır. Bugün
de çözümlemeleriyle Kürdistan halkına; Türk, Arap ve Fars halklarına yol
gösteren durumunu daha da etkili bir biçimde yürütmektedir. Önder Apo
üzerinde uygulanan tecrit ve izolasyon sömürgeci Türk devletinin ve
arkasındaki uluslararası güçler için sadece acizliklerini ve
yenilgilerini ifade eder. Ortadoğu’da yaşanan ve giderek dünyayı
etkisine alan “Ortadoğu Halklar Baharı” ve kapitalist modernite
merkezlerinde çıkan kriz, Önderliğin öngörülerini doğrulamaktadır. Bu
Önderliğin gücünü ve etkisini ortaya koymaktadır. Fakat komplocuların bu
yenilgiyi kolay kolay hazmetmeyecekleri anlaşılmaktadır. Bu tecrit
saldırısının anlamı budur. Bu uluslararası komplonun yıldönümünde
Kürdistan halkı en geniş katılımla uluslararası komployu protesto
etmelidir Bir kez daha Türk sömürgecilerini ve arkasındaki güçlerin
heveslerini kursaklarında bırakmalıdırlar. Herkes kendisini Uluslararası
komplonun protestosuna hazırlamalıdır. Ancak bu yılın bir çözüm yani
Önder Apo’nun özgürlük yılı olması içinde kendilerini hazırlamalıdırlar.
Dolayısıyla protesto bir-iki günle sınırlı kalmamalı ve zamana
yayılmalıdır. Hiçbir Kürt Önder Apo şahsında gerçekleştirilen saldırıyı
kendi dışında görmemeli. Dolayısıyla duyarsız kalmamalıdır. Tam bir
ulusal refleksle AKP faşizmi ve arkasındaki ABD protesto edilip
lanetlenmelidir.
•
Sizce başta ABD olmak üzere diğer güçlerin Kürt halk Önderine ve
Hareketinize böyle yaklaşmasının nedeni nedir?
-ABD bölgeyi yeniden kendi
çıkarlarına göre biçimlendirmek isterken kendisine Türk devletinden
başka uşaklık edecek kimse kalmamıştır. İsrail, bölgede iyice tecrit
olmuş durumdadır. Mısır, Mübarek sonrasında daha kişilikli bir
politikaya yönelmiştir. ABD, AKP devletini ABD’nin bölge
politikalarında taşeron olarak çalıştırmak için, yani ABD’nin bölge
uşaklığı karşılığında Önder Apo’nun etkisizleştirilmesi ve hareketin
tasfiye edilmesi vaadinde bulunmuştur. Bu konuda bir mutabakatın
sağlandığı ortaya çıkmıştır. Roboski katliamında da ABD’nin kirli elleri
vardır. Bunun görülmesi gerekir. Çünkü bu kadar sessizliğin başka
izahatı da olamaz.
•
Durum böyle iken, AKP Türkiye’yi ileri demokrasi seviyesine
çıkardığını, demokratikleştirdiğini, yapılacak bir anayasa ile de bunun
kesinleştireceğini, kurumlaştıracağını belirtmektedir. Siz Türkiye’de
ordudaki tutuklamaları nasıl değerlendiriyorsunuz?
-Evet, AKP gerçekten de,
sermaye gücüyle, basın üzerinde kurduğu mutlak egemenliğiyle,
bürokrasisiyle, yargı üzerindeki hâkimiyetiyle, polis ve ordu üzerinde
kurduğu denetimle gerçekten de “ kendisi için bir demokrasi” kurmuştur.
İstediğini yapmada, katletmede, rehin almada, cezalandırmada,
sermayesini büyütmede, kendisine muhalefet eden herkesi, basın
mensuplarını da dâhil, baskı altına alma konusunda son derece özgürdür.
Kürdistan Özgürlük hareketi dışında karşısında durabilen bir güç yoktur.
Onun için de tüm gücüyle hareketimizi tasfiye etmeye yönelmektedir.
İşte Tayip Erdoğan bu faşist uygulamalara, yüzü kızarmadan tam bir
pişkinlikle “Türkiye bir ileri demokrasidir” diyor.
Kendisini istediği gibi
tanımlayabilir, bazı uşaklarına da bunu söyletebilir. Fakat gerçeklik
daha farklıdır. Dünyanın ve bölgenin en eski ülkesi Kürdistan ve halkı
Kürtlerin resmi bir statüsü var mıdır? Yoktur. Bir statüye kavuşturmak
için mücadele edenler hemen hemen her gün esir alınmıyorlar mı? Daha
şimdiden Türkiye ve Kürdistan cezaevlerinin kapasitesi fazlasıyla dolup
taşmaktadır. Artık Türk devleti ve AKP faşizminin kendine ne ad
yakıştırıp yakıştırmadığı veya bazı uşakların hangi sıfatla
tanımlamadıkları, methiye düzdükleri değil bizi Kürdistan’ın statüsü
Kürt halkına uygulanan sömürgeci zulüm ve pratik olarak yürütülen
soykırım siyaseti esas olarak ilgilendirmektedir. Söz konusu yangın
bizim evimizdedir. Evimiz Kürdistan’dadır. Biz buna bakıyoruz. Gerçekte
budur.
Biz bir de Kürdistan ve Kürt
ulusu açısından soruna bakıyoruz. Kürdistan kendi öz yönetimine sahip
bir ülke değildir. Türk sömürgeci güçleri, Kürt ulusunun kendi
özyönetimine kavuşmasını engellemek için elinden gelen her türlü baskıyı
uygulamaktadır. Tarihte Kürt Önderlerine ve aşiret örgütlenmesi de dâhil
her türlü saldırının gerçekleştirilmesi de hatırlardadır. Kürdistan’daki
yabancı sömürgeci Türk devleti yönetimi Kürdistan’ı bir sömürge alanı
olarak görmekte ve aynı zamanda asimilasyon ve soykırım yöntemiyle Kürt
ulusunu süreç içinde yok etmeyi hedeflemektedir. Türk toplumu, Mustafa
Kemal’i kendisi için bir kurtarıcı, onun yaptıklarını kendisi için bir
devrim olarak görebilir. Yine İsmet İnönü’yü böyle değerlendirilebilir.
Ancak Kürt ulusuna yansıması Şark Islahat planı gibi soykırımcı bir
uygulamadır. Katliamdır, istiklal mahkemeleridir, İdamdır,
sürgünlerdir. Yine Adnan Menderesi bazıları demokrasinin kahramanı
olarak görebilir. Ancak Kürtler için sürgündür, 49’lar olayıdır.
Demirel, Özal, Erbakan, Ecevit bu zincirin birer halkasıdırlar. Bu
sömürgeci liderliklerin Türk toplumu için iyi-kötü etkileri, katkıları
olabilir. Ancak Kürt ulusu için sadece birer ırkçı, faşist
sömürgecidirler.
Bir başka örnek: Osmanlı
padişahları 3. Selim ve 2. Mahmut’da Osmanlı imparatorluğunu batı
dünyası karşısında yenilemek istiyorlardı. Bunun için Osmanlı devletini
yeniden yapılandırmak ve bu temelde de Yeniçeri ordusunu tasfiye ederek
yeni bir ordu düzeni kurmak istiyorlardı. Bunun için nasıl kıyasıya bir
mücadelenin yürütüldüğü bilinir. Peki, 2. Mahmud’un ve sonraki sömürgeci
Osmanlı padişahlarının Osmanlı’yı batı karşısında ayakta tutmak için
yürüttüğü reformların Kürdistan’a ve Kürtlere yansıması ne olmuştur?
Tarih okuyan ve biraz Kürdistani düşünebilen herkes bilir ki,
Osmanlı’daki yenilenme çabaları Kürdistan’a soykırım, katliam,
vergilerin artırılması ve daha fazla askerin toplanmasına dönüşmüştür.
Başka bir sonucu olmuş mudur?
Kürtler için sadece bir
soykırım ve katliam fermanı niteliğinde olan TC’nin kurulması ve yapılan
bir dizi reformların Türk toplumu için bir anlamı olabilir. O da
Kürdistan için bunun anlamı Palu, Genç, Hani, Dersim, Zilan
katliamlarıdır. Kürdü ortadan kaldırmayı planlayan Şark Islahat Planı ve
onun adım adım uygulanmasıdır. Burada bir parantez açarak Kürdistanlı
hukukçulara ve kendisini Kürt halkıyla dost gören Türkiyeli hukukçulara
bir öneri de bulunmak istiyorum. BM’nin kabul edilen soykırım belgesine
göre gerçekten Şark Islahat Planı, İsmet İnönü’nün Raporu ve Umumi
Müfettiş Abidin Özmen’in hazırlayıp sunduğu ve kabul edilip yürürlüğe
giren, pratikleşen raporları birer Kürt soykırımının suç belgesidirler.
Soykırımın delilidir. Dolayısıyla bu yayınlanan belgelerden hareketle
bir hukuk mücadelesi yürütmeleri gerekir.
Şimdi AKP-Gülen ittifakının
iktidarı ele geçirmeleri ve devlete sahip olmaları söz konusudur.
Ordunun bazı subaylarını Ergenekon adı altında tutuklamaktadır. Fakat
yeni bir ordu kuruluyor. Polis yeniden örgütlendiriliyor. Şimdi Kuzey
Kürdistan’da ve Türkiye metropollerinde yaşayan halkımıza her gün bu
yenilenen ordu ve polis saldırmaktadır. Bu el değiştiren MİT halkımıza
karşı bir saldırı içindedir. Yine her il-ilçede örgütlenmiş “Yeşil
Ergenekon” kendisini giderek kurumlaştırmaktadır. Peki, bunun Kuzey
Kürdistan’a yansıması nedir? Daha fazla kültürel soykırım ve daha fazla
siyasi soykırım… Bir halkın tarihten silinmesi… Kürt toplumu ve bireyi
için AKP’nin anlamı bundan başka bir şey değildir.
•
AKP hükümeti ve son haliyle AKP devleti 14 Nisan 2009’dan
itibaren Kürt siyasal alanına yönelik KCK adı altında hukuksal bir
kılıfta uydurarak soykırım operasyonları yürütüyor. Bu siyasi soykırım
operasyonlarının kapsamı gün geçtikçe daha da genişliyor. AKP’nin bu
soykırım operasyonlarını nasıl yorumlamak gerekir?
-AKP herhangi bir parti
değildir. Artık devletleşen bir partidir. Türkiye’de hegemonik güç
kayması yaşanmıştır. AKP artık ordu, MİT, devlet bürokrasisi, yargı gibi
alanlarda hâkimiyetini sağladığı gibi, basın ve ekonomi üzerinde de bir
hâkimiyet sağlamıştır. Dolayısıyla Türk ulus-devletini ‘Mustafa Kemal’in
İlelebet yaşayacaktır düsturuna bağlıdır ve bunu sadece döneme ve
koşullara uyarlamaktadır. Artık Kürt yoktur Vb. sözleri demenin bir
anlamı ve etkisi yoktur. Çünkü 40 yıla varan direnişi, mücadelesi ve
örgütlülüğüyle bir Kürt ulusal hareketi vardır. Milyonlar bu temelde oy
kullanmaktadır, harekete geçmektedir. Ayağa kalkan ve örgütlenen,
haklarını isteyen Kürt halkına Türk ulus-devleti içerisinde eritme
siyasetinde başarılı olabilmek için İslam dinini devreye koyma
ihtiyacını hissettiler. Bunun için bu kez Türkçülüğü-Türkleştirmeyi
İslam kardeşliği ile gündeme taşıdılar.
KCK operasyonları adı altında
yürütülen soykırım operasyonlarının amacı Kürtlerin özgürce kendi
topraklarında kendi istedikleri gibi yaşamlarını kurmalarına yönelik bir
saldırıdır. Kürdün özgürce kendi yaşamı üzerinde söz ve karar sahibi
olmasına en küçük bir tahammül yoktur. Bu operasyonlar ha adı Atatürk,
İsmet İnönü, Adnan Menderes, Demirel, Ecevit, Özal olmuş ha Erdoğan
olmuş hepsi de esas olarak Şark Islahat Planı’nın özüne ve ruhuna
bağlıdır. Hepsi her gün tek vatan, tek ulus, tek devlet, tek dil, tek
bayrak tekerlemesini dinsel bir ritüel biçiminde tekrarladı,
tekrarlıyor. Bunların esas olarak dini İslam değildir. Kutsal İslam
dinini Kürdistan’da sömürgeciliği yürütmek için sadece bir araç olarak
kullanmaktadırlar. İşte Fetullah Gülen denen münafığın, sahtekârın elli
bin Kürde kadar Kürdü katletmeyi öngören fetvasını hepimiz gördük.
Dolayısıyla bu operasyonların amacı Kürtlerin örgütlenmesine, bir
yönetim gücü olmasına ve kendi ulusal kurumlarını oluşturmasını
engellemeye dönük saldırılardır. Hem Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan
üzerindeki ağırlaştırılmış tecridin hem de tüm askeri-siyasi soykırım
operasyonlarının temel amacı Demokratik Özerk Kürdistan’ın inşasını
engellemektir. Ama ne tecrit ne de siyasi-askeri soykırım operasyonları
Demokratik Özerk Kürdistan’ın inşasını hiç bir şekilde
engellemeyecektir. Aksine bu siyasi ve askeri soykırım operasyonlarının
tümü bu inşa sürecini daha da hızlandırıp geliştirecektir.
İslam, Ümmet, kardeşlik vb.
söylemlerin ne kadar İslam’ın özüne hakaret eden temelde ve sahtekârca
kullanıldığını görmek gerekir. Bütün tarih boyunca işlenen katliamlar,
soykırım suçları hepsi Kürdü ortadan kaldırmak ve Kürdistan’ı Kürtler
için anavatan olmaktan çıkarmak içindi. Bugün de aynı zihniyet ve
mantıkla saldırılar giderek yoğunlaşmaktadır. Belli ki, bunu daha da
tırmandırma niyeti taşımaktadırlar.
Bu operasyonların bir diğer
amacı; öz gücüne dayanan özgürlükçü her türlü işbirliğini ret eden kendi
topraklarında özgürce ancak diğer halklarla da eşitlik ve özgürlük
temelinde yaşamak isteyen Kürdün moralini bozmak, umudunu kırmak,
güvensizlik yaratmak suretiyle birliğini zayıflatmak, etkisizleştirip
tasfiye ederek işbirlikçi hain AKP Kürt’ünün önünü açmaktır. Mehmet
Metinerleri, Kemal Burkayları çoğaltmaya dönük bir politikadır bu. Fakat
Tayip Erdoğan’ın, Bülent Arınç, Abdullah Gül, Fetullah Gülen vb.lerinin
ve onlara akıl üstüne akıl veren uşaklıkta yarışan “danışmanlarının”
unuttuğu bir gerçek var. Kürdistan özgürlük mücadelesi tüm ulusal
kurtuluş mücadelelerinde olduğu gibi korkaklıkla, teslimiyetçilikle ve
hainlikle mücadele ede ede bu kesimlerin her türlü ideolojik politik
saldırılarını püskürte püskürte Kürdistan’da bugünlere gelinmiştir. Yine
AKP’nin kendi sürecinde, iktidar olduğu dönemde bile AKP’nin tüm
yalancı, ikiyüzlü, aldatmaya dönük sahtekârca söylem ve politikalarına
rağmen Kürtlerin nasıl sömürgecilikten ve onun son temsilcisi AKP’den
koptuklarını görmeleri gerekir. Kürtler bu kadar tutuklanmaya rağmen çok
yoğun tarzda yüzlerce TV kanalıyla birlikte altan alta istihbarat
örgütlerinin çeşitli vaat, kandırma girişimi, tehdit, şantaj, ekonomik
vaat vb. saldırılarına rağmen Kürdistan halkının hala sokaklarda,
caddelerde Türk ve AKP polisine karşı sergilediği direniş AKP’nin
ömrünün çok fazla olmadığını ortaya koymaktadır. Bunun için halkımız ne
moralini bozmalı, ne umudunu yitirmeli, ne de birliğinin
zayıflatılmasına izin vermelidir. Direnişini daha da örgütlü kılıp
yükseltmelidirler. Bu siyasi soykırım operasyonlarını boşa çıkaracak
örgütlülükler yaratmalıdırlar. İlanı yapılan demokratik özerkliğin,
yani kendi öz yönetimlerini inşa etme çalışmasını geliştirmelidirler.
Bu operasyonların halkımızın kendi topraklarında kendi öz yönetimlerini
kurmasını önlemeye yönelik saldırılar olmaktadır. Bunun bilincinde
olarak halkımız tam bir ulusal-toplumsal refleksle hem örgütlüğünü her
türlü operasyon ve saldırı karşısında savunma, hem de geliştirme
çalışması yürütmelidirler.
•
AKP devletinin yürüttüğü siyasi soykırım operasyonlarının bir
diğer amacı da kendi işbirlikçi-hain Beyaz Kürdü için ortam yaratmaktır.
Bu çerçevede AKP’nin işbirlikçi iyi Kürdü olarak öne çıkarmaya çalıştığı
Kemal Burkay gibi kişilerin hareketinize ve Kürt Halk Önderi Abdullah
Öcalan’a yönelik çirkin saldırılarını nasıl ele alıyorsunuz? Kürt
halkının bu kişiliklere yaklaşımı ne olmalıdır?
-Bu işbirlikçi hainlerin
Önder Apo’ya ve on bini aşkın şehidi olan Kürdistan Özgürlük hareketine
saldırmaları şüphesiz ki yeni değildir. Fakat yeni olan, AKP ve
Fethullah kirli ittifakının hazırladığı bir proje kapsamında Kürdistan
Özgürlük Hareketini tasfiye etme kapsamında harekete geçirilmiş
olmalarıdır. Kürdistan Özgürlük Mücadelesi ne zaman ki ileriye doğru bir
hamle yapmış o zaman en kritik zaman dilimlerinde bu unsur devreye
girmiştir. 79-80 yılında durup dururken Kemal Burkay’ın da içinde
bulunduğu UDG(Ulusal Demokratik Güç Birliği)’nin hareketimize karşı
saldırıya geçtiği hala hafızalardaki yerini korumaktadır. Hatırlayalım,
Maraş katliamı gerçekleştirilmiş Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da ilan
edilen Sıkıyönetimle birlikte hareketimize yönelik saldırlar, kurşuna
dizmeler gündemdedir. Bucak çeteleri ve MHP’nin öncülüğünde sivil faşist
çeteler hareketimize karşı saldırıya geçirtilmiştir. Tam da bu dönemde
UDG’nin hareketimize saldırtmasının tümüyle bir kirli ilişki ve
yönlendirme sonucu olduğu açıktır. Bu dönemde hareketimiz tümüyle
tasfiye edilmek istenmiştir.
Yıllar sonra eğer
yanılmıyorsam, 1987 yılında, gerillanın artık Kürdistan’a kök saldığı
süreçte dönemin İç işleri bakanı Hasan Fehmi Güneş Milliyet gazetesinin
eki olarak yayınlanan “Yankı” dergisinde şöyle bir açıklama yapmıştı:
Aslında UDG o zaman değil şimdi PKK ile çatıştırılsaydı daha iyi olurdu.
O dönemde UDG’nin çatıştırılması zamanlama olarak uygun olmamıştır.”
Anlamına gelecek cümleler kurmuştu. İsteyen ilgili dergiyi bulabilir ve
bakabilirler. Demek ki Türk devleti Kemal Burkay denen işbirlikçi haini
ne zaman nerede kullanacağına dair bir hesap içinde olmuştur. Demek ki,
ilk kullandığı dönemi, zamanlama bakımından yanlış bulmaktadır. O dönem
yapılamayan çatıştırma stratejisi bugün AKP tarafından gündeme
getirilmeye çalışılıyor. 12 Eylül’den sonra hareketimizin 15 Ağustos
Atılımını terörizm sayan ve bu konuda uluslararası sermaye güçlerine
yardımcı olan yine bu ulusal haindir. Daha doğrusu hareketimizin
uluslararası güçler tarafından terör örgütü listelerine yer almasını
sağlamada da bu unsur aktif rol oynamıştır. 12 Eylül sürecinde 80’li
yıllarda daha çok Avrupa devletlerinin yönlendirmesinde bir ajan olarak
çalışıp hareketimize saldıran bu unsur orada artık kullanım süresi
bittiğinden Türk devletinin kullanımına geçmiştir. Bu unsur bugünde
AKP’nin elinde Kürt Özgürlük Hareketine karşı saldırıda kendisini
kullanmaya açık hale getirmiştir. Televizyonlarda, Türk sömürgecilerine
değil de, bize olan hiddetine bakılınca hala düşmanın kucağında bize
küfür etme, iftira atma konusunda bir performansa sahip olduğu
görülmektedir. Hareketimize ve Önderliğimize karşı her türlü ahlaksızca
iftiralarda bulunmuştur.
AKP’nin projesinde psikolojik
savaş önemli bir yer tutmaktadır. Ve yine Kürtler içinde birilerini
yanına çekerek ve Kürt Özgürlük Hareketine saldırtılması bu projenin
önemli boyutlarından birisidir. Bununla hem Kürtler arasında bir
gerginlik, çatışma hem de Özgürlük Hareketini zayıflatmak hedefini
gütmektedir.
Geçenlerde Cüneyt Özdemir’in
“5N 1K” programını izledim. Orada “Kemal Burkay’ın şairliğinden,
yazarlığından eser kalmamıştı. Tam olarak özel yetkili bir savcı gibi
KCK, PKK, Kandil ilişkisini açıklıyor, siyasi soykırım operasyonları
çerçevesine gerçekleştirilen tutuklanmalarında bu ilişkiler nedeniyle
olduğunu söylüyordu. Programı hazırlayan Cüneyt Özdemir’i bile hayretler
içinde bırakmıştır. Artık hazırlanan iddianameleri mi okumuş yoksa bu
özel yetkili savcılara akıl mı veriyor? Belli değildi. Belli ki Kürt
Özgürlük Hareketine, önderliğine saldırmada hızını alamamış
yurtseverleri de ihbar eden rehin alınmalarını ve olası ceza almalarını
da meşrulaştıran bir görev üstlenmiştir. Artık Kemal Burkay yurtsever
Kürdistan halkı için AKP’nin özel olarak görevlendirdiği özel yetkili
bir savcıdır. Sıradan ajanlıktan savcılığa terfi etmiştir. Bununla
övünebilir. Kendi dostları da bununla iftihar duyabilir, etrafında,
önünde arkasında durabilirler.
Ancak Kemal Burkay’a insan
hayret ediyor. İnsan üzülüyor da tabi. Normalde insanlar yaşlanınca
olgun hareket ederler, sorumlu davranırlar. Geçen gün Canip Yıldırım’ı
bir TV kanalında izlemiştim. İnsanın içinden “ Allah herkese böyle bir
yaşlılık nasıp etsin” demekten başka bir şey gelmiyor. İnanıyorum ki,
tüm Kürtlerin sevgisini kazanmıştır.
Bazı insanlarda yaşlanınca
adeta çekilmez düzeyde çirkinleşip bunaklaşabiliyorlar. Kemal Burkay’da
sömürgeciliğe karşı tek söz etmemekle birlikte bütün sövgülerini
hareketimize yöneltmiştir. Konuşurken titremesi hareketimize karşı
beslediği kinden kaynaklanmaktadır. Hakkını yememek lazım, ama sahibine
hizmette kusursuzdu. Ama Kemal Burkay’ın bir hesap hatası var. Eğer
TV’den konuşursam etkili olurum demiştir. Neredeyse kanal kanal
dolaşmaktadır. Bunun ne kadar işe yaramaz bir beyhude çaba olduğunu
kendisini Kürt halkının gözünde ne kadar alçalttığını da görmekte
gecikmeyecektir. Belli ki Kemal Burkay bir tercih yapmıştır. Tarihe bir
Avrupa ajanlığından sonra Türk işbirlikçiliği, ajanlığı ve ihbarcısı
olarak geçmekte karar kılmıştır. Kutlu olsun! Ne diyelim, kendi tercihi!
Kemal Burkay’da biraz siyasi
ahlak olsa bir, esaret ve dünyanın en ağır tecridi altında olan bir
insana cevap imkânının olmadığını bile bile saldırmazdı. İki, adalet ve
hakikat komisyonunun ısrarlı bir biçimde Türkiye’nin gündemine koyan
Önder Apo’dur. Bunu hiç kimse inkâr edemez. PKK, gerçeklerin
araştırılmasını istemektedir. Bu konuda kendisine dair en ufak bir
kuşkusu yoktur. Her zaman bu konuda böyle bir komisyonun oluşmasını
savunduk ve savunuyoruz. Kemal Burkay’ın yaptığı sadece sahibine
yaranmak ve şirin gözükme çabasında başka bir şey değildir.
Ergenekon’u PKK ile
ilişkilendirme çabası bir Yeşil Ergenekon imalatıdır. Bugüne kadar
ortaya açılıp saçılmayan belge kalmadı. Ey Kemal Burkay, belki bize olan
hiddetinden dolayı unutmuş olabilirsin ama kozmik odaların anahtarları
senin sahibinin ellerindedir. Oralara girip, her şeyi ellerine
geçirdiler. Onlar da eğer insanlık adına kırıntı varsa o kozmik odaları
herkese açık hale getirirler. Kaldı ki Ergenekon’u mücadelesi ve
direnişiyle açığa çıkaran etkisizleştiren hareketimizdir. Hareketimizin
büyük Zap direnişinden sonra Ergenekon tutuklamalarının başladığını
bilmeyen yoktur. Neden Zap direnişinden sonra generallerin kulaklarından
tutularak cezaevine atıldığını ve bunun zamanlamasını da görmek gerekir.
•
Sizin hareketinizin ve diğer Kürt partilerinin de gündeminde
ulusal kongre vardır. Tam da böyle bir ortamda Kemal Burkay’ın bu
saldırılarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
-AKP faşizminin gündeminde
Önder Apo’yu ağır tecrit etmek suretiyle etkisizleştirme, siyasi
soykırım operasyonlarıyla legal, demokratik meşru Kürt siyasetini
tasfiye etme, Roboski katliamının gerçekleştirildiği ve gerillaya karşı
imha operasyonlarının gündemde olduğu bir dönemi yaşıyoruz. Tüm bu
saldırılara rağmen, ulusal birlik gündemdedir. Hemen hemen tüm
parçalarda ve yurtdışında büyük bir ulusal ruh, duyarlılık
gelişmektedir. Hemen hemen tüm siyasi partilerin birlik için açıklamalar
yaptığı, kongre veya bir konferansı gerekli gördüğü, hatta bunun
hazırlıklarının yapıldığı bir dönemde Kemal Burkay’ın hem de gidip,
düşmana Önderlik ve hareket hakkında böyle seviyesizce konuşması tümüyle
ulusal birlik ortamını bozmaya, büyük bedellerle yaratılan bu birlik
atmosferini zehirlemeye çalışmaktan başka bir anlamı yoktur. Eğer bir
derdi, sıkıntısı var idiyse, bunu ulusal birlik kongresi veya
konferansı içinde de dile getirebilirdi. Kaldı ki, bunun yolunu,
yöntemini ve kanallarını Kemal Burkay ve çevresi çok iyi bilmektedir.
Ama tercih yapmıştır. Oysa Kuzey Kürdistan’daki partiler arasında belli
bir mutabakat sağlanmış, ortak hareket etme zemini yakalanmıştı.
Sorunlarını kendi içinde tartışabilir bir dil-üslup yaratmışlardı. Fakat
Burkay’ın Türk meclisine gidip muhbirlik yapması, Önderliğimize ve
hareketimize karşı iftiralarda bulunması ortamı zehirlemiştir.
Hak-Par’da, onun bu tavrını destekler bir açıklama yapmıştır. Açıkça
belirtelim ki, bu ulusal birliğe zarar veren bir yaklaşımdır. Hak-Par’a
düşen Kemal Burkay’ın arkasında durarak açıklama yapmak değildi, bu
birliği bozan, zehirleyen tutumuna karşı bizden önce tavır almasıydı.
Fakat bunu yapmadılar. Hak-Par’ın tutumunu gözden geçirmesi ulusal
birlik için bir zorunluluktur. Hiç kimse, ulusal birliğe zarar veren
yaklaşımlara taviz vermemeli, cesaretlendirmemelidir. Çünkü ulusal
birliği bozmak, Kürtler arasında çatışma ortamını yaratmak AKP’nin en
önemli stratejik çalışmalarından birisidir. Bunu boşa çıkarmak gerekir.
Oluşacak Demokratik Ulusal
Kongre için şunları özetle belirtmek mümkündür. Öncelikle toplanıp, bazı
açıklamalar yapmakla yetinen bir kongre olmamalıdır. Ulusal kongre,
kalıcı bir örgüte dönüştürülmelidir. Seçimle bir yürütme konseyi
belirlenmeli ve sorumlu kılınmalıdır. Bütün parti ve örgütlerin savunma
güçleri ortak bir savunma gücünde, komutanlıkta birleşmelidir. Dış
İlişkilerin de ortaklaştırılması gerekir.
AKP faşizmi artık yolun
sonuna gelmiştir. Baş aşağıya giderken bazı işbirlikçilere ihtiyaç
duymakta ve bunları harekete saldırtmaktadır. Adeta suya düşenin yılana
sarılması misali can havliyle Kemal Burkay’a sarılmasını da böyle
anlamak gerekir. Ama AKP bilmeli ki bu kendisini kurtarmaya
yetmeyecektir. Erdoğan da seni aklayıp-paklayamaz Kemal Burkay..!
Türkiye’nin anayasasına göre suç teşkil etmeyen bunca insanın adeta
toplama kampına çevrilen cezaevlerine doldurulduğu, Roboski katliamının
gerçekleştiği bir durumda “bir Kürt lideri olarak” kanal kanal dolaşması
ve bu katliamı yapan hükümetin bakanlarıyla sarmaş dolaş olmasını
halkımız ibretle izlemekte, bilmekte, görmektedir.
•
Konuşmanız içerisinde Anayasa komplosu ve oyunundan bahsettiniz.
Bununla ne anlatmak istiyorsunuz, biraz açabilir misiniz?
-Evet, Türkiye’de AKP
faşizminin kendi durumunu meşrulaştıran ve yasalaştıran bir anayasa
tartışması başlatmış bulunmaktadır. Ancak AKP-CHP ve MHP anayasanın 12
Eylül askeri faşist anayasasının 1, 2 ve 3. Maddelerini değişmez kabul
edip kendileri açısından kırmızıçizgi olarak görmektedirler. Ve bu
açıklanmış bulunmaktadır. 1,2 ve 3. Maddeler Şark Islahat Planı’nın
ruhunu ve felsefesini yansıtmaktadır. Şimdi bu 1,2 ve 3. Maddeler
kaldıktan sonra Kürtlerin payına düşende bir kez daha soykırım olmayacak
mı? Fakat AKP hükümeti öylesine kurnaz ve hileli sürece yaklaşıyor ki on
yıllık pratiğini bilmeyen sahiden de demokrat sanabilir. Ama gerçeklik
daha ayrı bir şeydir. Esas olarak herkesi ilköğretim çocuklarına
varıncaya kadar sözüm ona herkesle tartışan ve herkesi anayasa yapım
sürecine katmak isteyen bir AKP tablosu çizilmek istenmektedir. Bazı
liberaller de anayasanın nötr olmasını savunmaktadır. Yani içinde
demokratik özerkliği ve Kürt halkını nüfusu 20-25 milyon arası değişen
nüfusunun haklarını açıkça ve net vurgulamadan boğuntuya getirmek
isteyen yaklaşımlar vardır. Bazı Fetullahçılar’da sözüm ona Kürt diliyle
eğitimin yapılabileceğini ancak bunun da ailenin isteğine bağlı olarak
isteyenin çocuklarını Kürtçe okula gönderebilecekleri söylemektedirler.
Fakat Kürtlerin demokratik özerk statüye kavuşmasına ise karşıdırlar.
Yani efendi olmaktan vazgeçmeye hiç niyetlerinin olmadığı açıktır. Yani
kendi öz yönetimlerini kurmadan bazı seçmeli dersler derekesinde anadil
eğitimini kabul etmek, inkârı biraz incelterek sürdürmekten başka bir
şey değildir. Yani bir kandırma, aldatma yaklaşımı görülmektedir.
Nitekim bir taraftan böyle bir tartışma yürütülürken, öte yandan AKP,
zorunlu eğitimi 12 yıla çıkarma hesabı yapmaktadır. İlk önce, sömürgeci
cumhuriyetin kurulduğu dönemde üç yıl olarak belirlenen eğitim, sonra
beş yıla, o yetmeyince sekiz yıla, şimdi de 12 yıla çıkarma hesapları
var. Yani asimilasyondan kurtulan, Türkleşmeyen hiçbir Kürt
kalmayacaktır. Hesap budur! Artık Kürt halkının bütün kesimlerinin bu ve
benzer şeylere karnı toktur. Kürtler bir ulustur ve Kürdistan bu ulusun
anavatanıdır. Her ne kadar geçen yüzyıl boyunca katliam ve soykırımlarla
ulus olmaktan Şark Islahat Planları ile çıkarılarak vatansız kılınmak
istendilerse de bugün Kürdistan’da büyük bir Kürt ulusal uyanışı, örgütü
ve direnişi yaşanmaktadır. İdeoloji, felsefe, dil, kültür kurumlarıyla
bir iradeleşmeyi yaşamaktadır. Bu halk artık Kürdün ve Kürdistan’ın
inkârı anlamına gelebilecek hiçbir yaklaşımı kabul etmeyecek ve ret
edecektir. Öyle sözüm ona Türk faşist anayasasının 66. Maddesindeki “
herkes Türk’tür” ifadesi yerine herkes Türkiyelidir biçiminde
değiştirmekle Kürtleri aldatma hesapları yapılmaktadır. Bu kadar
mücadele bu kadar bedel sırf “Türkiyeliliğe” terfi etmek için
yapılmamıştır. Bu nedenle Kürt halkının siyasi kesimlerini, aydınlarını
Demokratik Özerklik statüsüne açıkça yer vermeyen hiçbir anayasayı kabul
etmemesi gerekir. Kürt ulusu hakları öyle geçiştirilecek, belirsiz
kılınacak bir durumda değildir.
Dolayısıyla hem anayasal
komplonun hem de bölgenin yeniden Kürtlere hiçbir resmi statü tanınmadan
yapılmak istenen dizayn döneminde Önder Apo şahsında tüm Kürt ulusuna ve
dostlarına karşı bir saldırı yürütülmektedir. Halkımızın ve
hareketimizin bunu boşa çıkaracağından hiç kimsenin kuşkusu olmamalıdır.
Bedeli ne olursa olsun. 21. yy’da Kürtler statüsüz bırakılmayı asla
kabul etmeyecekler, Türklerin, Farsların ve Arapların köleliğini kabul
etmeyeceklerdir. Olacaksa, eşitlik-özgürlük içinde, her halkın, ulusun
kendi ana vatanında özgürce ve kardeşçe yaşadığı temelde bir birlik
olacaktır. Aksi taktir de, bu halk mücadelesini daha zengin ve sonuç
alıcı yöntemlerle, geçmiş pratiklerden çıkaracağı dersler ışığında halk
savaşını yükseltmekten asla geri durmayacaktır. Bu saatten sonra
sömürgeci AKP hükümeti, Kürdistan halkının Önderine işkenceyi
dayatarak, Kürdistan Özgürlük Gerillasına karşı imha operasyonları
yaparak, Kürt halkına karşı da bir taraftan siyasi soykırım
operasyonları yaparak, öte yandan ulusal haklarını inkâr edip, “bireysel
haklar”la oyalayacağını ve bu temelde sonuç alacağını sanıyorsa, büyük
aldanacağını ve kaybedeceğini görmekte gecikmeyecektir.
Yılmaz Deniz/Behdinan
|
|