TÜM ULUSLAR TARAFINDAN KOVULAN BARIŞIN YAKINMASI
DESİDERİUS ERASMUS


BARIŞ KÜLTÜRÜ MÜ? YOKSA BARIŞ İÇİN KÜLTÜR MÜ?
BOZKURT GÜVENÇ

GEÇEN YILIN SAVAŞLARI 17 SAVAŞ VE MİLYONLARCA ÖLÜ
EDİP EMİL ÖYMEN


BARIŞ ÜSTÜNE HAPİSHANE NOTLARI...
HALUK GERGER


BENLİKTA SAVAŞ VE BARIŞ
ORHAN BURSAL


VON CLAUSEWİTZ’İN BİLİMSEL SAVAŞI
 
MEHMET ALİ KILIÇBAY


GENEL BİLGİ

 
 

 
 


 

VON CLAUSEWİTZ’İN BİLİMSEL SAVAŞI

    MEHMET ALİ KILIÇBAY

Savaş, toplumsal olguların en eskilerinden biri olmakla birlikte, ona bizatihi bir olgu olarak yaklaşmak düşünürlerin çoğunun ilgi alanına girmemiştir. Özellikle tarihçiler başta olmak üzere, insan macerasının çeşitli veçheleriyle ilgilenen bilgin, allame veya filozoflar, savaşın daha çok neden ve sonuçları üzerinde fikir bildirmeyi tercih etmişler ve bu tutumlarıyla da savaşı sanki insana dışsal aşkın, kadere yakın bir olgu olarak görmüşlerdir. Bu durum 18. yüzyılla birlikte değişmeye başlamış ve 19.yy’ın ilk yarısında yayınlanan bir kitap, savaşı ilk kez tüm unsurlarıyla birlikte bizzatihi bir olgu olarak ele almıştır.

Bir Alman generali olan Karl Von Clausewitz’in 1832’de Berlin’de yayımlanan Vom Kriege(savaş üzerine) adlı kitabı bu olguyu başlı başına bir inceleme konusu yaparken aslında aydınlanma felsefesinden kaynaklanan klasik düşüncelerin sınıflandırma ilkelerini alana uygulamaktan daha fazla bir şey yapmamıştır. Klasik düşünce, özü itibariyle tüm olgu ve olayları bir tasnif çerçevesi içinde görmüştür. Daha önceki dönemlerin puzzle solving biçiminde algıladıkları araştırma faaliyetlerini önceden belirli bir şemanın parçalarının yerli yerine oturtulmaları olarak gören klasik düşünce zirvesine lamarck’ın, Cuvier’nin veya Mendeliev’in sınıflandırmalarında ulaşmıştır, ama bu zirve noktaları suyun yüzünde kalanlar, geniş kitlelere mal olanlar, ders programlarına girenlerdir, Von Clausewitz’in aynı doğrultuda yer alan sınıflandırması bir çok değeri gibi popüler hale gelememiştir.

Aslında “savaş üzerine” adını taşıyan bu kitap çok okunmuş, çok tartışılmış, yararlananı çok sayıda olmuştur ama öncelikle bir düşünce kitabı olarak kabul edilmemiştir. Tıpkı Machiavelli’nin 2.Principe’si gibi. Machiavelli’nin kitabı da çok okunmuş, çok tartışılmış, çok yararlanılmış ama düşünce tarihindeki çığır açan yeri nadiren itiraf edilmiştir.

Machiavelli’nin eserinin siyaseti tanrılar katından insanlar katına indirmesi, değişme sürecini önceden belirli olmaktan uzaklaştırıp bilim haline getirmesi gibi, Karl Von Clausewitz’de savaşı bu anlamda bir bilim haline getirmiştir, ancak burada hemen bir parantez açarak bir noktayı vurgulamak gerekmektedir. Çoğu zaman sanıldığının tersine Von Clausewitz bilimsel bir savaşın teorisyeni değildir. Onu daha çok savaşın toplumsal bir olgu olarak bilimsel alana dahil edilmesi faaliyetinin öncüsü olarak görmek gerekir. Zaten savaşın bilimseli de olmaz, teknolojik olanı yani daha yoğun teknoloji kullananı olur, bu açıdan bakıldığında yazarımızın eserini, generaller için yazılmış bir “nasıl daha iyi savaşılır?” kitabı olarak değil de, toplumsal kompartımanlardan biri olarak savaş kitabı olarak okumak daha uygun düşecektir.

Von Clausewitz, savaş siyasetin başka araçlarla devamından ibarettir diyerek ve söylemini bu ifadeye dayandırarak, savaşın o zamana kadar sahip olduğu büyüyü bozmuştur. Savaş, ilk çağda Homeros destanlarından da yansıdığı üzere esas olarak tanrıların işidir, yani tanrısal bir faaliyettir, insanlar bu oyunun içinde aktörlerden ibarettir. Senaryo tanrılar katında yazılmaktadır. Orta çağın bireyselleşmiş savaşı ise tanrı adına yapılan kutsal  bir savaştır. Hıristiyanlığın kutsal bir doktrin haline getirdiği haçlı seferleri ve İslamiyetin neredeyse özünü meydana getiren cihad, savaşın ilk ve orta çağdaki kutsal ve tanrısal algılanışı içinde çerçevelenmelidir.

Keza batının 12. ve 13.yy.lardan itibaren kendi kıtasının dışına taşmaya başlamasıyla diğer kültürlere karşı verdiği savaşlar birer mission civilisatrice olarak görülerek gene kutsallık halesiyle kuşatılmışlardır. Batının ulus-devleti kurarken ve rönesansı yaşarken verdiği savaşların her biri de bu kez ulusun ve bireyin kutsallaştırılmasıyla bu yüceleştirilmeden nasibini almıştır. Rönesans papalarının bile bellerinden kılıcın eksik olmadığının düşünülmesi, kutsallığın, kutsal savaşın, kutsallığın muhafızları tarafından beli kaçınılmaz bir şekilde dünyevi boyutta yaşanılmak zorunda olduğunu gösterecektir. İşte kutsal savaştan dünyevi savaşa ve oradan da teorileştirilebilir savaşa geçişi bu olgu sağlayacaktır.

Kutsal savaşın zirvesi, Napoleon tarafından veya ona karşı yürütülen savaşlar tarafından temsil edilmektedir. Bolşevik devrimi, Çin devrimi ve Küba devrimi de bu kutsallık söyleminin içinde yer alacaklardır, tıpkı üçüncü dünyanın çeşitli Ulusal Kurtuluş Savaşları gibi, ama söylemdeki kutsallık gene de anakronik olmaktan kurtulamayacaktır. Von Clausewitz’in eseri bu savaşlar tarafından dönülen dönemecin hemen ertesinde ortaya çıkmıştır. Bu açıdan bakıldığında bu eser tekniksiz ve kutsal kahramanlar savaşından teknolojiye dayalı ve kutsal olmayan mühendisler savaşına geçişin teorik çerçevesini oluşturmaktadır. Yani savaşın dünyevileşmesinin bir cins manifestosu olmaktadır.

Demekki savaş üzerine karşısında beliren kabul ve red cephelerinin hepsinin birden onun çığır açıcı niteliğini selamlamasına rağmen, tarihin tümünü ve geleceği kapsamanın uzağında kalmaktadır. Tıpkı Freud’un psikiyatrik teorileri gibi, ancak belli bir zaman ve mekan için geçerli olmaktadır.

Von Clausewitz, askerlik sanatı mı yoksa bilim mi tartışmasındaki tavrını “askerliğin daha çok ticarete benzediği” cevabıyla belirlemektedir. Bu hiç de rastlantı veya dahilerde olduğu söylenilen vahye yakın bir sezginin ürünü değildir. Eğer savaş üzerine ortamından soyutlanarak okunacak olursa, yazarın bir dahi olduğunu düşünmek mümkün hale gelir; ama eğer batı düşüncesinin 18.yy.ın sonlarından itibaren geliştirdiklerinin paralelinde değerlendirilecek olursa, ortaya başka bir manzara çıkacaktır.

1776 yılında Adam Smith, “Milletlerin Zenginliği”ni Edward Gibbon ise “Roma İmparatorluğunun gerileyiş ve Çöküş tarihi”ni yayınlamışlardır. Bu iki kitap, iktisadın ve tarihin birer bilim haline geldikleri uzun yolun esaslı bir dönemecini meydana getirmişlerdir. Keza Auguste Comte, pozitivist düşüncenin amentüsünü 19.yy’ın başlarında ortaya koymuştur.

Sadece bazı örneklerini verdiğim bu düşünsel fermantasyon ortamında, Von Clausewitz savaşa ilişkin teorik çerçevesini, tıpkı iktisatta olduğu gibi, fonksiyonel bir ilişkiler yumağı içinde kurmuştur(savaş, siyasetin fonksiyonundadır.) Yazar burada kalmamakta, savaşı bir makina, bir fabrika, bir endüstri, bir sistem gibi görmekte ve iktisatçılara özgü, verimlilik, tasarruf, en yüksek fayda gibi kavramları bu alana dahil etmektedir.

Von Clausewitz, savaş teorisini tamamen pozitivist terimlerle kurmaktadır. Gözlem kavramını sıkça kullanmasının(teori bir doktrin değil, bir gözlem olmalıdır) ötesinde, strateji, incelenecek amaç ve araçları sadece deneylerden çıkartır diyerek, olguya yaklaşımının ne denli pozitivist olduğunu ortaya koymaktadır.

Savaş üzerine yazarı, 18. ve 19 yy.larda kendini önceleyen ve izleyen savaş teorisyeni ve tarihçilerinin tersine, tekil savaşların sistematizayonuyla yetinmemiştir. Yani daha açık bir ifadeyle eserini bu savaşlardan alınacak dersleri açığa çıkartma doğrultusundan çok, savaş olgusunun özünü keşfetmeye yöneltmiştir ki, bilimsellik zaten bundan başka bir şey değildir.

Yazar eserini adeta pozitivist bir iktisat kitabı gibi kaleme almıştır. Savaşı bir iş olarak gören Von Clausewitz, “savaş, hasmı irademizi yerine getirmeye zorlayan bir şiddet hareketidir” dedikten sonra bu amaca ulaşabilmek için sınırsız güç kullanılmasını, çünkü amacın aslında düşmanı etkisiz hale getirmek olduğunu bildirmektedir. Bu amaca ulaşma doğrultusunda olasılık yasalarından yararlanılmasını önermesi ve kavramlarla değil gerçeklerle uğraşılmasını tavsiye etmesi, onun pozitivizmden ne denli etkilendiğini ortaya koymaktadır.

Bu noktada oldukça şaşırtıcı bir unsur, yazarın savaşa bir kumar olarak yaklaşmasıdır. Şöyle demektedi:. “Savaşı bir kumar haline getirmek için eksik olan tek şey tesadüf unsuru” idi. Oysa savaş tesadüfün en çok rol oynadığı alanlardan biridir. Neo klasik iktisat teorisinin de kökeninde, Bernouilli tarafından ileri sürülen “kumar teorisi” yer almaktadır. Bugünde modern iktisatta “oyun teorisi” ve “istatistik yöntemler” büyük bir yer tutmaktadırlar. Bu gibi önermeler, yazarın bilimsel bir savaş teorisi kurma işine iktisat terimleri içinde giriştiğini açıkça ortaya koymaktadırlar.

Von Clausewitz’in savaşı bizzatihi bir olgu olarak teorileştirmesi sonucu ortaya çıkan modelin doğru veya yanlış olmasının hiç bir önemi yoktur. Çok iyi bilindiği üzere, bilimin görevi, doğruları bulmak değil, yanlışları açığa çıkarmaktır. Bu açıdan bu kitabın önemi, savaşı kutsallığından arındırmasında yatmaktadır.

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com