Uzakların Hikayesi

 

 Dönüp geriye baktığımda neredeyse iki aydır sayıklamalarımı yazmadığımı gördüm. Doğrusu bunu görünce ürktüm. Çünkü yazmak var olmaktı. Yazmak kendini ifade etmekti. Yazmak özlemlerini dile getirmekti. Zaten benim sayıklamalarımda bunları ifade etmiyor muydu? O yüzden yeniden sayıklamalarımı yazmaya başladım. Belki yazacaklarım eskiden yazdıklarımın tadını vermez. Ama eskileri de yenileri de yazan ben olduğuma göre aynı tadı verdiğini düşünüyorum. Vermese bile yazmaktan vazgeçmeyeceğim. Çünkü durmadan sayıklıyorum.

Yeniden başlamak güzel. Ama her şeye değil. Tarihini, geçmişini, güzel ve çirkinliklerle iç içe geçmiş geride bırıktığın yıllarını hiç yaşamamış gibi sayarak yeniden başlamak güzel değil tabii. Olmaz da. Güzellikler  kendi içinde yeni bir güzellik ifade ediyorsa yada yaratıyorsa veya barındırıyorsa güzeldir. O yüzden rasgele her şeye güzel denmez ya.

Evet yeniden sayıklamalarımı yazmaya başlamak güzel. Zira geride bıraktıklarımı, geride bırakmama rağmen yazmadıklarımı yazmaya başlayacağım için güzeldir. Onları sayıklayacağımı, sayıkladıklarımı yazacağım için güzeldir. Başlığına uzakların hikayesi dedim belki. İçimden dağların hikayesi ismide geçti. Ama ben yinede buna yeniden başlama sayıklaması demek istiyorum. Uzakların hikayesi dedim demesine ama geri dönüp baktığımda aslında bizim yaşamımızda pek fazla uzak yok. Çünkü biz kendimize yabancı ve uzak duramışız hiçbir zaman. İstesekte duramayız. O yüzden bizler için çok fazla uzak olduğu söylenemez. Aramıza gerçek olan mekansal bir farklılık girer sadece. Başkaları buna uzak der ama biz hiçbir zaman buna uzak dememişiz. Diyememişiz. Çünkü ya hep sevdiklerimizle beraber olmuşuz yada onları içimizde yaşatmışız. O yüzden bizler için uzak denen bir şeyden söz etmek olmaz. Ama ben yinede uzakların hikayesi dedim.

 

Hadi bundan sonrası yeniden başlama sayıklaması olsun!

 

Yeniden başlama sayıklamamla geçenlerde uzaklardan gelenleri anlatmak istiyorum. Bir süre önce onları uzakta, uzaklarda bırakıp gelmiştim. Ve geldiğim günden bu yana onları sayıklayıp durmuştum. O yüzden onların gelişinden başlama daha güzel.

Geçenlerde dört ay önce hüzünlü bir ayrılıkla geldiğim yerden, yani uzaklardan bir grup arkadaş geldi. Bir grup diyorum ama aslında iki kişiydiler. Gerillada  iki kişiden de oluşsa grup dendiği için bende grup diyorum.  Sordum geride bıraktıklarımı. Ne yaptıklarını, nasıl olduklarını, bahar ve yazı nasıl karşıladıklarını, baharı doyasıya yapayıp yaşayamadıklarını sorup durdum. En çokta önüne oturup derin sohbetlere dalarak çay içtiğimiz kayayı sordum. Yerinde durup durmadığını merak ettim. Kaya bu nereye gider denilebilir ama burası Kürdistan ve korkunç savaşların yaşandığı bir yer. Kayalar bile yok edilebilir.

Kayadan, geceden, geçtiğimiz patikalardan, suyunu içtiğimiz çeşmelerden, gölgesinde oturduğumuz ağaçlardan ve geride bırıktığımız arkadaşlarımızdan konuştuk durmadan.

En çokta gecelerden konuştuk. Onları görür görmez bazı şeyleri ne kadar özlediğimin farkına vardım. Zaten Roza da bana daha önce özlemek insana dair bir şey, insan varlığının bir ifadesidir dememiş miydi? Onları yeniden görünce bunun ne kadar doğru bir şey olduğunu yeniden anladım. Zira onu görür görmez özlem duyduğum bazı şeyleri geride bıraktığımın farkına vardım.

Örneğin ateşi özlemiştim. Burada yakıyor olsakta orada yakıp etrafına oturup gecenin siyahına, geceye şiirler okuduğum ateşi özlemiştim. Şiir okuyarak gecenin içine akmamızı özlemiştim. Sordum hala geceleri ateş yaktıklarını söyledi. Ancak eskisi kadar sık yakmıyorlarmış. Oysa biz ateş yakarak etrafından demli gerilla çayından birer bardak alarak derin sohbetlere dalardık. Ne güzel günlerdi…

Ateşle birlikte gece yürüyüşlerini özlemiştim. Ve kendimi yollara vurduğum günlerde yılan gibi kıvrılan patikalarda yağmurlara tutulmayı özlemiştim. Burada da aynı şeyleri yaşamıyor değilim. Ama her şeyin en güzeli kendi doğal mekanında yaşanır. Her şey en güzel kendi ortamında yaşanır sözü boşuna söylenmemişti. Bu sözün doğruluğuna bir kez daha inandım. Zira bunları en derin şekilde bu dönemde yaşıyor ve sayıklıyorum.

Geride bırıktağım arkadaşları sordum.Ve ayrılırken sakın bizi unutma dediklerini, onların bu söylemine karşılık hayatım boyunca hep unutulmaktan korktum cevabını vermiştim. Bu sözlerimden sonra kendilerinin de aynı korkuyu yaşadıklarını söylediklerini iletti Roza. Biraz hüzünlü ama bana bakmadan sorduklarım hakkında konuşmaya başladı. Evet sorduklarımın çoğu yoktu artık oralarda. Her birinin bir yere gittiğini, zaten gerilla yaşamının kendisi bu olduğunu, bahar ve yaz geldi mi her birinin bir zirveye doğru yola çıkacağını sonbaharla birlikte belki yeniden görüşme imkanının olabileceğini söyledi. Tabi geri dönenler, dönebilenlerle buluşlur derken savaş gerçeğinin acımasızlığını vurguluyordu.

Sorduklarımın birçoğu şimdilik yoktu oralarda. En azından şimdilik yoklardı. Üç gün boyunca onlarla hep geride bıraktıklarımızın sohbetini ettik. Yaşamızın ayrıntılarda kalan güzelliklerinden durmadan söz ettik. Dağları, taşları, yolları, kuşları, baharı ve yazı konuştuk.

Üçüncü gün artık onların gidecekleri gündü. Yola çıkmalarına daha birkaç saat varken Roza en çokta geceleri yaptığımız ekmek tatlısını özlediğini söyledi. Söz verdim ona ekmek tatlısı yapacaktım. Birde gitmeden önce ateş yakacaktım. O ateşte çay demleyip sohbet edecektik. Kıyıda köşede bıraktıklarımızı konuşacaktık. Bunların sözünü verdim. O yüzden gidişlerini birgün ertelettim. Çünkü ateşi akşam yakcaktık. Tatlıyı gece yapacaktık. Közde demlediğimiz çayla tatlımızı yiyip şiirler okuyarak gecenin içine akacaktık. Verdiğim sözlerin hiç birini tutamadım. Ertesi gün kalkıp yola çıktıklarında kendimi dağlara vurasım geldi. Kalk kendini dağlara vur diyen bir sesti gün boyu içimde yankılanan. Bu yüzden uzaklar hikayen dağların hikayesi olsun dedim kendi kendime. Dönüp etrafıma baktığımda dağların orta yerinde olduğıumu gördüm. Dağların orta yerinde olmama rağmen kendimi dağlara vurma düşüncesinin kafamda oluşmasından ürktüm. Buda bir nevi dağların ortasında dağı, dağları, yolları, patikaları özlemek anlamına geliyordu aslında. Bu kezde dağda, dağlarda dağları özlemenin ne demek olduğunu sayıklamaya başladım.

Çekip gittiler. Ama onlara ekmek tatlısı yapmamak içimde kaldı. Yüreğime oturdu. İki kırmızı bir beyaz sözümüze ekmek tatlısını da ekledim. Bunu hiç unutmayacağım. Sözüm söz güzel arkadaşlarım. Ne iki kırmızı bir beyazı ne de ekmek tatlısını unutacağım. Günün birinde mutlaka bu sözümü tutacağım. Hatta size bu kez sesim çok kötüde olsa  ateşin etrafında birde tükkü söyleyeceğim. Ateşin, özlemin, hüznün, ayrılığın türküsünü söyleyeceğim. Gece yine gökyüzüne birlikte bakacağız. Yine yıldızlara bakıp konuşacağız. Size bu sefer birer yıldız da hediye edeeğim. Birde ay ışığını… Ve ay ışığında parlayan kayalıkların gölgesini armağan edeceğim.  Dağ yollarının güzelliğini, vadilerin yeşilliğini, zirvelerin dinlendiren sessizliğinde buluşacağız…



 

 

 
 
 
    ygk_unur@hotmail.com