Ulusal Soykırım Günü

Cemal Şerik

Halk tarihimize Kara Gün olarak geçen 15 Şubat Uluslararası Komplosunun yeni bir yıl dönümüne daha girmiş bulunuyoruz. Fakat bu yıl, 15 Şubat’ı önceki yıllardan daha geniş bir anlam vererek karşılıyoruz.

Bizleri bu yıl 15 Şubat’ını bu yüklenen genişleyen anlamıyla karşılamaya götüren de, Önder Apo’nun yapmış olduğu belirleme ve değerlendirmeleri olmuştur.

Önder Apo 15 Şubat’ın Ulusal Soykırım Günü olarak kabul edilmesi gerektiğine işaret etmiştir. Önder Apo daha önce de yapmış olduğu değerlendirmeler de, gerçekleşen uluslararası komplonun kendi şahsında,  aslında bir halk gerçeğine karşı yapıldığını defalarca dile getirmiştir. Ancak burada Önder Apo bu gerçeğin daha net bir şekilde anlaşılmasını ve bu komplonun gerçek boyutunun ve hedefinin ne olduğunun görülmesini istemektedir.

Önder Apo, toplumsal olaylarda ve tarihsel yaşanmışlıklarda bu kadar tesadüfün olamayacağını belirtmektedir. Önder Apo’yu böyle bir değerlendirmeye götüren asıl nedeni de; 1924’lerden sonra Kürtlere karşı uygulamaya konan inkar ve imha politikası ile 1990’lar sonrası Ortadoğu’nun yeniden şekillendirilmeye başlamasıyla birlikte yaşanan süreçte bir dönüm noktası olarak devreye konan uluslararası komplo arasındaki benzerlikler ve bunlar karşısında gerekli tedbirler alınmazsa aynı türden tehlikelerin yeniden yaşanabileceği öngörüsü oluşturmaktadır.

Gerek 1924’lerden sonra başlayan süreç gerekse de uluslararası komplonun devreye konulduğu 1990’lı yılların sonu, Kürdistan’da sömürgeciliğe ve özel savaşa kazandırılmaya çalışılan biçimler açısından bir dönüm noktaları olmaları itibarıyla birbirine benzer özellikler taşımaktadırlar. 15 Şubat gününe anlam kazandıran ortak özellik de kaynağını buradan almaktadır.

Türk devleti 1924 Anayasası ile birlikte siyasal yapılanma boyutuyla yeni bir sürece girmişti. O zamana kadar ki, içerisine girilen ittifaklar ve öncelikli olarak belirlenen hedefler de buna bağlı olarak değişmeye başlamıştı. Uluslararası alanda o yıllarda yeni kurulan Sovyetler Birliği ile ilişkiler geri plan düşerken; içerde Kürtlerle, sosyalistlerle, demokratlarla yapılan ittifakların yerini de bu güçlerin tasfiye edilmeye başlamaları almıştı. Bunun bir sonucu olarak da Kürdistan askeri olarak yeniden işgal edilmeye başlanılmıştı. 15 Şubat tarih olarak ilk defa olarak başlayan böylesi bir süreçte anlam kazandı.

15 Şubat 1925’den önce, Türk askerleri Kürdistan’ı yeniden askeri olarak işgal hareketine başlamışlardı. Gerçekleşmeye başlayan bu işgal karşısında gelişecek muhtemel direnişleri kırmak içinde tutuklamalara, tahriklere ve provokasyonlara başvurulmaya başlanılmıştı. İçerisine girilen böyle bir süreçte İstiklal Cemiyetinin kurucuları Cibranlı Xalit, Yusuf Ziya, Hasan Hayri vb.lerinde içersinde olduğu bir çok kişi tutuklanmış, ardından Piran’da bir provokasyon düzenlenmişti.

Gerçekleştirilen bu provokasyon sonucunda Genç-Palu-Hani üçgeninde Kürtler Ş.Sait’in önderliğinde ayaklanmışlardı. Ancak bu ayaklanma hazırlıksız, zamansız ve kuşatma altında gerçekleştiği için kısa sürede 15 Şubat 1925 günü Ş.Sait’in tutsak düşmesiyle birlikte bastırıldı.

Ayaklanmanın bastırılması ile birlikte kurulan İstiklal Mahkemelerinde “yargılamalar” başlatılmıştır. Ayaküstü yapılan duruşmalar sonucunda da 29 Haziran günü verilen idam cezaları ile birlikte de kurulan bu mahkemelerde, yapılan yargılama sonuçlandırılmıştır. Burada 15 Şubat ve 29 Haziran önemli günler olarak tarihe geçmişlerdir. Yapılan bu yargılamalarla Kürtler hakkında verilen “ölüm hükmü” kesinleştirilmiştir. Bu aynı zaman Türk devletinin 1925-1940’lar arasında hakim olan politikasının özet bir anlatımı olarak tarihe geçmiştir.

Bu politikanın bir sonucu olarak da Kürtler 1925-1940 tarihleri arasında tedip(azarlama, paylama vb.) ve tenkil’lerin(kıyım, katliam vb.) muhatabı kılınarak; sürgünlere ve fiziki soykırımlara uğramışlardır. Yaşanan böylesi bir süreçte yüz binlerce Kürt mecburi iskanlara yine yüz binlercesi içersinde zehirli ve kimyasal gazlarında kullanıldığı katliam silah ve bombalarıyla soykırıma tabi tutulmuşlardır.

1940’lardan sonra da fili katliamların ardından, yine soykırımcı politikalara devam edilmiştir. Bu sefere gerçekleşen bu soykırımlara başka türlü soykırım biçimleri de eklenmiştir. Siyasal, sosyal, kültürel, ekonomik vb. soykırım biçimleri Kürtler üzerinde hakim sömürgeci politikalar olarak uygulamaya konulmuşlardır.

1925’lerde başlayan 1940’larla birlikte yeni, farklı biçimleri devreye konularak yürütülen bu sömürgeci inkar ve imha politikaları, PKK ortaya çıkana kadar kesintisiz devam etmiştir.

PKK’nin ortaya çıkışı sömürgeci inkar ve imha politikalarını boşa çıkarırken; yeni bir demokratik ulus kimliğinin ortaya çıkışını da sağlamıştır. O andan itibaren sömürgeci inkar ve imha politikası çözülme ve tasfiye sürecine girmiştir.

Bu anlamda 1990’ların son yılları, Türk devletinin sömürgeci inkar ve imha politikasının çözümsüzlüğünün ortaya çıkarak tasfiye ile karşı karşıya gelindiği yıllar olma özelliğini taşımıştır. Böylesi bir süreçte küresel sermaye güçlerinin Ortadoğu’ya vermeye çalıştığı yeni düzen içersinde yer alan Türk devletinin kendisi de, uygulamaya konan bu planın bir parçası haline gelmiştir. Artık o aşamadan sonra da adım adım bu plan-projenin uygulanmasına hız kazandırılmıştır.

Önder Apo’nun Suriye’den ayrılışı oluşan böylesi koşullarda gerçekleşmiştir. Komplo ve ihanetlerle dolu bir süreç olarak değerlendirebileceğimiz o zaman kesiti içerisinde; 15 Şubat 1999 günü esaret altına alınan Önder Apo Kurulan Özel yetkili mahkemelerde ayaküstü yapılan yargılamalarla, linç edilmek istenmiş ve çok kısa sürede idam cezasına çarptırılarak yapılan “yargılama” tamamlanmıştır. Aslında bu “yargılama” ile  1925’’de İstiklal Mahkemelerinde verilen “ölüm hükmü” bir kez daha yenilenmiştir.

Önder Apo şahsında verilen bu “ölüm hükmü” ile Kürtler üzerinde uygulamaya konan sömürgeci inkar ve imha politikasının içerisinde bulunduğu açmaz tüm gerçekliği ile kendisini dışa vururken, aynı zamanda Kürdistan’da yeni inkar ve imha politikalarının devreye konulmaya başlanıldığının da ilanı olmuştur.

Bu şekilde 1925 ile 1999 yılları aynı özellikleri taşıyan sahip sömürgeci politikaların devreye konulması noktasında buluşmuşlardır. Önder Apo’nun toplumsal olaylarda ve tarihsel yaşanmışlıklarda bu kadar çok tesadüflerin olamayacağı yönünde yapmış olduğu belirlemede gerçek anlamına bu noktada kavuşmaktadır.

Burada 15 Şubat’ın öyle sıradan, yaşananların tesadüfen rast geldiği bir gün olmadığı gerçekliği açığa çıkmış olmaktadır. Ş.Sait’in esaret altına alınış tarihi başka bir gün olabilirdi. Sorun bu değildir. O günün kazandığı anlam ve sömürgecilerin Kürtlerin tarihinde bu anlamı kalıcı kılma çabalarıdır. Nasıl Ağrı İsyanından sonra Büyük ve Küçük Ağrı dağlarının tepelerini mezar taşları olarak görüp “muhayyel Kürdistan burada metfundur”(Kürdistan hayali burada gömülüdür) denilmişse; 15 Şubat gününe de; “başkaldırdığınızda sonunuz bu olacaktır” anlamı yüklenmeye çalışılmıştır.         

Bu gerçek Uluslararası Komplonun yeni bir yıl dönümünde; 15 Şubat’ı içeriği anlamında daha geniş ve kapsamlı bir şekilde ele almayı ve bu çerçevede uluslararası komploya ve dayatılan her türden ulusal soykırım saldırılarına karşı bir mücadele içerisinde olmayı gerekli kılıyor.    

 

 

 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com