| |
TÜM ULUSLAR TARAFINDAN KOVULAN
BARIŞIN YAKINMASI
DESİDERİUS ERASMUS
Eğer faniler masumluğuma ve kendilerine
sunduğum avantajlara rağmen benden nefret ediyor, beni
reddediyor ve yerden yere çalıyorlarsa, bana karşı
takındıkları aşağılayıcı tavrı ve günahkarlıklarını
esefle karşılamamam mümkün değil. İnsanların tüm
mutluluklarının kaynağı olan bana, böylesi bir darbe
indirmekle bizzat kendi çıkarlarından uzaklaşıyor ve en
kötü felaketleri üzerlerine çekiyorlar. İşte bu nedenle
biz aslında onların bana saldırılarından çok kendi
bahtsızlıklarına üzülmeliyiz; bende onlara öfkemi
yönelteceğime tam tersine yazgılarına üzülmek ve onlara
merhamet etmek zorunda kalıyorum. Eğer size karşı
yalnızca sevgi duyguları besleyen birini geri çevirmek
insanlık dışıysa, size yardımda bulunmuş birisini küçük
görmek nankörlükse, ananız olan ve tüm varlıklarınızı
koruyan birine kötü davranmak da bir imansızlık
ifadesidir, ancak gerçekte benim taşıdığım onca güzel
avantajın çekinceyle bakılarak reddedilmesi, insanın
kendi yazgısına karşı kıskanç davranması ve bu iyilikler
yerine onca felaketin taşıyıcısı olan Kara Haydra’yı
üzerine çekmesi her koşulda cinnetin doruğu değilmidir?
İnsanın öfkesini kötülere yöneltmesi doğrudur, ancak
böylesine öfkeyle dolu kişilere karşı yazgılarını
kınamaktan başka ne yapabiliriz ki? Bunlar kendi
durumlarından yakınmadıkları ölçüde daha da
acınasıdırlar, kendi talihsizliklerinin bilincinde
olmadıklarından dolayı daha da talihsizdirler, çünkü
dünyada hiç bir şey onlara çılgınlıklarının büyüklüğünü
ölçürtmez ve onları iyileşmeye yönlendiremez.
Eğer ben gerçekte gerek
tanrılar gerekse insanlar tarafından onca övgüye boğulan
barışsam gökyüzünde ya da yeryüzünde mevcut olan tüm
iyiliklerin kaynağı, anası, besleyicisi, müjdecisi ve
koruyucusuysam; eğer ben olmazsam hiç bir şey
gönenmezse, güvenli saf ve kutsal olan insanlara hoş
gelen ve tanrıların minnettarlığını doğuracak olan hiç
bir şey bensiz kurulamazsa ve buna karşılık eğer savaş,
tartışmasız orada ya da burada tüm evreni etkileyecek
tüm kötülükleri yayan bir tür okyanussa, eğer o felaket
yeşeren her şeyi aniden kurutuyor, gönenç anıtlarını
yerle bir ediyor, sağlam yapıları sarsıyor, en iyi
biçimde kurulmuş olan şeyleri yıkıyor ve tatlılığı acıya
dönüştürüyorsa; kısacası eğer o anında yıkacak kadar
büyük bir küfürse dindarlığa ve dine el uzatan şeyse ve
korkunç bir afetse, yukarıdaki güçler açısından en
nefret edilesi şeyse, ölümsüz tanrı adına sorarım size;
beni kovmak için ve bu kadar çok miktardaki felaketi bu
kadar pahalı ödemek için böyle büyük çabayla
çalıştıklarını böyle hazırlık yaptıklarını onca para
harcadıklarını, onca dikkat ve tehlikeyi göze
aldıklarını gören kim, onu kışkırtanların insan olduğuna
ve en minicik beyin parçasına sahip bulunduğuna inanır?
Bana karşı bunca kini
biriktirmiş olanlar yırtıcı hayvanlar olsaydı, buna daha
kolay katlanabilir ve maruz kaldığım küfrü onlara bu
yaban özelliği vermiş olan doğanın hesabına yazardım.
Benden nefret edenler, dilden yoksun yaratıklar olsaydı,
kendi kendime kendilerine sunduğum avantajları
değerlendirmelerini sağlayacak tek şey olan anlak
gücünden yoksun olduklarını söyler, kinlerini
bilgisizliklerine bağlardım. Ama heyhat! Ah o büyük ve
canavardan da öte talihsizlik doğa akıl yetisine sahip
ve kutsal kökenli bir anlağı harekete geçirebilecek bir
tek hayvan doğurdu. İyilkseverliğe ve dirlik düzenliğe
duyarlı olmaküzere doğan yalnızca odur, ama ben yaban
hayvanların ya da herhangi bir hayvan türünün yanına
insanlardan daha kolaylıkla sığınabiliyorum.
Gökküreleri ne aynı
harekete, ne de aynı güce sahip olmalarına rağmen onca
yüzyıldan beri kendi aralarında bir uyum sunuyor ve
kendilerini yöneten yasalara sadık kalıyorlar.
Birbirleriyle mücadele halinde olan öğelerin gücü onları
yine de istikrarlı bir dengede tutuyor ve birbirleri
arasında sonsuz bir barışı koruyor; böylesi bir
uyuşmazlığın içinde bir rıza ve karşılıklı mübadele
sayesinde onların dirlik- düzenliğini besliyor. Canlı
gövdeleri oluşturan organlar arasında nasılda sadık bir
uyum, birbirlerinin karşılıklı korunması yönünde ne
güzel bir düzen vardır. Birbirine ruh ve beden kadar
benzemeyen ikji şey varmıdır? Bununla birlikte onların
birbirinden ayrı olması tereddütsüz doğanın bu iki tözü
sıkı bir akrabalık bağıyla nasılda birleştirdiğini
gösterir. Bunun sonucu olarakta eğer yaşam bedenle ruhun
birliğinden başka bir şey değilse, sağlıkda organizmanın
tüm işlevleri arasındaki uyumun doğurduğu bir durumdur.
Akıldan yoksun olan hayvanlar, her biri kendi türünün
dahilinde bir uyum ve anlaşma içinde yaşar. Filler sürü
halinde yaşar, koyun ve domuz yavruları türdeşleriyle
bir arada olmaktan hoşlanır, turnalar ve alakargalarda
grup halinde uçar. Bize dindarlığı öğretmiş olan
leylekler kendi öğütlerine uyar, yunuslar ise
birbirlerine yardım ederek kendi kendilerini savunur.
Karınca ve arılarda kendi cemaatlerinde kurmuş oldukları
uyumlu toplumsal örgütlenmeyi bilir.
Akıldan yoksun olsalar da
duyularını kullanmasını bilen bu hayvanların üzerinde
neden böyle uzun uzadıya duruyorum ki? Ağaçlarda,
bitkilerde, dostluk izlerine rastlanabilir. Bağ, üzümü,
şeftali ağacı bağı sever. Huzurun iyiliğini hissetmezmiş
gibi görünen duyarsız şeylere gitmemize gerek bile yok.
Bunların duyumsama yetisi yoksa bile, yine de yaşamla
donatılmış olduklarından ötürü duyan her şeyle
yakınlıkları vardır. Hangi türden olursa olsun taştan
daha duyarsız bir nesne varmıdır? Yine de taşın belli
bir huzur ve uyum duygusuna sahip olduğu söylenebilir.
Böylece mıknatıs demiri çeker ve tutar.
Bu kendine çekme yetisi
yaban hayvanlarında da kendini gösterir. Aslanlar, ne
denli yırtıcı olurlarsa olsunlar kendi aralarında
dövüşemezler, yaban domuzu asla o ürkütücü dişleriyle
birbaşka yaban domuzuna saldırmaz. Vaşak vaşakla huzur
içinde yaşar. Ejderha ejderhaya karşı gaddar değildir.
Kurtlar arasındaki uyum ise atasözlerinde dile
gelmiştir. Daha da çarpıcı
bir belirtmede bulunacağım. Gökyüzüyle insanlar
arasındaki uyumu ilk kez bozmuş olan ve bugünde
yıkımlarını sürdüren kötü ruhlar kendi aralarında bir
antlaşmayla bağlıdırlar ve ne olursa olsun zorbaca
dünyalarını sürdürmek için birbirleriyle anlaşırlar.
Kendileri
için onca gerekli olan
birliğe tümdiğerlerinden daha yatkın olmaları gerekn
insanlar, başka yerlerde onca güçlü ve etkili olan
doğanın sesine sağır kalır. Başka hiç bir kurumda onları
birleştiremez. Ne antlaşmalarından doğacak onca avantaj
onları birleştirir, ne de savaşın doğurduğu felaketlerin
duygu ve deneyimi kendilerini paylaşılan bir sevgiye
iter. Halbuki tümü aynı fiziksel görünüme, aynı ifade
biçimine sahiptir. Tüm diğer hayvan türleri özelliklede
bedenlerinin biçimiyle birbirlerinden ayrılırken
yalnızca insan türü akıl yürütme yetisine sahiptir ve bu
yeti onların öylesine ortak ve özgün bir özelliğidir ki
onlara başka hiçbir hayvan türüyle paylaşmadıkları bir
vergi sunmuştur. Bu yalnızca insana özgü olan ve
dostluğu sağlamanın mükemmel yolu olan konuşmadır. Doğa
ayrıca her birimize erdemin tomurcuklarını ve her türden
bilgiyi de vermiştir. İnsanları benzerlerine karşı
iyiliğe yönelten ve kendilerini savdirmenin ve
birbirlerine yararlı olmanın getirdiği hazzın
cazibesinden yararlanmalarını sağlayan tabi Kirke’nin
iğrenç tutkuları ve küfürleriyle bozularak insanken
yaban hayvanlara dönüşmedikleri takdirde şefkatli ve
yumuşak bir özellikle donatmıştır.
Anlaşıldığı kadarıyla
bireylerin birbirlerine karşı iyilikseverliğini
amaçlayan her şeyin insani olarak adlandırılmasının
nedeni buradan gelir. Doğa insana bir de duyarlılığının
sarsılmaz kanıtı olan gözyaşlarını bahşetmiştir. Bizi
erinci herhangi bir bulut tarafından gölgelenen bir
dostlukla etkilemiş olan saldırıları affetmeye itende
onlardır. Doğa bize uyumu ne çok yoldan öğretmiştir
değilmi? Ne varki o dostluğu, insana yalnızca barışın
cazibesinden ötürü zevkli kılmamış, aynı zamanda da bu
duygunun bir gereklilik olmasını istemiştir. İşte bu
nedenle doğa bedenin yetileriyle ruhun yetilerini hiçbir
insanın ne denli aşağı düzeyde olursa olsun kendi
benzerlerinin yardımından arada bir yararlanamayacak
biçimde dağıtmıştır. Öte yandan doğa, herkese aynı
yetenekleri vermemiş ve onları eşit bir biçimde
dağıtmamıştır. Bunun nedeni o eşitsizliğin dostça
mübadelelerle telafi edilmesine olanak sağlamaktır.
Gerekliliğin insanları ticari mübadelelere zorlaması
amacıyla farklı bölgelerde farklı üretimler mevcuttur.
Yine aynı doğa öbür
hayvanlara kenilerine uygun silahlar ve savunma araçları
vermiştir. Güvenliğini ancak benzerleriyle birlik ve
karşılıklı bir yardım antlaşmasıyla sağlayabilmesi için
bir tek silahsız ve zayıf hayvan yaratmıştır o da
insandır. Sivil toplumları ortaya çıkarmış olan
gerekliliktir. İnsanlara güçlerini birleştirerek
kendilerini yaban hayvanlara ve eşkiyanın şiddetine
karşı korusunlar diye kendi savunmaları için birleşmeyi
öğreten odur. Bu öylesine doğrudur ki insani işlere
bakıldığında bir bireyin kendi kendisine yettiği tek bir
örnek bile yoktur. İnsan türü eğer evlilik birliği
türünü çoğaltmamış olsaydı, henüz başlangıcında ölür
giderdi. Gerçektende insan doğumunu bile görmez,
ebelerin dost eli ve sütninelerin sevgi dolu bakımları
küçük çocuğun yardımına gelmese doğar doğmaz ölürdü.
Doğa aynı zamanda da anababaların yüreğine çocuklarını,
henüz yüzlerini bile görmeden sevmelerrini sağlayan o
şefkat kıvılcımlarını da salmıştır. Çocukları da yaşa
bağlı olan zaafları, ana babalarının kendilerine
gösterdikleri ilgiyle hafiflesin diye onlara karşı aynı
türden bir şefkatle donatmıştır. Öyle ki hem ana babalar
hemde çocuklarda bu sevgi tezahürleri tam bir eşitlik
düzeyinde hayranlığa layık olsun: Yunalılar bu durumu
son derece talihli bir biçimde (kanbağı nimeti)
terimiyle dile getirmişlerdir. Buna bir de akrabalık ve
dostluk bağlarını ekleyelim. Gerçektende kimi insanlar
arasında doğalarının, entellektüel donanımlarının ya da
fiziksel görünümlerinin uygunluğuna bağlı yakınlıklar
vardır. Bunlardan pek çoğu ruhun gizli bir duygusunun
etkisini yaşar ve hayranlık uyadıracak bir
yönlendermeyle eskilerin coşkuları dahilinde tanrısal
güçle bağlantılandırdığı bu karşılıklı sevgiye
itilirler.
Böylece sayısız
tanıklıklar aracılığıyla doğa barış ve uyumu
öğretmiştir. Bizi kendi yoluna çekmek için bin bir
cazibe sergiler, öyle çok bağ bizi ona iter, öyle çok
neden bizi barışın yönüne sürükler ki! Bundan sonra bize
kötülük yapma yeteneği açısından çok güçlü, yıkıcı,
parçalayıcı her şeyi kıran ve insanların yüreğine doymak
bilmez savaş çılgınlığını yerleştiren o öfkenin neyin
nesi olduğunu söylesinler! Öncelikle şaşkınlığımızı
sonra da kötülük bilincimize kadar her şeyi yok eden
alışkanlık olmasa, bitmek bilmez savaş çılgınlığını
yerleştiren o öfkenin neyin nesi olduğunu söylesinler!
Öncelikle şaşkınlığımızı, sonrada kötülük bilincimize
kadar herşeyi yok eden, alışkanlık olmasa bitmek bilmez
anlaşmazlık sorun ya da savaşlar aracılığıyla o
birbiriyle kavga eden, dövüşen, sorunlar yaratan
insanlara kim inanabilirdi? Sonuç olarak bunların tümü
yağma, kan, yıkım ve felaketten başka bir şey değildir.
Herşeyi alt-üst ederler, kutsal şeyleri de dindışı
şeyleri de ve onları karşılıklı yitime götüren o öfke
dolu çılgınlıklarını kesebilecek kadar kutsal bir
antlaşma da yoktur, ama daha fazlasını söylemeye gerek
kalmaksızın salt insani sıfatı tüm insanlar arasında bir
sözleşmenin yapılabilmesi için yeterli olmalıdır.
Savaşmak için
sabırsızlanıyormusun? İşe önce barışın ve savaşın
doğalarını bu iki etkinlik türünün sonradan getirdikleri
avantaj ve dez avantajları incelemekle başla; o zaman
kendi kendine iyice düşündükten sonra barışın yerine
savaşı koymanın daha avantajlı olup olmadığını
soracaksın. Gerçekten hayranlık uyandırıcı bir tek şey
varsa o da bolluk, bereketin ortasında bir krallığın
sağlam biçimde yerleşmiş kentler, güzelce işlenmiş
tarlalar, mükemmel yasalarla gönendiğini, en soylu
bilimleri geliştirdiğini ve kusursuz göreneklere sahip
olduğunu görmektir. O zaman kendi kendine düşün; benim
bu mutluluğu, savaşa başvurarak bozmaya hakkım varmı?
Eğer tersine gördüklerin; yok olmuş kentler, kül haline
gelmiş köyler, yanmış- yıkılmış kiliseler, bozguna
uğramış tarlalarsa ve bu görünüş sana da gerçekte olduğu
gibi üzücü geliyorsa, o zaman bilki bu savaşın ürünüdür.
Eğer memleketine paralı askerlerden oluşan o lanetli
sürüleri sokma, onları kendi yuurttaşlarının hakkını
çalarak besleme, övgüye boğma, onların hizmetine girme,
hatta daha da kötüsü kendini ve kendi güvenliğini
kaprislerine teslim etme gereğinin üzücü olduğunu
düşünüyorsan bu talihsizliklerin savaşın ürünü olduğunu
düşünmeye çalış. Eğer eşkiyaların eylemlerinden nefret
ediyorsan, bilki sana bunları öğreten savaştır. Eğer
baba katilliği yapıyorsan bunu da savaşta öğrenirsin.
Gerçekten de yüzlerce insanı öldürmemiz için küçücük bir
maaş yeterliyse bizi, öfkelendiğimizde benzerlerimizi
öldürmekten ne alıkoyabilir ki? Savaş devletler için en
kesin afettir, adaletin unutulmasıdır: yasalar,
silahların ortasında dilsizdir. Ahlaksızlığı, ensesti,
hatta daha da kötü edimleri iğrenç buluyorsan, düşün ki
tüm bu suçları bize öğreten savaştır. Eğer dinsizlik,
dini unutma tüm bu talihsizliklerin kökeninde yer
alıyorsa bu iki kötülük, savaş kasırgasında en uç
sonuçları doğurur. Eğer bir devletin durumunun en kötü
bireyler iktidarda olduğu takdirde felaket olduğunu
düşünüyorsan, savaş zamanında egemen olan ve efendilik
taslayanlar en büyük vicdansızdırlar ve barış zamanında
çarmıha gerilecek tıynette olanlar, savaştaki
başarıların en üst kademelerinde yer alırlar. Öyle ya,
sürüleri, dolambaçlı yollardan en iyi kim götürür? Tabii
ki deneyimli haydutlar. Evleri en büyük soğukkanlılıkla
kim yağmalar ya da tapınakları en rahat kim yıkar, tabii
ki duvar deliciler ya da kafirler. Bir düşmanı, kılıcını
hayati organlarına saplayarak kim vurur? Gladyatör ya da
baba katili. Kentleri yakmakta ya da savaş makinelerini
kullanmakta en usta kimdir? Kundaklayıcı: denizin
dalgaları ve tehlikelerini kim en küçük görür? Uzun
zamandır her tür yağma yaparak deneyim kazanmış korsan.
Savaşın ne derece rezil bir şey olduğu konusunda daha
kesin kanıtlarmı istiyorsun? O zaman kimin savaştığını
dikkate al. (...)
Halkın büyük çoğunluğu
savaştan nefret ediyor ve barış istiyor. Yalnızca küçük
bir azınlık lanet olası mutlulukları her zaman halkın
talihsizliğiyle bağlantılı olan küçük bir azınlık savaşı
temenni ediyor. Bu azınlığın insan dışılığının tüm iyi
insanların iradesinden üstün tutulması haklı bir şey
midir, yoksa tamamen haksız mı, bunu değerlendirmek size
düşer. Şimdiye kadar görmüş olduğunuz gibi,
antlaşmalarla hiçbir şey kurulamadı; aile bağlarıyla da
hiç bir şey kesinleşmedi, zorla ya da intikam duygusuyla
hiç bir şey elde edilmedi. Ölümcül tehlike karşısında
siz en iyisi tatlılığın, iyilikseverliğin ne
yapabileceğini düşünün. Savaş savaşı getirir, intikam
intikamı doğurur.
|
|