Sivil Toplum Örgütlenmeleri Üzerine

 

Çarpık tarih yazımı ya da toplumsuz tarih yazımı ile alabildiğine çarpıtılan bilinçler, bugün korkunç bir saptırılmayı yaşıyor. Toplumlar ve toplumun bireyleri öz kimlik ve öz eylemlilikleri olan ahlaki ve politik yapılarından soyundurulup çırılçıplak bırakılıyor ve daimi olarak egemen sistemin (çağımızda kapitalist modernite adıyla) tecavüzüne maruz kalıyor. Öz anlamını ve hakikatini bu biçimiyle yitiren toplum, doğal olarak ahlaki ve politik yapısını, çıkarlarını örgütleyebileceği organik yapılanmalardan da giderek uzaklaşıyor, iktidar güçleri ve devlet sistemleri karşısında yapayalnız, savunmasız kalıyor.  

Toplumun iktidar ve devlet güçlerine karşı kendini en temel savunma silahı, bilinçlenme ve örgütlenmedir. Bilinçlenme ve örgütlenme olmaksızın, toplumun dokularında var olan ancak binlerce yıldır işlevsiz bırakılan ahlaki ve politik duyuları harekete geçirmek mümkün değildir. İşte konumuz olan sivil toplum örgütlenmeleri de, özünde bu duyuları yeniden ama gerçek işlevlerini anlamlı hakikati yaratmak üzere harekete geçirme amacındaki örgütlenmelerdir. Tabii ki üzerinde en çok tartışılan ve saptırılan alanlardan birisi olması itibariyle, güçlü ve çokça tartışmayı gerektiren bir alan olmaktadır.

Sivil toplum alanı, çağımızın liberal ideolojisinin özgürlük ve eşitlik adına en çok çarpıttığı ve alabildiğine yaygınlaştırarak kullandığı bir alan olurken, bu biçimiyle asla sivil topluma, halklara hizmet etmemekte, bilakis karşısında durmaktadır. Batı toplumlarına baktığımızda, sayısız düzeyde sivil toplum örgütlerinin varlığına tanık oluruz. Ancak bu örgütlerin büyük bir çoğunluğu devlet desteğinde, bağımlılığı altında oluşan ve varlık gösteren örgütlerdir. Bu denli yoğun örgütlülüğe rağmen, Batı toplumlarının büyük bir parçalanmayı yaşaması, bireyciliğin toplum karşısında şaha kalkması ve bu yönüyle de toplumun ve bireyin savunmasızlığı çok çarpıcı bir örnek olarak açığa çıkmaktadır. Demek ki liberalizmin, devletlerin-iktidarların şemsiyesi altındaki sivil toplumculuk, gerçek bir toplumculuk değildir. Toplumların ve bireylerin özgürlüğü adına hareket etme iddiasında olanların, her şeyden önce liberalizmin bu görünmez ama her yere ulaşan ve zehirleyen ideolojisine karşı mücadele etmesi zorunludur.   

Soruna Türkiye boyutuyla baktığımızda da, benzer ama kendi topraklarına has sorunlarının varlığına da tanık oluruz. Bugün Türkiye toplumu, Türk devlet kültürünün hem cinsiyetçi, hem milliyetçi karakterinin saldırganlığıyla tam bir uyuşma, kendi öz kimliğinden-varlığından uzaklaşma gerçeğini yaşamaktadır. İçine iktidarcı İslamcılığın, askeri-paşa kültürünün de karıştırıldığı bir liberalizm türü, Türkiye halklarını tam bir zihinsel keşmekeşliğe itmiştir. Gerçekleri gizlemek üzere yoğun ideolojik bombardıman, medyanın korkunç düzeylerdeki zihinsel saldırısı, sanal dünyaların tüm beyin ve yürekleri kaplaması, Türkiye’de toplum olarak varlığını sürdüren tüm kesimleri belleksizleştirmiş, öz kimliklerinden-varlıklarından, yani hakikatlerinden uzaklaştırmıştır.

Bu yanıyla baktığımızda Türkiye’de Kürt halkı dışında diğer hemen tüm kesimlerin, devlet karşısında örgütsüz ve savunmasız kaldığını çok net görebiliyoruz. Örgütlü merkez, devlet ve devlet etrafında şekillenen bir takım örgütlenmelerdir. Elbette niyetsel olarak bu merkezden kopmak isteyen ve halkların özgürlüğü adına hareket etmek isteyen bir takım güçler vardır, ancak ideolojik olarak tam kopuşu sağlayamadıkları için, niyetleriyle birlikte marjinalleşmekten kurtulamıyorlar. Oysa Türkiye coğrafyasının çok ciddi bilinçlenmeye ve örgütlenme geliştirmeye ihtiyacı vardır. Neresinden bakılırsa bakılsın, yaşam tam bir işkenceye dönüşmüştür. Kimliksizlik, yoksulluk, açlık, işsizlik, eşitsizlik, adaletsizlik, milliyetçilik, cinsiyetçilik, insan öldürme, tecavüz, fuhuş vb. sorunlar, artık dönemsel değil uzun süreli bunalımlar halinde varlığını sürdürüyor. Toplumsal cinnet hali yaşanıyor. Daha doğrusu bu cinnet hali normalleştiriliyor, bir yaşam standartı haline getiriliyor. Belki de bu coğrafyanın doğal güzelliğine, tarihinden gelen çeşitliliğine-renkliliğine yapılabilecek en büyük kötülükle karşı karşıyayız.  

Elbette ki bu bir kader değildir. Zihinlerimize kader gibi yapıştırılmış olması, bunu kabullenmenin değil, hiçbir biçimde kabullenmemenin ve karşısında her açıdan mücadele vermenin gerekçesini ortaya koyar. İşte sivil toplum örgütlenmelerinin büyük ve anlamlı gereği de burada ortaya çıkar. Sivil toplum örgütlenmelerinin, toplumu savunma ve ahlaki-politik yapısını işleviyle buluşturmanın aracı halkası olma gibi bir görevi vardır. Bu da tabiatıyla devlet ve iktidar dışı bir karakterde olmasını gerektirir. Ki zaten çağımızda alabildiğine yaygınlaşan sivil toplum örgütlenmelerinin en temel çıkmazı veya sorunu da buradadır. Özellikle de Türkiye’de mevcut sivil toplum örgütlenmelerinin çok ciddi bir biçimde devletten kopuş sürecine girme sorunu vardır. Türk tarihinin ordu ve devlet merkezli gelişen karakteri, Türkiye’deki muhalif potansiyeli de her zaman kendi merkezinde tutmuş, kendini en radikal biçimde tanımlayan örgütlenmeler bile bu merkezden köklü bir kopuşu sağlayamamışlardır. Bu uğurda gerçekten çok yiğit ve anlamlı direnişler, örgütlenmeler gelişmiş, ancak zihniyetsel kopuş gerçekleşemediği için, nihayetinde yenilmekten ve devlet içileşmekten kurtulamamıştır.

Bir kader değil dedik. Peki o zaman Türkiye’de bu denli güncel sorunlar, bunalımlar yoğun iken, buna çözüm oluşturacak örgütlenmeler nasıl geliştirilecektir? Klasik sol bakışın, örgütlenme ve eylem tarzının bir çözüm oluşturmadığı, oluşturamadığı çok açık görülmektedir. Elbette ki Türkiye solunu dıştalamak veya küçümsemek değil niyetimiz. Ancak solun paradigmasını, bakış açısını daha geniş bir yelpazeden oluşturarak toplumsal sorunlara çözüm oluşturmak gibi bir sorumluluğu vardır. Tüm sorunları sivil toplum örgütlenmeleri çözecek diye bir iddiamız yok. Fakat mevcut sorunları aşıp alternatif demokratik uygularlığı-sistemi yaratmada önemli bir ara halka olduğunu da görmemiz gerekir. Bu toplumun sistemden kaynaklı çok ciddi ve çok çeşitlilik arz eden sorunları vardır. Başta Kürt sorununu çözmemekten kaynaklı kan dökülürken, toplumsal cinnetten kaynaklı öldürme vakaları, kadın-çocuk cinayetleri, trafikten kaynaklı korkunç rakamlarda ölümlerden tutalım da iş güvencesizliğinden kaynaklı ölümlere, doğanın katledilmesine kadar birçok vakayla kan dökülüyor. Bu yanıyla çok yönlü inşa edilmesi gereken bir barış sorunu vardır. Türkiyeli Kürtle, birey toplumuyla, erkek kadınla, insan doğayla, emekçi özgür emeğiyle, işsiz en doğal hakkı çalışma hakkıyla, özcesi toplum ve birey kendi ahlaki ve politik vicdanıyla barışma sorunuyla karşı karşıyadır.  

Tüm bu sorunlara göz yumularak ciddi bir sistem muhalifliğini geliştirmek ve kendi demokratik sistemini yaratmak asla mümkün değildir. Sürekli Kürtler üzerinde inkar ve imha politikası yürütülüyor diyoruz, ancak bu inkar ve imha politikası değişik bir biçimde Türkiye’nin diğer halkları üzerinde, bütün bir toplum üzerinde de yürütülüyor. Bu nedenle Kürt sorununa demokratik ve onurlu bir çözüm üretilmesi, aynı zamanda toplumsal bir barışın gelişmesi, çözümün gelişmesi anlamına gelecektir. Türk devlet sisteminin kördüğümü burada yatmaktadır. Bu, öylesine ifade edilen bir gerçek değildir. Sorunun can damarını oluşturmakta, düğümün çözüm halkası olmaktadır. Zaten devletin, sorunun çözümsüzlüğü noktasında bu kadar ısrar etmesinin de nedeni budur. Mevcut oligarşik cumhuriyet, buradan çözülecekse eğer, bu sistemden beslenenler de asla buna izin vermeyecekler, bunun için ellerinden geleni de yapacaklardır. İşte yine bu nedenle bir örgütün gerçek anlamda devlet-iktidar muhalifi olduğunun da temel göstergesi, Kürt sorununa yaklaşım olmaktadır. Milliyetçilik, ulus-devlet zihniyeti, korkunç bir zihin katliamı geliştirirken, muhalefet adına, özgür ve çeşitlilik arz eden bir yaşam adına hiçbir şey bırakmamaktadır. Tek renklilik, tek seslilik, faşizmden başka neyi getirir ki! Bu açıdan Kürt sorununa yaklaşımdaki şoven halkayı kırmak önem taşıyor. Bunu sol-muhalif bir anlayışa dönüştüremedikçe, bunun kitlesel örgütlülüğünü geliştiremedikçe, her geçen gün daha fazla kan dökülecek, daha fazla toplumsal cinnet büyüyecek ve bu cinnetten kaynaklı katliamlar katlanarak devam edecektir. Tüm bunlara güçlü bir bilinçle, sağlam bir örgütlenmeyle “dur” diyen bir örgütlülük gelişememektedir. Türkiye Kürdistan’ı çok önemli bir bilinçlenme ve örgütlenme yaşarken, geri kalan coğrafya örgütlenme ve bilinçlenme anlamında çok büyük bir karanlığı yaşamaktadır. Ve bu gerçekliği ifade ederken, salt Kürt halkının mücadelesine destek olunsun anlamında belirtmiyoruz. Böyle bir mücadelenin geliştirilmesi her şeyden önce Türkiyeli halkların, emekçilerin ve kadınların yaşamsal çıkarları, ahlaki ve politik çıkarları için bir temel teşkil etmektedir. Fakat belirttiğimiz gibi burada çok büyük bir dengesizlik mevcuttur.  

İşte bu dengesizliği bozmada devlet dışı sivil toplum örgütlenmelerini geliştirebilmek çok önemlidir. Tabi gerçek anlamda sivil toplumdan bahsediyoruz. Ergenekon davasında da görüldüğü gibi, tamamen ordu-devlet-iktidar eksenli, karanlık güçlerin iktidarını beslemek, sağlamlaştırmak üzere oluşturulan sivil toplum örgütlenmeleri de vardır. İşte Ergenekon davasından yargılanan bir generalin denetiminde üçyüze yakın sivil toplum örgütü vardır. Bu örgütler vasıtasıyla esasta toplumun militarize edilmesi, parçalanması ve milliyetçilikle kendi çıkarlarından uzaklaştırılması amaçlanmaktadır. Bir örgütlenme, adı sivil, tüzüğü legaldir diye sivil, legal veya meşru olmuyor. Her gün bu gerçeğin çok çarpıcı örneklerine şahit oluyoruz. Belki Ergenekon örgütüne hizmet etmek üzere oluşturulan bu tip sivil toplum örgütlenmeleri, devlet-ordu endeksli örgütlenmelere en uç örnek teşkil ediyorlar. Ancak bunlar dışındaki geniş yelpazeli diğer sivil toplum örgütlenmelerine de baktığımızda, belki böylesi bir yapılanma içinde değiller, ancak onların da sistem eleştirileri ve toplumsal amaçları radikal olmadığı ve yine her biri kendi dalında dağınık durduğu için, alternatif teşkil edememektedirler.

Yapılması gereken, toplumun en temel sorunlarına cevap oluşturmak üzere gerçek alternatifler geliştirebilmektir. Türkiye açısından baktığımızda gerek güncel ve gerekse de tarihsel boyutlarıyla bunun oldukça güçlü bir alt yapısı vardır. Bu coğrafya tarihi boyunca, şimdiki biçimlerde olmasa dahi çağının koşulları itibariyle çeşitli devlet-iktidar dışı örgütlenmelerin çeşitliliğini yaşamış bir coğrafyadır. Tarihte resmi ideolojinin –o çağlarda dinsel ideolojidir- yaşam ve insan anlayışına karşı daima muhalif mezhepler, tarikatlar ortaya çıkmıştır. Yine aşiret ve kabile örgütlenmeleri de ağırlıklı egemen sisteme entegre olmamaları ve toplumsal yaşam ilkelerini koruma konusunda aşırı duyarlı olmaları nedeniyle hep bir muhalif merkezi olagelmişlerdir. Bu tip örgütlenmeler de devlet-iktidar dışı örgütlenmeler olmaları ve yine alternatif yaşam ve insan anlayışına sahip olmaları nedeniyle, birer sivil toplum örgütlenmeleridir. Ki aynı zamanda toplumun vicdanının, ahlakının sesi olmaya çalışmışlardır. Zaten bu nedenle kendi çağlarındaki egemen güçlerin hep saldırılarına maruz kalmışlardır. Anadolu ve Kürdistan topraklarında isyanlar, direnişler çoğunlukla bu tarz örgütlenmeler üzerinden gelişmiştir. Yenilseler de tarihte halkların, toplumsal direnişin-öz savunmanın sesi olarak yankılarını bulmuşlardır.

Tarihten bu konuda oldukça örnek bulabilmek, ders çıkarabilmek mümkündür. Bugünün daha da büyüyen zihin ufkuyla baktığımızda, daha avantajlı olduğumuz bir gerçektir. Ancak zihinlerin karartısını aydınlatmak ve tarihe toplumsal tarih olarak bakmak şartıyla. Aksi taktirde dönüp dolaşıp egemen sisteme eklemlenmek içten bile değildir.

Türkiye’de gerçek anlamda ne devletten yana ve ne de devletçiliğin yarattığı geleneksel toplumsal yapılanmadan yana olan sivil toplum örgütlenmelerini geliştirmek istiyorsak, her şeyden önce milliyetçilikten, Bölgemizin göğsüne bir hançer gibi saplanmış ulus-devletçi zihniyetten bir an önce arınmak gerekir. Önce milliyetçiliği, ulus devletçiliği yargılamak şarttır. Bunun en somut ifadesi Kürtler, Ermeniler, Lazlar, Aleviler vb. halk kimlikleri üzerinde kurulan faşist hükümranlıktır. İşte Alevilere yönelik uygulanan politika, çok çarpıcıdır. Yıllarca ayrı bir mezhepten ve ayrı bir kültürden gelmeleri ve bu karakterleriyle hep isyancı-muhalefet cephesinde yer almaları nedeniyle dışlanan, katledilen, küçümsenen Aleviler, bugün devlete endeksli bir yapılanmaya doğru götürülmek isteniyor. Sözde Alevi açılımı adı altında bazı Alevi dernekleri üzerinden, bu bağımlılaştırma politikası yürütülüyor. Dökülen o kadar Alevi kanı için, Alevi katliamları için tek bir özeleştiri yoktur. Tarih sayfaları samimi bir biçimde açılmamaktadır. Gerçek anlamda demokratik, özgürlükçü bir yaklaşım yoktur, Alevilerin sivil toplum derneklerini de kullanarak Aleviliğin devrimci-demokrat karakterini çarpıtmak, özünü boşaltmak istemektedirler. Buna izin vermemek, Aleviliğin özünde var olan devlet-iktidar dışı kalma karakterini korumak ve bunu halkların demokrasi mücadelesiyle buluşturabilmek çok önemlidir. Aleviliğin öz karakteri devletle, ulus-devletle, tek tipleşmeyle asla buluşmaz. Eğer ki buluşturuluyorsa, orada Aleviliğin özünden bir sapma var demektir. 

Konumuzun geneli açısından değerlendirmeye devam ettiğimizde, Kürt sorunundan başlayarak tüm toplumsal kimlikler üzerindeki tek tipleştirici, tek uluslaştırıcı oligarşik anlayışa karşı sivil toplum örgütlenmelerini geliştirmek acil bir görevdir. Barış için, demokrasi ve özgürlükler için çeşitlilik arz eden kalıcı örgütlenmeler, insiyatifler, platformlar oluşturabilmeliyiz. Bu örgütlenmeler vasıtasıyla hem devlet ve mevcut partiler üzerinde baskı oluşturulmalı ve hem de halklar aydınlatılmalıdır. Halkların kültürel çeşitliliğini bir araya getiren ve barışa hizmet etmek üzere sanat içerikli etkinliklerden tutalım da spor etkinliklerine kadar birçok girişimde bulunulabilir. Çözümün kendisini yoğun olarak dayattığı bu süreçte, milliyetçilik saldırılarını daha da yoğunlaştırmaktadır. Önderliğimizin bir ölüm çukuruna hapsedilmesi, DTP’nin kapatılması, halkımıza, gençlerimize, çocuklarımıza karşı öldüresiye saldırmaları, tutuklamaları, linç girişimleri, medya yoluyla gerçekleri saptırmaları, milliyetçiliği zirveleştirmekten başka bir şey değildir. İşte buna karşı Kürtlerin sorumluluklarını yerine getirdiği kadar, Türkiyeli halkların da görevlerini yerine getirme sorumluluğu vardır. Sol ve sivil toplum örgütlenmeleri, her şeyden önce bu tarihi sorumluluğa güçlü bir şekilde sahip çıkmalıdır. Çünkü bu faşist zihniyetin saldırılarının sonucu, herkes için acıları çoğaltacak ve çıkmazı derinleştirecek, sosyal yaşamı daha da felç edecek bir süreci getirecektir, ki getirmeye başlamıştır bile.     

Temel halkayı buradan yakalayarak, toplumsal sorunların çözümünü geliştirmek üzere halklara ait bir hakikat olan politika silahını işletmek esas görevimiz olmaktadır. Bazı sivil toplum örgütlerinin politikadan ısrarla kaçmaları, politika dışı kalarak varlıklarını devam ettirmeye çalışmaları, doğru değildir. Politika halklara aittir. Mevcut devlet, partiler, ordu, bürokrasi vb. iktidar kurumları politika yaptıklarını söylerler. Oysa onların yaptıkları politika değil, tamamen kendi iktidar çıkarlarını koruyup kollamak, halkların elindeki politika gücünü, inisiyatifini çalmaktır. İşte devlet dışı kalan tüm güçler, elinden çalınan politika gücüne tekrar sahip çıkıp kendi çözümünü kendisi oluşturmak üzere ahlaki ve politik örgütlenmelerini geliştirmelidir. Çeyrek yüzyılı aşan bir savaş yaşanıyor. Bu savaşa milyarlarca para ödenmektedir. Tabii bir de savaşın rantçıları, vurguncuları vardır. Haddi hesabı bilinmeyen bir biçimde paralar harcanmakta, yolsuzlukla ortadan yok olmaktadır. Hepsi emekçilerin cebinden çıkan para, emekçi çocuklarının döktüğü kan üzerinden karşılanmaktadır. O zaman buna karşı mutlaka bir örgütlenme geliştirilmeli ve hükümetten, ordudan hesap sorulmalıdır. Toplumun ekmeğinden, sağlığından, eğitiminden, canından, zamanından çalınan her şey hesapsız bir biçimde harcanmaktadır. Buna izin vermeyecek ve hesap soracak bir sivil toplum örgütlenmesi neden olmasın? Sendikalar, meslek odaları-birlikleri, çiftçi örgütlenmeleri, kadın örgütlenmeleri, çeşitli yerel dernek vb. oluşumlar, böyle bir hesap soran merkez haline gelebilirler.

Toplumun yoksulluğu, sağlık sorunları için, eğitim eşitsizliği ve niteliksizliği için, çevre kirliliği için, iş kazalarındaki ölümler-yaralanmalar, yine iş güvencesinden yoksunluk için, işsizlik için, fuhuş için, kadın ve çocuk katliamları için, kadın ve çocuk emeğinin sömürüsü için, medyanın ruh sağlığını kirletici etkisi için, toplumun ahlaki ve politik yapısını kirleten ne varsa her şey için neden örgütlenmeler geliştirilmesin? Bunun kadar meşru ve insan-doğa haklarını koruyup kollayan, geliştiren bir gerçek olabilir mi? Halklar sadece kimlikleriyle bir renk, bir çiçek değildir, esasta örgütlü kimlikleriyle birer renk, birer çiçektirler. Dikkat edersek, halklar, cinsler, yaş grupları, ırksal çeşitlilikler, hepsi örgütsüz olduklarında egemen sistemin tek tipleştirici, aynılaştırıcı ve fiziki-ruhsal anlamda öldürücü uygulamalarına maruz kalmakta ve birer birer ölmektedir. Burada kilit nokta ne kadar çeşitlilik varsa, o kadar örgütlülük oluşturabilmektir. Örgütlülük toplumsal, kültürel kimlikleri yeniden canlandıracak ve yaşamı anlamlı ve özgür niteliğe kavuşturacaktır. Aksi taktirde yaşam yaşanılmazdır, anlamsızdır ve hakikatlerden kopuktur.

Bu nedenle sivil toplum örgütlenmelerini oluşturmak, yaygınlaştırmak çok önemlidir. Ocak, komünlerden, mahalli örgütlenmelerden başlayarak, çeşitli platformlar, insiyatifler, birlikler, alternatif kooperatifler, alternatif akademiler oluşturmak ve giderek de daha üst meclis, konfederasyon örgütlenmelerine ulaşmak, yaşamda çığır açacak bir niteliğe sahiptir. Fakat başta da belirttiğimiz gibi, çağımızın hastalıklarının kaynağı liberal ideolojiden kopma ve devlet-iktidar dışı kalma şartını mutlak görmek ve gereğini yerine getirmek kaydıyla. Burası bir ayrım noktasıdır. Zihniyetsel ve örgütsel olarak devletten-iktidardan kopamayan bir sivil toplumculuğun, topluma faydası yoktur. Zaten mantık olarak sürekli devletten-iktidardan bekleyeceği için, inşa etme-yaratma gücünü geliştirme şansı da yoktur. Sadece tabi olur. Devlet-iktidar dışı kalmayı başarmış bir sivil toplumculuk ise, toplum olarak kendi kökünden, ana damarından besleneceği için, yeni ve özgür bir yaşamı inşa etmeye vesile olabilecek, toplumsal sorunlara çözüm oluşturabilecektir. İşte topluma kader gibi yapıştırılan bu kötü ve anlamsız yaşamı aşmak için, vücuttaki damarlar gibi yaşamsal bir işlev görmek üzere her alana yayılarak örgütsel damarlarımızı oluşturalım ve yaşamı anlamınca yaşanılır kılalım.

 

               Deniz KARER

 

       

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com