“Şu Kartaca İşi Ne Olacak?”

 Roma senatosunun her toplantısında ilk dile gelen konunun Kartaca sorunu olduğunu ve her toplantının başında bu sorunun dile geldiğini söyler vakanüvisler. Aynı sorunun birçok defa gündeme gelmesi bir yandan sorunun yaşamsal öğeleri barındırdığını gösterirken, bir yandan da aşılamayan sınırlara işaret eder. Dönüp dolaşıp çarpılan aynı engel gibi çıkar tarihin karşısına kimi durumlar. Ne garip! Bugün Türk ulus devlet sınırları içindeki kurumların, tüm toplantı platformlarında benzer bir durum vardır. “Şu Kürt sorunu ne olacak?” sözleriyle tartışma başlar her zaman. Kiminde adı PKK olur, kiminde KCK, kiminde güneydoğu olur, kiminde doğu, kiminde Şırnak olur kiminde Dersim…

Başlığın bir iki kelimesi değişebilir ama anlatılan sorunun özü aynıdır. Cumhurbaşkanı ve Başbakan, kendine ve etrafındakilere bu soruyu sorar: Şu Kürt sorunu ne olacak! Bakanlar Kurulu toplanır, aynı şey. Milli Güvenlik Kurulu toplanır, yine aynı. TÜSİAD da, Savaşseverler de, barışseverler de aynı gündemi tartışır. Sivil toplum örgütleri toplanır yine aynı şarkının farklı ezgileri tıngırdatılır. Siyasi, sosyal, askeri ya da ekonomik karakterli tüm oluşumların temel gündemine bu sorununun yerleşmesi, kendi demokrasilerini, özgürlük ve bağımsızlıklarını, kendi geleceklerini bu sorunda görmelerinden kaynaklıdır. Bu durum Türkiye’nin gerçeğidir.

Nasıl ki kadın özgürleşmesi gerçekleşmeden erkek ve hatta tüm toplum özgürleşmeyecekse, bugün de Kürt halkı eksenli bir demokrasi ve barış düzeyi yaratılmadıkça, özgür birlikteliklerin gelişeceği toplumsal huzur ortamı sağlanmadıkça, Türkiye devletinde, hatta Ortadoğu’da bir demokrasinin gelişeceğini söylemek yanılgı olacaktır. Tarihte Roma’nın varlığı Kartaca tehlikesinin varlığına (aslında yokoluşuna) bağlıydı, bugün benzer bir durum Türk toplumu, Türkiye halkları için geçerlidir. Kartaca sorunu derken Roma’nın esas aldığı doğrultu, Kartaca’yı nasıl yok edeceğiydi ve nihayetinde Kartaca yok edilmiş ve tarla haline getirilmişti. Palmira’nın, Kartaca’nın ya da birçok benzer kentin başına gelenler, insan, emek, alınteri, kan ve gözyaşı demeden ezilip yok edilenler, egemenliğin zihniyetinde yer edinen ve her hangi bir iktidar tehlikesi yaşandığında akıllarına gelen temel bir yöntemdir. Yok etme yöntemi yüzyüze kalınan sorunlar karşısında ilk akla gelendir ve toplumsal hafızaya da kaydedilen bir yöntemdir. Ve de erkekçedir.

Yoketme, egemenlik hafızasında yer edinen en temel yöntemlerden biridir. Kendi dışındaki varlığı öteki bilmek ve inşa edilen ötekini yok edilecek bir nesne olarak görmektir. Kimileri bunun avcılık kültüründen erkeklere kalan bir miras olduğunu söyler. Ama durum bundan ibaret değildir. Bu durum, daha çok, egemenliğin ilk oluşum rengiyle bağlantılıdır. Kadın eksenli sistemin yok edilerek köleci sistemin hâkim kılınması, hâkim erkek zihniyetinin esas aldığı bir yöntemdir. Ve bu yöntem acımasız bir yöntemdir. Kendi dışındakine yaşam şansı tanımama yöntemidir. Hoşuna gitmediği anda öldürme kararı verebildiği, canı istediği anda yaralayıp yok edebileceğini sandığı ve bunu kendisine bir hak gördüğü bir insanlık dışı yöntemdir. Nasıl ki, erkek hâkimiyeti sağlanırken tüm kadın değerlerine saldırılmış, tüm kadın değerleri alt üst edilmiş, çalınmış ve kendi kaynağından çıkarılarak egemenliğin tasarrufuna alınmışsa, ezilen halk, kent, kesim, inanç ya da etnik gruplara karşı da aynı yöntem uygulanmıştır. 

Tabi ki toplumsal hafızaya kaydedilen tek ve kaçınılmaz yöntem, yok etme değildir. Toplumsal hafızanın derinliklerinde daha güçlü yer edinmiş, kök salmış olan bir yöntem vardır ki, insan olma özünü yansıtır tek başına. O da koşulların yok ediciliği karşısında direnme, uyum sağlama ve evrenin verdiği görevi yerine getirmek için koşulların zorluğuna rağmen varlık mücadelesi vermeyi tercih etmedir. Buna, varoluşta ısrara götüren özgür sezgili tercih de diyebiliriz. Nasıl ki bir çiçek ayrı düşse de türdeşlerinden, rüzgârın kanatlarında uçarak da olsa, arıların ayaklarına yapışarak da olsa, ulaştırır kendini kendi türdeşlerine ve varlığını süreğenleştirerek direnişini sonuçlandırır. İnsandaki direniş formu da tüm yok etme tehlikelerine, egemenlik biçimlerine rağmen varlığı sürdürmenin yol ve yöntemlerini bularak toplumsal varoluşun bir şartı olan insanca yaşama mücadelesinde başarıya ulaşır.

Kartaca yıkılabilir, üzerine tarla da yapılabilir.

Bir kadın bedeni gibi yakılıp yıkılabilir Şırnak ya da Dersim. Taş üstünde taş bırakılmayabilir. Lime lime edilip her bir değeri-insanı, dünyanın başka bir yerine de atılabilir. Ama bir gerçek vardır ki, yıllar sonra da olsa -ki biz insanların dilimlediği zaman parçaları, evren yaşamına göre oldukça izafidir- uyanış gerçekleşir. Taşlar yeniden üst üste dizilir. Bu defa daha sağlam bir çimentoyla, toplumu oluşturan ahlak ile, hem de ayrılmamacasına. Egemenliğin kurutup yok ettiğine inandığı öteki, derinlerdeki köklerinden emdiği direniş özüyle yeniden canlanır ve toplumsal hafızanın gerçek mecrasını kendini gerçekleştirerek gösterir tarihin tanıklarına.

  Dilzar Dîlok

  

 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com