| |
Söz Henüz
Anlamını Yitirmeden Sözleşmek
Sözün bittiğini ve
sıranın eylemde olduğunu çok söyledik. Çok defa dile getirdik sözün
anlamını yitirdiğini.
Ama gerçek şu ki, söz can çekişiyor olsa da henüz tümden anlamını
yitirmemiştir. Sözler, hislerden, duygu ve düşüncelerden, sezgi ve
edimlerden çok sonra, bu olguları sese kavuşturmak için ortaya
çıkmıştır. Araç oldukları gerçekler, toplumu oluşturan ana madde
niteliğindedir ve bu gerçekler henüz ölmediğinden sözün can çekişen bu
durumu, onu kurtarmak, yeniden daha güçlü anlamlar verebilmek için
önemli bir gerekçedir. Anlam ölmemiştir ve anlama ifade olmaya çalışan
sözler de bizlerin vereceği anlamlarla özgürlük yolunun büyük adımları
haline getirilebilirler.
Özgürlük arayışı,
kadınla özdeşleşmekle birlikte toplumun tamamını anlatmaktadır. Bu
arayışın temelinde kendini tüm baskı, engelleme ve fiziki-ruhi yok sayma
teşebbüsleri karşısında varetme istemi vardır. Varolmanın temeline
yerleşen özgürlük bilinci, dünyayı saran tam teşekküllü tahakküm
sistemlerine, bilgi diktatörlüklerine ve anlamdan uzak tüm
düşünüş-davranış-yaşayışlara karşı hakiki bir var oluş mücadelesi
vermeyi, özgür yaşayana kadar sürecek biricik yaşam tarzı saymaktadır.
Bundandır ki özgürlük arayışlarını kendilerine yol bilen arayışçılar,
yaşamlarının farklı zamanlarında bu arayışı örgütlülüğe, yeni
yönelimlere ya da farklı farklı şartlara bağlamış ve bu yolla özgürlüğün
gerektirdiği yaşam koşullarını yaratmaya çalışmışlardır. Arayanlar önce
kendi gönül gözlerinde bir arınma yaratmışlar ve kendi arınmalarının
temel başlangıç olduğuna inanmışlardır. Mezhep ya da tarikat gibi kimi
oluşumlar da ortaya çıkarmış ve bu yolla attıkları ilk adımı
anlamlandırmayı, toplumlaştırmayı ya da tarihe maletmeyi
amaçlamışlardır. Ki bu çabalar, bugünkü anlam arayışımızın temel
direklerini oluşturmaktadır. Buna rağmen, bu çabaların yeterli bir
örgütlülüğe dönüşmemiş olması ve toplumsal bir örgütlenme zeminine
evrilememesi, bu arayışları tarihin uzak zamanlarında bırakmış,
günümüzde olması gereken yaygın anlaşılmışlık durumunu engellemiş, bir
anlamda bunu gerçekleştirmeye yetmemiştir.
Engeller, doğal
akışın, olağan seyrin önüne geçme girişimlerinin bir bütününe
denilebilir. Toplumsal doğanın gelişiminden itibaren gelişimin ataerkil
zihniyet ve bu zihniyetin ürünleri tarafından engellenmesi, akışı
durdurmaya ya da kurutmaya yetmemiş olsa da, akışta bir dağınıklık,
yönsüzlük, rastgelelik, parçalanmışlık yaratmış ve dağılıp küçük kollara
ayrıldıkça kuruyup yok olma riskini çoğaltmıştır. Bugün siyaset, rejim,
yönetim ya da sistem adına uygulanan yönelimler fonksiyonel olarak birer
değirmen olup toplumu öğütmektedir. Toplum, bu yönelimlerin eziciliği
altında ufalanmakta, bu ufalanma, arayış içindeki insanlara birey-ben
olma şeklinde kanıksatılmakta ve bu yolla toplumu yaratan birliktelik
ruhu parçalanarak kırım yaratılmaktadır. Bu kırımın faili de öz
itibariyle akıl olmakta, insanlara her an kontrolsüz aklın gücü
gösterilmekte ve bu gösteriden doğan her görüş, insanlığı kör
etmektedir.
Egemen sistemlerin
bizleri kör eden karanlıklarından sıyrılmanın özgür birey olma iddiasını
taşımakla ve bu iddianın temel gereği olarak toplumsal varoluş
içerisinde kendini gerçekleştirme istemiyle mümkün olduğu az çok
bilinmektedir. Bu durumun tanrısal yalnızlık veya mutlak yalnızlık
denilen durumun kökenindeki özgür varoluşun, bizleri vareden evrenin
anlamıyla bütünleşmek olduğu da… Bir bireyin özgür yaşamasının en
verimli halinin kendi toplumsallığıyla, kendini vareden toplumuyla
birlikte, kendisi gibi olanlarla birlikte yaşamak olduğu kaçınılmazdır.
Bu konuda bir soru sorulacak olsa, özgürlüğün kapsamına paralel birçok
cevap verilecektir ama keskin bir bıçak sırtında durduğumuz ve her an
toplumkırım sistem ve zihniyetlerinin katliamına maruz kalma tehlikesini
yaşadığımız bu zamanda, verilecek en yaşamsal cevap, kendi
toplumsallığıyla yaşamak olacaktır. Toplumsallık adlandırması, bireyi
sürüleştiren, total uygulamalara tabi tutan bir adlandırma değildir.
Toplumsallığın bu tür anlamlandırmalar aracılığıyla istismar edilmesine
karşı bir duruş içinde olmak, özgürleşmenin temeline yerleşmektedir.
Çokça tartışıldığı gibi insanları tebaa olarak gören, total
sınıflandırmalarla ikilemlere sıkıştıran zihniyetler, ön ad olarak
sosyalizmi kullansalar dahi özgürlükten uzaklaştırırlar. Doğaldır ki,
özgürlükten uzaklaştıran tüm yaklaşımlar, kaçınılmaz olarak yokoluşa
sürüklenirler. Bu yokoluşun kökeninde, toplum-birey dengesinin yıkılarak
toplumu inşa etme adına bireyin yok edilmesi vardır. Toplumun katliam ya
da kırım gerekçesine dönüştürülmesi, erkek aklın ürünüdür. Ve bu ürün,
evrenin ulaşmış olduğu bu mükemmelleşmeye yakın duruşu, toplumsal
varoluşu kendi denetimine alarak insanlar üzerinde terör estirmenin bir
aracı olarak beş bin yıldır kullanılagelmektedir.
Bu gün varoluş
gerekçemiz olan toplumu, ataerkil zihniyetin bir istismar aracı olmaktan
çıkarmanın zamanı gelmiştir ve geçmektedir. Toplumu, her an yüzyüze
olduğu kırımdan kurtarmak, kendimizi kırım malzemesi olmaktan
kurtarmakla mümkündür. Bunun temeline yerleşen bir gerçek de, söz henüz
anlamını yitirmeden toplumla bir sözleşme yapmaktır. Özgürlük
mücadelesine karar verdikten sonra atılan ilk adım, kendi toplumuna
sözler vermek ve verilen bu sözlerin gereğini yerine getirmenin çabasına
yönelmek olmuştur. Bizleri vareden, tüm kırım sistemlerine rağmen,
bizlere rağmen belki de, bizleri birarada tutan ahlaki, politik, özgür
ve demokratik toplumun canlı kalan öğelerini korumak, çoğaltmak ve
güncelleştirerek yaşama geçirmek, toplumu kırımdan kurtarmanın temel bir
yöntemi olacaktır.
Özgürlüğün öncü
gücü olan kadınların toplum içerisinde bilinçli özgürlük adımları bir
bütün özgür, ahlaki topluma verilen sözleri yerine getirmenin küçük
adımları olmaktadır. Toplumla sözleşmek, kendisiyle toplum arasında
kopmaz bir bağ kurmaktır. Toplumu karşısına canlı bir organizma olarak
yerleştirmek ve onu hayatın bir vazgeçilmezi diye bilmektir. Bireyin
toplumla, kendi toplumuyla sözleşmesi, birey ve toplum olgularının en
verimli paydada buluşmasını ifade eder. Bu bir bakıma mükemmele
yakınlaşmak anlamına da gelmektedir.
Toplumla
sözleşmenin nasıl olacağını en iyi toplumun yaratılmasında en çok rol
sahibi olan kesim olarak kadınlar bilebilirler. Toplumla sözleşme nasıl
olur, bir insan toplumla nasıl sözleşir, söz nedir, nasıl verilir, birey
topluma verdiği sözü yerine getirirken toplumun ona verdiği sözün yerine
getirilişini nasıl kontrol eder, toplumla sözleşme nerde başlar,
sınırları var mıdır, varsa nelerdir, yoksa sınırsızlığını neye
dayandırır bu sözleşi?
Bana göre toplumla
sözleşmenin başlangıç tarihi çok eskidir. Bebek doğduğunda, ebe
tarafından poposuna vurulan şaplak onu kendi toplumuyla sözleştirir.
İroni şuradadır ki, o şaplak, bebek baş aşağı tutularak vurulmaktadır.
Ters duruşa bir şaplak, ardından bir çığlık bebeği uyandırarak yeni
geldiği ortama uyuma yönlendirmekte ve sözleşme de böyle başlamaktadır.
İnsanın hakikatini açıklayan Önderliğimiz sadece kendi zamanlarını
yaşayan diğer canlılara nazaran insanın kendi zamanının dışına
çıkabilmesini bizlere söylemişti Ortadoğu savunmalarında. Doğum yapan
bir dişi hayvan, yeni doğan yavrusunu yalayabilir, ayağa kalkması için
onu yönlendirebilir iteleyerek. Anne-yavru ilişkisi, iki ayrı öğenin
değil de bir bütünün ilişkisiymiş gibi iç içe geçmiş, duygusal-güdüsel
bir ilişkidir. Oysa insan yavrusu doğduğunda üçüncü bir şahıs girer işin
içine. Üçüncü şahıs olan ebe, bu bütüne eklenen toplum öğesi olmaktadır.
Bebeği, kaynaktan alıp mecraya yönlendiren bir toplum üyesidir ebe.
İnsan yavrusunun hayata hazırlanmasında önemli bir rolü vardır ebenin.
Ve ebenin sarsmasıyla kendine gelen bebek ilk çığlığı atarak kendi
varlığını evrene duyurur. Bu duyuruşun özüne yerleşen ve ebeyle ortaya
çıkan toplumsallık, o andan itibaren büyüyerek devam eder ve insanın
gerçek varoluş zamanlarının tamamına yerleşir. Bu durum doğumla birlikte
oluşan bir sözleşmenin varlığına işaret etmektedir.
Bugün birçok örnek,
kadınların toplumla ilişkisindeki sıkı bağlarını ortaya koymaktadır.
Anadil, temizlik kültürü, çocuğun ilk öğrenmelerindeki model ya da
öğretmen gibi birçok boyut, kadının bu sözleşmeyi doğalında
sürdürdüğünü, zayıf da olsa bunun henüz ölmediğini göstermektedir.
Kırımın eşiğinde de olsa, uçurumdan yuvarlanmamanın güçlü bağı kadındır.
Tabi ki bizler için bu zayıf olan toplumsal bağlarla yaşamaktan ziyade,
ahlaki politik toplumun güncelleştirilmesi yoluyla bu bağları
güçlendirmek ve özgür yaşama yönelmek esastır. Burada özgür yaşama,
uçurumun kenarında kanatlanmak da diyebiliriz. Güncelde bu bağları
oluşturup güçlendirmek kendi toplumumuzla sözleşmemiz anlamına
gelmektedir. Toplumla sözleşme her yönlüdür. Çünkü toplum demek, yaşamın
bir bütününe yönelmek demektir. Yaşamak ve yaşadığı kadarını kendinden
öncekilerden almasını bilmek, yine bununla birlikte kendinde toplanan
toplumsal birikimi kendinden sonrakilere aktarmak gerekliliğinin
bilincinde olmak demektir. Toplumla sözleşmek, kültür, politika, sosyal
kesimler, diplomasi, spor, sanat, yerel örgütlenmeler ve daha birçok
konuda toplum bireylerinin ortaklaşabileceği ilkeler bütünü oluşturmak
ve bu ortaklaşılan ilkeler bütünü yoluyla ahlaki ve politik topluma
doğru adımlar atmak demektir. Evrenin mükemmelleşme emaresi olan insanın
özgür yaşama iradesini ortaya koyması ve bunun eylemine yönelmesi
demektir. Özgür irade, tüm toplumkırım yöntemlerine karşı kendi özgür
varoluşunu her an yaratacağı bir anlamla karşılamak, evrende
bulunuşundan zevk almak, her zaman en iyisini bulmaya yönelmek ve bunun
sonuçlarını değerlendirerek yeni kararlar almasını bilmektir.
İnsanlık uzun
yıllar boyunca oldukça fazla acı çekti. Bu yıllar boyunca çekilen
acıları fark etmenin ve fark edişten sonra bu acıları oluşturan
gerekçeleri ortadan kaldırmak için oluşacak yeni acılara katlanmanın
özgürlüğü getireceği inancıyla mücadele yürüttü, direniş gösterdi, bedel
verdi. Tüm bunlar bir özgürlük bilinci ve iradesi oluşturdu. Ve özgür
irade bugün korku ile doğru orantılı olan acılara katlanılmaması
gerektiğini söylüyor insanlara. İnsanlar bu orantının farkına vardıkça,
kendi nesneleştirilmiş varoluşlarının orantısızlığa sıkıştırılan bir
orantıdan ibaret olduğunu anladıkça, korkunun yarattığı çemberi yıkacak
ve çember yıkıldıkça toplum kırım sistemleri hiçbir şekilde yaşama şansı
bulamayacaktır. Korku burada devleti, varoluş şartlarının başına koymak
şeklinde ortaya çıkmaktadır. Devletsiz yaşamanın sahipsiz, korunmasız,
savunmasız kalmakla eşdeğer olduğu yanılgısı, bugün toplumlara içerilmiş
olan sapkın bir fikirdir. Nasıl ki, köleleştirilen, mülk haline
getirilen kadında erkeğe bağımlılık, bir kocanın gölgesinde yaşamını
sürdürmek kaçınılmaz, hatta güvenceli bir yaşam olarak görülüyorsa,
devletçi zihniyetin, toplumlarda yarattığı da buna benzer bir
karılaştırma türüdür. Devletsiz yaşamaya cesaret etmek, kadının
zihniyetindeki erkeği öldürmesiyle eşdeğerdir. Oluştuğu zaman itibariyle
baktığımızda toplum hiçbir zaman varlığını devletle güvenceye
almamıştır. Hiçbir özgür toplum, devletin şişirilmiş gövdesini taşımak
zorunda kalmamış, devlet bürokrasisi altında ezilmeyi bir güvence olarak
görmemiştir. Hiçbir özgür kadın nasıl ki erkeğe bağımlı yaşamayı bir
güvence olarak görmüyorsa, tam tersine bunu bir yük olduğunu biliyorsa
ve kendi özgürlüğünü bu yükten kurtulmakla, birlikte özgür yaşamanın
kurallarını oluşturmakla ve özgür iradesiyle yaşama katılmakla
sağlıyorsa, toplumların da devletle ilişkisi aynı düzeydedir. Toplum,
hiçbir zaman devlet kurumlarıyla kendini varetmemiştir. Tam tersine her
devlet kurumu, toplumun temel bir öğesinin yıkımını, kırımını
getirmiştir. Toplum bugün kendini varetmek ve kırımdan kurtulmak için
devletten bağımsız, kendi öz iradesiyle kendi yaşamını örgütleme
zorunluluğunu bilince çıkarmıştır. Bu bilincin sözleşmeye dönüşmesi, her
toplum bireyini özgürlüğe ve ahlaki yaşama daha da yakınlaştıracaktır.
Bundan dolayı söz anlamını henüz yitirmeden, insan sesleri henüz
insanlara yabancılaşmadan, henüz insan olma onurunu yüceltme şansını tam
olarak kaybetmemişken kendi toplumumuzla sözleşmek, kırımların
eşiğindeki toplumsallığımızı özgürlüğün eşiğine taşımak, kendi
toplumumuzun bireyleriyle özgür yaşama kararlılığını göstermek, anlamlı
yaşamanın ve evrenin bize sunduğu değerlere doğru bir karşılık vermenin
biricik yoludur.
Dilzar Dîlok
|
|