| |
Politik Toplum Olma Yolunda
Kürtler
Dilzar
Dîlok
Kürt
Diyalektiğini Oluşturan Dağ Olgusudur, Devlet Değil
İnsanın başka insanlara, kendi toplumuna ve başka toplumlara nasıl
davranacağının, ne tür ilişkiler
bütünü içinde olacağının ilke ve kaidelerini belirleyen disiplin,
politikadır. Politikanın ilkelerini belirleyen ise nasıl yaşanacağı
sorusuna verilen cevaplarla oluşmaktadır. Özünde felsefi bir çerçevede
belirlenir bu ilkeler. Doğru politika oluşturmak, köklü bir tarih
bilinci gerektirdiği gibi özgürlük ahlakına dair bir bilinci şart kılar.
Bu özellikler üzerinden doğru politikanın ilkelerini oluşturmak için
nasıl yaşamalı sorusunu sormak ve buna ilişkin cevapları özgür, doğal ve
ahlaki yaşam doğrultusunda bir mecraya akıtmak elzemdir.
Politikanın önemli bir boyutu
pratik politika boyutudur. Pratik politika, belirlenen ilkelerin
uygulanabilirliğine dair sağlamanın yapıldığı biricik alandır. Pratik
politikanın sonuç alıcılığı ilkelerin özgür ve ahlaki yaşamı ne kadar
oluşturduğuyla bağlantılıdır. Kürtler bugün pratik politikanın
merkezinde yer aldıklarından kendileri dışında birlikte yaşadıkları tüm
halkları, başta Türk halkı olmak üzere tüm Türkiyeli halkları, yine
Arapları ve Acemleri değiştirmekle yükümlüdürler. Politikanın unsuru
olmak ile kendi politikasını belirlemek arasındaki fark ortadan
kalktığında, özgür topluma yaklaşılmış olur.
Politika… Kürtlerin hep
kaçtığı, kaçtıkça da kaçtığı şeyle kirlendiği ve günün birinde kaçmaktan
vazgeçerek dönüp tam karşısında dimdik durduğu olgu… Günün biri, işte bu
günlerdir ve bu günler Kürtlerin politik olmaya başladıkları, kendileri
için kendi politikalarını belirledikleri ve bu belirlediklerini
uygulamaya başladıkları günlerdir.
Demokratik özerklik, bu günü
oluşturan projenin adıdır.
Demokratik Toplum Kongresi
tarafından, demokratik özerkliğin ilkelerinin kamuoyuna açıklanmasıyla
birlikte bu konu, Türkiye başta olmak üzere tüm dünyada tartışılmaya
başlamıştır. Bu başlangıçla birlikte Türkiye’de büyük bir zihinsel
devrimin yaşanacağını söylemek abartı olmaz. Çünkü devlet himayesinde
uzun yıllar yaşayan Türkiyeli halklar da devlet olmadan örgüt olma,
devlet olmadan toplum olma, devlet olmadan okul açma, yargıç olmadan
mahkeme yapma, polis olmadan asayişi sağlama ya da devletin gölgesi
olmadan düşünme, kendi toplumsallığını inşa etme konularda Kürtlere
bakarak, Kürt halkının tartıştıklarına, yaşadıklarına, yapmaya
çalıştıklarına bakarak kendi yaşamını sorgulayacak, bir bütün devlet
anlayışını gözden geçirecektir. Ve bu süreç devletin, devlet
kurumlarının insanlar üstü-toplumlar üstü bir olgu olmadığını tüm
halklara kanıtlayacaktır.
Devlet olgusu, demokratik
özerklik gündemiyle tartışılmaya başlanan, Kürtçe konuşmayı öğrenmeye
çalışan Türk siyasetçilerinin dahi “Tek dil, tek devlet, tek bayrak”
faşist sloganını dillendirmesinin kaynağında yer alan tek varolma
biçimidir. Devletle varolanlar, toplumların üzerinde, toplumları ezerek
varolanlardır. Bu slogana karşı gelişen bir varlık ya da özsavunma
refleksinin ise iki dil, iki bayrak belirlemesi şeklinde ortaya çıktığı
bir gerçek. Aslolan bu sloganlara göre yaşamı belirlemek değildir.
Aslolan, her halkın kendi kültürel değerlerini yaşatabilecek özgür
demokratik sistemleri kendi iradeleriyle yaratma çabaları ve bu
çabalarda ne kadar sonuç alındığıdır.
Bu belirleme milliyetçi, ulus
devlet anlayışına karşı geliştirilen “ben de varım” karşı koyuş sesinin
yükselmesidir. Türkiye’deki tüm sistemin Türklük temelli
oluşturulmasının, bu konuda her türlü yöntemin uygulanmasının ve
katliamların bir tarihin merkezine yerleştirilmesinin ulaştığı bir
sondur. Milliyetçi zihniyetle örülen bu sistemin hazırlamış olduğu bu
sondan korkmamak gerekir. Ne kadar çirkin olursa olsun, anne, doğurduğu
bebeğinden korkmaz. Eğer korkuyorsa, annenin anneliğinde doğaya ters bir
şeyler var demektir. Bu durum karşısında yapılabilecek en verimli
davranış da karşıtlaşan sloganlardan hareketle yaşamı birbirine
zehretmekten ziyade karşılıklı diyaloglarla çözüm yollarını tartışmak,
birbirini anlamak ve müzakere süreçlerine doğru, cesaretli adımlar
atmaktır. Bugün dünyada binlerce dil yokolma, hâkim dillerin potasında
erime tehlikesiyle karşı karşıyadır ama devletsiz bir halk olan
Kürtlerin dili, Kürtçe, bu tehlikeyi atlatmıştır. Bu bir geridönülmezdir.
Türklük ideolojisinin bu geridönülmezlik karşısında yaşadığı duygusal
tepki anlaşılırdır ama kabullenilmezdir. Kürt halkının yaşadığı durum,
günümüz itibariyle Kürtçe ile somutlaşıyor olsa da bir bütün olarak
Kürtler kendilerini yaşama istem ve ısrarlarını, verdikleri bedellerle
göstermişlerdir.
Bu gün iki dilli yaşama geçiş
kararının hemen ardından pazarda, sokakta, manavda Kürtçe tabelaların
yazılması, halkın Türkçeyle birlikte Kürtçe levhalar asması, özellikle
Türkçede olmayan harflerin kullanımının ön plana çıkması ve bu durum
karşısında yaşanan sevinci, kimse görmezlikten gelemez. Kendi adıma,
haber arkası görüntülerde kocaman harflerle xiyar yazılı levhayı
gördüğümde kendi dilimin özgürce kullanılışını düşünerek sevindim. Kırk
yıllık mücadelenin bir tek sonucu bu değildir tabi ki. Verilen
mücadelenin sonuçlarının bir başlangıcıdır. Çünkü dilini konuşmak kadar
kendi özgür iradesiyle karar vermek, özgürce düşünmek, ne konuşacağına,
ne düşüneceğine ulus devlet hegemonyası dışında kendisi olarak karar
vermektir aslolan. Tekmil özgür varoluşa yöneliştir.
Kürdistan’da yürütülen
özgürlük mücadelesi, Kürtlerin tarihlerinde bugüne kadar gelmiş olan ve
özgürleşmeyi sağlamayan tüm toplumsal yöntemleri, tüm ilişki
biçimlerini, tüm yaşam anlayışlarını ve sistem adına ne varsa hepsini
yerle bir etmiştir. Bu yerle bir ediş, bu yıkım, özgür Kürdün yaşamında
bu olgulara, sistem ve algılara yer olmayışından kaynaklıdır. Yer
olmayışı dememiz, bu olguların kendiliğinden ortadan kalktıkları
anlamına gelmemektedir. Her ne kadar bu olgulara yer olmasa da bu
olguların yerle bir edilme mücadelesi binlerce genç militanın
canlarıyla, bir halkın hafızasında silinmez izler bırakacak kadar büyük
bedellerle örülmüştür. İzlerin silinmezliği, sorunların çözülmezliği
anlamında değil, yaşanan acıların hiçbir zaman unutulmayacağı ve tüm
zamanlarda özgürlüğe yönelişin ateşleyici gücünü oluşturacakları
gerçeğinden kaynağını almaktadır. Bu belirleme ve verilen bedeller
yerini bulmadıkça söylenmeye, çoğalarak sürmeye ve her iki halkın
yaşamını doldurmaya devam edecektir. Tarih okumaları da bu minvalde
gelişmek durumundadır.
Kürtlerin tarihi, devlet
olmamanın tarihidir. Bu gerçek göz önündeyken karşı cephede gelişen
ayrılma paranoyası anlamsız görünmektedir. Kürtler ilk kez kendileri
için, kendileri olarak, özgür iradeleriyle politik adımlar atmaya
başladılar. Bu adımları büyük bir hayhuyla karşılamak, tekçi zihniyetin
göstergesidir. Kürt tarihi, yan yana yaşanan halklarla birlikteliklerin
sıkı örüldüğü bağlarla doludur. Bu tarihsel deneyimlere rağmen Kürt ve
Kürdistan kelimelerini dahi fiziksel-sözsel ya da ruhsal saldırı
gerekçesi yapmak, kendi faşist tekçi zihniyetine bu anlamda duygusal
gerekçeler aramak, bilinç kötürümlüğüdür. Koca koca adamların,
üniversite hocalarının, rektör, dekan, stratejist, araştırmacı, yazar,
ilimdar, birsürü diploma sahibinin Kürdistan kelimesini söylememek için
sarfettikleri çaba, bu çabanın kaynağında olduğu anlaşılan ve
gözlerinden bir kırılmayla yansıyan korku varolmaya devam ettikçe, bu
ülkede özgürlük bir yalan olmaya devam edecektir. Kürdistan kavramı
korkulacak bir kavram olmaktan çıkmalıdır. Çünkü Kürdistan, Kürtlerin
olduğu kadar Türklerin de gerçeğidir. Kürdistan kavramının jeokültürel
bir kavram olduğu, Gürcistan, Ermenistan ya da Türkistan kadar doğal bir
terim olduğu, bir coğrafya üzerinde yaşayan insan topluluğunun kültürel
varlığının bütününü ifade ettiği, kapsamına -bugün Kürdistan kapsamına
baktığımızda- başka halkların da girdiği, Asurî, Arap, Ermeni ve diğer
halkları da anlattığı gerçeğini hiçbir bilinç çarpıtması
engelleyemeyecektir. Kürdistan, Türkiye’nin gerçeği olduğundan Kürt
sorunu, Türkiye’nin Gordion düğümüdür. Düğümü çözmek yerine İskendervari
çözümler uygulamanın sonu, İskendervari akibetleri kaçınılmaz
kılacaktır.
Bunun yanında, Kürdistan
kavramının yürütülen özgürlük mücadelesiyle birlikte siyasallaştığı da
bir gerçektir. Kavramın politik oluşu, bir ulus devlet perspektifi ya da
korkulu rüyası olarak anlaşılmamalıdır. Çünkü politika ulus devletin
ötesinde, devletler üstü bir kavramdır. Ulus devletlerden çok önce
politika vardı ve bundan sonra da olmaya devam edecektir. PKK önderlikli
mücadele ile egemen sistemler içine girmeyen Kürtler, politikleşmeye
başlamalarıyla birlikte egemen güçlerin gündemine yokedilmesi gereken
odaklar olarak girmeye başlamışlar, özgürlükte ve ahlaki toplumda ısrar
etmeleriyle de politik bir toplum olmanın deneyimlerine yönelmişlerdir.
Kürdistan bir hakikattir.
Hayal olmaktan kendini
çıkarmış bir hakikattir. Kürdistan’ın hakikat olması, ulus devlet olması
demek değildir. Kürdistan, 450.000 kilometrekare alanda varlık gösteren,
Arap, Türk ve Azeri halklara komşu olan bir coğrafyanın adıdır.
Adlandırmaların anlamı, oluştukları zamanda aranmalıdır her şeyden önce.
Siyasal bir oluşumun adı değildir. Olması da mümkün görünmemektedir.
Dört ulus devletin hegemonyasında yaşayan Kürtlerin birlikte irade olma,
yaşamlarını idame ettirme çabaları ve demokratik ulus olma adımları da
Kürtlerin bu siyasallığını ulus devlet olma kıskacına
sıkıştıramayacaktır. Devlet olma tuzağı da bir gerçektir. Ama tuzak
olarak bir gerçektir. PKK’nin paradigmal değişim öncesi silahlı
mücadeleyi yükselttiği zamanlarda sesleri çıkmayanların, hiçbir bedel
vermeyi göze alamayanların bu paradigmal değişim sonrası seslerini
yükseltmeye, hatta silahlı mücadelenin yükseltilmesi gerektiği yönünde
laf-ı güzaf yapmaya başlamaları da bu tuzağın hangi tehlikeleri
barındırdığının ipuçlarını vermektedir. Kürt halkı, 20 ile 30 milyon
arası nüfusu olan büyük bir halktır. Bu kadar nüfusun, bu kadar farklı
hegemonyalar altında yaşamanın bir sonucu olarak homojen bir Kürt tipi
olduğunu belirtmek, bunu istemek ya da bunu gerçekleştirmeye çalışmak,
büyük yanılgıdır. Bundan dolayı Kürtler içerisinde bu tuzağın ayırdında
olmayan kesimler de vardır fakat özgürlük mücadelesinin Kürt halkını
getirmiş olduğu tarihsel bilinç düzeyi bu gerçeği tüm kesimlere anlatma
gücündedir.
Kürt halkının anatomisi dağla
oluşmuştur. Tüm yokluk eşiklerinde, varlık emarelerinde dağ olgusunun
ortaya çıkması bu gerçeklikle bağlantılıdır. Dağlar bir yandan yaşamın
ekonomik olarak oluşturulmasında önemli bir yer alırken sosyal olarak da
tehlike zamanlarında bir sığınak, korunak olması boyutunda bir yer
edinmiştir Kürt hafızasında. Hayvanlarını otlatmak için dağları mesken
etmek ile aşiretlerin saldırıları karşısında dağlara çekilmek arasında
varlıksal bir ortaklık bulunmaktadır. Her ikisi de ayakta kalma
girişimlerinin başat yöntemidir. Dağlara yöneliş bir anlamda da
uygarlaşmamanın inadı, ovalarda gelişen işbirlikçi çizgiden, dolayısıyla
devlete yakın olan çizgiden kaçmanın adı olmuştur. Bugün Kürtleri
anlamanın, Kürtlere yönelik demokratik açılımlar yapmanın temelinde
dağdakileri ovaya indirmenin yöntemleri yerine dağa çıkmalarının
nedenleri araştırılsaydı ya da Kürtlerin neden dağla varolduklarını
anlamaya çalışmak olsaydı, daha güçlü sonuçlar alınacaktı. Ve bu yöntem
iki halk arasındaki ilişkinin egemenler cephesinden anlaşılmasında da
önemli bir adım olacaktı.
İki halkın tarihindeki
stratejik ortaklıklara rağmen bugün gelinen düzey düşündürücüdür.
Malazgirt savaşı, Yavuz dönemi, Mustafa Kemal dönemi ittifak aralıkları
olarak tarihe geçmiştir ve her üç dönemden de devlet olmadan çıkmış
olmak, bugüne kadar kültürünü yaşatmış olmanın gücüne rağmen güçsüzlük
olarak görülemez. Alparslan’ın Kürtlerle ittifak yapması, Bizans
ordusunu yenerek Selçukluların Anadolu’ya girişi demekti. Ki Kürdistan
kelimesini ilk olarak Selçuk sultanı Sancar’ın dile getirdiği
kaydedilmiştir tarih yazımlarında. Yavuz Selim’in boş kâğıdı imzalayarak
Kürt beylerine göndermesi, Kürtlerin güvenini kazanarak Farsları yenmek
ve egemenliğini sağlamlaştırmak demektir. Kürtlerin güvenini almak
demek, sırtının sağlam olması demektir. Ki dönemin Kürt liderleri de bu
güvene daha büyük bir güvenle karşılık vererek Osmanlı’ya bağlılıklarını
ortaya koymuşlardır. Mustafa Kemal’in muhtariyet tartışmaları dâhil
olmak üzere Kürtlerle stratejik ilişkilenmesi, Kürt cephesini sağlam
tutmak yanında diğer cephelerdeki direnişi yükselterek çağın kaosundan
cumhuriyetle çıkmak demektir. Bu çok söylenen tarihsel belirlemelere
rağmen sonuçta, Kürtlerin payına düşen ezilme, asimile edilme, inkâr ve
katliam olmuştur.
Kürtlerin neden devlet
olmadıkları konusunu anlamak önemlidir. Kimileri bunu devlet
olamadıkları şeklinde belirtmektedirler. Olabilir. Nihayetinde gerçek
olan bir şey vardır. Kürtler devletleşmenin, kendi toplumu üzerinde
kaldırılamayacak kadar ağır yükler oluşturan elitlerin, başka halkları
ezerek kendi varlığını sürdürmenin, rüşvet ve yalancılığın,
yolsuzlukların ve çeteciliğin kirli zamanlarını yaşamamışlardır. Devlet
olmamış bir toplumun üyesi olmak, bugün yaşanan uygarlıksal gerçeklik
itibariyle onur duyulacak bir boyuttur. Bugünkü evlilikler gibi ulus
devlet vatandaşlığı da bir anlamda bir satış sözleşmesidir. Diyebiliriz
ki, Kürtler bu satış sözleşmesini imzalamamışlardır. İstememiş ya da
ellerine geçmemiş olmasının son tahlilde önemi yoktur, önemli olan o
mikroba bulaşmamış olmaktır. Aslında ulus devletlerin hegemonyası
altındaki kirlenmeyi bu noktada bir parantez olarak ortaya koymak
yerindedir. Devlet olmamış ama devletlerin gölgesinde kalmış olmak ya da
egemen devletin eziciliğine maruz kalmış olmak da bir boyutta kirlenmek,
mikroba bulaşmış olmaktır.
Bugün itibariyle devletsiz
olmanın avantajları çok fazladır. Bir kere demokrasi, özgürlük, ahlak ve
doğal toplum gibi kavramları anlamanın temelinde devletsizlik vardır.
Kürtler tarih içerisinde devlet olmamanın zorluklarını ve acılarını
yaşamış, bedellerini vermiş olsalar da, günümüz itibariyle en önemli
ölçüt, devletsiz olmaları sebebiyle özgürlüğe yakın olmalarıdır.
Özgürlüğe ne kadar yakın olunduğu, özgür düşünme yetisinin ne kadar
geliştiği ve ne kadar özgür yaşam iradesinin gösterildiği ölçüleri daha
yaşamsaldır.
Gelişmenin, ilerlemenin
ölçütü Kürtlerin nazarında hiçbir zaman, devletleşmekle
şekillenmemiştir. Ki bugün Kürt halkı, yanıbaşında tüm gelişmişliğine
rağmen Türkiye demokrasisine öncülük ediyorsa, Kürt kadınları, yürüttüğü
özgürlük mücadelesiyle tüm Türkiyeli kadınlara cesaret kaynağı oluyorsa,
analarımız sistemin tüm geri bıraktırmalarına inat bir bilinçle
siyasallaşıyorsa, tüm bunların kökeninde devletleşmenin kirine
bulaşmamış olmanın varolduğu bilinmek, dile getirilmek durumundadır.
Bu konudaki polemikler
karşısında “biz ayrılmak ya da devlet olmak istemiyoruz” demek
yetmemektedir. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” deyimini Kürtlerin nasıl
da yürekten yaşadıklarını tarihsel hafızamızda yer edinen boyutuyla
anlatmak, kendi tarihimizi anlamlandırmak, anlattığımız kadarıyla
Kürdistanlı ve Türkiyeli halkları da bilinçlendirmek gerekmektedir.
Kürt kültürel değerlerinin
binlerce yıl devletsiz yaşamaları ve tüm çevre ulus devletlerin
saldırılarına rağmen bugüne kadar varlıklarını korumuş olmaları dikkat
çekicidir. Ki benzer yaşantıları olan halkların çoğunun kültürel olarak
yokoldukları görünmektedir. Burada verilecek cevap, Kürt varlığının
devlet olmadan, dağların doruklarında, ormanların kuytuluklarında, kendi
iklimiyle, doğası ve yaşam tarzıyla uyum içinde yaşamayı bir varoluş
biçimi olarak belirlemesiyle ilintilidir. Devlet olma çabaları
olmamıştır demiyoruz. Kürt tarihiyle ilgili çalışmalara genel olarak
baktığımızda devlet olma girişimlerinin olduğu, kiminde başarılı da
olunduğu fakat hiçbirinin uzun sürmediğini görmekteyiz. Bu konudaki bir
çalışmada uygulanan yöntem oldukça dikkat çekiciydi. Kısa kısa devlet
isimleriyle örnekler verilmekte ama her örnek anlatılırken önce ne
zaman, kimin tarafından ve nasıl yıkıldığı belirtilmekteydi. Normalde
bir devlet anlatılırken önce nasıl kurulduğu, hangi şartlar altında
ortaya çıktığı vs anlatılır, en sonunda da nasıl yıkıldığı anlatılarak
konu bitirilir. Ama bu örnekteki anlatış biçimi farklıydı. Aslında
farklı olmaktan ziyade Kürt realitesine en uygun olandı. Bu, bilincin
bellekte yer edinmesiyle bağlantılıdır. Yazarın kendi toplumunun
hakikatini, tüm hayıflanmasına rağmen bir besmele gibi ilk önce
söylemesidir.
Kürtlerin tarihi bu anlamda
siyasallaşmamanın örnekleriyle doludur. Devlet olmaktansa kendi
yerelinde, aşiretinin yaşam koşullarına göre kendini idame ettirmeyi her
zaman için daha çekici bulmuştur Kürtler. Bu veri, Kurmançlaşma denilen
dönemin başlamasıyla birlikte belli değişikliklere uğramış olsa da
özünde kendi yerelinin özelliklerine göre yaşamını belirleme özelliği
korunmaktadır. Doğal yaşam özellikleri her zaman Kürt yaşamını
oluşturduğundan örgüt olma gerçeğinin de uzağında kalmışlardır. Bu
gerçeklik özellikle Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın toplum
çözümlemelerinde ortaya çıkan bir noktaya denk düşmektedir. Örgüt, örgüt
bilinci ve örgüt kişiliği yaratma konusunda ele alınan çözümlemeler,
derinleşen tartışma ve eğitimler bu anlamda bir siyasallaşmamada ısrarın
da yansımasıdır. Ama her şeye rağmen bu ısrar, özgürlük ısrarına
dönüştürülerek yeni özgür politik Kürt kişiliğini yaratma adımları
atılmıştır. Kürtler, neolitikte çakılı kalma konumundan çıkarak
neolitiği aktüalize etmenin arayışlarına yönelmişlerdir. Egemen güçlerin
beklentisi PKK hareketinin diğer Kürt isyanları gibi isyan-işbirliği
döngüsüne mahkûm olarak çözülmesi yönünde olmuşsa da ne yazıktır ki,
ulus devletlerin bu beklentileri boşa çıkmış, boşa çıktıkça da tüm
milliyetçi, dinci, cinsiyetçi yönelimler artarak devam ettirilmiştir. Bu
yönelimlerin gelip dayandığı yer PKK öncülüğündeki Kürt özgürlük
hareketinin geridönülmez bir düzeye gelmiş olmasının kabullenilmiş
olmasıdır. Milliyetçilik, tüm devlet politikalarını belirlediği gibi
sivil alana yayılarak halklar arası düşmanlık düzeyinde kullanılır
olmuş, bu tarz uzun bir süre devam etmiştir.
Bugün gelinen nokta ise
Türkiye’deki sivil milliyetçiliğin, sokak faşizminin kırıldığı,
halkların birlikte barış ve huzur içinde yaşamayı istedikleri, hatta
özledikleri, bundan dolayı demokratik özerklik konusundaki girişimler
karşısında büyük karşı koyuşların olmadığı şeklinde somutlaşmaktadır.
Karşı koyanlar vardır tabi ki, ama bunlar sivil halk değil, siyasal
odaklar, parti, sınıf ya da faşist gruplardır. Milliyetçilik ve faşizm,
Türkiye’de salonlarla sınırlıdır. Bu salonların en büyüğünün de meclis
salonu olduğunu belirtmek yanlış olmayacaktır.
Bugün halk partisi adıyla
siyaset yürütmekte ısrar eden CHP’nin dahi Kürtlerin ilk kez özgürce
kendi politikalarını belirledikleri bir zamanda faşist bir dile
sarılması Türkiye’deki milliyetçiliğin elitlik düzeyini göstermektedir.
Kürt ve Alevi kökenli bir parti lideriyle milliyetçiliğin ve Sünni
iktidarının sözcülüğünün yapılması, inkâr politikasının yarattığı
trajedinin somut örneğidir ve günlük olarak bu trajedi tüm Türkiye’ye
izlettirilmektedir. CHP siyasetiyle, kendi değerlerini inkâr eden ve
egemenin varlığı altında kendini yokeden Kürt tipinde ısrar edilmekte ve
bu zihniyetle kendi cephelerinden sürüleştirdikleri bir kesim üzerinden
bu siyasetlerini yürütmektedirler. Bu yaklaşımın kendilerini
cumhuriyetin kurucusu olarak gören bir siyasal parti tarafından
yürütülmesi de kendi katili olmaya iyi bir örnektir. Son kurultayla
birlikte bazı Kürt tiplerinin CHP yönetimine alınması da bu politikada
ısrar etmenin, cumhuriyetin ve halkın partisi yerine egemen ulus
zihniyetinin, faşist yapılanmanın partisi olmada ısrarın göstergesidir.
Fakat eski sorun karşısında uygulanan eski yöntemler, eski sonuçları
getirecektir. CHP bir dönemin bitişinde, önceden deneyimlediği bir
gerçeğe, eskiden yürünen yolların, bilinen adreslere çıkacağı sonucuna
yeniden ulaşacaktır.
Ne AKP’nin fetihçi
politikası, ne de CHP’nin inkâr politikası Kürtlere hitap etmektedir.
Kimi kirli yöntemlerle Kürtler bu egemenlik kanalına akıtılmak istense
de, hiçbir çaba uzun vadede kayıpları engellemeyecektir. Kürtlere hitap
eden, on binlercesini biraraya getirip yürek birlikteliklerini sağlayan
politika, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın geliştirmiş olduğu
demokratik özerklik anlayışı doğrultusunda gelişen politikalardır. Bizde
önceleri, politika kelimesine karşı yaygın bir antipati vardı. Bu
antipati öyle bir düzeydeydi ki birimiz için politikleşmiş belirlemesi
yapıldığında, bir hakaret gibi yapışırdı çoğumuzun belleğimize. Bunun
yanlış olduğunu dile getirmemize rağmen duygu haritamızda bu izlerin
oluşmasına engel olamazdık. Politik olmayı kirlenmek, sistemin kirli
ilişkilerine bulaşmak, kendi gerçeğinden, özünden taviz vermek ve
özgürleşmenin engeline takılmak olarak görürdük.
Aslında bu algı, egemenlerce
inşa edilen bir algıydı. Bizim belleğimizde kirli intibaı oluşturarak
politika alanını ezilenlere kapatma amacı vardı bu durumun kökeninde.
Hele hele bizim gibi dağ diyalektiğiyle kendini vareden, doğal toplumu
uzun yıllar yaşamasına rağmen bugün kendi yaşamını, varlığını korumak
için özgürlük mücadelesine sarılan Kürtler için bu algı, bir savunma
aracı olarak ortaya çıkmaktaydı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın son
savunmalarındaki belirlemeleri, tarih okumalarımızı yeniden bazı
kavramların kökeni üzerinde düşünmeye sevketti. Politikanın özgür ve
ahlaklı yaşamanın bir şartı olduğunu, kendi yaşamının nasılını
oluşturmanın ilkelerinin politikayla belirlenebileceğini ve özgür
yaşamanın politik olmayla, yaratıcı zihniyeti ürüne dönüştürmekle mümkün
olduğunu anlamaya başladık. Gerçek şuydu ki, politikleşmedikçe
kirlenmekteydik. Ve politikleşmedikçe kendi geleceğimizi inşa etmenin
zeminlerinden uzaklaşmaktaydık. Halk olarak bu bilince ulaşmış olmak,
Kürt tarihinin en büyük devrimidir.
Politika öyle bir şey ki
insan zihniyetini yaşamanın en verimli, sonuç alıcı ve doğal yönüne
yönlendirir ve kimi zaman, insanı, doğru yolda değilse, bir zaman sonra
kendisiyle karşı karşıya getirir. Türk milliyetçiliğinin gölgesindeki
resmi devlet ideolojisinin politikaları da Kürtlerin politikaları
karşısında aynı sonucu yaşadı. Öyle ki dağ Türkü deyip reddettikleri
bizleri, şimdi Kürt olarak kabul etmekle kalmayıp ovaya indirmek için
binbir yolu yöntemi deniyorlar. Hani Kürtçe öğrenmeye başlayanlar, resmi
erkânın birkaç kelime de olsa Kürtçe dillendirmesi konuları da aynı
durumun birer sonucu oluyor. Tabi bizim bozuk Türkçemize zamanında onlar
güldüyse de biz onların bozuk Kürtçesine gülmedik. Çünkü yapmamız
gereken başka şeyler vardı ve gülmeye pek fırsatımız yoktu. Bir bütün
halk olarak, her yaştan insanlarıyla birlikte, kendi politikamızı
belirleyerek özgür yaşamı inşa etme yükümlülüğüyle karşı karşıyaydık.
Bugün neden Kürtler kendi
politikalarını kendileri yaratıyorlar? Ve neden bu politikaların
gereğini harfi harfine yerine getirmenin olmazsa olmasını dayatıyorlar?
Çünkü ulus devletler adına geliştirilen tüm politikalar Kürtleri inkâr
etmiştir. Kürtleri inkâr ettiği kadar Kürtlerin zihniyetince de inkâr
edilmiştir. Etkilenmeler, asimilasyonlar, kırımlar olmuştur ama
nihayetinde başaşağı giden bu tarih bir yerde durdurulmuştur. Bu andan
itibaren Kürtler, kendi toplumsallıkları içerisinde kendi politikalarını
belirlemeye, bu politikalar doğrultusunda adımlar atmaya ve nasıl
yaşayacaklarına kendi verecekleri kararlarla yaşama katılmaya
başlamışlardır. Bugünkü girişimler de (Kürtçe dilinde tabelalar, okul
açma, kendi siyasal ilkelerini belirleme, kendi özsavunma gücünü
oluşturma, mahkemelerde kendi diliyle savunma yapma, hatta mahkemelere
gitmeme vb) bunun birer göstergesidir.
Kürtlerin seçtikleri tek
politik toplum biçimi Demokratik Özerklik doğrultusunda kendi
toplumsallığını örgütlemek olurken karşı cepheden gelişen yaklaşımlar,
bu anlayış derinliğini karşılamaktan uzaktır. Kimi yaklaşımlar sadece
uzak değil, örümcek kafalılık düzeyindedir. Bugün AKP’li Rize Belediye
Başkanının dile getirdiği anlayış, hâkim faşist zihniyetin politikleşen
özgür Kürt bireyi karşısındaki cüceliğini göstermektedir. Bu zihniyet,
faşizmin fallus zihniyetidir. Tutunacak başka bir düşünsel derinlik
bulamayanların, fallus zihniyetine sarılmasıdır. Bu tiplerin varlıkları
da ancak, zihniyetleri kadardır. Bu kesimlerin hücrelerine bu anlayışın
yerleştiği, sonrasında özür dilenmiş olsa da bu anlayışı içten içe ve
yüzde yüz yaşadıkları, istedikleri ve özledikleri bir gerçektir.
Yine aynı zihniyetin bir
başka versiyonu da Kürt gençliğine karşı aktif bir savaş ilanı, bir
katliam konsepti şeklinde sürdürülmektedir. Aydın Erdem ve Şerzan
Kurt’un katledilmeleri, yine Sedat Karadağ’a yönelik infaz girişimi,
eritip kendine katamadığını öldürme anlayışını göstermektedir. Yine
Maraş Katliamını anma yürüyüşüne karşı gelişen faşist saldırılar, ilk
kez yapılan bu yürüyüşle ortaya çıkan Kürt Alevi kesimlerin politikleşme
adımını bastırmayı, sindirmeyi amaçlamaktadır.
Tüm bunların kökenindeki
gerçek şudur: Kürt politikleşmesi öncü düzeyi aşmıştır ve kitlesel
olarak politikleşen bir halkın politik varlığına, bu tekçi zihniyet
tahammül gösterememektedir. Her şeye rağmen, özgürlük eğilimi bir kez
akış mecrasına girmişse, bunu durdurmak mümkün değildir. O andan
itibaren bir kaçınılmaz derecesinde sonuca gitme ısrarındadır özgürlük.
Tekçi zihniyetin tahammülsüzlüğünü kırarak özgürlük eğilimini sonuca
giden bir yaşam biçimi haline getirecek olan da, kitlesel olarak
öncüleşen, bir çağın ve bir coğrafyanın öncüsü olma iddiasında olan
Kürdistanlı halklardır. Her alanda başlayan politikleşmeyi
derinleştirmek, demokratik, ahlaki, ekolojik ve cinsiyet özgürlükçü
adımlar atmak, politik yaratıcılıkla kendi toplumsallığını inşa etmek,
kendi özgür geleceğini kurmanın biricik yoludur.
|
|