| |
LANETLİ OLANA KARŞI ÖZGÜRLÜK
MÜCADELEMİZİ YÜKSELTELİM!
Çiğdem Doğu
Önderliğimize karşı gerçekleştirilen uluslar arası
komplo, onuncu yılını doldurup onbirinci
yılına girmektedir.Onuncu yılında da bu lanetli komployu kınıyor ve
komploya karşı Önderliğimiz etrafında kenetlenen fedai şehitlerimizi
saygıyla anıyoruz.

9 Ekim’le başlayan ve onbeş şubatla
sonuçlanan, bu uluslar arası organizeli komplo, hala karanlık yönlerini
korumaktadır. Sorunun çözümsüzlüğündeki ısrar, aynı zamanda bu komploya
yol açan nedenlerin devamına ve dolayısıyla komplonun da değişik
biçimlerde devamına yol açmaktadır. Söz konusu olan komplo yüzyıla
yayılan ve yine Ortadoğu’yu da aşan bir muhtevaya sahiptir. Bu nedenle
de komployu güncel ve tek yönlü ele almak mümkün değildir.
Komplo sıkça değerlendirdiğimiz gibi egemenlikçi
sistemlerin ürünü, daha doğrusu temel bir karakteridir. Kazanma, ama her
şeye rağmen mutlaka kazanma hırsı, egemenlikçi sistemi karanlık, gizli
ve kirli yöntemlere sürükler. Bu kazanma hırsının içinde ahlakı, vicdanı
aramak abesle iştigal etmektir. Egemenlik varsa, egemenliği devam
ettirmek için insanlığa, ahlaka, vicdana rağmen komploculuk da var olmak
durumundadır. Eril sistemin diyalektiğidir bu.
15 Şubat komplosunun ardında, kurumsallaşmış ve yine
egemen politikanın ahlakı haline gelmiş bir zihniyet vardır. İşte bu
nedenle ne sadece hareketimizin ortaya çıktığı zaman dilimi ile, ne
sadece Kürtlerin inkar edildiği süreçle ve ne de komplonun ortaya
çıktığı çok yakın tarih dilimi ile sınırlı ele alabiliriz. Her bir zaman
diliminin, halklar ve kadınlar aleyhine ortaya çıkardığı çözümsüzlük,
komplonun zincirlerini oluşturur. 15 Şubat komplosu bu anlamda, evrensel
ve bölgesel çapta bir tarih boyu dizilen ve üst üste binmiş çözümsüzlük
zincirinin son halkalarındandır. Nitekim Önderliğimizin kendisine
yönelik getirilen suçlamalar ve gerçekleşen uluslar arası komplo
karşısında geliştirdiği savunmalar, öncelikle bu gerçekliği anlatmaya
çalışmaktadır. Bunun için ciltler dolusu tarih, halklar,
iktidar-devlet-savaş, kadın çözümlemesini geliştirmiştir. Komplonun
çirkin ama çok yüzlü gerçeğini ortaya koymak ve aşma yolunu göstermek
içindir.
TARİHSEL LANETİN ÖRÜLÜŞÜ
Devlet yöneticilerinin ve sürü gibi yönetilmeye
alışmış toplumların sıkça söylediği gibi devletler, yürüttükleri
savaşlar, ekonomik uygulamalar hiç de çözüm üretmeye yönelik değildir.
Tersine çözümsüzlük egemenler için her zaman bir var oluş ve rant
kapısıdır. Çözümsüzlüğün, muğlaklığın, karmaşanın olduğu yerde egemen
güçler iktidarlarını devam ettirme olanağı bulabilirler. Bu nedenle çok
yaşamsal bir çıkar düzeyine gelmemişse eğer, çözüm oluşturmak
egemenliğin varlığına ters bir durum arz eder.
Bu ilke, Kürt sorunun varlığında da kendini çok
çarpıcı gösterir. Sadece bugün açısından belirtmiyoruz bunu. Örneğin
yirminci yüzyılın başlarına dönersek; Osmanlı’nın çöküşüyle birlikte
Ortadoğu’da sınırların yeniden ele alındığı süreçte, Ortadoğu’nun başat
halklarından olan Arap, Fars, Türk halklarına ulus devlet olma ‘şans’ı
tanınırken, bu toprakların en kadim halklarından biri olan Kürtlere –Ermeniler
de bu kategoriye girebilir- bu ‘şans’ tanınmamıştır. Ortadoğu gibi
yüzyıllarca iç içe yaşamış halklar potansiyelini ulus devlet
sınırlarıyla bölüp parçalamak zaten tarihi bir komploydu. Kürtlerin bu
paylaşım içerisine hiçbir şekilde konulmaması da komplo içinde komploydu.
Yani Ortadoğu Arap, Fars, Türk merkezleri etrafında ulus devletlere
bölüştürülerek yönetilmeye daha müsait bir pozisyona getirilir iken,
Kürtler de bu ulusların arasında bölüştürülerek her zaman bu merkezlere
karşı kullanılma potansiyeli olarak hesaplandı ve öyle de kullanıldı.
İnkar ve imha edilen Kürtler doğal olarak her zaman için söz konusu
devletlerle bir şekilde çelişki içinde olacaklar ve bu devletlerin
yumuşak karnı olacaklardı. Bu, gerçekten de Bölgeyi karıştırıp yönetmek
üzere iyi hesaplanmış bir politikaydı. Ve bedeli onlarca isyan, binlerce
insanın ölümü, yoksulluk, göç, geri bıraktırılmışlık oldu.
Önderliğimizin Kürt kapanı olarak ifade ettiği
gerçeklik, tam da buna denk düşmektedir. Bu kapan yirminci yüzyılın
başlarından itibaren inkar-imha ve isyan döngüsünde bir durumu ortaya
çıkaracaktır. PKK isyanı da zaten bu realitenin Türkiye özgünlüğünde en
acımasız biçimlerde uygulanmasının bir sonucu olarak doğmuştur. Farkı,
taşıdığı ideolojik kimlik ve zihniyetin bu uluslar arası boyutta
oluşturulmuş Kürt kapanına girmemesi, kendini bunun dışında tutarak
çözüm üretme yeteneğini sergileyebilmesidir. Yirminci yüzyılın
başlarında Ortadoğu’da temel bir politika olarak geliştirilen Kürt
kapanı politikası, 15 Şubat komplosunun da dayandığı bir gerçeklik
olmaktadır. 15 Şubat komplosu, kapanı delen, aşan Önderlik ve PKK
gerçeğini yeniden kapana alma hareketinden başka bir şey değildir.
Kapana girmemek, özellikle de kapanın dışında bir
alternatif, çözüm oluşturmak, egemen sistem açısından en büyük
tehlikelerden birini oluşturur. Hareketimiz ve Önderliğimiz en temelde
bu nedenle çeşitli imhacı, bastırmacı ve komplocu politikaların öznesi
konumundadır. Komplocu zihniyet çözüm politikalarını sindirmez, kabul
edemez. Nitekim hareketimiz ne zaman ki çözümü ve barışı ön plana
çıkarmaya başlamış, o zamanlar komplocu yöntemler aktifleşmeye
başlamıştır. Özellikle ‘90’lar sonrası gelişen bu tarihi süreci hepimiz
çok iyi biliyoruz. Nedeni de belirttiğimiz gibi egemen sistemlerin çözüm
alerjisi, çözümsüzlükten rant toplayan çirkin gerçekliğidir.
’98 1 Eylülünde yine Önderliğimiz tarafından ilan
edilen tek taraflı ateşkes, çözümün önünü açma girişimiydi. O dönem de
Türkiye tarafından resmi düzeylerde bazı kişiler görüşmek istemiş ve
ateşkese yönelik talepte bulunmuşlardır. Önderlik bazı yaklaşımları
şüpheli bulsa da riskleri göze alarak yeni bir süreci başlatmıştır. Ve
bu sürecin ardından Önderliğin Suriye’den çıkmasına yönelik baskı
oluşturma politikası uygulamaya konuldu. Bunun da danışıklı
geliştirildiği çok açık. Dönemin Kara Kuvvetleri Komutanı Atilla Ateş
Hatay’a gelerek Suriye’yi açık tehdit etti. Süleyman Demirel Meclis’teki
konuşmasında Suriye’ye yönelik artık sabırlarının kalmadığını
söylüyordu. Bu tehditlerle birlikte tarihi su çelişkisi de Suriye’ye koz
olarak kullanılıyordu. Aynı zaman diliminde NATO Suriye sınırında
bulunan İskenderun’da tatbikat yapmaktadır. Tatbikatla birlikte ABD
6.filosu da harekete geçmiştir. Bir yandan da Amerika ve Türkiye Suudi
Arabistan, Mısır gibi Arap ülkelerini, Önderliği Suriye’den çıkarma
işinde arabulucu olarak kullanmaktadırlar. Suriye üzerine çok kuvvetli
bir baskı oluşturulmuş, Suriye tam bir kuşatma altına alınmıştır.
Ecevit yıllar sonra “Bize niye APO’yu verdiler, onu
hala ben de bilmiyorum” diyordu. Ancak 15 Şubat esareti ile sonuçlanan
Suriye’den çıkarılışın NATO güçleri de dahil olmak üzere Bölge
güçleriyle oldukça örgütlü geliştirildiği çok açık. Tüm bunları
tesadüfle açıklayabilmek akıl dışılık olur. Ecevit’in ‘bilmiyorum’
demesi, bazı gerçeklerin açığa çıkmasını istememesindendir.
Önderlik tam bir ayrım noktasındadır. Savunmalarında
da belirttiği gibi ya dağa bir yöneliş olacaktı ya da Avrupa’ya doğru
bir yöneliş. Bu ayrım noktasında Önderlik, savaşın devamı anlamına
gelecek olan dağ yerine, siyasi çözüme bir şans tanıma açısından
Avrupa’yı tercih etti. Bir riskti tabii ki. Ama bir şans da olabilirdi.
Fakat uluslar arası güçler tarafından, bir olasılık olarak gelişebilecek
şans, tam bir kaosa, lanetli bir duruma dönüştürüldü. Suriye’den
Yunanistan’a geçen Önderlik, “Athena hilekarlığından beslenmiş Yunan
devlet geleneği”nin hain yaklaşımları ile karşı karşıya kaldı. Ve
buradan Rusya’ya, ordan İtalya ve tekrar Rusya ve Yunanistan’a, en son
Kenya’ya sürüklenişi, CIA’nin öncülüğünde bir uluslar arası istihbarat
ağ organizasyonu olarak gerçekleşiyordu. Dönemin ABD Başkanı Clinton,
dakika dakika operasyondan bilgi sahibiydi, hatta İtalya Başbakanı
D’alema biraz diretince direkt devreye girerek “tarihi bir hatadan
kaçının” dedi.
Önderliğe tüm yollar kapatılmıştı. Yunanistan Kıbrıs
konusunda ödünler alarak en büyük hainliği gerçekleştirirken, Rusya
IMF’den 4 milyar dolar ve Türkiye’den de enerjiyle ilgili bazı ödünler
alarak Önderliği ülkesinden çıkarttı. Bazı Avrupa ülkeleri hiç
kapılarını bile açmadılar. Sessiz bir uzlaşma ile Ortadoğu bilgeliği ve
yiğitliğini tasfiye etmek üzere Türkiye’nin kucağına savurdular.
Kenya’ya bu amaçla sürüklendi Önderlik. Ve o dönem Kenya Yunanistan
Büyükelçisi Costolas, NATO’da Önderliği arayan birimin yirmi yıldır
başında olan bir isimdi. Ve Önderliğe “Seni gökte ararken yerde buldum”
demiştir. Kenya süreci de bildiğimiz gibi İmralı esareti ile sonuçlandı.
Sessiz uzlaşı, yirminci yüzyılın başında ortaya çıkan
suç ortaklığının bir sonucuydu. Ve yirmibirinci yüzyıla girerken yeni
bir paylaşım savaşını, üçüncü dünya savaşını Ortadoğu’da geliştirmek
üzere yeni bir uzlaşı yaratacaklardı. Bu savaşı Önderliği Türkiye’ye
teslim edip idam ettirerek bir Türk-Kürt savaşının gelişimi ile
başlatmayı hedeflediler. İlk kıvılcım olacaktı bu ve giderek Bölgeyi bir
yangın yerine dönüştürecek ve sonuçta kurtarıcı dış güçler devreye
girerek Ortadoğu’yu yeniden parselleyeceklerdi. Bu tehlikeyi başından
itibaren gören Önderlik ise bu planın, en azından kendisi ve Kürtler
üzerinden geliştirilmesine izin vermedi ve Türk-Kürt halklarının
kardeşliğini, ortak yaşam stratejisini geliştirerek boşa çıkardı. Son
yıllarda yaşadığımız gelişmeler, bu öngörünün ne kadar yerinde olduğunu
daha somut göstermektedir.
Önderlik Türkiye’ye teslim edilirken hesap edilen
Önderliğin ya teslim olması –ki bu manevi ölüm, ideolojik yıkım
anlamındadır- ya da kaba bir direniş göstermesi ve idamın önünün
açılması, bununla birlikte Kürt’lerin ve Türklerin savaştığı bir iç
savaşın gelişmesi idi. Her iki yaklaşımda da büyük bir yıkım, tahribat
ve kayıp ortaya çıkacaktı. Ancak Önderlik bu kapanı çoktan çözmüştü ve
yine içine girmemeyi, alternatif üçüncü bir alanı yaratmayı bilmiştir.
Türkleri’de Kürtler’i de uçurumun kenarından kurtaran sağduyulu,
demokratik politikayı geliştirdi ve dış güçlerin Bölgeye müdahale
zemininin önünü aldı.
Irak’ın işgali ile başlayan fiili süreç, aslında
‘99’da Önderliğin esaretiyle birlikte başlatılmak istendi, ancak
Önderlik geliştirdiği yeni strateji ve politikalarla buna izin vermedi.
Bu nedenle ’99 sonrası Bölgeye müdahalenin yeni gerekçeleri
oluşturulmaya başlandı, müdahale daha ileri bir zamana sarkmak zorunda
kaldı. 11 Eylül’le birlikte sinyaller yanmaya başlarken 2003’te Irak
işgali ile fiili süreç başlatıldı. Emperyalist küreselleşme
hamlesi, özünde ulus devletlere karşıt gelişir iken Bölgedeki
milliyetçi, mezhepçi unsurları kışkırtmakta, çılgınca bir savaş ortamı
geliştirmektedir. Son olarak Saddam’ın idamı ve idamının çirkince teşhir
edilişi, Bölgede süren iç savaşı daha da kışkırtma ve yine Bölge
güçlerine, ulus devletlerine göz dağı verme anlamını taşımaktadır.
Ortadoğu coğrafyası üzerinde gerek maddi –özellikle de enerji kaynakları
üzerinden- gerekse de manevi hakimiyet dürtüsü, korkunç bir tablonun
ortaya çıkmasına yol açmıştır.
Anlatmak istediğimiz esas nokta, bu korkunç planın, aslında daha ‘99’da
Ortadoğu’da halkların sosyalizm mücadelesinin temsilcisi olan
Önderliğimiz ve hareketimiz üzerinden geliştirilmek istendiğidir.
Emperyalist küreselleşme hamlesi, bir yanıyla bu sosyalist mücadeleyi
ezecek ve anlamsızlaştıracak iken, bir yanıyla da Bölgedeki ulus
devletleri Kürt kozu ile daha fazla kendine muhtaç kılacak ve müdahale
koşullarını yaratacaktı. Önderlik İmralı’nın ilk süreçlerinde “Şam’dan
girilecek Bağdat’tan çıkılacaktı” değerlendirmesini yapmıştı. Bu
değerlendirmenin işaret ettiği tehlikenin özü budur.
Nihayetinde genel duruma baktığımızda ne Kürtler açısından ve ne de
Ortadoğu halkları açısından komplo sona ermemiş, bilakis daha da ivme
kazanmıştır. Son ilan ettiğimiz ateşkesin Türkiye devleti tarafından
cevap bulması, komplonun temel bazı ayaklarını kırmak ve halklar için
kazanım yaratmak açısından çok büyük bir öneme sahip. Bu şansın da
kaçırılması, geri dönülemez durumları yaratacaktır. Bölgeye dayatılan
bir politika var ve bu politikalar karşısında halkların demokratik
birliğine yönelik çözümler, barış yaklaşımı geliştirilmez ise dışarıdan
dayatılan politikanın bir şekilde yaşam bulacağı açıktır. Ateşkesin
böyle tarihsel bir anlamı vardır. Uluslar arası komplonun devam ede
gelen boyutlarını aşmaya yönelik bir adımdır aynı zamanda. Elbette ki
buna doğru cevabı geliştirmesi gereken Türkiye tarafı olmaktadır. Son
süreçlerde aydınların bazı girişimleri umut verici olmakla birlikte,
esas olan bunu bir politik, örgütsel iradeye dönüştürmek ve kalıcı
barışı yaratmanın zeminlerini oluşturmaktır.
Nasıl ki çözümsüzlük bu uluslararası komplo
zihniyetini ve güncel politikalarını besleyen bir özelliğe sahip ise
halkların çözüm politikası da komplocu zihniyet ve politikaları kurutan
bir özelliğe sahiptir. Meşru savunma mücadelemizi, her yönlü,
çözümsüzlüğe karşı çözüm yaratma mücadelesi olarak daha da geliştirmek,
yetkinleştirmek, bu lanetli komploya karşı onurlu mücadelenin temelini
oluşturur.
İMRALI SİSTEMİ
“İmralı üç ayaklı bir sistemdir. Bir ayağı ABD, bir
ayağı Avrupa, bir ayağı da Türkiye olan, kendine özgü bir derinliğe
sahip bir sistem”
Önderlik İmralı sistemini böyle ifadelendiriyor.
Resmi tabirle ağırlaştırılmış müebbet cezasına çarptırılan Önderliğimiz,
bir dönemin MGK sekreteri’nin “Biz onu yaşatmakla her gün öldürmüş
oluyoruz” söyleminden de anlaşılacağı gibi en temel insani haklarından
soyutlanarak bir adada ölüme mahkum edilmiştir. İmralı adası 1936
yılından itibaren cezaevi olarak kullanıma açıldığından beri ismi hep
idam ve infazlarla anılan bir mekan. Önderliğe başlangıçta verilen idam
cezası bilinen anlamlarda uygulanmadı ancak zamana yayılan bir öldürme
politikası yürüttükleri açık. Üç ayaklı İmralı sistemi, bu öldürme
politikasında uzlaşmanın sonucunda doğmuştur. Mevcut politikanın
yürürlükte olması bunun bir göstergesidir.
Napolyon St.Helena adasına götürüleceğini duyduğunda,
İngilizlere yönelik ilk tepkisi “St.Helena beni üç ayda öldürür. Ben her
gün yirmi fersah at koşturmaya alışmış bir adamım. Dünyanın bir ucundaki
küçük kayalıkta ne yapayım? Eğer hükümetiniz beni öldürmek istiyorsa,
bunu burada yapabilir” biçiminde olmuştur. Yine Adnan Menderes İmralı’da
kaldığı sürecin ardından Yassıada’daki ilk duruşmasında “Bir tek oda
içinde ve günün yirmidört saatinde saat başı değişen bir nöbetçinin
nezareti altındayım. Bir tek kelime konuşmadan yaşıyorum. Konuşmam zaafa
uğradı” demiştir. İşte bu koşullardan daha da ağırlaştırılmış bir
tecrit sürecini yaşayan Önderliğimiz, onbir yıldır muazzam bir
özgür yaşam mücadelesi vermektedir. Napolyon ada koşullarına fazla
dayanamamıştır, Adnan Menderes neredeyse konuşmayı unutacak bir düzeye
gelmiştir. Ancak Önderliğimiz sekiz yıldır İmralı sistemini tersine
çevirerek yeni yaşam sistemini, ideolojisini, ahlakını, ilkelerini gün
be gün yenileyen, kendini her an aşan bir performansı ortaya
çıkarmıştır.
Bu mücadele, İmralı sisteminin üç ayağı olan ABD,
Avrupa ve Türkiye üçlüsüne karşı güncel politik mücadeleyi içerdiği
kadar, bu üçlünün de dayanmış olduğu beş bin yıllık egemen tarihi,
onbinlerce yıllık halklar ve kadın tarihini aydınlatma mücadelesini de
içermektedir. Bu ağırlaştırılmış müebbet koşullarını ve yine normalde
çıldırtıcı yalnızlaştırma ve her an kontrol altında tutma, keyfi
yaklaşımlar sergileme politikalarını aşabilmek de başka türlü mümkün
değildir zaten. Önderliğimizi dört duvar arasından çıkarıp bilimsel
anlamda mikro-makro evrenle, politik anlamda küresel dünyayla,
Ortadoğu’yla, tarihsel boyutta geçmişle zihinsel, düşünsel ve duygusal
teması gerçekleştiren temel nokta, koşullara asla kendini mahkum
etmemesi, bireysel ve toplumsal özgürlüğe olan tutkusu ve zihniyette her
an kendini aşma, yenileme karakteridir. Uluslar arası komplo ne kadar
lanetli bir gerçek ise bu komploya karşı böylesine kapsamlı bir direniş
ve yaratım mücadelesi de o kadar anlamlı bir gerçektir. Bu duruşun çok
önemli gelişmeleri yarattığı herkes tarafından görülmektedir. Bu nedenle
Türkiye’de bazı kesimler bunun da önünü alacak söylemleri kullanmaktan
kendilerini alamamaktadırlar. Dünya ile var olan çok çok sınırlı
teması bile politika malzemesi olarak kullanılmaktadır.
Elbette ki bunun kabul edilir hiçbir yanı yoktur. Her şeyi bir tarafa
bırakalım sadece yalnızlaştırma, tecrit politikası başlı başına insanlık
dışı bir uygulamadır. Ve Önderliğimizin yalnızlaştırmaya karşı duruşu
gerçekten de çok anlamlıdır. Her an kendini üreten, çoğaltan bir
direnişle cevap vermektedir. Ve bu direniş bugün hareketimiz açısından
da yepyeni ufukları ortaya çıkarmış, halkların demokratik, ulusal
mücadelelerine çok değerli anlamlar katmıştır. İmralı sistemine karşı
Önderliğimizin İmralı direnişi tarihseldir, gerçektir ve şimdi bu
direniş gerçeği güncel politikaya yön veriyor, geleceğini belirliyor.
İmralı Cezaevi bir sistemse eğer Önderliğimizin İmralı sistemine karşı
geliştirdiği zihniyet patlaması, yeniden yeniden çoğalma ve bunu
halklaştırma da bizim sistemimizdir. Önderliğimizin 15 Şubat komplosuna
karşı böylesine gerçekçi, belirleyici ve planları boşa çıkartan
yaklaşımı, tarihi bir duruştur. Komploya karşı çözümde ısrar eden, asla
kapana girmeyen ve hep alternatiflerini yaratan bir duruştur.
15
ŞUBAT KOMPLOSUNA KARŞI BİREYDE KARAKTERLEŞMESİ GEREKEN MİLİTAN DURUŞ
Komployu bir sistem olarak tanımladığımızda, bunu sadece egemen güçlerle
sınırlı tutamayız. Çünkü sistemin kendisi aynı zamanda bu sistemi
besleyecek insan gerçekliğini de yaratmak zorundadır. Sistemin devamı
kuşkusuz buna bağlıdır. Özellikle yüreklerin ve beyinlerin bile bir
sömürge coğrafyasına dönüştürüldüğü çağımızda, bu gerçekliği derinden
hissederek mücadele gücüne erişebilmek çok hayatidir. Kendini bilemeyen,
toplumu bilemeyen, dolayısıyla da aşamayan birey gerçekliği, komplocu
egemen sistemin bilinçli veya bilinçsiz parçası konumundadır. Aynı
zamanda da kurbanı tabii ki. Bu da bir kapandır. Kapan belirlemesi
sadece üstte geliştirilen bir takım politikaları ifade etmez, aynı
zamanda bireyin duygu, düşünce, fizik dünyasını da ifade eder. Kapana
sıkıştırılmışlık en temelde buradan başlar ve tavanda gelişen
politikalara kadar gider. Bu nedenle Önderlik bireyin ve toplumun
zihniyetsel dönüşümüne her şeyden fazla önem vermektedir. Egemen
güçlerin politikasını bireyin ve toplumun zihninde boşa çıkarmak demek,
egemenlikçi komplocu politikaları da boşa çıkarmak demektir. Nitekim
Önderlik kendi şahsında bunu başarmış bir kişiliktir. Ve yine Önderlik
kendinde başardığı bu gerçekliği kendi halkına, halklara, ezilen
insanlığa yayma çabasını çok boyutlu geliştirmiş bir Önderliktir. Eşine
ender rastlanır bir eğitim tarzı, yoldaş kazanma yaklaşımı, yoldaş
sevgisi vardır. Hiçbir Önder kendi kadrosu ile bu kadar sayıda, bu kadar
yakından ve derinden ilgilenme, eğitme yaklaşımını geliştirmemiştir.
Bu, Önderliğin büyük insan sevgisinden ve insanı özgürleştirme
arayışından ileri gelir. Gerçek anlamda dost yaratma, arkadaşlık, en
kutsal yoldaşlıklar geliştirme bir erdemdir. Ve yine eşine ender
rastlanacak tarzda bunu gerçekleştirmeye çalıştı Önderlik. Bireyi
çözümleme, toplumu çözümleme, eleştirerek yeniden şekillendirme tarzı
esas oldu. Adı üzerinde çözümleme, yani egemen sistemin
çözümsüzleştirdiği birey ve toplum gerçekliğine çözüm üretme. PKK
tarzının özünde çözümsüzlüğe ve komploculuğa karşı bir duruş, eylem
vardır. İşte Önderliğimiz yıllarca bu tarzı geliştirerek doğru insanı,
doğru arkadaşlık ve yoldaşlığı geliştirmeye çalıştı. Ancak bizlerin
sistemden kopmamış, çözülmemiş yanlarımız doğru yoldaşlığa ulaşmayı
engelledi. Özgürleşen birey gerçekliğini yaşamsallaştırma,
eylemselleştirme, örgütselleştirme adımlarında hep sakat bir yürüyüşümüz
oldu. Bu yetersizliklerimizle sakat olan yürüyüşümüz, en nihayetinde
komployu besleyen, üzerinden hesap geliştirilebilecek bir duruşu ortaya
çıkardı. Ve bu nedenle Önderliğimizin 15 Şubat komplosu ile birlikte
bizlere yönelik en temel eleştirisi yetersiz yoldaşlık eleştirisi oldu.
Dokuzuncu yılına girerken bu yetersiz yoldaşlığımızın köklü
özeleştirisini gerçekleştirmek, çözümsüzlüklerimizle, kendimizi
aşmadığımız ve tekrarladığımız yanlarımızla güçlü bir mücadeleye
girişmek, komploya karşı çok büyük bir cevabı teşkil edecektir.
Önderliğimizin İmralı mücadelesi bize çok önemli bir örnek olmaktadır.
Sistemlere karşı nasıl direnilmeli, nasıl konseptler, planlar boşa
çıkartılmalı gibi sorular karşısında İmralı’dan yükselen cevap vardır.
Ve biz bu cevabı çok iyi okumalıyız.
Kendimizde zihniyet dönüşümünü gerçekleştiren, özgürlük çizgisinde ısrar
eden ve ne olursa olsun başarıya kilitlenen bir duruş olmalı bizdeki.
Konseptleri beynimizde yenmeli, yüreğimizle mücadele gücüne
kavuşturmalıyız. Üzerimizde hala çok ciddi planlar var, gerek imha
yöntemleriyle yönelme ve gerekse de örgütü içten tahrip ederek yönelme
tarzında planlar hızından herhangi bir şey kaybetmemiştir. Kürt kapanı
ortadan kalkmamıştır, çözümsüzlük hala rant ve komplo kapısıdır. Bu
nedenle uluslar arası komplo değişik yüzlerle kendisini göstermeye devam
etmektedir.
Viyan arkadaş geçen yıl 1 Şubat’ta eylemini gerçekleştirir iken, bu
tehlikeyi gördü. Mektuplarında da bu konuda işaret ettiği temel boyutlar
vardır. Elbette ki eylem biçimi öyle olmamalıydı, ancak fedaice ortaya
koyduğu yüreğinden, beyninden dökülen her söz bizim için altın
değerindedir. Özgürlük molekülünü geliştirmek için atom olmak isteyen,
Başkan APO’nun etrafındaki ateşin soğumasına izin vermeyen, İmralı adası
etrafındaki mumlar içinde bir mum olmak isteyen bu yüreğin anlattığını
yürekten anlamak ve yürekten yaşatmak çok önemlidir. Bu bir duruştur her
şeyden önce, salt eylem biçimi anlamında değil, kendinde egemen sistemi
aşmaya çalışan, komployu önce kendinde boşa çıkartan ve tarihi
sorumluluklarına sahip çıkan, önemlisi çözüm üreten bir duruş.
Viyan arkadaş genç yaşta olmasına rağmen, politik sorunlardan tutalım da
yaşamın diğer alanlarında ortaya çıkan tüm sorunlar karşısında çözüm
üretme kabiliyetine sahip bir arkadaştı. Zaten doğal saygınlığını ve
otoritesini de bu çözümleyici özelliğiyle kazandı. Söz vermeyi ve sözüne
sahip çıkmayı büyük bir erdem bildi. PKK’yi zaten en temelde böyle
tanımlamaktadır. Mektuplarının ana hattını yanlış gördüğü, çözümsüzlük
olarak gördüğü tüm noktalarda doğruyu gösterme ve çözüm üretme
oluşturmaktadır. Yaşamı boyunca da, ölüme gelip dayandığı son anda da
temel yaşam felsefesi buydu. Bizim için çizgi olması, Viyanlaşma
dediğimiz olgu da zaten budur. Her türden muğlaklık, çözümsüzlük, içten
ve dıştan dayatılan tüm çizgi dışı yaklaşımlara karşı Viyan çizgisinde
ve felsefesinde mücadele etmek, komploya karşı bir duruş olduğu kadar
bizi özgürlüğe daha da yakınlaştıran bir yaşam eylemi olacaktır.
Komplonun laneti karşısında anlamı ve güzel olanı yaratmak, Önderlikle
yeterlileşen yoldaşlığı geliştirecek ve gerçekten komplocu sistemleri
kahredecek bir özgürlük gerçeği açığa çıkacaktır.
15
Şubat komplosunun dokuzuncu yılına girerken hepimizin sözü, lanetli
olana karşı özgür ve çözümleyici, bu yanıyla keskin mücadeleci militan
duruşu yaratmak ve Viyan arkadaşın da dediği gibi sözümüze ne pahasına
olursa olsun sahip çıkmak olsun.
|
|