|
KİM
KİMİN KATİLİ?
Ali H. KAYTAN
Kürt olarak
yaşamak nasıl bir şey, bunu kendisine soran kaç Türk insanı var? Gerçek
olan bir şey varsa, o da Kürt olmanın acıyla yoğrulmak anlamına
geldiğidir. Kendi gerçekliğinin farkına varan her Kürt’te muazzam bir
yoğunlukta yaşanan duygu acıdır. Kendi kimliği ile yaşamaya çalışan
insanda acı giderek utançla iç içe geçer. Kürt olmak aynı zamanda en
dipteki insan olmak, horlanma ve aşağılanmanın uçurumuna yuvarlanmaktır.
Kürt olmak farklı etnik kimlikler karşısında bir parya konumunda
yaşamaktır. Parya olduğunu fark etmek insanı utanca gark eder. Kişinin
bu utançtan kurtulması için bir şeyler yapması gerekir. Utançtan arınmak
için bir şey yapmak istemeyen biri arsızdır, aşağılık biridir,
namussuzdur. Ne denli acılı olursa olsun kendi gerçekliğinizden
kaçamazsınız. Kürtlük acı veriyor diye Kürt gerçeğinden kaçmak
namertliktir. Şairin dediği gibi, böyle bir durumda mert dayanır, namert
kaçar.
Meclis kürsüsünde
konuşan BDP Milletvekili Hasip Kaplan’ın Kürt Halk Önderi’nden ‘Sayın
Öcalan’ diye söz etmesi, oturumu yöneten AKP Milletvekili Sadık Yakut’u
kırmızı şal görmüş boğaya çevirdi. Kaplan’ın mikrofonunu kapattıran
Yakut, ‘kırk bin kişinin ölümünden sorumlu bir terör örgütünün
lideri’nden sayın diye söz etmesinin kabul edilemeyeceğini belirterek
adeta özür dilemesini istedi. Yakut’un bu davranışı karşısında kendi
kimliğiyle yaşamak isteyen bir Kürt ne yapar acaba? En iyimser insan
bile bu durumda birlikte yaşama umudunu yitirmez mi?
Özel savaş
yöntemleri sürü toplum yaratmaktan öte bir sonuç vermez. Sürü
sorgulamaz, sadece çobanın ağzına bakar. Çobanın her dediğini doğru
kabul eder. Çoban birinden ‘kırk bin kişinin katili’ diye söz etmişse
doğruyu söylemiş demektir. Öyleyse bu ‘katil’e ne yapılsa yeridir,
kendisine ne söylense hak etmiştir! O zaman sormak gerekir: Resmi
rakamlara göre Önder Öcalan’ın ölümünden sorumlu tutulduğu bu kırk bin
kişiden kaçı ‘terör örgütü’nün üyesi veya taraftarı? Yaklaşık otuz bin
kişi. Peki, bu otuz bin kişiyi kim öldürdü? Türk ordusu. Öldürülenlerden
‘leş’ diye bahseden kim? Ordu komutanları, faşist parti liderleri, şoven
basın, resmi yetkililer. Çatışmalarda can veren bu insanlara nasıl
davranıldı, cenazelerine neler yapıldı? Hiçbir savaş kuralına uyulmadı;
öldürülen bu insanların kulaklarını kesildi, başı ve kolları koparıldı,
kafatası parçalandı. Kimi zaman bir araya toplatılan cenazeler
çöplüklere atıldı. Nitekim şimdi çöplüklerden insan kemikleri
fışkırıyor. Ülkenin hemen her yerinde toplu mezarlar ortaya çıkarılıyor.
İnsanlıktan
nasipsiz olmayan birinin kabul etmesi gereken gerçek şudur: Bir insanı
‘kırk bin kişinin katili’ diye itham etmek, onun sözüm ona katlettiği bu
kırk bin kişiye sahip çıkmak demektir. Hemen her platformda ısrarla bu
tanımı yapıyor ve tanımınızın arkasında duruyorsanız, o zaman söz konusu
‘kurbanları’ yüceltilmesi gereken değerler olarak gördüğünüz kesindir.
Peki, değer biçmek ve sahip çıkmak böyle mi olur? Sizde sahip çıkılanı
katledip çöplüklere mi atarlar? Sizde sahip çıkılanın cenazesini
gömüldüğü yerden çıkarıp köpeklere mi yedirirler? Sizde sahip çıkılan
birinin kurşunlarla delik deşik olmuş cesedinin ırzına mı geçerler?
Lanet olsun, siz kimsiniz? Bu ne biçim alçakça sahip çıkıştır? Siz
Kürtlere böyle mi sahip çıkacaksınız? Bu insanlar ve arkadaşlarından söz
ederken “Köklerini kazıyacağız” diyen siz değil miydiniz? Allah rızası
için bir gün öldürdüğünüz bu insanlardan insanlarmış gibi söz ettiniz
mi? “Terörist avına çıktık, inlerinde vurduk” türünden cümleler sizin
komutanlarınızın ağzından dökülmedi mi? Sizde insana böyle mi değer
verilir?
Dersim katliamının
kılıç artığı ve mecburi iskânı yaşamış annem yaşadıklarını Kerbela ile
bağlantılandırır, Dersim katliamını Kerbela vakasının bir devamı olarak
görürdü. Aslında ortalama Dersim insanının devletle kendi gerçeği
arasında bağ kurma biçimi böyleydi. Dersimliler egemen Sünni Türklüğü
Ehlibeyt’in kökünü kazıyan Muaviye ve oğullarının günümüzdeki
cisimleşmesi olarak görüyorlardı. “Allah onları zulmetmek, bizi de
zulümle sınamak için yaratmış. Bizim alınyazımız bu” diyorlardı. Zalim
zulüm uygulamak için vardı. Hele katliamın kılıç artıkları gözyaşları
içinde bir ağıdı dinleyip acılarını tazelerken, Allah’ın bir daha o
günleri düşmanlarına bile göstermemesi dileğinde bulunurlardı. Doğruydu,
Türk egemenlik sistemi Kürt coğrafyasının her köşesini birer Kerbela’ya
çevirdi. Türk egemeni Kürtlüğe karşı Zalim Haccac rolüne soyundu ve bu
rolü başarıyla oynadı. “Başını kaldıran Kürt’ü vur ve kafasını ez”
ilkesinden şaşmadı.
AKP iktidarı Kürt
düşmanlığını en uç noktalara götüren ve Kürtlerle savaşta hiçbir kural
tanımayan bir iktidardır. En çok da kuralsız savaş tarzıyla kendisinden
önceki iktidarlardan ayrılmaktadır. AKP Hükümeti özellikle Kürt
coğrafyasında kendi hukukunu bile askıya almıştır. Bu hükümetin
eylemlerine yön veren şey kendi çıkarlarıdır, hükümet olmanın sağladığı
ranttır, yaptığı müthiş vurgunlardır. AKP’yi iktidara taşıyan güç Kürt
Özgürlük Hareketi’dir; daha doğrusu bu hareketi tasfiye etme ihalesini
kazanmış olmasıdır. Bu parti Kürt Özgürlük Hareketi’ni en iyi kendisinin
etkisiz kılacağını iddia etmekte, bu iddiasını kanıtlamak için
lağımlardan devşirdiği her türlü kirli savaş yöntemine başvurmaktadır.
Çiller-Güreş çetesi döneminde bile bu denli hukuksuz tutuklamalar
yapılmadı, savaşa bu denli pislik bulaştırılmadı.
AKP Kürtlere kendi
haremine alacağı bir cariye, hatta bir kapatma muamelesi yapıyor. Buna
‘karılaştırma’ politikası da diyebilirsiniz. Kürt adeta ortada kalmış
dul bir kadın ve AKP de kendisini sevabına karılık statüsüne alıyor:
Tıpkı Davaro filminde olduğu gibi! CHP’li Hurşit Güneş “Kürtler er geç
kucağımıza oturacak” demiş; en azından AKP’nin iddiası bu. Güneş’in bu
sözlerini kınayan AKP, aslında bununla “Kapatmam haline getirdiğim
Kürtler hakkında böyle düşünemezsin” demeye getiriyor. Her ikisinin
yaklaşımında da karılaştırma var. Ancak CHP’ninkine oranla AKP’nin
tutumu daha iğrençtir.
Acı olan şey Kürt
insanının kendisine yapılan bu muamele karşısında hala kıyameti
koparmamasıdır; soykırım uygulamalarını en çok hızlandıran parti olduğu
halde, AKP’nin Kürdistan’da hala küçümsenmeyecek bir oy potansiyeline
sahip olmasıdır. Demek ki insanımızın bir bölümü hala AKP’nin ampulünü
kurtuluş ışığı sanıyor. Demek ki AKP dinin gücünü de arkasına alarak
hala insanlarımızı rahatlıkla kandırabiliyor. Bunun kendi zaafımızdan
kaynaklandığını unutmamalıyız. Bu Muaviye İslamcıları güçlerini bizim
zaaflarımızdan alıyorlar. Sömürgeci bir parti sömürge bir ülkede bu
kadar taban bulamaz, bulmamalıdır. Buluyorsa bundan kendilerini öncü
politikacı olarak tanımlayanlar sorumludur. Kürt illerinde AKP’ye oy
verdirtmemek bir onur meselesidir. AKP binlerce yıllık Kürt ağacına
indirdiği baltanın sapını yine bu ağaçtan koparmaktadır. Kürtler
açısından onursuzluk buradadır. Onurlu davranış AKP baltasına sap
olmamak, sap olma gafletine düşenleri uyandırıp kendi soyuna ihanet
etmekten vazgeçirmektir.
|