KENDİ ZAMANINI AŞAN BİR SERAP 

her hakikat arayışı bir Kerbela yangını tutuşturur yürekte

çöller mana giyindiğinde, gerçeğin içinde eriyebilir her susuzluk.

 Kerbela olayı adıyla Ortadoğu’nun bedenine yazılan zamanlar, Deşt-i Kerbela denilen yerde Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’in, savaşta arkadaşlarıyla birlikte gösterdiği direnişi ve şahadeti anlatan bir zaman tanığıdır. Bir çöl ortası direnişini anlatmaktadır. Bu direniş, çölde çekilen acılar ve verilen kıyasıya savaşla eşleşmiştir. Dinin barış özünü tersine çevirmeye çalışan iktidar güçlerine karşı hakkın ve adaletin savaşı olarak bilinen Kerbela olayı, adaletin kılıcı karşısında iktidar komploculuğunun da bir örneğidir. Kerbela direnişi, ahlaki özünden dolayı günümüze kadar anılan ve belleklerden silinmeyen bir olay olmuştur.  

Çölde çekilen acılar ve dökülen kanların hatırına acıyı hissederek Hüseyin’in yaşadıklarını yüreğinin derinliklerinde ve bedeninin her hücresinde duymak isteyen müslüman âlemin, kendi tarihine doğru anlam vermenin bu yolla olmayacağını anlaması, görünen o ki epey zaman alacak. Anlam vermek, yaşanmış olanları kendi zamanı içinde doğru yorumlayabilmek ve bu yorum karşısında bugün yapılması gerekenleri, doğru tespit edebilmekle mümkündür. O acılı günleri zaman tünelinden çıkarıp bugüne getirmek, bugünde acıyı duyumsamak, anlam verildiğinde acıların giderilmesi görevinde önemli bir rol oynayabilir.

Bugün itibariyle henüz bu belirttiklerimiz yapılamamaktadır. Çünkü Hüseyin gerçeğinin sadece kanla ölçülemeyeceği henüz kavranabilmiş değildir. Hüseyin gerçeğinin ölçüsü dökülen kan olmadığından, bu gerçeği anlamanın ölçüsü de bu defa kendi kanını dökmek değildir. Hüseyin’in kanı hatırına kendi kanını dökmek, yeni acılar yaratmakta ama Hüseyin’in acılarını hissetmeye,  anlamaya ve onun acılarını yaratan gerekçeleri ortadan kaldırmaya yetmemektedir. Yetmemektedir ama gerçeğin bir yanıdır. Yetmemesine rağmen gerçeğin bir yanı olması, mevcut algının hakikati bir bütün yansıttığı anlamına gelmediğindendir. Gerçeğin bir parçasının, hakikat bütününü oluşturmaya yetmediğindendir bu.
Arapların yaşadıkları coğrafyanın çöl olması bu direnişin anlamını yüceltmektedir. Çölde direnmek için önce çöle direnmek gerekir. Çölün çöl oluşu, uzun zamanları işgal eden acılara katlanmayı öğrenen insan gerçeğinde, yaşam ısrarını gösterdiğinden önemli bir etkendir. Çöl, doğuşu yarattığı kadar direnişi de yaratan bir gerçek olmaktadır.

Çölde varolan koca bir hiçtir kumdan başka. Hiçbir şey… Ama bu hiçbir şeyin içinde çok şey vardır. Susuzluk vardır o hiçlikte. Susuzluğun özlettiği serinlik vardır. Susuzluğun rüyasına yatan ırmak boyları vardır, gürül gürül. Sonra kurutan bir mevsim vardır tam ortasında. Çölü geçmeye soyunanı damla damla kurutan ve onda bir susuzluk inşa eden bir ateş vardır. Çöl ateşi… Çölü geçmeye niyetleneni damla damla eriterek kendine katan bir bütünleşme gerçeği vardır bu hiçlikte… Rüzgârlar vardır ve de… Kum tanelerini, dünyanın öbür ucuna taşıyacak bir yolculuğu başlatan ve kum taneleriyle birlikte kumlara dökülen ter damlalarına yerleşen insan siluetlerini başka dünyalara taşıyan rüzgârlar vardır.  
Serap vardır çölde. Hiçbir yerde olmadığı kadar serap... Serabın gerçek olandan daha fazla insan hakikatinden içre olmasının getirdiği bir kutsanış vardır.

Hiçliğin içine her şeyi yerleştiren serapların yurdudur çöl. Vahalar, söylenerek sır olmaktan çıkanlarıdır serapların. Küçük olanlarıdır. Söylenmiş ve sır olmaktan çıkmışlardır. Muhammede görünen serap da sır olmaktan çıkan küçük bir seraptan doğmuş, sonra büyüyerek dünyaya yayılmıştır. Bu sır olmaktan çıkan söylem, hiçlik denilen çölde doğan bir dağ yükselişine dönüştürmüştür kendini. Yokluk içinde bir varlıktır serap. Öyle bir zaman olur ki, gerçek olanın dayanılmazlığı serabın katlanılırlığının gölgesinde kaybolur gider. Böyle zamanlarda, gerçek yalan olur. Yalan denilen ise dipdiri bir gerçek olur, yaşama çağıran.

Hüseyin’i binlerce yıl sonrasında dahi yaşatan şey, onu çölün kendi zamanından çok ötelere çeken bir seraptır. Bir su sesi, bir katre su serinliğidir. Vaha değildir, yerden göğe sudan bir yükseliştir. Sudan yükselişleri küçümsememek gerekir. Sudan sebepler derken geçici, basite alınan sebepler anlatılır çokluk. Ama yine de, kızgın çöl ortasında sadeliğin serin yükselişini anlayalım sudan yükselişlerden.

Hüseyin’in serabıdır onu bugünlere getiren. Sudan bir serap hem de…

Hüseyin bir Arap olsa da, Arap, Kürt ve Türk Alevilerin tarihinde Hüseyin’i Hüseyin yapan ve her acıda bir Hüseyin gören gerçek, çölde süren direniş ve şahadet değildir sadece. Salt ölümle yüceltilen bir kutsanış yoktur alevi inancında. Hüseyin’e atfedilen kutsallığın temelinde bu çöl susuzluğunda, eriten sıcaklığın hükmünde savaşan inanmışların çöle direnmesinin ötesinde şeyler vardır.

 Rivayet şöyledir.
Hüseyin ve arkadaşları, çölün tam ortasında, kızgın bir zamanın tam kalbindedirler. Susuzluk, savaştan kat be kat zorlamaktadır savaşçıları. Direnişin tamamına yakını susuzluk karşısındadır. Sıcağın damla damla insanı erittiği bir zamanda Hüseyin elini yere vurur. Hüseyin’in elini vurduğu yerden serin, berrak bir su yükselir. Çöl insanı, çölde serap görmeye alışıktır. Bu sebepten serap sanır Hüseyin’in parmaklarının arasından yükselen berrak serinliği.

Oysa bu serap, kendi zamanını aşmış bir serap olur.

Bu serap, çöl insanlarının gördüğü en uzun serapmış. Uzun olması, hayalin gerçeğe dönüştüğü anları doğuran zaman olmasındanmış. Bir an sonra arkadaşları, gördüklerinin serap olmadığını anlamış. Hayal olup gelen su, onların çölüne akmış ve Hüseyin’in parmaklarının arasında serin ve berrak bir akışa kavuşmuş.

Hüseyin’in kerametiymiş çölde akışı yaratan. Savaşçılar bunu anladığında, serap kendi mecrasını bulmuş, inananların yüreklerinde bir pınar olup akmış ve akıp yatağını doldurmuş.  Şaşkınlıktan açılmış gözlerle onu izleyen arkadaşlarına gözlerini hafif kırarak bakmış Hüseyin. Işık ve kum birlikte akıyormuş güneşten yere doğru... Serinlik ve berraklık birlikte akıyormuş yerden göğe doğru… Gözlerini kısması bundanmış Hüseyin’in. Çöl susuzluğuyla yanıp kavrulan yüreğini kendi inancıyla serinletmiş sonra. Elinin altında kızgın çölün bedenine değdikçe buhar olup göğe yükselen buz gibi suyu içmemiş.

O sırada arkadaşları tam karşısında ve susuzluktan kurumaktaymış katre katre. Arkadaşlarının susuzluğunu akıtmış susuzluktan çatlamış dudaklarına. Yüreğinin sarnıcını yoldaşlığın her şeyi paylaştıran sınırsızlığıyla doldurmuş. Arkadaşlarının ve düşmanının içemediği suyu içerek onlara karşı susuzluğunu gidermiş bir çöl savaşçısı olamayacağını söylemiş ve suyu içmemiş. Susuz kişi ile suya doymuş kişi eşit olmadığından Hüseyin’in yüreğinde yeri yokmuş bu suyu içmenin. Ona göre ceng, cengâverlerle yapılırmış ve böyle bir suyu içmek cengâverliğe sığmazmış. Suyu içmenin eşitliği bozacağını, savaşın bu yolla yiğitlik ölçülerinden çıkacağını söylemiş Hüseyin.

Suyu içmemiş yiğitlik uğruna. İyi de yapmış. Ama bu savaşta ve bunun gibi savaşlarda Yezitler çok su içmişler susuzların karşısında. Çok namertlik yapmışlar ve çok hilelere başvurmuşlar. Çölün yangınını çoğaltmış çok can yakmış Yezitler.

 Aradan bin beş yüz yıl geçmiştir ama Hüseyinler ve Yezitler hala geçememiştir insanlık tarihinde. Çünkü aradan geçen bu asırlara rağmen insanlığın çöl yaşamı sona ermemiştir. Ortadoğu insanı hala susuzdur. Yürekleri susuzdur bu acılı coğrafyada, toprağının kaderine ortak olan insanların. Diğer canlı türlerinden ayrılarak insan olma hakikatini kucaklayan ve suyun parmaklarının arasından berrak akışını yüreğine sevgiyle nakşeden Ortadoğu insanı, zamana yayılan yılların ardından sudan ve suyun berraklığından mahrum edilmiş. Her mahrumiyeti, kendi hakikatinden bir kopuş olarak yüreğinin derinliklerinde yaşamış ve hakikat karşısında susuzluk hissini hala giderememiştir.   

Hüseyin’i Hüseyin yapan budur Alevilerin gönlünde. Hüseyin’i sevdiren bu bencillikten sıyrılmış, sonsuz paylaşımın olduğu yoldaşlık akışıdır. Hüseyin’i sevdiren, düşmanı karşısında dahi ahlak ve vicdan ölçülerini kaybetmeyen insan gerçeğidir. Onu sevdiren ve acılarına ortak olma hissi yaratan, yüreğinin toprağını kurutmamış, sevgiyle, kanla, terle, hak arayışıyla damla damla sulamış ve yüreğinde yeni zamanlar yeşertmeyi bilmiş olan insan gerçeğidir. Alevi topluluklarda Hüseyin şahsında anlatılagelen, özendirilmeye çalışılan ve bir öğreti olarak gençlere söylenegelen rivayetin özü budur.

Karşındaki düşmanın dahi olsa, ona yaklaşırken vicdanının sesini dinleyeceksin. Çöller ortasındaki savaşa çekilmek istensen de, kavurucu sıcağın hükmünde susuzluğun tam ortasında savaşmak zorunda kalsan da, hiçbir zaman, eşit olmayan bir faydayı kendine hak görmeyeceksin. Kendine hak gördüğün kadarını kendin dışındakiler hak etmiyorsa, reddedeceksin. Kendine yapılmasını istemediğin bir şeyi bir başkasına reva görmeyeceksin.

 6 Mayıs’ta çöl ortasında komployla katledilen Hüseyin ve yoldaşlarını anlamak, Müslüman olsun olmasın her Ortadoğulunun görevidir. Çünkü ahlaki toplumun bir davranış biçimidir Kerbela’da anlatılan. Bunu dinlemek ve anlamak için Müslüman olmak gerekmez. Ki bu iyi bilinseydi yeni 6 Mayıslar olmazdı. Yeni komplo girişimleri yapılmazdı ve yeni idam sehpaları kurulmazdı. Ama bunlar oldular. Yine ve yeniden…

Bu olanlar iktidar güçlerinin, tarihi kendi pencerelerinden okuyup üzerimizde yeniden tekrarlamak istemelerinin bir sonucudur. Bu durumda bize düşen direniştir.

İktidar güçlerine karşıysak ve bir ifade arıyorsak hakikatimizi anlatacak, bu tarihin ayrıntılarına, çöllerin derinliklerine gizlenen anlamları bulup çıkarmak zorundayız.

Bir kum tanesine gizlenmiş de olsa…

 Dilzar Dîlok 

 

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com