Kerbela’dan Anlamayan Aşureden Anlar Mı? 

-Kerbela neresidir?

-Her yer Kerbeladır.

Kavramlar, oluşumları gereği kaynak oldukları gerçeği bir bütün yansıtırlar. İslami literatürden olan fetih-fatih kavramlarını yaşadığımız güncel durumdan dolayı yeniden hatırlıyor ve sorguluyoruz. Fetih, kavram olarak açılım anlamına geliyor ama İslamiyetin ortaya çıkışının ardından yapılan tüm fetihler savaşlarla gerçekleştirildiğinden bu kelime, hafızalarda savaşla bir yeri alma, zafer kazanarak bir yeri ele geçirme anlamlarıyla yer tutmuştur. Bugün kelimenin gerçek anlamı mevcut siyasal sistem sayesinde ortaya çıkmaktadır. Bu nedenle AKP ile başta Kürdistan olmak üzere tüm Ortadoğu’ya uygulanan yöntemlerin kaynağında bir fetih mantığının olmadığını söylemek zorlaşıyor. Bir siyasal partinin açılım adıyla başlattığı girişimler, siyasi, sosyal, ekonomik, diplomatik alanlar başta olmak üzere yaşamın dâhil olduğu tüm alanlarda sürdürülmektedir.

Amaca giden her yolun mubah olduğu yaklaşımının somut olarak görüldüğü AKP hükümeti pratiğinde ortaya çıkan tablo Türkiye tarihinde görülmemiş bir ilkesizlik örneğidir. Tarihte maktulü kutsallaştıran katil örneklerine çok rastlanır ama bu kadar gayri ciddi bir şekilde cenaze namazına da katılıp dualar edene, hatta sular seller gibi gözyaşı dökene de rastlanmamıştır. Timsah gözyaşları dense timsahlara haksızlık olur. Tam bir riyakârlık örneğidir AKP’nin Türkiye’de uyguladığı. Ve AKP, her geçen gün riyakârlığı topluma yaymanın çabasını vermektedir. 2009 seçimleri sürecinde genç Kürt sanatçıları bir şarkı yapmışlardı. Başbakan Erdoğan’a yönelik “yalancı ve riyakârsın” diyorlardı. O güzel müziğin o isimle çirkinleştirilmesine kızmıştım ama doğruydu söyledikleri. Başbakan Erdoğan’da zirveleşen AKP zihniyeti yalancı ve riyakârdı. Hem İsrail’le stratejik işbirliği anlaşması yapıyor hem de Filistinlilere ağlıyordu. Hem kendi tarihindeki idamlara sahte gözyaşları döküyor, hem de komşu ülkedeki idamların infazı için uluslar arası anlaşmalar yapıyordu. AKP pratiğinde, ilkesiz çoklukların renklilik getirmeyeceği, renksiz bir bulanıklık yaratacağı oldukça somut ortaya çıkmaktadır.

Komünist, sosyalist, milliyetçi, faşist, dinci, cemaatçi, Kürt, alevi ve diğer ötekileştirilen kesimlerin hepsine yönelik hitaplar AKP pratiğinde ortaya çıkmıştır. Hitaptan hitaba da fark vardır. İnsanların acılarına mı hitap edildiği, sevinçlerine mi, zafiyetlerine mi yoksa özgürlük arayışlarına mı hitap edildiği önemlidir. Sınırsız özgürlük anlayışına mı ulaştı birileri hiç topluma fark ettirmeden diye düşünüyoruz kimilerinde. Yok, mesele öyle değil. Mesele totaliter uygulamalara tabi olmayan tarihsel direniş odaklarını, farklı oluşum gerçekliklerini totalitarizmin yok edici değirmeninde öğütme meselesidir. Değirmene yerleştirene kadar da bir cazibenin oluşturulması, bir çağrının varolması, bir kabuledilebilirlik zemininin olgunlaşması ya da teslimiyet şartlarının tavını bulması gerekmektedir. Ki AKP, toplulukların acılarını yine o toplumlara karşı yem olarak kullanmaktadır. Bunu bilmemek, kendi hakikatinin yalancısı olmak, kendi varlığına ters düşmektir.  

Günümüz itibariyle vicdanının sesini dinleyerek bir inancı benimseyen kesimlerin de iktidarın sağlamlaştırılması için kullanıldığı, kirli politikalara alet edildiği bir dönemi yaşamaktayız. Kimi dinsel kökenli siyasal oluşumların direkt olarak kullanıldığı günümüzde, bu kesimlerin de totalitarizm değirmeninin taşları arasında öğütülmesi, mevcut politikaların da bir sonucu olmaktadır. Bu öğütülüp yok edilmeye çalışılan önemli gerçeklerden biri de Aleviliktir.

Üzerine çok yazılıp çizilen, total suçlamaların, kara propagandaların ve hakaretlerin hedefi haline getirilen, kimi zaman kuyruk takılan, kimi zaman katli vacip kılınan, kiminde haram olan, kiminde katline karşılık cennet vaat edilen ama her zaman savunma kabuğuna sıkışmış bulunması temel bir varoluş biçimi sayılan ve her zaman için iktidar güçlerine muhalifliğiyle, haksızlıklar karşısındaki hak arayışçılığıyla tanınan Alevilik, İslam dininin bir mezhebi olarak kavramlaştırılmaktadır. Özünde bu kavramlaştırma, Aleviliği, hâkim siyasal statü içinde bir çerçeveye sıkıştırmayı amaçlamaktadır. Aleviliğin İslam dininin bir mezhebi olduğu, İslamiyetin tasavvufi yorumu olduğu yönündeki belirlemeler, en başta İslam dinine mensup olanlar dindarları rahatsız etmelidir. Alevilik İslamın bir mezhebi olsaydı, bir tane alevi örnek gösterilebilirdi ki islamın beş temel şartını yerine getirsin. Namaz kılmak, oruç tutmak, Kuran-ı Kerim okumak, kelime-yi şahadet getirmek, cennet cehennem olgularına yaklaşım gibi konulara bakıldığında, Alevilerin yaşam tarzının Sünni Müslüman inançla hiçbir benzerlik göstermediği anlaşılmaktadır. Bu şartların hiçbiri Alevilerin inançlarını yaşamalarının şartı değildir. Alevilikte Kuran kadar İncil ve Tevrat’a da saygı vardır ama hiçbir kitap evlerde bulundurulmamaktadır. Bu anlamıyla Aleviliği kitabî bir din sınıflandırmasına sıkıştırmaya çalışmak, hâkim zihniyetin ‘yokedemediğini kendi içinde kendine benzeterek eritme’ anlayışının ürünüdür. Aleviliğe yönelik bu kavramlaştırmanın amacı, tek tanrılı dinlerden önce ortaya çıkan ve bugün bu adla anılmakta olan yaşam felsefesini hâkim İslam zihniyeti içine yerleştirmek, bu yolla asimilasyonun derin olanını, bu kavramlaştırma etrafında sürdürmenin zeminini hazırlamaktır. Bugüne kadar inkâr edilen, katledilen, hakarete maruz kalan aleviler, ne olduysa birden bire iktidar İslamcılığının din kardeşi oldular. Bu tanımlama çabası zihinsel sömürüye taban hazırlama girişiminin bir yansımasıdır. Bugün adı Kürtlerde, Türklerde ya da Farslarda farklı farklı olan bu inanç kesimlerinin en temel ihtiyacı, kendileri olarak özgür yaşamaktır.

Konu üzerine Alevilerden çok alevi olmayanlar konuşmakta, karar almaya çalışmakta, irade beyan etmeye yeltenmektedir. Çünkü, bu ülkede kendi hakkında söz söylemek yoktur. Özgürlüğün temel ilkelerinden biri olan kendisi hakkında söz söyleyebilmek, kendi hakkında karar verebilmek ya da kendisi olmak, yasaktır, dahası yasaksız bir imkânsızlıktır. Bu imkânsızlıkları delmenin bedeli Türkiye tarihinde bolca örnekleri olduğu gibi katledilmedir. Bir gerçek daha vardır, ki belirleyici olan da budur. Aleviler kendi haklarında yeterince konuşmamakta, irade beyan etmemekte, kendi kararlarını almanın çabasını yeterince göstermemektedirler. Ve bu durum sürdükçe hâkim zihniyetin Alevilik tartışmasını dinlemeye mahkûm olacakları da bir gerçektir. Alevilerin bugün yaşadığı budur. Kendisi olmaya başlamak, maktul adayı olmak demektir. Ölüm riskini boynuna takmakla özdeştir Alevilerin tarihsel hafızasında irade olmaya yönelmek. Kendi inancı, dili ve kültürüyle varolmak, her hangi bir şekilde yok edilmek için yeterli bir gerekçe olmaktadır Alevilerin belleğinde.

Bugün açılım kılıcının tam da Alevilerin başının üstünde sallandığı bilinmelidir. Çünkü AKP açılım kavramına bir yok etme, eritme, derin asimilasyon misyonu yüklemektedir. Derin asimilasyon, asimilasyonun salt dilsel ya da kültürel boyutta olmayanıdır. Çünkü AKP’nin yürütmeye çalıştığı derin asimilasyon, kendine muhtaç ederek, biraz da bu muhtaçlığı bazı yöntemlerle çekici hale getirerek, aslında bu muhtaçlığa mantıklı gerekçeler hazırlayarak duygu ve düşünce sisteminde bir eritme yaratma şeklinde ortaya çıkmaktadır. “Bu ülkeye komünizm de gelse, biz getireceğiz” diyenlerle yarışırcasına bir pratik içinde AKP. “Kürtçe Tv açılacaksa biz açarız, Alevilik dersini de biz veririz” vs sürüp gidiyor AKP iktidarının pratiği.

İktidarın en büyük başarısı, yarattığı sahte muhalefet odaklarıyla kendi iktidarını güçlendirmesidir. Bugün AKP’nin tüm düşmanlıklarına, kavgalarına ya da karşılıklı seviye alçaltma seferberliklerine rağmen iktidarını devredebileceği ilk kesim CHP’dir. Tüm halkçı (!) ifadelerine rağmen bu iktidarı halka, toplumun kendisine devretmeyecekleri bir gerçektir. En büyük düşman gibi görünen, her gün-her an küfür, hakaret, aşağılama ya da suçlamalarla toplumun üslubunu bozan, toplumun politika seviyesini fazlasıyla aşağı çeken, bir anlamda yürüttükleri tarzla toplumu depolitize eden, toplumsal bellekte politika anlayışını kirli bir renge büründüren bu iki partinin yaşadığı, aslında sahte bir evlilik sözleşmesidir. Kılıçdaroğlu kendisi olmaktan yüzde yüz çıkarılmış, karılaştırılmış erkek tipini iyi temsil ederek “Recep Bey, Recep Bey” diye ortalıkta dönüp dururken, Başbakan Erdoğan da egemen erkek havalarıyla diğerinin adını dahi almadan hakaretler edip duruyor. Varmış gibi görünen kavgalar, tüm topluma kocalık etme amacında olan iktidarın hizmetine sunularak geleneksel anlayışla mevcut ilişkinin tuzu biberi haline getiriliyor. Aynı önermeyi tersten söyleyen iki dil gibidir bu iki parti. Her ne kadar çatışır gibi görünseler de, bu iki partinin pratiğinde ortaya çıkan, ilkesiz bir iktidar ortaklaşmasıdır. Türkiye’deki oligarşik sistem bir madalyon gibidir ve herhangi bir gücün iktidar olması, bu madalyonun yüz değiştirmesi anlamına gelmektedir. Bu ortaklığın en belirgin tarafı ise, AKP’li olmayanın sistem içinde kendisine benimseyeceği bir aidiyetin olmayacağı, CHP ya da diğer partilerde somutlaşan aidiyetlerin de son tahlilde, aynı sömürü ırmağına akacağıdır.

Türkiye’deki bu siyasal tablo, Alevilerin yaşadığı durumu da açıklamaktadır. Çok yüzlü AKP’nin gerçek yüzü olan Muaviye suretine karşı, CHP’nin ulus devletçi politikaları halkçı maskeyle sunarak yapmaya çalıştığı, Muaviye’ye yamanmaya çalışan iradesiz bir topluluk oluşturma, iskeleti olmayan bir beden yaratma yüzsüzlüğüdür. Her iki partinin de Aleviler için yapabileceği tek ve en fazla şey (!) kurumsal Aleviliktir. Gerçek şu ki, Alevilik, kurumsal bir olgu değildir. Kurumsallaşma mantığı, Aleviliğin özüne terstir. Çünkü Aleviliğin özünde doğal-komünal toplum gerçeği vardır. Aleviliğin üzerinde şekillenip oluştuğu zemin kurumsal bir zemin değildir. Alevilik, devletleşmeye yönelen kurumlaşmalarla kendini ifade eden, bu yolla varolmaya çalışan ya da devlet eksenli yöntemlerle kendi toplumsallığını kurmaya çalışan bir gerçeklik değildir. Kendi olamamanın yarattığı sonuç, Aleviliğin, bugünkü iktidar arenasında kullanım maddesi, tasarruf ya da istismar nesnesi haline getirilmiş olmasını da açıklamaktadır. Bu durum kendi hakikatini ifade edememenin ve kendini yaşayamamanın da bir sonucudur. Ki tarihsel köklerine bakıldığında, Aleviliğin hakikatinin bu olmadığı anlaşılmaktadır.

Hâkim sistemlerin tüm eziciliğine rağmen kendisi olamamış tüm kesimlerin, tüm inanç, etnisite ve farklılık gösteren grubun yaşadığı bir durumdur bu. Kendi toplumsallığını güçlü oluşturamamış, kendi yaşam koşullarını belirlemek kadar kendi düşünce sistemini, toplumsal ihtiyaçlarını giderme yol ve yöntemlerini yaratamamış toplulukların yaşadığı bu son, Aleviliğin de en büyük zaafıdır. Kaderidir demiyoruz, çünkü bugün yaşanan durum bir kader değildir. Ve bu boşluk, iktidar odakları tarafından doldurulmaya çalışıldığından, boşluğu doldurma yöntemi çoğunlukla katliam olmakta, kimi zaman da öldürmeyip kullanma yaklaşımı şeklinde ortaya çıkmaktadır.

Bugün ne hikmetse AKP bünyesinde alevi açılımı konuşulmakta, CHP çatısı altında sosyal demokrasi yalanıyla alevi kesimler kandırılmaya çalışılmakta olsa da aleviler az ya da çok, bu depolitize etme çabalarının sonuç vermeyeceğini eylemleriyle ortaya koymuşlardır. Son süreçte gelişen eylemler kısmi de olsa, umut vericidir. Cemevleri kurmak ve din derslerine Alevilik konusunu eklemek, iktidarın geçmişini temize çıkarmaya ve Alevileri ikna etmeye yetmeyecektir. Yetmemelidir. Sünni iktidarının eziciliğini gösterip Şialığa ya da devlet Aleviliğine razı etmek, ölümü gösterip sıtmaya razı etmektir. Alevilik, kendileri olamayacakları bu hastalıklı yaşamı kabul etmeyeceklerdir.

Türkiye’nin İran’la olan ilişkilerine bakıldığında ahlaki-politik toplum öğretisini esas almayacağı ilk elden anlaşılmaktadır. Hatta bu gidişat değiştirilmediği müddetçe, İran eksenli Şia zihniyeti Alevilik adı altında bu tarz dersler müfredata girerse şaşırmamak gerekecektir. Din dersleri kapsamında Sünni inancının eğitimini görmek, genel din dersleri adı altında Sünnilik gölgesindeki Alevilik bilgileri almaktan daha iyidir. Daha doğrudur da. Nedeni şu: En azından bu yolla insanlar, yanlış bilgilendirmenin kurbanı olmayacaklardır. Aldıklarının kendilerine ait olmadığını bilecek ve bu bilinçle yaklaşacaklardır. Ve bu yöntem, toplumsal hafızada ilki kadar yıpratma yaratmayacaktır. Bu talim terbiye kurullarının denetiminden geçerek küçük beyinlere aktarılması tasarlanan dinsel bilgiler, TRT 6 gibi Kürtçe televizyon ya da radyo açarak, Türklük ideolojisinin sloganlarının, aynı içerik ve dozla, Kürt diliyle verilmesine benzer bir durumdur. Nasıl ki bu iletişim araçları yoluyla Kürtlük dejenere edilmeye çalışılıyorsa ve resmi ideolojinin argümanlarının tercümesi yapılıyorsa, Alevilik konusunda yapılacak olan açılım da bir dejenerasyonu geliştirecek ve resmi ideolojinin taşıyıcısı olma rolünü aşmayacaktır. İlahî kitabı olmayan bir inancı ders kitaplarına sığdırmaya çalışmak aymazlık olsa gerek. Din derslerinin seçmeli olması, aleviler başta olmak üzere din dersi almak istemeyen öğrencilerin bu dersten muaf olması ve bu dersin yerine toplumsal ahlak konularının içerildiği konuların ders müfredatlarına konulması daha yerinde ve eğiticidir. Ama bunun olabilmesi, bir bütün talim ve terbiye (!) zihniyetinin değişmesiyle, yenilenmesiyle ancak mümkün olacaktır. Ve tabi ki, yerellerde halkın, kendi derslerini belirleyeceği meclislerini kurmasıyla…

Alevilik konusunda bugün en yakıcı ihtiyaç, Alevilerin kendilerini yeniden kavramsallaştırmaları, Aleviliği doğru bir kavramsallaştırmayla güncelleştirmeleri ve bu durumu doğru argümanlarla tüm alevilere ulaştırmalarıdır. Yaşanacak ortaklıklar alevi kesimleri de kendi gerçeğine yakınlaştıracaktır. Bu anlamda dile gelen konulardan biri de cemevi konusudur. Alevi inancında, inancını, kültürünü yaşamak için kurumsal olarak tahsis edilmiş mekânların, evlerin, mabetlerin olması gibi bir şart yoktur. İnancın yaşatılması tüm mekânlarda olmaktadır. Alevilikte her yüreğin kendi yürek evini tüm canlara açabilmesi, yürek zenginliğine, genişliğine ulaşması ve yüreğinde kolektif yaşamı yaratması gerçeği vardır. Her ev cemevidir Alevilerde. Cemevi gerçeği, salt cem törenlerinin yapılması için tahsis edilen evleri anlatmaktadır ki, bu durum, kapitalist toplum gerçeğinin insanlar arası ilişkilerde yarattığı bireycilikle ortaya çıkan bir izole durum olarak anlam bulabilir ancak. Doğal kır yaşamının yaşandığı alevi köylerine bakalım. Böyle hiçbir köyde cemevi yoktur. Eğer bugün kentleşmeye bağlı olarak bu ihtiyacın ortaya çıktığını kabul ediyorsak, ki öyledir, ona denk bir anlayışla bu mekanları örgütlemek gerekmektedir. Ki bu mekânlar de hâkim sistemi aleviler içinde kurumlaştırmanın araçları haline getirilmesin. Yoksa birçok olguda olduğu gibi kapitalizmin bizleri mahkûm ettiği araçlara muhtaç olmak durumunda kalırız. Kaldı ki, kapitalist sistemle anlam bulan bir hakikat, Aleviliğin hakikati değildir. Aleviliğin hakikati, duvarlara sıkıştırılamayan, her yürekte yeniden doğan ve çoğalan bir hakikattir. Bu anlamıyla Aleviliği cemevleri istemlerine sıkıştırmamak gerekmektedir. Ulus devletçi iktidarın temel politikalarında ötekileştirilen kesimlerin istemlerini en aza indirgeyerek, bu istemin gerçekleşmesiyle mücadele gerekçesini ortadan kaldırmak gibi bir yaklaşım vardır. Ve AKP de bugün aynı bu politikayı yürütmektedir. Bazı kavramları dejenere ederek, toplulukların istemlerini dar sınırlara sıkıştırmakta ve anlamsızlaştırmaya çalıştırmaktadır.

Alevilik demek salt cemevi demek değildir. Açılım politikası öyle bir hale getirilmiş ki, sanki cemevleri kurulunca aleviler özgürleşecek. Gerçek öyle değildir. Cemevlerinin bombalanması örnekleri de bunun böyle olmayacağının ters yansımalarıdır. Bugün bombalanan cemevlerinin hesabını sormak, bunun için sivil insiyatifleri çoğaltmak, bu ve benzer olaylar bir inançlar çatışmasına dönüştürmeden sesini bu katliam zihniyeti karşısında yükseltmek, öz anlamıyla, öz savunmasını yapmanın arayışlarına yönelmek, cemevleri yaptırmaktan daha elzemdir. Aynı zamanda özgürlüğe daha da yakın olandır. Alevilerin özgür olması demek, kendi inancıyla, düşünce sistemiyle, dünya anlayışıyla yaşayabilmeleri, alevi olarak salt ibadet yerlerinde değil, yaşamın tüm alanlarında özgürce kendilerini ifade etmeleri, kendileri hakkında irade beyan etmeleri, karar alabilmeleri ve tarihsel felsefelerine uygun olarak demokrat bir tarzda yaşamalarıdır. Kurumsallaşmak özgürleşmek demek değildir. Hele hele devlet gölgesinde kurumlaşmanın hiçbir özgürlük getirmeyeceği bilinmelidir. Ve kurumsallaşma yoluyla devlet Aleviliğini yaratma çabalarına alevi halkımız sessiz kalmamalıdır. Zira alevi inancında her ev, vicdanların sesinin duyulabileceği her mekân, yüreklerin paylaşılacağı her karış toprak, doğanın ve insanın doğallığının hissedildiği her evren zerresi kutsaldır. Ve kutsallık, duvarlar arasına sıkıştırılamayacak kadar büyüktür. Kutsallığı duvarlar arasına sıkıştırmaya çalışmak ve hatta bu çabayı açılımın merkezine yerleştirerek toplum içerisinde bu sahte çabayı ulaşılması zor ama mümkün olan gelecek adımı olarak lanse etmek, bu durumu ideal bir gelecek ütopyası algısına dönüştürmek, kutsallıklar karşısında lanetli bir duruştur. Bu zihniyetle yapılan, dağıtılan ve bu zihniyetle yenen aşure de haramdır. Lanetlidir! Tarihe bakalım, aşurenin egemenlerin elinden çıkması görülmüş müdür? İbrahimlerin ateşini Nemrutların söndürdüğü duyulmuş mudur? Değildir. Böyle bir şey ne duyulmuş ne de görülmüştür. Mümkün değildir. Bugünkü nemrutların elinden de aşure dağıtılması işte öyle mümkün değildir. Çünkü bu zihniyet sahipleri, Kerbela’da çekilen acıları anlamamışlardır, hiçbir zaman da anlayamayacaklardır.

Aşurenin tadını anlamak için, önce Kerbela’nın acılarını anlamak gerekir.

Serabın anlamını yaratan çöldür ne de olsa…

Bugün her yer Kerbeladır. Bizler Kerbela’yı, bugün her yerin Kerbela olduğunu görerek anlıyoruz. Ve bunu anladığımız oranda, insan olduğumuzun farkına varıyoruz. Ve bugünün Muaviyeleri, Yezitleri, dünden bugüne hiçbir Kerbela’yı anlamayacak kadar taş yüreklidirler. Sesini dinleyecek bir vicdanları yoktur onların. Ve eğer bugün, her yerin Kerbela olmasına yol açıyorsa birileri, bu birileri hiçbir zaman Kerbela susuzluğunu anlayamayacaklar, hiçbir zaman Hüseynî acıları hissedemeyeceklerdir. Bu yüreksizliğin, bu vicdansızlığın ve bu basiretsizliğin kaynağından anlayış ve his-vicdan-genel söylemle empati beklemek ise tarihsel bir hatadır. Aleviliği, Alevileri anlamak salt Kerbela gerçeğinde gizli değilse de çöllerin yakıcılığında bir hakikat arayışçısı olmakta bulunabilecek bir öz ile bağlantılıdır.

Kerbela olayı adıyla Ortadoğu’nun bedenine ateşle yazılan zamanlar, Deşt-i Kerbela denilen yerde Hz. Ali’nin oğlu Hüseyin’in, savaşta arkadaşlarıyla birlikte gösterdiği direnişi ve şahadeti anlatan bir zaman tanığıdır. Bu vaka, bir çöl ortası direnişini anlatmaktadır. Bu direniş, çölde çekilen acılar ve verilen kıyasıya savaşla eşleşmiştir. Dinin barış özünü tersine çevirmeye çalışan iktidar güçlerine karşı hakkın ve adaletin savaşı olarak bilinen Kerbela olayı, hakikatin karşısında kendini konumlandıran iktidar komploculuğunun da bir örneğidir. Kerbela direnişi, ahlaki özünden dolayı günümüze kadar anılan ve belleklerden silinmeyen bir olay olmuştur.  

Çöl ortasında komployla katledilen Hüseyin ve yoldaşlarını anlamak, Müslüman olsun olmasın her Ortadoğulunun görevidir. En azından, bugünde anlamlı yaşamak için, tarihe doğru bakmasını bilerek bugüne doğru bakabilen gözler yaratabilmek, yürek gözünü iyi açabilmek için gereklidir bu görev. Çünkü ahlaki toplumun bir davranış biçimidir Kerbela’da dile gelenler. Bunu dinlemek ve anlamak için Müslüman olmak şart değil. Ki bu iyi bilinseydi yeni komplo girişimleri yapılmazdı ve yeni idam sehpaları kurulmazdı. Ama bunlar oldular. Yine ve yeniden… Çorum’da, Maraş’ta, Sivas’ta, Gazi’de ve daha birçok yerde… 

Bu olanlar iktidar güçlerinin, tarihi kendi pencerelerinden okuyup üzerimizde yeniden tekrarlamak istemelerinin bir sonucudur. Bu durumda bize düşen direniştir. İktidar güçlerine karşıysak ve bir ifade arıyorsak hakikatimizi anlatacak, bu tarihin ayrıntılarına, çöllerin derinliklerine gizlenen anlamları bulup çıkarmak zorundayız. Bir kum tanesine gizlenmiş de olsa, her hakikat arayışı yürekte bir Kerbela yangını tutuşturduğundan, anlamlı yaşamak için aramak zorundayız. Vicdanımızın sesini kaybetmemek için aramak ve varoldukları sürece Kerbelaların sesini duymak, henüz insan olmaktan çıkmadığımızı bizlere onurla hatırlatacak olan bir göstergedir. Yoksa bizi bekleyen ya AKP’de güncelleşen Muaveyilerin insafına, vicdansızlığına mecbur olmaktır. Ya da kendini inkâr ederek Yezitleşmeye koşan ve Muaviyelere yamanmaya çalışan ve bugün Kılıçdaroğlu şahsında CHP’de güncelleşen sürüngen politikalara mahkûm olmaktır. Oysa Pir Sultan, bedeli asılmak da olsa, mahkûm olmamıştır hükümdarlara. Egemenlerin sofrasında bir lokma yemek yemeyi tercih etmemiştir hiçbir açlığa. Nesimi mahkûm olmamıştır derisi yüzülmesine rağmen. Alevilerin hakikatinde mahkûm ya da mecbur olmak yoktur. Hele sürüngen politikalara mahkûm olmak hiç yoktur. Aleviliğin özünde tüm zamanlarda başı dik olmak vardır. Ulu divanda başı dik olmak, vicdanının sesine yabancılaşmamayı ve insanca yaşamak için her zaman bir muhakeme yapabilmeyi anlatır.

Bugün de Alevilerden beklenen devlet Aleviliğini reddederek, doğal, ahlaki-demokratik ve politik toplumun gereklerine göre hareket etmek, bunun dilini ve eylemini yakalayarak hakikat yolunda yaşamaya devam etmektir. Tersi durumda, alevi inancına ters düşülür. Egemenlerin sofrasından yemek yemenin dahi kabul edilmediği alevi inancı, bugün kendi yaşam anlayışının, felsefesinin, tarihsel toplum mirasının ve kitleselliğinin değerini bilerek anlamın derinliğinde özgür örgütlenmesini yaratmalı, hakikat arayışçılığında Aleviliğin önemini bir kez daha güncelleştirmelidir.

Doğal toplumun özyeterlilik ilkesi çerçevesinde irade yaratmak, kent meclisleri kurarak, yerellerde örgütlenecek komün anlayışını yaşadıkları şehirlerde genelleştirmek, alevi inancının yaşam felsefesiyle en çok uyuşan, örtüşen doğal bir örgütlenme biçimidir.

Kendi kararlarını onaylatacak devlet erkânı beklemek yerine, aldığı kararları kendi toplumsallığı içerisinde uygulamanın eylemine yönelmek, Alevilerin yapabileceği ve yapma gücünü kendi tarihlerinden bulabilecekleri temel bir konudur. Alevilikte emeğin özel ve önemli bir yeri vardır. Bunun için, kendi özgür yaşamını inşa etmenin düşünsel ve pratiksel emeğini vermek gerekmektedir. Bunu devletten beklemek kesinlikle Aleviliğin özüne terstir. İktidarlaşamayan ve iktidara yamanmaya çalışan, iktidarın gölgesinde iradesiz kalarak tüm iktidar pisliklerinin üzerine döküldüğü bir kirli arka bahçeyi andıran alevi tipi, sistemlerin yarattığı artık insan tipinin bir örneğidir. Kendini sunmanın en geri, en ucuz biçimidir. Ve bunun en lüks örneği, Kılıçdaroğlu şahsında somutlaşmakta, bu örnekle alevi halkımızda belleksel bir yıkım yaratılmaya çalışılmaktadır. Bugün Alevilerin ulaşmış olduğu düzey, hâkim sistemlerin halkı sıkıştırmaya çalıştığı çerçeveyi yıkma ve kendi özgür toplumsallığını inşa etme gücündedir. Ve son dönemlerde gelişen demokratik eylemsellikler, kısmi de olsa, örgütlenmiş alevi gerçeğinin özgür olmaya en yakın toplumsallık olduğunu kanıtlamaya yetecek düzeydedir.

Politik toplum olma yönünde güçlü adımların sahibi olan Kürt halkının öncülüğünde tüm Ortadoğulu halklara sunulan demokratik özerklik anlayışı, AKP’li çöl zamanlarında ortaya çıkan büyük bir seraptır. Bu serabın gerçek olması, özgür, demokratik, ahlaki ve politik toplumu yaratma yönünde adım atabilmekle mümkündür. Bugün oldukça tartışılan statü olan Demokratik özerklik, bu konuda önemli bir pencere açmaktadır. Demokratik özerklik çerçevesinde alevi toplulukları, ilk olarak akademiler kurarak yok edilmeye çalışılan alevi inancının, yaşama biçiminin tarihini tartışmayı, doğru kavramlaştırmayı, kavramı güncelleştirmeyi ve tüm bunları kendi toplumsallığı içinde canlı kılmayı esas almalıdır. Bugün alevi toplumunun önde gelen simaları da bu konuda görüş beyan etmektedirler. Hubyar derneği başkanı Ali Kenanoğlu’nun dile getirdiği “Demokratik özerklik, Alevilerin talepleriyle birebir örtüşen bir projedir.” belirlemesi önemlidir, alevi örgütlenmeleri de bu çerçevede bir tutum içinde olmalı, başta anayasada yer alan inkarcı, tekçi anlayışın ortadan kaldırılması için mücadele perspektifini oluşturmalıdır. 

Özerklik anlayışıyla oluşturulacak akademiler aynı zamanda kültürün yaşatıldığı, canlı tutulduğu, kendi hakikatini kendi özgür iradesiyle dile getirildiği alanlar olmanın öncü alanları olacaklardır. Özellikle Dersim, Maraş, Dilok ve Sivas gibi, Türk ve Kürt halklarının komşuluk ilişkileriyle birlikte yaşadığı alanlarda bu konuda girişimler artmalı ve devletin resmi ideolojiyle doldurmaya çalıştığı bu alanlar, özgür toplumsallaşmanın yeni akış mecraları haline getirilmelidir. Renksizleştirilmeye çalışılan bu alanlar demokratik özerkliğin en renkli, yaşam coşkusuyla dolu, dinamik alanları haline getirilebilir. Bunun imkânı vardır. Tarihsel olarak bu konuda birikimler vardır ve tarih doğru okunmak durumundadır. CHP’nin milliyetçi, ulus-devletçi zihniyetiyle oynattığı egemeninin karikatürü olan Kılıçdaroğlu’nun güncelde olması, Dersim demek değildir, tam tersine Dersimli olamamak demektir. Dersim’in yakın Kerbela tekerrürü tarihi karşısında vicdanı kör ve sağır olmak demektir. Bu bilinçle hareket etmek ve hâkim ulus devletçi mecburiyetlerin dışına çıkmak, politik toplum yaratmanın ilk ve en temel şartıdır.

İktidar güçlerinin tüm katliam, asimilasyon, sindirme ve inkâr çabalarına karşı, her yerde, tüm mahallelerde komünler, kent meclisleri ya da kent konseyleri kurarak bunlar aracılığıyla iktidar politikalarının başarılı olmadığı, alevilerin sindirilmediği, alevi yaşam anlayışının yok edilmediği ortaya konmak durumundadır. Ancak bu yolla devlet Aleviliği reddedilebilir. Ancak bu yolla aleviler, kendi komünalitesini yaratarak politik toplum olmanın gereklerini yerine getirebilir ve gelecek ütopyasını da barındıran tarihsel miraslarına sahip çıkabilirler. Alevilerin tarihsel mirasının temelinde de özerk bir toplum olarak yaşamanın, demokratik ve komünal toplum özelliklerinin olduğu bilinmelidir. Tüm iktidar eksenli dayatmalar karşısında, kendi yaşam anlayışını korumuş olmak, tüm yaşanmamışlıklara, tüm gizlenmelere, tüm ezilme tehlikelerine ya da tüm yasaklı olmanın zorluklarına rağmen, özerk bir topluluk olmaktan kaynağını almaktadır. Kılıca yenilmeyen aleviler, ne AKP’nin derin asimilasyonuyla ne de Kılıçdaroğlu’nun haramzade seferberliğiyle yenileceklerdir. Kendisi olmak, kendi öz kültürünü korumak ve yaşatmak, bunun için direnmek, öz savunmanın en temel biçimidir. Bu başarıldıkça farklı inanç kesimleriyle birlikte barış içinde yaşamanın zemini yaratılacaktır. Özünü korumak kendini savunmaktır. Bu dayatmalar karşısında direnilecektir. Çünkü alevi kültüründe egemenler karşısında direnmek esastır. Bu mirası güncelleştirmek ve vicdanının sesini hiçbir zaman yitirmemek, Kerbelalar varolduğu sürece bu sesi duyabilecek yüreklerin taşıyıcısı olmak, Alevilerin kendi hakikatini yaşaması demektir. Ve kendi hakikatini yaşamak, özgürlüktür.