| |
HEGEL’E KISA BİR BAKIŞ
Georg Wilhelm Friedrich Hegel (27
Ağustos
1770,
Stuttgart -
14 Kasım
1831),
Alman
filozof.
Günümüzde
Almanya'nın
güneybatısında yer alan
Stuttgart,
Württemberg'de
doğan
idealist
Alman
filozof.
Etkisi, hem onu takdir edenler (
Bradley,
Sartre,
Küng,
Bauer,
Stirner,
Marx ) hem
de acımasızca eleştirenler (
Kierkegaard,
Schopenhauer,
Nietzsche,
Heidegger,
Schelling)
gibi çok farklı konumlardaki insanlar üzerinde çok geniş bir yelpazede
olmuştur. Felsefenin sürekli tartışılan sorunlarının fasit dairesinin
dışına çıkmak için, muhtemelen felsefede ilk kez,
tarih ve
yapının önemli olduğunu ileri sürdü.
Efendi-köle
diyalektiğinin kavramsallaştırması
öz farkındalık
oluşması için
ötekinin
öneminin altını çizdi.
Bir memurun oğluydu.
Tübingen'de
ilahiyat
okuduktan sonra
Bern ve
Frankfurt'ta
felsefe öğretmenliğine başladı. 1805'te
Jena üniversitesine
profesör oldu. Başlangıçta
Schelling'in
öznel idealizm felsefesine inanmış görünüyordu, sonradan kendine ayrı
bir sistem kurup onun savunmasını yapmaya başladı. Kurduğu bu felsefe
sistemini 'phanomenologie des Geistes' adındaki eserinde anlatmıştır.
Bir süre
Nürnberg'de
kaldıktan sonra
Berlin ve
Heidelberg
üniversitesinde profesörlük yaptı. Bu devrede yazdığı eserler
arasında 'Mantık Bilimi' ve 'Felsefe Ansiklopedisi' dikkati çekti.
Hegel’in ilk çalışmaları Hıristiyanlık ve Yahudilik ile ilgilidir.
Zamanla düşüncesini geliştirdi; varoluşu düşünce temeline dayanarak
açıklayan idealist felsefenin temsilcisi durumuna geldi. Tarihin ve
düşüncenin gelişiminin, varlıkların birbiriyle karşılıklı etkileşimi
anlamına gelen diyalektik süreç içinde geliştiğini savundu. Hegel bu
sürece “diyalektik yürüyüş” adını verir.
Diyalektik yürüyüş biri olumlu, biri olumsuz iki kavramın çatışmasından
olumlu bir kavramın elde edilme sürecidir. Bu Hegel’in
tez-antitez-sentezden oluşan üçlü basamaklandırmasıdır. Hegel bu sürece
şu örneği verir: ‘Düşünce’ bir tez olarak alınırsa, henüz gerçekleşmemiş
bir olanaktır. Kendini gerçekleştirmesi için kendi dışında ikinci bir
alan olmalıdır. Bu ikinci alan doğadır. Doğa aynı zamanda düşünce
kavramının antitezidir. Bu iki zıt kavramın çatışmasından kültür
ürünleri doğar. Bu da sentezdir. Hegel’e göre diyalektik yürüyüş
sürecinin en üst basamağında Mutlak Tin ya da Zihin (Geist) vardır. Üç
basamak Mutlak Tin’in kendini belli bir amaca göre ortaya çıkarmasıdır.
Buna bir anlamda Mutlak Tin’in özgürleşme süreci denebilir.
XIX. yüzyılın ilk yarısında temelde Kant 'ın felsefesine tepki olarak
gelişen Alman İdealizmi diye bilinen felsefe akımının bir yanda Fichte
öbür yanda Schelling ile birlikte en büyük kurucularından; çoklarının
gözünde felsefe tarihinin son büyük dizgeci filozofu.
Alman İdealizmi XIX. yüzyılın sonlarına gelinene değin Almanya'daki
felsefe gündemini büyük ölçüde belirlemiş olması bakımından son derece
önemli bir "felsefe okulu"dur. Kant sonrası felsefenin en büyük dizgeci
idealist filozofu olan Hegel, gerek yayımlanmış yazılarında gerekse de
derslerinde "mantıksal" bakış açısından kapsamlı ve dizgeli bir varlık-
bilgisi kurmaya çalışmıştır. Hegel en çok, kendisinden sonra Marx 'ın
başaşağı çevirerek komünist topluma doğru evrilen maddeci bir tarih
anlayışı olarak yeniden yapılandırdığı "erekbilgisel tarih" anlayışıyla
öne çıkmıştır. Nitekim XX. yüzyılda Hegel düşüncesinin mantıksal yönü
büyük ölçüde gözdeliğini yitirmiş, düşünürün daha çok siyaset ve toplum
felsefesi üzerine söyledikleri ilgi ve destek görmüştür. Bununla
birlikte yakın dönemlerde Hegel 'in pek değinilmemiş yönlerine giderek
artan bir ilgi eşliğinde Hegel Felsefesinin yeniden canlandırılmaya
çalışıldığı görülmektedir.
Bütün felsefesi boyunca insanın özünde tarihsel bir varoluşu
bulunduğunu, tarihinse özgürlük bilincinin gelişimiyle özdeş olduğunu
savunan Hegel, gerçek özgürlüğün üyelerinin birbirlerinin varlığını aynı
ölçüde karşılıklı olarak tanıdığı, birbirlerine eşit derecede saygı
gösterdiği bir toplumda yaşamak ile edinilebileceğini ileri sürmüştür.
İnsanın tarihselliği ile özgürlüğü üstüne yapağı çok önemli vurgular
yanında, başta "yabancılaşma" ile "diyalektik" kavramları olmak üzere
birtakım felsefe kavramlarına getirdiği açımlamalarla Marxçılıktan
varoluşçuluğa, yorumbilgisinden yapısöküme değin çok çeşitli felsefe
anlayışlarını derinden etkilemiştir. Felsefe akımları üzerinde yol
açtığı alabildiğine geniş etkilere ek olarak, modern toplum kuramları,
tarih, siyasetbilim, Protestan tanrıbilimi gibi başka başka alanlarda da
Hegelci yaklaşımların izlerini görmek olanaklıdır.
Felsefenin temel amacı, der Hegel, karşıtlıkları ve bölünmeleri
yenmektir. ‘‘Bölünme [Entzweiung] felsefe gereksiniminin
kaynağıdır.’’ Deneyim dünyasında anlık ayrımlar, karşıtlıklar, görünen
çelişkiler bulur ve birleşmiş bir bütün kurmaya, Hegel’in deyişiyle,
bozulmuş uyumun üstesinden gelmeye çabalar. Gerçekten, bölünme ve
karşıtlık kendilerini anlığa ayrı ekinsel evrelerde ayrı biçimlerde
sunarlar. Ve bu değişik dizgelerin kendilerine özgü ırasallarını
açıklamaya yardım eder. Anlık bir zaman örneğin ruh ve beden arasındaki
bölünme ve karşıtlık sorunu ile karşılaşırken, bir başka zaman aynı
sorun kendini özne ve nesne, anlık ve doğa arasındaki ilişki sorunu
olarak sunar. Ama sorun kendini hangi tikel yolda ya da yollarda sunarsa
sunsun, usun (Vernunft) temel ilgisi değişmeksizin kalır:
Birleşmiş bir bireşime erişmek.
Hegel'in temel düşüncesi şudur: Kendini geçekten ortaya koyabilmek için
kendini olumsuzlamak ve kendinden başka bir şey olmak gerekir. Yani
kendini bulmak için bir başka şeyde kendini yitirmek zorunludur. Bir
başka deyişle, yabancılaşma, aşmanın hareket ettirici gücüdür.
Bu süreç boyunca tin, önce kendindedir(tez), sonra kendi dışına
çıkar(antitez) ve mutlak tinde kendine dönmeden önce yabancılaşmaya
uğrar. Bu üçlemsel süreçte tin, önce kendindedir(mantık) ve şeylerin
yalnızca düşünülebilir yanlarını göz önüne alır; daha sonra kendinden
çıkarak dış nesnelere yönelir(doğa felsefesi) ve son olarak maddede
kendini olumsuzladıktan ve dışlaştırdıktan sonra kendinde ve kendi
içinde varlığını bularak toparlanır; öz gerçekliğinde, nesnenin ve
öznenin birliğinde kendi bilincine varır(tin felsefesi). Hegel kendinden
önceki düşünürlerin birikimlerini bir araya getirip onlardan istifade
etmiştir. Hegel yazılarında aynı diyalektik düşünceye esas olan
temellerden bahsetmiştir.
Diyalektiğin İdealist Temelleri 1-Bütünsellik ilkesi 2-Oluş ilkesi
3-Çelişki ilkesi 4-Niteliksel değişme ilkesi
Bütünsellik ilkesi diyalektik düşüncenin en kapsamlı düşüncesidir. Bu
ilke en geniş anlamıyla herhangi bir şeyin tek başına ve içinde
bulunduğu bütünden ayrı olarak ele alındığı zaman kavranamayacağını
ileri sürmektir.
Oluş ilkesine göre evren sürekli bir oluş halindedir. Hiçbir unsuru
değişmiyor ya da hareket etmiyor gibi ele alamayız. Evren sonu gelmez
bir harekettir. Oluş ne kendinden, varlık ne de hiçliktir.
Hegel çelişkiyi şu şekilde açıklar. Herhangi bir şey anlaşılır hale
gelmek için kendi karşıtından geçmek zorundadır. Her şey başka bir şeye
nispetle tanımlana bilir. Herhangi bir şeyin anlaşılır olabilmesi için
bu şeyin karşıtı olan şeyde düşünülmelidir. Niteliksel değişme ilkesini
bir örnekle anlatabiliriz. Ksijenin belli oranlarda birleşmeleri yeni
bir cismi yani suyu ortaya çıkarır. Bu yeni cismin nitelikleri oksijenle
hidrojenin özellikleri bir araya getirilerek oluşturulamaz. Yani bu yeni
maddenin niteliklerini oksijen ve hidrojenin niteliklerinden
çıkarsayamayız. Burada söz konusu olan niteliksel bir değişmedir
Öteki Alman idealistleri gibi Hegel de tek başına Kantçı ilkelerle kendi
içinde bütünlüklü bir "gerçeklik kuramı" oluşturmanın olanaksız olduğu
düşüncesiyle Kant'ın eleştirel felsefesinin felsefe sorularına son
noktayı koyamadığı inancındadır. Kendinden önceki iki idealist öncelinde
olduğu gibi Hegel için de kendi içinde bütünlüklü bir gerçeklik kuramı,
tek bir ilkeden ya da tek bir konudan başlayarak bütün gerçeklik
biçimlerini dizgeli bir biçimde açıklayabilen kuramdır… Hegel 'e göre
gerçeklik biçimleri güneş sistemindeki gezegenlerle, fiziksel
maddelerle, bitkiler, hayvanlar, insanlar gibi organik yaşam
biçimleriyle sınırlı değildir yalnızca. Nitekim gerçektik biçimleri
arasında tinsel görüngüler, toplumsal ve siyasal örgütlenme biçimleri,
sanatsal yaratılar, felsefe ile din gibi kültürel örüntüler de yer
almaktadır… Dolayısıyla Hegel, felsefesini bina etmeye koyulurken,
felsefenin başlıca ödevinin bütün bu çeşitli gerçeklik biçimlerini tek
bir ilkeden yola çıkarak açıklayacak bir düşünce dizgesi kurmaktan
geçtiğini öngörmektedir.
Bu öngörünün alanda yatan temel öncüllerden biri, hiç kuşkusuz Hegel 'in
ancak böylesi bir dizgeli doğaya konu bir kuramın inancın yerini
bilginin almasına olanak tanıyacağını düşünmesidir. Çoğu felsefe
tarihçisinin gözünde bu düşünüşüyle Hegel, inanç ile bilgi arasındaki
ikilik karşısında bilgiden yana aldığı tutumla, genelde Alman
Aydınlanması bağlamına, daha özeldeyse Alman İdealizminin usçu
çerçevesine yerleştirilmektedir. Hegel'in "us" denilenden en genel
anlamda anladığı, belli bir insan tekine ya da tek bir özneye
yüklenebilecek belli türden bir nitelik ya da yeti değildir. Tam tersine
bütün gerçekliğin toplamıdır us.
Bu düşünce uyarınca Hegel, us ile gerçekliğin bir ve özdeş olduğunu,
birbirlerinden şu ya da bu biçimde ayrılarak düşünülmelerinin olanaksız
olduğunu ileri sürer: "Ussal olan gerçek, gerçek olan da ussaldır."
Hegel, Us'u gerçekliğin toplamı olarak tanımlamakla birlikte, bu us
anlayışının Spinoza 'nın töz tasarımı doğrultusunda anlaşılmaması
gerektiğini özellikle belirtir. Buna göre usun, Spinozâ nın tözünden
ayrı olarak, en son amacı usun kendisini tanıması olan, diyalektik
anlamda aşamalanmış bir gelişim süreci olarak anlaşılması gerekmektedir.
Us gerçekliğin bütünü olduğu için bu en son amaç ancak us kendisini
bütün gerçeklik olarak tanıdığında gerçekleşmiş olacaktır. İşte
felsefenin temel amacı da usu kendi bilgisine taşıyan bu sürece ilişkin,
bu sürecin uğraklarına, usun hangi aşamalardan nasıl geçtiğine ilişkin
tutarlı bir açıklama sunmaktır. Açıkça görüldüğü üzere Hegel daha
düşünüşünün başında us kavramı ile bu kavramın gerçekleşme süreci
arasında kesin çizgilerle bir ayrım yapmaktadır..
Hegel, "us" kavramını ayrıntılarıyla açıklama ödevini kurduğu felsefe
dizgesinin "Mantık Bilimi" adını verdiği bölümünde gerçekleştirmektedir.
Dizgesinin bu ilk bölümünde "us" kavramının çeşitli ögeleri tartışılarak
dizgeli bir bağlama yerleştirilmektedir. Öte yanda bu kavramın
gerçekleşme sürecini Hegel, dizgesinin öteki iki bölümünü oluşturan
"Doğa Felsefesi" ile "Tin Felsefesi" bölümlerinde kapsamlı bir biçimde
incelemektedir. Hegelci anlamda Us'u bütün gerçeklik olarak kanıtlamayı
amaçlayan dizgesel işlevleri bir yana, her iki bölüm de kendi içinde
ayrıca başka amaçları da yerine getirmek amacıyla tasarlanmış
dizgelerdir. Nitekim "Doğa Felsefesi" temelde doğal görüngüleri bütün
yönleriyle gittikçe karmaşıklaşan bir olgular dizgesi olarak betimleme
amacı üstüne kurumuştur. Burada kurulan dizge en yalınkat kavramlar olan
uzay, zaman ve madde kavramlarıyla başlayıp, en sonda geliştirilen
hayvan organizması kuramıyla kapanmaktadır. Buna karşı "Tin Felsefesi"
çeşitli ruhbilimsel, toplumsal ve kültürel biçimler üzerine
odaklanmaktadır. Burada temelde tanıtlanmaya çalışılan ana düşünce,
tinsel olgular gibi ideal şeylerin varlığın kişilerin bireysel
bilinçlerinin öznel yaşantılarına bağlı olarak tanımlanamayacağı, bunun
için bağımsız, nesnel bir varlığın gerekli olduğudur.
Hegel 'in tinsel olgular için verdiği belli başlı örnekler devlet,
sanat, din ve tarihtir. Jena Üniversitesi'nde çalışmalarını yürüttüğü,
Jena Dönemi" diye bilinen dönem boyunca Hegel, eleştirdiği felsefe
tutumlarına karşı Schelling 'in izinden yürüyerek "öznellik" ile
"nesnellik" arasındaki karşıtlığın üstesinden ancak bir "özdeşlik
felsefesi" kurmak yoluyla gelinebileceğini öne sürmüştür. Bu bağlamda
Hegel söz konusu özdeşlik felsefesi için iki önkoşul belirlemektedir:
Her karşıtlık için birbirine karşıt olan etmenlerin birliği olarak
görülecek bir birlik olmalıdır; karşıt etmenler birlikte oluşturdukları
birlikten daha fazla bir şey olarak görülmemelidir. Hegel bu iki
önkoşulu belirledikten sonra özdeşlik Felsefesinde yeniden kurulacak
birliği "özne-nesne" diye tanımlarken, özne ile nesnenin kendilerini
birbirleriyle karşılıklı ilişkileri temelinde "öznel özne-nesne" ile
"nesnel özne-nesne" diye ikiye ayırmıştır. Hegel bu terimceyi çok uzun
bir süre kullanmamakla birlikte, Jena Dönemi boyunca karşıt öğeler
arasında bir birlik geliştirme izlencesi doğrultusunda hep aynı
terimceyle düşünmüştür. Hegel'in dizgeci Felsefesi gerçekliği usun bütün
yönleriyle birlikte kendi kendini temsili olarak kavramaya çalışır.
Burada sözü edilen usun hem bilgikuramsal hem de varlıkbilgisel bir
temeli bulunmaktadır. Bir başka deyişle Hegel için us, özel bir yolla
bilgi edinmemize katkıda bulunan özel bir insan yetisi değildir.
Hegel 'in Us'un varlikbilgisel bir temelinin olması gerektiği düşüncesi
için gösterdiği ikinci dayanak, bir bakıma birinci dayanağın neliğini de
daha açık bir hale getirmektedir. Bu ikinci dayanak her şeyi
yapılandıran temel yapının içyapısının us olduğu düşüncesiyle
temellendirilmektedir. Hegel söz konusu içyapıyı düşünme ile var olmanın
kavraması son derece güç birliği olarak anlamaktadır. İkinci dayanağın
gösterilmesinin ardında yatan temel neden, yalnızca Felsefi bir
yaklaşımın bütün gerçekliği kendi içinde tutarlı ve bütünlüklü bir
biçimde düzenleyip bilgiye açabileceğidir. Bir başka deyişle, ikinci
dayanağın varlığı, gerçek olan her şeyin ancak usun birtakım özgül
öğelerinin gerçekleşiminin us ile kavranması koşuluyla gerçek
olabilecekleri düşüncesine dayandırılmaktadır. Bütün varlıkların özce
düşünülebilir oldukları varsayımı, temel bir yapıyı baştan soyutlamanın
zorunluluğu varsayımıyla birlikte, Hegel 'e göre bizi doğrudan doğruya
"düşünce ile varlığın bittiği" olarak temel yapı tasarımına, yani
düşünce ile varlığın bir ve aynı olduğu sonucuna götürür.
Bu sonuç aynı zamanda usun varlıkbilgisel temeli olduğunu kanıtlayan
üçüncü dayanağa karşılık gelmektedir: Yalnızca düşünenin varlığı vardır.
Gösterdiği dayanaklarda sürekli birci bir felsefe konumu doğrultusunda
us yürütüyor oluşu, Hegel'in bütün felsefe anlayışının çoğunluk "Us
Birciliği" diye adlandırılmasının da başlıca nedenidir. Bunun yanında
Hegel felsefesinin kimi başka belirgin özellikleri de bulunmaktadır.
Bunlardan biri, sözgelimi Hegel 'in ortaya koymaya çalıştığı "Saltık
Tin" anlayışında evren ile Tanrı'yı özdeşleştirecek denli tümtanrıcı bir
temellendirme mantığıyla hareket etmiş olmasında gözlenmektedir. Bunun
yanında Tanrı'nın kendi bilincinde olmasının zorunlu olduğu yönündeki
Hegelci sav, tanrıbilimci düşüncelerin Hegelin felsefesine ne denli
egemen olduğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir. Bu bağlamda
özellikle Tanrı'nın saltık zihninin ancak kendi yaratacağı varlıkların
zihinleri aracılığıyla kendini gerçekleştirebileceği düşüncesi bunun
açık bir kamadır.
Dolayısıyla Hegel 'in Felsefesinin, en genel anlamda Kant, Fichte ve
Schelling tarafından ortaya konmuş "aşkınsal idealizm" anlayışlarını
dizgeli bir yolla bireşimsel bir birliğe indirgeme çabası olduğu
söylenebilir. Şeylerin görünüşleri dışında hiçbir şeyin
bilinemeyeceğini, şeylerin özünü bize veren "kendinde şey alanı"nın
bilgiye kapalı olduğunu ileri süren Kant'ın bütün yolları tıkayın
olumsuz kuramsal deneyim eleştirisine karşı Hegel, ilerletici, felsefeye
yeni bir yol açan içkin anlamda olumlu bir eleştiri sunduğunu ileri
sürer. Buna göre, kendinde şeyin gerçekliği görünüşler bakımından
bilinemez bir şey olarak değil, gerek düşüncede gerek gerçeklikte daha
yüksek, daha zengin bir biçimde geri dönmek üzere karşıtlara bölünerek
ilerlemekte olan etkin bir süreç olarak anlaşılmalıdır. Hegel'e göre bu
süreç en yalınkat biçimiyle varlık iken, en yetkin, en olgun, en zengin
biçimlerinde kendisini tin, saltık zihin, devlet, din ve felsefe olarak
gerçekleştirmektedir. Felsefenin başlıca ödevi de bu sürecin geçtiği
bütün aşamaların, bulunduğu bütün uğrakların dizgeli bir biçimde izini
sürmektir. Bu ödev uyarınca Hegel'in izlediği yöntem her bir kavramda ve
her bir şeyde kendisini gösteren üç aşamalı gelişimi (Entwicklung)
izlemekten oluşmaktadır ("Diyalektik": Sav [Tez]-Karşısav [Antitez]-
Bireşim [Sentez). Bu anlamda Hegel, Kant 'ın söylediği gibi felsefenin
deneyimle çelişmeyip, tam tersine eldeki deneyim verilerini bütünüyle
felsefi kılarak onlara en son anlamda doğru bir açıklama sunmuş olacağım
savunmaktadır. Hegel'in yöntemine göre, sözgelimi "özgürlük" kavramını
bilmek istediğimizde, öncelikle yapmamız gereken, hiçbir davranışını
bastırma gereği duymayan, düşünmeyen, en önemlisi de hiçbir zaman bu
amaçlarla eyleme geçmeyen yabanılların hiçbir sınırlamaya konu olmayan
özgürlük kavramlarına bakmaktır. Bundan sonraki ikinci aşamada, bu tür
bir özgürlüğün karşıtıyla değiştirilmesi için yabanılların bırakılan
yerdeki uygarlığın ya da yaşamın tiranlığa dönüşmesi gerekecektir.
Hukukun kuralları alanda yaşayan yurttaşın konu olduğu üçüncü ve son
aşamada, yabanılların tasavvur dahi edemeyeceği kendi özgürlüklerinden
çok daha yetkin, çok daha zengin bir özgürlük kavramının ortaya çıkacağı
duruma yoğunlaşılacaktır. Bu üç aşamalı süreçte açıkça görüleceği üzere,
ikinci aşama bütünüyle birinci aşamanın karşıtı olarak onun ortadan
kaldırılmasına karşılık gelirken, buna karşı üçüncü aşama birinci
aşamaya çok daha yüksek, zengin ve doğru biçimde dönüşü anlatmaktadır.
Hegel bu üç aşamayı sırasıyla
1- Kendinde şey (Ansich);
2- Kendi dışındaki şey (Anderrsein);
3- Kendinde ve kendisi için şey (An-und-für.sich) biçiminde
adlandırmıştır. Hegel 'e göre bu üç aşama bütün bir düşünce ve varlık
alanı boyunca birbirlerini sürekli olarak izleyegelmişlerdir. En soyut
mantıksal süreçlerden tutun da zihnin en somut etkinliğine değin bu üç
aşamanın peş peşe gelme durumlarını bütün her yerde açıklıkla görmek
olanaklıdır. Bu durum Hegel'in gözünde felsefe tarihindeki felsefe
dizgelerinin birbirleri peşi sıra gelişleri için de aynen böyledir.
Hegel 'e göre söz konusu diyalektik ilişki en iyi felsefi anlatımına
varlık ile hiçlik kavramları arasındaki ilişkide bulur. Buna göre
"varlık", her zaman için kendi karşıtına, yani "hiçlik" olma
yönelimindedir; dolayısıyla bu birbirinin karşıtı iki kavram "oluş"
kavramı içerisinde bütünleşmektedirler. Aristotales mantığına göre,
"şurada olan ağaç" için söylenebilecek doğru, "orada olanın ağaç
olduğu"dur. Ne var ki Hegel mantığı açısından orada olan ağacın masa ya
da kâğıt olabilecek olmasını söylemek de aynı derece doğrudur-söz konusu
ağacın gerçekliğinin eksiksiz bilgisini edinmek bakımından. Bu anlamda
Hegel gerçekliğin en üst anlatımının "varlık'ta değil "oluş" ta
bulunduğunu belirterek, bunun aynı biçimde düşünce için de geçerli
olduğunu söylemektedir. Çünkü bir şeyin gerçek bilgisine ulaşabilmek
için salt o anki halini ya da durumunu bilmek yetmez, geçmişte ne
olduğunu ve gelecekte ne olacağını da bilmek, yani o şeyi bütün bir
tarihsel gelişimi içinde bilmek, bir şeyi eksiksiz bilme ediminin
ayrılmaz bileşenleridir. Varlık ile hiçliğin, her ikisinden de daha
yetkin bir kavram olan "oluş" içerisinde bütünleşik halde içeriliyor
olmalarına bağlı olarak, yaşam ite zihin de yine aynı mantık uyarınca
"süreç" içerisinde kendilerinden daha yetkin bir kavrama
dönüşeceklerdir. Hegel bu noktada en yalınkat biçimin "varlık", ondan
sonra gelenin "yaşam", onlardan daha yetkin olarak ortaya çıkanın da
"zihin" olduğunu yineledikten sonra, bu süreci tin (Geist) ya da idea
(Begrif) olarak adlandırmaktadır. Kimi Hegel yorucuları Hegel
felsefesindeki bütün üç aşamalı süreçlerin Tanrı ile özdeş olduğu
gerçeğine dayanarak, bu sürecin de son çözümlemede Tanrı olarak
anlaşılması gerektiğini öne sürmektedirler. Tin, Tanrı ya da Saltık
Düşünce sürecine ilişkin bu en temel düşüncelerin ışığı alanda Hegel,
her biri farklı bir alanı ele alacak biçimde felsefeyi bölümlere
ayırmıştır :
1- Mantık ya da metafıziğin temel araştırma konusu olarak kendinde şey
alanı;
2- Doğa felsefesinin temel araştırma konusu olarak kendi dışındaki şey
alanı;
3- Tin felsefesinin (Geistesphilosophie) temel araştırma konusu olarak
kendinde ve kendisi için şey alanı.
Hegel 'in devlet felsefesi, tarih felsefesi ve Saltık Tin kuramı,
felsefesinin görece daha kolay anlaşılır bölümlerini oluşturduklarından
çoğunlukla çok daha büyük bir ilgi çekmişlerdir. Devlet'in nesnelleşmiş
zihin olduğunu ileri süren Hegel, buna karşı tutkuların, önyargıların,
kör itkilerin egemenliği altındaki bireysel zihnin ancak belli ölçülerde
özgür olabileceğini savunmaktadır. Bu yüzden yetkin anlamda özgür
olmayan bireysel zihin, yurttaş olarak kendisine ait olan tam
özgürlüğüne kavuşabilmek için kendisini özgürlüğün karşı olan
zorunluluğun boyunduruğu altına sokmaktadır. Söz konusu zorunluluğun
boyunduruğu ile karşılaşılması öncelikle ötekilerin haklarının
tanınmasında, sonra ahlâkta, en sonunda da temel kurumu aile olan
toplumsal ahlâkta kendisini göstermektedir. Ailelerin biraradalığı sivil
toplumu oluşturmakla birlikte, bu örgütlenme biçimi Devlet ile
karşılaştırıldığında son derece büyük eksikleri olan bir yapılanmadır.
Devlet bu noktada Hegel 'e göre düşüncenin en yetkin biçimiyle
gövdelenmiş halidir; buna bağlı olarak da Tanrı'nın kendisinin
gelişiminin aşamalanışında çok önemli bir yer atmaktadır. Devlet' in
kendi içinde araştırılmasının bir yerde anayasanın yapılması ile eş
anlama geldiğini belirten Hegel, Devlet'in öteki devletler ile
ilişkisinin araştırılmasının ise uluslararası hukukun yazılmasına
karşılık geldiğini dile getirmektedir. Hegel ayrıca anayasanın ulusun
ortak tinini oluşturduğunu, hükümetin ise bu ortak tinin gövdelenmesi
olduğunun altını çizdikten sonra, tarihe bakıldığında her ulusun
kendisine özgü bir tini bulunduğunu, en büyük suçların bir ulusun tinini
hiçe sayan tiranlar ile imparatorlar tarafından işlendiği saptamasında
bulunmaktadır. Savaş bu bağlamda Hegel 'e göre siyaset ilerleme için
kaçınılmaz bir olgu, daha da önemlisi vazgeçilmez bir araçtır. Bir başka
deyişle, savaşın kaçınılmazlığı farklı devletlerarasında baş gösteren
uyuşmazlığın derinleşerek bunalıma dönüşmesinin doğal bir sonucudur. Bu
anlamda tarihsel gelişimin "temeli", Devlet usun tin olarak gövdelenişi
olduğundan her zaman için ussaldır. İlk bakışta olumsalmış gibi görünen
bütün tarihsel olaylar da gerçekte Devlet'te gövdelenen egemen usun
mantıksal açılımından başka bir şey değildir. Hegel'e göre tutkular,
itkiler, çıkarlar, karakter yapıları, kişilikler... Bunların hepsi ya
usun dışavurumudurlar ya da usun kendisini ortaya koyabilmesine olanak
tanıyan araçlardır. Bu nedenle tarihsel olayların hep usun kendisini
gerçekleştirerek yetkinlik kazanma süreci doğrultusunda anlaşılan
gerekmektedir. Bu temel düşüncelerin tuttuğu ışık uyarınca tarihin
baştan sona ussal terimler ile kavranması gerektiğini ileri süren Hegel,
bütün tarihsel olayların mantıksal kategorilerle en son anlamda açıklığa
kavuşturulabileceği düşüncesine sarsılmaz bir inanç duymaktadır.
Hegel 'in tarih felsefesinde, tarihin en genel anlamda üç aşamadan
geçerek ussal tinin gerçekliğine yetkinlik kazandırması söz konusudur:
1- Tek kişinin kayıtsız koşulsuz egemenliğinin doğal sonucu olarak
özgürlüğün bastırılması aşaması olan "Oryantal Monarşi";
2- Özgürlüğün dengesiz bir demagoji içinde yayılım göstermesi aşaması
olan "Eski Yunan Demokrasisi";
3- Anayasaya bağlı olarak özgürlüğün yeniden bütünleşme aşaması olan
"Hıristiyan Anayasa Monarşisi".
Hegel 'e göre Devlet'te dahi zihin öteki zihinlerin varlığıyla
sınırlandırılmış durumdadır. Bu nedenle özgürlüğün edinim sürecinde son
bir aşamanın daha katedilmesi gerekmektedir. Bu son aşama saltık zihnin
sanatta, dinde ve felsefede salt kendisini kendisi olarak düşünmesidir.
Sanatta zihin, ortaya konan sanat yapıtında kendi üzerine sezgisel
düşünümünü gerçekleştirir; bu anlamda sanat dallarının gelişimi saltık
düşüncenin ya da zihnin sanat yapıtında kendisini ne denli
gerçekleştirdiğine bakılarak değerlendirilecek bir konudur.
Öte yanda dinde zihin, sonlu şeylerin sınırlılıkları karşısında kendi
üstünlüğünü duyumsayarak gerçekleştirmektedir kendisini. Aynı felsefe
tarihinde olduğu gibi, dinler tarihinde de tinin gelişim sürecinde
belirleyici olan üç aşama söz konusudur:
1- Sonsuzluk düşüncesinin alabildiğine abartılış aşaması olan "Oryantal
Din";
2- Sonluya verilen yakışıksız ve yersiz önem aşaması olan "Eski Yunan
Dini"
3- Sonlu ile sonsuzluğun bütünleşme aşaması olan "Hıristiyanlık Dini".
Felsefe olarak sanat zihnin kendisini gerçekleştirmesi, hem dinsel
duygulardaki sınırlanmışlıkları aşması bakımından hem de sezgisel
düşünümü yetkinleştirmesi bakımından bütün doğruluğu Us yoluyla
edinebilmenin olanaklı tek yoludur. En yüksek Us ve kendisinin en yetkin
biçimde gerçekleştirmiş Tin biçimi olması nedeniyle felsefe, sanatın ve
dinin konu olduğu sınırlanmışlıkların hiçbirine konu değildir. Felsefe
bu anlamda Hegel ‘e göre "öznel zihin ile nesnel zihnin en yüksek, en
özgür, en ussal bütünleşimidir; daha açık bir deyişle Saltık Tin in
bütün gelişim tarihinin en son ve en üstün amacıdır." Hegel'in, bu "son"
büyük dizgecinin belli başlı yapıtları arasında ;
Phenomenologie des Geistes Tinin Görüngübilimi , 1807
Wissenschaft der Logik (Mantık Bilimi , l816),
Ana Çizgileriyle Felsefe Bilimleri Ansiklopedisi , 1817 ile
Hukuk Felsefesinin İlkeleri , 1821 sayılabilir.
Ayrıca Hegel'in ölümünden hemen sonra (1832'den itibaren) ders notları
ayıklanarak kitaplaştırılmıştır:
(Estetik Üzerine Dersler ),
(Din Felsefesi Dersleri ),
(Felsefe Tarihi)
(Dünya Tarihi Felsefesi ).
Derleyen: Zerdeşt Batman
|
|