TÜM ULUSLAR TARAFINDAN KOVULAN BARIŞIN YAKINMASI
DESİDERİUS ERASMUS

BARIŞ KÜLTÜRÜ MÜ? YOKSA BARIŞ İÇİN KÜLTÜR MÜ?
BOZKURT GÜVENÇ

GEÇEN YILIN SAVAŞLARI 17 SAVAŞ VE MİLYONLARCA ÖLÜ
EDİP EMİL ÖYMEN

 

 
 

 
GEÇEN YILIN SAVAŞLARI 17 SAVAŞ VE MİLYONLARCA ÖLÜ

EDİP EMİL ÖYMEN
 

365 güne aslında çok daha fazla savaş sığdı. Yine de yerli yabancı medya organlarını aradığımızda 17 önemli savaş çıktı ortaya. Önce 1994 savaşlarının iki yeni boyutunu sergiledik, ardından savaşların genel bir envanterini çıkarmaya çalıştık. Son bölümde de 17 savaşın kısa künyelerini verdik.
      Yıl sonu her alanda bilanço yapmanın yararları sonsuz. 365 günü “comprime” bir şekilde gözden geçirebiliyoruz. Ayrıca yıl içinde TV ekranlarından, radyolardan manşetlerden şöyle bir geçen ama aslında kalıcı bazı olanları anımsıyoruz.“savaş” Clausewitz’in tanımıyla “politikanın askeri araçlarla sürdürülmesi” Yeryüzünde Birleşmiş Milletler çatısı altında bulunan 157 devlettin de en önemli harcama kalemlerinden birinin “savunma” olduğu göz önünde bulundurulur ve gerek devletlerin kendi aralarında gerekse aynı devletin sınırları içinde yaşayan insanların tüm sorunlarını barışçı yollardan çözebilecek yetkinliğe ulaşmadıklaını düşünürsek, savaşların 1994 yılında da sürdüğünü ve önümüzdeki yıllarda da süreceğini belirtmek sadece bir gözlem, bir saptama.
        Yine de hem gerçekleri yansıtmaya çalışmak hemde “böyle gelmiş,böyle gider” kaderciliğine boyun eğmemek için iki yeni boyutu vurgulamak lazım: Birincisi, ve sevindirici olanı 1994 yıllığına savaşlardan çok barışların egemen olma ihtimali. İki kutuplu dünyadan tek kutuplu dünyaya geçerken bir yandan “yeni dünya düzeni” adı verilen Washington kaynaklı globalizm sardı etrafı, ama bir yandan da Filistin devlet başkanıyla el sıkışan İsrail Başbakanı, Kuzey İrlanda’da İRA’nın Londra yönetimiyle görüşmeler yapmaya başlaması, daha önceki yıllarda cezaevinden çıkıp devlet başkanlığına seçilen Güney Afrika Cumhuriyetinin siyah lideri ve eski ırkçı yardımcısı sınırlı, sorunlu ve göreceli de olsa barışın mevcudiyetini kanıtladı. Soğuk savaşın Berlin’de yıkık duvarlı son perdesinin ardından ortaya çıkan yeni manzara uluslararası ilişkilerde güç sahibi olan ABD, Rusya, Avrupa Birliği, Japonya ve Çin gibi ülkeler arasında herhangi temel bir gerginlik veya anlaşmazlık konusunu ortadan kaldırdı.

 BİR SAVAŞ MÜŞTEMİLATI OLARAK MEDYA

İkinci boyut, aslında sadece 1994 yılının ürünü değil. Galiba genel olarak doğum tarihini ABD ve müttefiklerinin Irak’a yönelik saldırısında aramak gerek. Bu da savaşların medyatik boyutu ve niteliği. Artık herşey medyatik, savaşlarda medyatik. Medyaların kendi aralarındaki savaşa uygun olarak, savaşlarında medyatik bir muhabere alanı var artık. Zaten TV kamerası omuzdan atılan stinger füzelerine benzemiyor mu? Muhabirlerin bol cepli yelekleri başta olmak üzere medya mensuplarının kılık kıyafetleri savaşan askerlerinkini andırmıyormu? Medya, “bomba”etkili haberleri, askeri terminolojiden borç alınmış program isimleriyle hem bir savaş alanı, hemde savaşın bir tarafı. Yürütme, yargı, yasama diye sayılan üç gücün ardından gelen basın, genel hiyerarşide silahlı kıvvetlerin önünde mi arkasında mı? Bu soruları tartışıyor iletişim bilimciler, sosyolog ve politologlar. Savaşların meyatikleşmesi belkide medyanın savaşçık hale gelme ihtiyacından kaynaklanıyordu. Ana işlevi kamuoyunu haberdar etmek ve bilgili kılmak olan medya aracılığıyla savaşlar daha iyimi anlaşıldı? Yoksa medya savaşın bir yan örgütü olarak mı çalışıyor? Özellikle Noam Chomsky’nin bu alanda yaptığı çalışmalar medyanın bağımsız bir bilgi haber dağıtıcısı olmak yerine, bazen savaşan taraflardan birinin, ama genellikle savaşın müştemilatı konumuna geldiğini gösteriyor.
       Savaşın medyatikleşmesi belki 1994 yılı içinde dünyada meydana gelen silahlı çatışmalar hakkında kmuoyuna daha çok bilgi-haber dağıtılmasını sağladı, ancak burada dağıtılan devreye giren haber, tüketicisine ulaşan haber ve bilgilerin, fotoğrafın ve görüntülü resimlerin niteliği, içeriği önem kazanıyor. Örneğin Bosna’daki çatışmalar hakkında belki de en sağlıklı bilgi, fotoğraf ve TV görüntüleri, ABD’de yayınlanırken, Washington’un Somali ya da Haiti’deki saldırıları hakkında Amerikalılar, Somali ya da Hitili haber izleyicileri, kendi medyalarında doğru sağlıklı habere hasret kaldılar. Belki de Kanada TV’sini izlemek zorundaydılar.
        Medya derken kaçınılmaz olarak bir sınıflandırma yapmak yerinde olur. Çünkü iki reklam kuşağı arasını eğlence ya da haber programıyla doldurmak zorunda olan ve kimi zaman yeryüzünde milyonlarca kişiye ulaşan TV kanalları, bu etkin ve yaygın niteliklerini savaşların kaderlerini değiştirmek içinde kullandılar. CNN’e inansaydık ABD, Irak’ı ve Saddam Hüseyin’i ilk gün yerle bir etmişti. Ayrıca Somali’yi açlıktan, Haiti’yi de faşist diktatörlükten kurtarmıştı. CNN’in yıl sonu derlemesiyle, İngiliz Jane Defense Review’unun 1994 yılı bilançosu, medya organın hizmet etmek zorunda olduğu odakların farklılığı nedeniyle birbirinden oldukça değişik bilgiler ve bakış açıları nedeniyle benzemez sonuçlara yol açacak. Keza Bağdat’ta yayınlanan Cumhuriyet gazetesi ile New York Times’ın da 1994’ü olağanüstü farklı gözlüklerle okurlarına sunması, medyaın işlevi açısından elzem.
         1994’ün savaşlarında ilk ikisi kadar önemli olmasa da, bir üçüncü, yeni nisbeten yeni boyuttan sözetmek mümkün. Nisbeten çünkü Kore savaşında da ABD’nin BM’nin merkezinin bulunduğu New York’tan gelen emirlerle bazı silahlı çatışmalara müdahalesi söz konusu oldu. ABD, 60’lı yıllarda olduğu gibi (özellikle Vietnam savaşı iyi bir örnek) savaşlara doğrudan girmektense, BM bayrağı altında müdahaleyi daha uygun gördü son yıllar içinde. Tabi kimi yerlerde ezeli düşman Amerikan ve Rus askerlerin mavi miğferleriyle BM üniforması ve bayrağı altında aynı alanda “Barış Gücü” kuvvetlerine katılmaları da tek kutuplu dünyanın yenilikleri arasında belirtilmeli.

 LİSTE, İSTATİSTİKLER VE SINIFLANDIRMALAR

1994 yılı savaşları deyince listeyi çıkarmakta yarar var. Daha sonra silahlı anlaşmazlıklar konusunda kısa künyeler sunacağız. Önce yakın çevremizden başlıyoruz. Ermenistan ile Azerbaycan arasındaki Karabağ sorunu geçtiğimiz yıl içinde de savaşla çözülmeye çalışıldı. Kuzey-doğumuzda ise Gürcistan hem iç savaşı yaşadı, hemde Osetya ve Abhazya ile savaştı. Yine Kafkaslar’da İnguş-Çeçen bölgesindeki savaş 1993’ten bu yana sürdü. Hatta 1994 biterken, Rus tankları Çeçenistan başkenti Grozny’ye girdi ancak beklenmedik bir direnişle karşılaştı. Moskova,  Çeçenistan nedeniyle hem Rus hemde uluslararası kamuoyu nezdinde sıkıştı. Afganistan’da İslami eğilimli gruplar arasındaki çatışmalar, Moskova’nın geri çekilmesinden bu yana hala gündemde . Tacikistan’da kanlı savaş var. Somali’ye Türk askeri birlikleri bile gittiğine göre savaşın bir başka alanı olduğu kesin. Sudan’da Güney-Kuzey ya da Hıristiyan-Müslüman savaşında henüz bir duraklama yok. Afrika’dan ayrılmadan önce ateşler içindeki Cezayir’e de uğramak gerek. FİS ile askeri yönetim arasındaki çatışmalar durmak bilmiyor 1994 sonunda da doğuya doğru gittiğimizde, Sri Lanka ve Doğu Timor adasındaki eski silahların yenileriyle değiştirilip sürdüğünü görüyoruz. Dünya turunda Pasifik Okyonusunu da geçince Haiti, biraz aşağıda da Meksika savaşları çıkıyor önümüze Afrika’da üç durağa daha uğradı savaş otobüsü 1994’te; Ruanda, Angola, ve Liberya. Bitirdik dünya turunu. Yeniden Türkiye’ye dönerken Bosna-Hersek’ten geçmek zorunda kalıyoruz. Belki de en medyatik savaş, çünkü Avrupa’nın göbeğinde kan var. Türkiye’nin çevresinde çok barut, kan ve silah sesi var. Türkiye medyası “savaş”tan saymıyor ama Genel Kurmay Başkanlığı’nın “Düşük yoğunluklu savaş” olarak tanımladığı silahlı anlaşmazlık Batı medyasında, Avrupa Konseyi Parlamentosu ya da aralarında Washington’ un da bulunduğu bazı başkentlerde”Türk-Kürt iç savaşına yol açılabilecek vahim durum” gibi niteliklerle adlandırılıyorlar. Her halükarda, günde ortalama 20-25 kişinin öldürüldüğü bir ortama ve cografyaya resmen savaş denmesi bile, 10 yılda yaklaşık 17 kişinin canını yitirdiği bu melese, Türkiye’den çok, yurtdışında tartışma konusu.
        Şimdi de bir istatistik tahlil denemesi: 1994’te savaş yıllığına giren, sonuncusu dahil toplam 17 vaka mevcut. İlk sınıflandırma bölgesi: 17 savaşın, 6’sı Afrika kıtasında  cereyan etti veya diğer(Angola,Ruanda,Liberya,Somali,Sudan,Cezayir),2’si Latin Amerika’da  (Meksika, Haiti),1’i Avrupa kıtasında (Bosna-Hersek), geriye kalan 8’i ise Asya kıta’sında (Sri Lanka,Doğu Timor, Tacikistan, Afganistan, Çeçenistan, Gürcistan, Azerbaycan ve Kürt meselesi). 8 savaştan son 6’sının Türkiye ile bir şekilde ilişkisi olan bölgelerde cereyan etmesi ayrıca dikkat çekici.
       Genel anlamıyla bu 17 savaşın niteliklerine baktığımızda karşılaştığımız manzara şu: Sadece 5 savaş gerçek anlamda dış güçlerin müdahalesi nedeniyle iki veya daha fazla devletin silahlı kuvvetlerini karşı karşıya getirmiş durumda. (Somali, Bosna, Haiti,Ermeni- Azeri ve Gürcistan  savaşları). Geri kalan 12 savaş aynı devletin  sınırları içindeki çeşitli silahlı gurpların, ve tabi ki gelen olarak hükümet kuvvetleri ve asi kuvvetler olarak adlandırılan muhalefetlerin arasındaki çatışmalar.
       17 savaş alanının 11’inde müslüman halkların bulunduğunu görüyoruz.   Bosna ve Sudan’ın yanısıra Gürcistan’da da çatışan tarafların kimi zaman Müslüman-Hıristiyan ikilemine denk düşmesi ilginç. Afganistan’da ise Müslümanların değişik mezheplerinin de özellikle sünni-Şii anlaşmazlığının da, savaşın temel nedeni olmasa da bir ayrılık unusuru. Somali’de müslüman halk, Amerikalı yani Hıristiyan kurtarıcılarını sevmedi. Cezayir’deki laik-köktendinci çatışması da Huntington’ı doğrulayabilir, ancak Amerikan Yeni Sağ’ının bu eski ideologu esas olarak İslamiyet endişesiyle formüle ettiği “uygarlıklar Savaşı” teorisi, birazda 18 ve 19.yüzyılın sömürge savaşları formülasyonuna benziyor. Beyanlarda hep uygarlık götürmek için Afrika ve Asya’da katliamlar yapmadı mı?
         Son olarak bu kez birazda derin bir niteleme düzgesi kullanarak sınıflandırma yapacak olursak, 17 savaştan 10’unu iç savaş olarak adlandırmak olası. Geri kalan 7’si ise dış saldıraların eseri. Topyekün bir değerlendirme yapıldığında ise soğuk savaş sonrasının tek kutuplu dünyasının henüz ve hala tam olarak yerine oturmamış olmasının sancıları olarak gelişiyor savaşlar. Çünkü söz konusu 17 savaştan 6’sıyla Moskova neredeyse doğrudan ilintili. Bu ilişki kimi zaman siyasal, askeri, coğrafi boyutları içeriyor. Washington’a baktığımızda BM Barış Gücü adı verilen gücün uygulamadaki işlevini düşündüğümüzde, ABD’nin 17 savaştan sadece 4’ünde fiziki varlığına rastlıyoruz. Adana-İncirlik’teki Çekiç Gücü de bu sayıya dahil ettik.

  SAVAŞIN KISA KÜNYESİ

Haiti: “demokrasi gerekirse onu da biz getiririz” Karaib adalarında Küba’nın komşusu eski Fransız sömürgesi Haiti’de 1991 Ekim’inde askeri darbenin ardından önce Amerika Devletleri Örgütü, sonrada BM’nin adaya ambargo uygulamasının amacı, devrik devlet başkanı Aristide’i yeniden iktidara geçirmekti. Darbeci lider general Raoul Cedras uzun süre direndi, ancak sonunda Amerikan birlikleri geçtiğimiz yaz adada gerçekleştirdikleri müdahale ile Aristide’i yeniden koltuğuna oturttular. Devrik liderle de başkent Port-au- Prince’teki villasını fahiş fiyata kiralayarak işi tatlıya bağladılar. 94 yılı boyunca Cunta, Haiti halkının demokrasi istemlerine silahlı karşılık verirken onlarca insanın ölümüne neden oldu. Haitililer Amerikan işgalinden sonra da “kurtarıcılarıyla” sınırlı da olsa silahlı çatışmalara girdiler.
         Meksika: latin Amerikanın efsanevi ülkesinde 1929 yılından bu yana iktidarı tek başına elinde bulunduran Kurumsal Devrimci Parti(PRI), 1993 ve 1994 yılı içinde Zapatista Ulusal Kurtuluş Ordusu’nun (EZLN) önce silahlı ayaklanması, ardından siyasi baskılarına maruz kaldı. Maya uygarlığı ile Kızılderili beşiği olan Chiapas bölgesinde ayaklanan ve halkın geniş katılımını sağlayan Zapatistaların amacaı federal hükümetten yerel makamlar için daha çok özerklik ve demokrasi istemekti. İsyan kanla bastırıldı, ancak Zapatistacılar kaliamın yaygınlaşmaması için uzlaşma yoluna gitti. “tek parti yönetimine son” , “Maya Kızılderililerine hürriyet”, “Federal hükümet sosyal ve ekonomik adaletsiliği artık görsün” sloganlarıyla yürütülen isyan ve halen süren siyasi pazarlık, Mart ayında iktidar partisinin Başkan adayının bir cinayete kurban gitmesi ve ardından yapılan seçimlerde PRI iktidarını sürdürmesiyle devam ediyor.
         Ruanda: Nisan ayında Ruanda devlet başkanı Juvenal Habyarimana’ının esrarengiz bir uçak kazasında ölmesinin ardından başlayan kabile savaşlarında, BM sayılarına göre en az yarım milyon insan öldü. Aynı kaynağa göre, savaş bölgesinden Zaire’deki güvenli bölgelere yaklaşık 1 milyon insan göç etti. Eski Fransız sömürgesi, Paris’in diğer eski egemenlik alanlarında da yaptığı ayrımcılığın faturasını ödüyordu. Hutu ve Tutsi kabileleri arasında iktidar nedeniyle ortaya çıkan anlaşmazlık ülkenin içler acısı ekonomik durumu nedeniyle de kızışınca son yılların en büyük katliamı yaşandı bu ülkede. BM ve batılı devlerde özellikle Fransa, petrol gibi bir zenginliği olmayan ayrıca stratejik herhangi bir önemi de olmayan Ruanda’ya “insani yardım” göndermek için televizyon kameralarına yönelik bazı girişimlarde bulundular.
        Angola: Soğuk savaş döneminde Kübalı askerlerin bile danışman sıfatıyla bulundukları bu eski Portekiz sömürgesinde hala Moskova’ya yakın olan yönetimin düzenlediği son seçimler, silahlı muhalefet hareketi UNİTA tarafından hile yapıldığı gerekçesiyle geçersiz ilan edilince resmi ordu ile UNİTA arasında 15 yıldır süren savaş şiddetlendi. Hükümet UNİTA’yı CİA’nın yönettiğini öne sürüyor. UNİTA’da SSCB’nin dağılmasının ardından hükümetin desteksiz kaldığını savunuyor.
        Liberya: Afrika’nın makus talihini yenemediğinin örneklerinden biri de Liberya. İç savaşaın nedeni hep aynı: Siyasi iktidarda kabile kapışması. Ancak siyasi iktidar esas olarak ekonomik gücü elinde tuttuğu için önemli. Liberya’dan son 14 yıl içinde kişi başına düşen milli gelir %18 oranında azaldı. Yoksulluk açlık sınırına dayanırken, yolsuzluk yaygınlaştı ve ülke gıda ürünü ithali nedeniyle iflas etti.
        Sudan: Afrika’da köprü başını tutan bir ülke. Stratejik öneme haiz. Yönetim İslamcıların elinde. Güneyde Hıristiyan azınlık 15 yıldır silahlı savaş veriyor. Ekonomik olarak güçsüz halkın yarısından çoğu kötü besleniyor. İslami rejim bir yandan Riyad’a bir yandan da Tahran’a yaklaşarak ideolojik yakınlığını paraya tahvil istiyor. Sudan, medyada daha çok Venezuellalı Carlos’un başkent Hartum’da Fransız polisi tarafından yakalanmasıyla adından söz ettirmişti.
       Somali: Amerika’nın BM şemsiyeli medyatik insani yardım çıkarmasının aracı oldu. Ne var ki yerli halk kurtarıcılarını sevmedi. General Aidit yabancı güçlerin ülkeyi işgal etmesi sayesinde kabile çatışmalarını önledi ve Somalileri birleştirdi. Clington Beyaz Saray’da huzursuz saatler geçirdi. Washington istediği gibi Somali’ye yardım edemedi. Amerikalı askerler, asiler dedikleri Somalileri yakalamaya, öldürmeye çalışırken yine Amerikalı uzmanlarda petro kuyuları aradılar bölgede. Bu arada Adriyatik’ten Çin seddine uzanan coğrafyaya dahil olmamasına rağmen Ankara, BM’yi kırmayarak Somali’ye de asker gönderdi. Hatta oradaki BM Barış Gücü’nün komutanlığını bile bir Türk üstlendi.
       Cezayir: 1979 İran İslam Devrimi’nden sonra batı dünyasını en çok saran İslami ayaklanmalara sahne oluyor. Seçimle işbaşına gelmek üzere olan FIS(İslami Selamet Cephesi), Cezayir’deki batıcı askeri cunta tarafından yasadışı bir şekilde engellenince FİS’de GİA(Silahlı Müdahale Grubu) adı altında silahlı örgütlenmeye giderek ülke içindeki laik perest şahsiyetleri bu arada gazetecileri ve başta Fransızlar olmak üzere yabacıları öldürmeye başladı. Cezayir’deki olayların iç savaşa dönüşmesi iki önemli olguyu yeniden gündeme getirdi. Burjuva demokrasisi ne kadar samimidir? Batıcı kesimlerin temel endişesi yerelliğin en önemli rengi olan İslamiyete karşı çözümsüzlüğü.
      Sri Lanka: Hindistan’ın güneyindeki bu adada 11 yıldır süren iç savaşta 30 binden fazla insan öldü. Tamil Eelam Kaplanları Kurtuluş Ordusu adı altında örgütlenen Tamil Gerillaları, Jaffna bölgesinin bağımsızlığı için savaştıklarını belirtiyorlar. 17 yıldır yönetimde bulunan Ulusal Birleşik Parti’nin Ağustos ayında yapılan seçimlerde oylamayı kaybedip yeni Başbakan Bayan Chandrika Bandarasanaike’nin seçim kampanyası sırasında “İç savaşı sona erdireceğiz” şeklindeki vaadi iki taraf arasında görüşmelerin başlama ihtimalini güçlendirdi. Eski hükümet seçimlere kadar Jaffna bölgesine ekonomik ambargo uyguluyordu. Tamil gerillaları Jaffna bölgesinin yanısıra başkent Colombo’da da zaman zaman kanlı şiddet eylemleri gerçekleştiriyor.
       Doğu Timor: Endonezya’nın bitişiğindeki bu eski Portekiz sömürgesi 1975 yılında Endonezya birlikleri tarafıdan işgal, 1976 yılında da ilhak edildi. Washington’un da Cakarta yönetimini desteklemesi sayesinde gelişen bu işgal ve ilhak ve 19 yıldır süren iç savaş yaklaşık 700 bin nufuslu adada 100 bine yakın insanın ölümüne neden oldu. Noam Chomsky nin “Amerikan medyası Kamboçya’da Pol Pot vahşetlerinden hep söz eder de Doğu Timor adasından hiç söz etmez” diyerek medyanın üstüne gitmediği bu iç savaş hakkında bilgi toplamak ve kamuoyunu seferber etmek için yoğun çalışmalar yaptı. Doğu Timor adasının bağımsızlığı için Endonezya işgal kuvvetlerine karşı çarpışan gerillaların önemli bir dış desteği bulunmuyor. Komşu ülkelerden Filipinler ise kendi içindeki müslüman gerillaların Endonezya tarafından desteklenmemesi için Doğu Timor içsavaşının sessiz ve kör bir destekçisi olmakla suçlanıyor.
          Afganistan: Dünyanın en geri ülkesi olarak bilinen ancak en güçlü olduğu dönemlerde bile İngiliz İmparatorluğuna karşı ülkesinin bağımsızlığını korumuş olan Afganistan halkı, Sovyet birliklerinin geri çekilmesinin ardından iç savaşa başladı. İslamcı fraksiyonlar, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık, savunma bakanlığı ve iç işleri bakanlığı gibi stratejik makamları önce kendi aralarında paylaşıp koalisyona gitmelerine rağmen, önce kabile, mezhep ve tarikat anlaşmazlıkları ardından Rusya, İran ve Pakistan’ın kendine bağımlı grupçuklarla ülke içinde istikrarsızlığı kışkırtmaları nedeniyle başkent Kabil, haftada bir yönetim değiştiren ve sürekli olarak saldırıya uğrayan bir başkent olmaktan kurtulamadı. Sovyet işgaline karşı direniş döneminde başlayan iç savaş, tüm ülkede iktidar boşluğunun iyice ortaya çıkmasıyla şiddetlendi. Batılı uzmanlar Afganistan’daki iç savaşı “islamcılığın bölücülüğü ve çıkmazı’nın somut bir örneği” olarak değerlendiriyor. İç savaşın önemli etkenlerinden biri de ülkenin olağanüstü fakirliği.
          Tacikistan: SSCB’nin çökmesiyle Orta Asya Cumhuriyetlerinde başgösteren kargaşanın en kanlı örneği, eski ile yeni, yani Moskova yanlıları ile yeni İslamcı ve reformcuların kapışması ülkedeki kabile çatışmalarıyla da örtüştü. Moskova 25 bin kişilik barış gücüyle çatışmaları önlemeye ya da şiddetlendirmeye çalışırken, İslamcılarla reformcular, eski Moskova yanlılarına karşı koalisyona gitti. Moskova, karışıklıklar konusunda İran’ı ve İslamcıları suçlarken, Tahran da kültürel akrabalık ilişkileriyle bu ülkedeki gücünü arttırmaya çalışıyor. Çatışmaların ilk etkisi, Tacikistan’da yaşayan Rusların ülkeyi terk etmesi oldu. Yapılması olası reformlar ve kalkınma hamlesi de bütçelerin silaha harcanması nedeniyle geri kaldı.
         Çeçenistan: Kuzey Kafkasya’nın Çeçen- İnguş halkları bağımsızlık için ayaklandıkarında önce Moskova’nın engellemsiyle karşılaştılar. Bu küçük özerk cumhuriyet 1991 yılında Dudayev’in önderliğinde bayrağını çekip tek yanlı bir şekilde bağımsızlığını ilan etmişti. Daha sonra kendi aralarında anlaşamayan Çeçen –İnguşlar, Moskova açısından üç kez önemli: bölgede petrol var, bölge Rusyanın Kafkasyaya iniş yolu üzerinde stratejik bir mevki ve nihayet petrol boru hattının geçiş yolu üzerinde bulunuyor. Uçak da kaçırmışlardı ama Türk basını gelişmeleri aktarırken halen Çeçenya ya da Çeçenistan tercihini kesin olarak yapamadı. Moskovanın ikinci Afganistan’ı olarak da anılan Çeçenistan, Yeltsin’in silahlı müdahalesine mütevazi olanaklarıyla karşı çıkarken, tüm Kafkasyanın istikrarsızlığını kanıtladı.
          Gürcistan: Başkent Tiflis, Kafkasyanın eşantiyonu gibi. Eski SSCB’de bir şekilde bir arada silahsız yaşayabilen Müslüman, Hırısitiyan, Oset, Abhaz halkları Moskova’nın devreden çıkmasından sonra, özerklik ve bağımsılık talepleriyle birbirlerine girdiler. Gürcü ordusu batıda Abhazlar, kuzeyde Osetlerle çarpıştı. Eskiden Gürcistan sınırları içinde bulunan ancak idari açıdan özerk olan bölgeler, kimi zaman Moskova’nın da desteğiyle kimi zamanda zenginlikten ve iktidardan daha fazla pay almak amacıyla savaştı. Kafkasya daki esas anlaşmazlık yine de Moskova ile ondan uzak durmak isteyen kesimler arasındaki sorunlardan kaynaklanıyor.
         Karabağ: Azerbeycan toprakları içinde özerk bir Ermeni adası olan Karabağ nedeniyle Azerbaycan ile Ermenistan yaklaşık 3 yıldır savaşıyor. Hıristiyan- Müslüman savaşı mı? Azerbaycan’ın zengin petrol kaynakları; Moskova, Ankara ve Tahran ile ilişkileri, Ermenistan tarihinin acılı sayfaları ve batı ile ilişkileri gibi savaşın başka gerekçeleri de var. AGİK’in de araya girmesine rağmen bu anlaşmazlığa çözüm bulunamadı. Azerbaycan’da zaman zaman iç çatışmaları da şiddetlendiren savaş, yıl boyunca Türk medyası tarafından belki Türkiye’deki gelişmelerden daha fazla süre ve yer verilerek kamuoyuna aktarıldı.
       Bosna-Hersek: 20.yy’ın kara sayfalarından biri olarak geçiyor kayıtlara. Nedeni çağdaş uygarlığın merkezi olarak bilinen Avrupa’nın göbeğinde silahsız bir halk sürekli ve bilinçli bir imha harekatına maruz kalıyor. Üstelik saldırganlar açıkça etnik temizlikten söz ediyor. Bosna, Hersek savaşı tüm savaşlar kadar vahşi, acımasız, ama büyük devletlerin, BM aracılığıyla ambargoları, kayıtsızlığı ve sessizliği özellikle müslüman dünyada çok tepki topladı. Eski Yugoslavya’nın etnik mozaiği kanla parçalanırken, globalizmin, yeni dünya düzeninin belgeli yenilgilerinden biri. Türkiye’de de neredeyse iç politika malzemesi haline geldi.
        Kürt Meselesi: Hem Stalin’in, hem Mao’nun görüşlerini izleyen küçük bir maksist gerilla grubu olan PKK, 10 yıl önce Türkiye’nin güneydoğusunda bir vilayette savaşmaya başlamıştı. PKK, iki yıl önce 76 vilayetin 12’ünde faaliyet gösteriyordu. Şimdiyse 24 vilayette eylem yapıyor. Kürt savaşı özellikle Türkiye’nin kendi basını tarafından umutsuz bir şekilde az ve yanlış bir şekilde izleniyor, aktarılıyor. Hiç bir rakamı doğrulamak mümkün değil. Çok güvenilir olmasa da en doğru tahmine göre çoğu Türkiye topraklarında olmak üzere 12 ila 15 bin arasında aktif PKK savaşçısı var. Kuzey Irak ve İran’da 1500’er, PKK’nin siyasi karargahını ve Önderi Abdullah Öcalan’ı ağırlayan Suriye’de de 1500’den biraz az PKK’li var. Hiç kimse Türkiye Kürtlerinin tam nüfusunu bilmiyor. Tahminler 10 ila 20 milyon arasında, ancak bir ihtimalle Kürtlerin üçte birinden fazlası doğum yerleri olan Güneydoğu dan göç etti. Türk politikacılarının çoğu hala “PKK Kürtlerin temsilcisi değildir” diyor. Peki ama kim o zaman Kürtleri temsil ediyor?

SAVAŞMAYI REDDEDEN ASKERLER

İngiltere’de askerlik mecburi değil, gönüllü. İsteyen gidip asker oluyor, ama ondan sonra da asker gibi davranmak zorunda.

İkinci dünya savaşı sırasında 18-41 yaş arası bütün erkekler askere alınmıştı. 1948-1951 arasında 19-25 yaş arası erkekler 21 ay, 1951-1960 arasında 24 ay askerlik yapmak zorundaydı. 1960’dan sonra mecburi askerlik kaldırıldı.
     1991 yılında Körgez savaşı sırasında asker gibi davranmayan bir askerin başına gelenler, İngiltere’de kamuoyunu günlerce meşgul etti. Topçu çavuşu Victor Williams, “bu benim savaşım değil” diyerek körfeze gitmekte direndi. Almanya’daki birliğinden de kaçtı. 72 gün izine rastlanmadı. Sonra yakalandı. Askeri mahkemeye verildi. 14 ay hapse mahkum oldu. Ordudan atıldı, ama 7 ayda serbest bırakıldı.
      Bir topçu çavuşunun körfez savaşına katılmak istememesi ve bu uğurda hapis yatması, ordudan atılması, iyi bir maaştan ve emekli olduğunda iyi bir emekli maaşından kendisini mahrum etmesi, kamuoyunda tartışma yaratmıştı o günlerde. Hele topçu çavuşunun mahkemede kendisini savunmak için sadece “vicdanıma uygun hareket ettim. Rahatım” demekle yetinmesi ve ifade vermeyi reddetmesi.Askeri müffettişlerin evinde yaptıkları aramada güncesi bulundu. Mahkemede bu günce delil olarak sunulunca içindekiler basına yansıdı, kamuoyuna mal oldu. Birliğinden kaçan Victor, babasının mezarını ziyaret ettiği gün güncesine şöyle yazmış: “Modern savaş çok feci. İnsan sadece kendisini savunmak için savaşabilir. Ama başka bir nedenle değil. Bunu herkesin kabul etmesi şart değil. Ama anlamasını beklerim.”
       Victor’un herhangi bir parti ile bağlantısı olmadığı gibi, hiç bir siyasi eğilimi de yoktu. Yakalandıktan sonra bir avukatla durumunu görüştüğü gün, güncesine şunları yazmış: “Ben sosyalist falan değilim. Sadece Irak’ta doğru bir iş yaptığımıza inanmıyorum o kadar.”
      Mahkemede kendisini çok ünlü bir avukat savundu. İnsan hakları davalarında adı hep geçen Helena Kennedy, jiriye şu soruyu sordu: “Topçu çavuşu Victor Williams, birliğinden makul bir nedenle mi kaçmıştır?” herkes bu sorunun yanıtını “Elbette hayır” şeklinde beklerken, Helena Kennedy’nin yanıtı şöyle olmuştu: “Evet, makul bir nedenle kaçmıştır. Çünkü vicdanına aykırı hareket edemeyeceğini hissetmişti.”

 VİCDANLAR VE SAVAŞLAR:

Bugün bir İngiliz askerinin savaşmayı reddetmesi sadece şu anlama geliyor. Ordu ile imzaladığı iş sözleşmesinin hükümlerine aykırı davranmak ve sözleşmeyi tek yanlı bozmak. Yani bugün bir asker savaşmayı reddederse İngiliz yasaları açısından bu sadece hukuki bir sorun, ahlaki değil. Ama bu anlayış 1960’tan sonra askerliğin mecburi olmaktan çıkartılması üzerine yerleşti. Daha önce durum böyle değildi. Nitekim, hala “büyük savaş” olarak adlandırılan  Birinci Dünya Savaşı’nda savaşmayı reddeden askerlerin başına gelenler bugün insan hakları savunucuları için ibret verici örneklerle doludur. O dönemde vicdanlarının sesini dinleyerek savaşmayı reddedenlerin sayısı resmi kaytılara göre 16 bindir.
       İngiliz İmparatorluğunu savunmak hep gönüllülerin işi olmuştu. Ta ki Büyük Savaş’ta talih, İngilizlerden yüz çevirene dek. İngiliz tarihinde askerlik ilk kez Ocak 1916’da mecburi kılındı, yasaya bağlandı. Savaş bakanlığı firar etmeyen ama sadece savaşmayı reddeden askerlerin nasıl cezalandırılacaklarını ayrıntılı biçimde saptadı. Verilecek cezanın bütün cephelerde aynen uygulanması için yönetmelik yayınladı. Cezayı yönetmelik şöyle tanımlıyor: Yere haç biçiminde bir kazık çakılıyor. Savaşmayı reddeden kişi bu haçın önünde ayakta duruyor. Elleri arkasında kazığın iki kanadına, ayakları da kazığın dibinde birbirine bağlanıyor. Haçın cephe hattına yakın ve düşman ateşine “epey açık” bir yere çakılması gerek. Hükümlü günde iki saat haça bağlı duruyor. Cezanın süresi genellikle üç ay kadar.
      Savaş karşıtı askerlere neden böyle bir ceza öngörüldüğüne gelince: Askeri, savaş sırasında savaş ortamından uzaklaştırmamak. Ortalıkta görülebileceği bir yerde böyle bir ceza vererek herkese ibret olmasını sağlamak. Ve işin pratik yanıda şu. Bir savaş ortamında askeri hapse koyarak bir de ona bakmak, masraf ve külfetinden kurtulmak. Savaş bakanlığının bu yönetmeliğinin savaş karşıtlarına karşı işkence amacıyla kullanıldığı da hep söylenegelmiştir. Ama bu suçlamaların hiç bir şekilde ciddi bir soruşturma konusu yapılmadığı da biliniyor. Öyle ki top arabalarının tekerleklerine bağlananlar olmuş. Bunlar başlarından geçenleri, 1980’lerde dahi televizyonda, radyoda anlattılar. Resmi ifade verdiler, ama “düzen” bu suçlamaları görmezlikten geldi. Savaş karşıtlıklarının haça bağlanması uygulamasından ancak 1923’te vazgeçildi.

 KALEYE HAPİS VİCDANLAR:

Büyük savaş karşıtlarının hepsi haça bağlanmıyordu tabii. Cephe gerisinde hapse atılanlar da çoktu. Bunların anıları, 10 yıl öncesine kadar bile kamuoyuna yansıyordu. Devletin savaş karşıtlarını nasıl düşman gibi gördüğü belgesel kitaplara girdi.
     İngiltere’de savaş karşıtı askerlerin hapsedildikleri yerlerden biri de ünlü bir kale: Ülkenin kuzeyinde kıraç yaylaları ile tanınan Yorkshire eyaletindeki Richmond Kalesi. Ortaçağdan kalma, dehlizlerine tam bir ortaçağ anlayışına uygun biçimde savaş karşıtları doldurulmuştu. 2.50x 1.90 metrelik daracık hücrelere altışar kişi konuluyordu. Üniforma giymeyi reddettikleri için yarı çıplak dolaşıyorlardı. Isıtma yoktu. Çok dar bir pencereden ışık ve hava giriyordu. O dönemin askeri cezaevleri de farklı değildi. Hükümlüler ilk 28 gün tek başlarına hücrede kalıyorlardı. Bunun ilk 14 gününde yatakta değil, yerde yatıyorlardı. Kendilerine kalem, kağıt, gazete verilmiyordu. Başka hükümlülerle konuşmak yasaktı. Pencereden dışarı bakmak da... Hükümlülere ek ceza verilebiliyordu: Sadece ekmek ve suyla üç gün hücre hapsi. Savaş, İngiltere’inin aleyhine gelişince, Mayıs 1916’da 50 kadar hükümlü zincirlerle bağlanıp Fransa’da cepheye gönderildi. Yine savaşmayı reddederlerse idama mahkum edileceklerdi. Öyle de oldu, ancak cezaları uygulanamadı. Çünkü Yokshire’dan trene bindirildikleri sırada bir hükümlü durumlarını anlatan bir notu platforma atmış ve bu not bölgenin milletvekili Edward Harvey’e ulaştırılmıştı. Konu Avam kamarasında tartışıldı. Ve milletvekilleri savaşmayı reddeden bu askerlerin idamına karşı çıktı. Bunun üzerine İngiltere’ye geri götürülüp yeniden hapse atıldılar.
     Birinci dünya savaşında savaşmayı reddedenlerin sonuncusu hapisten 1919’da çıktı. Ancak vicdanları barış zamanında ekmek parası kazanmalarına yardım etmedi. Çünkü bir işe başvurduklarında klasik soru şuydu: “Büyük savaşta ne yaptın? Nerede savaştın?” Çoğu eğitimleri ile ilgisiz işlere girmek ve az para ile yetinmek zorunda kaldılar. Savaş karşıtlığı ile tanınan ünlü filozof Bertrand Russell’in bizzat yaptığı bir soruşturmaya göre büyük savaş sırasında hüküm giyen savaş karşıtlarından 69’u kötü davranışlar sonucu muhtemelen işkenceden ölmüş, 39’u ise aklını kaçırmıştı. Savaşmayı reddedenleirn sayısı 16 bin oloduğuna göre Russell’in bulabildikleri devede kulak kalıyor. Bu dönemde tutuklananların sayısı 6.312, bunlardan 819’u iki yıldan fazla hapis yatmış.
     Yorksihire’deki Rischmond Kalesi halen depo olarak kullanılıyor. Burayı bir barış müzesine çevirme girişimi gerçekleşemedi, ancak hücrelerin duvarlarına hükümlülerin kazıdıkları şiirler, takvimler, tuttukları çeteler fotoğraflandı.

 1945’DEN SONRAKİ PASİFİSTLER:

İkinci dünya savaşından sonra da ingilizler çeşitli cephelerde savaşmayı sürdürdüler. Şimdi Malezya denilen Malaya, Mısır ve Kore de örneğin. Mecburi askerlik 1960’da sona erene kadar yine bir çok genç askere gitmeyi reddetti.
     Savaş karşıtları, Londra’nın Wormwood Svrubs Cezaevine kapatıldılar. Burası sivil hükümlüleri hala barındıran ünlü bir cezaevidir. Savaş karşıtlarının bir kısmıysa Colchester deki askeri cezaevine de gönderiliyordu. Burada sivil değil, askeri hukuk geçerliydi. Ve hükümlülere davranış da buna uygundu. Örneğin, savaş karşıtı hükümlülerin hemen her sefer tuvalet ve foseptik temizliği ile görevlendirildikleri bilinir. Emekli asker gardiyanların sadist davranışlarına tahammül etmeye çalıştıkları da... Bu tür öyküler 1960’dan sonra mecburi askerliğin soa erişiyle bitiyor.

 VE KADINLAR:

Savaş karşıtlığı, İngiltere’de bugünde süren bir eğilim. 1990 öncesinde tüm soğuk savaş döneminde en etkili sivil toplum örgütlerinden olan nükleer silahsızlanma kampanyası(CND) hala etkin. Soğuk savaş kağıt üzerinde bitti. Nükleer silahların yayılmasını önlemek üzere anlaşmalar yapıldı, ama bu tür silahlar barış için hala büyük tehdit. En azından pazarlık kozu. Bu nedenle CND üye sıkıntısı çekmiyor.
      İngiltere’de nükleer savaş karşıtı en büyük eylem bir hava üssünün kapısında 5 yıl kadar sürdü. 28 Ağustos 1981’de Greenham Common direnişini başlattı. Cardiff kentinden 165 kilometre yürüyerek üsse gelen kadınlardan bazıları kendilerini üssün parmaklıklarına zincirlediler. Protestonun nedeni ABD’nin İngiltere’de nükleer savaş başlığı taşıyan Cruise füzeleri konumlandırmak istemesiydi.
       Greenham Common üssünün kapısında kamp kuran kadınlar sık sık üsse girdiler. Tutuklandılar. Hapis yattılar. Serbest bırakıldılar. Tekrar üsse girdiler. Tekrar tutuklandılar. Bu kaçma, kovalamaca bir kaç yıl usanmadan sürdü. Kadınlar, protestolarını başka yerlere de taşıdılar. Örneğin Londra’da borsanın önünde yere yatıp çok işlek bir kavşakta trafiği kestiler. Parlemento önünde gösteri yaptılar. Cruise füzeleri 1983’te gelmeye başladı. Protesto eylemleri iyice arttı. “Greenham kadınları” diye bilinen grubun polisle itiş kakışı, tutuklanmaları, mahkemeleri 1980’lerde medyaya baş konu oldu.
     Soğuk savaşın tavsamaya başladığı Gorbaçov yıllarında dahi Greenham Common hava üssünün önünde kamp kuran kadınlara hala rastlanıyordu. Askerlik yapmak ve cephede savaşmak erkeklere özgüyse de İngiliz kadınlarından da savaş karşıtları çok çıktı.
      2 Aralık 1941’de hükümet, 20-30 yaş arası kadınları da askere alacağını açıkladı. Kadınlardan da savaşa karşı çıkanlar ve askerliği reddedenler oldu. Ordu için geri hizmette çalışmayı bile kabul etmeyenler vardı. Bu nedenle ilk hapse atılan 21 yaşında bir hizmetçidir. Ocak 1942’de mahkemeye çıkartılan Constance Bolam “savaşa katılmayı vicdanı ile bağdaştıramadığını” söylemişti. Tıpkı bir kuşak önceki erkekler gibi. İngiltere’de ikinci dünya savaşı döneminde askerliği reddedenlerin toplamı 62.302’di.bunların 1.704’ü kadındı. Bugün İngiltere’de savaş karşıtlarının çoğunluğu CND ve Silah Ticaretine Hayır Kampanyası (Campaign Against the Arms Trade) gibi örgütlerde faal. Hükümet de zaten askerlerin artık ölmek için değil, sağ salim askerlik yapmak için var olduğu görüşünde. Üstelik askerler gönüllü oldukları halde.

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com