EMEK VE ZİHNİYET

Bir toplumu yönetebilmenin en kolay yolu; onu değer yargılarından (ahlak-kültür) uzaklaştırıp toplumsal zihniyetten mahrum bırakmaktır. İşçiyi emeğinden, ulusu kültüründen, anayı analığın değer yargılarından uzaklaştırmak, egemenlerin genel stratejisidir. Uygarlığın başlangıcından günümüze kadar böyle gelişmiştir.   

Ortadoğu’ya baktığımızda bir yandan emekçilerin narin elleri ile işlediği emeğin mukaddes değerine ulaşmış harikalarını görürüz, diğer yandan da bu harikalardan vebadan kaçar gibi kaçtıklarını görürüz.

Peki neden böyledir? Neden o kadar emek verilmesine rağmen bu değerler egemenlere bırakılır? Bu toprakları ve toplumsal tarihi sanki bir avuç egemen yaratmış gibi, dudaklarından çıkan iki kelime neden bu kadar önemli hale gelmiştir? Zihinlerimizin niteliği ve iktidarların bu zihniyeti oluşturma biçimi, sorularımıza bir cevap ifade edebilir.

Ortadoğu’da egemenlerin tarih boyunca beyinlerimize, hücrelerimize kadar işlediği düşünce-duygu, zihniyet sistematiğinden kendimizi arındırmadıkça, Anadolu ve Mezopotamya’nın toplumsal emek değerlerine sahiplenmemiz gerçekten zordur. Zor olması bir yana, emeğini sahiplenme ve geliştirme mücadelesini verirken aynı zihniyetle veriyorsan egemenin ekmeğine yağ sürmekten öteye gidemiyorsun. 

İlk özgürlükçü-paylaşımcı zihniyet de, ilk sömürücü-köleleştirici zihniyet de Ortadoğu’da gelişmiştir. Her ikisi de özünde köklü ve derin olarak vardır ve çatışırlar. Emek, toplumsal yaşamı-bireyi ve özgürlük değerlerini; emeğin gaspı olarak iktidar ise sürüleşmeyi ve kölelik değerlerini açığa çıkarmıştır. O zaman emek harcayanlarla, bu emeğin sahibiymiş gibi kendini gösterenler farklıdır. Emeği gasp edenler, emeğin sahibiymiş gibi zihniyetlere kendini yerleştirmiştir. Bu kader midir? “Babamın babası yoksul, babam yoksul, ben yoksul ve benden sonraki hep yoksul mu olacak”?Kader, yoksulluğu, eşitsizliği, sömürüyü hep bir miras olarak mı bırakacak? Gerçekten böyle midir? 

Bizde oluşturulmuş zihniyet gözlüğünü atıp da tarihe baktığımızda, tarihin böyle söylemediğini görüyoruz. Tarih, tarım ve toprakla içselleşen kadın emeğinin inkar edilmesiyle her şeyin alt üst olma sürecinin başladığını söylüyor. Erkeğin, kadının yarattığı maddi-manevi tüm değerleri hile ile ele geçirip gasp etmesiyle sömürünün ve köleleştirici zihniyetin şekillenmeye başladığını söylüyor. Kadın kültürünün geliştirdiği paylaşımcı ekonomiyi erkeğin hile ile ele geçirip tekelleştirme temelinde kullanmasından sonra, anlam ve algıların değiştiğini söylüyor. İktidarcı güçler, kadının emeğini inkar edip görmedikçe, giderek erkeğin de emeğini inkar ettiler. Yine sistem kadını ömür boyu ev hapsine mahkum edip ‘karılaştırdıkça’, emekçi erkeği de kendine köle etti ve ‘karılaştırdı’. Tabii burada ‘karılaşma’ kavramını cinsel anlamda belirtmiyoruz. Egemene bağımlı hale getirilme, köleleştirilme anlamındadır ki, bu bir sistem olarak geliştirilmiştir.

Her odakta kendini örgütlemiş olan bu egemenlikçi sisteme karşı ilk yapmamız gereken,  onun zihniyetinden kendimizi kurtarmaktır. Yoksa geliştireceğimiz her türlü mücadele, direniş emeği, yine egemenlere hizmet edecektir. Önemli olan direniş emeğinin, hak arayış ve yaratış mücadelesinin, egemen zihniyetten kopması, ondan boşanmasıdır. Örneğin Gıda-İş’e bağlı Tekel işçilerinin geliştirdiği eylem var. Tekel işçilerinin sorunlarına çözüm üretmesi için Türk-İş’ten medet umması ne denli doğrudur? Genel anlamda sendikacılık mantığını yeniden ele alma sorunu zaten söz konusuyken, bir de Türk-İş’in devletten, özellikle de 12 Eylül zihniyetinden kendini koparmamış gerçekliğini düşündüğümüzde, bu gerçeklik ne kadar çözüm üretebilecektir ki? Türk-İş çözümü, çözümün gerçek muhatabı olan toplumsal emekte ve emekçide değil, devlette görüyor. Bu nedenle de çözüm üretebilmesi mümkün değildir.

Bu nedenle sıfırın altındaki kış soğuğunda eylem gerçekleştiren, polisten dayak diyen, biber gazından dolayı çok zor durumlara düşen işçiyi anlaması ve bu işçiye çözüm üretmesi zordur. TV kameralarının önünde bir annenin tütünden morarmış kollarını göstermesi de bu trajedinin bir başka boyutu oluyor. Ücret, yoksulluk bir yana, insan sağlığı da büyük tehlike altında. Peki Türk-İş’in bunu da anlayabilecek ve aşacak bir politikası var mıdır? O ananın sadece tütün fabrikasındaki emeğini değil, toplum üzerindeki emeğini de anlamadan, kadınların daha fazla sömürülmesini, emeğinin görülmemesini anlamadan, emeği salt maddi karşılığı olan bir olgu almadığını anlamadan çözüm üretmesi mümkün müdür? Eğer bunlar yürekten ve beyinden anlaşılmıyorsa, egemenlerin yedeğine düşülmekten kurtulunamaz. 

Anadolu ve Mezopotamya, öz emeğini sahiplenmelidir. Emeği parça parça edip tamamen maddileştiren zihniyetten arınmalıdır. Toplumsal emek nasıl bir bütünlük arz ediyorsa, o doğrultuda bütünlüklü örgütlenmelidir. Unutmayalım; fabrikadaki bir işçi kadar tarlasını işleten çiftçi de, dükkanını 16 saat çalıştıran küçük esnaf da, evdeki kadın da emekçidir. Ve yine bugünün emeğinde, yaratılan haklarında, geçmiş tarihlerin emekçilerinin alın terleri süzülüp gelmektedir. Bu bakışı yakalayalım ve egemenlerin zihniyetlerinden kurtulup kendi öz değerlerimizi ve zihniyetimizi yaratalım.  

Deniz Karer

         

       

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com