| |
Dilzar
dilok
YÜREĞİMİZİN ATEŞGÂHI SÖNMESİN
Beğenmemek…
Hatta iğrenmek…
Her şey böyle başlıyordu. Yenilik ve yaratımın
embriyonu, mevcut olanı beğenmemek, zamanla bu beğenmezliğin iğrenme
derecesinde bir redde dönüşmesiydi. Sosyalizmi, Kürdistan Özgürlük
Hareketini ilk tanıdığım yıllarda genç yaşıma rağmen dünyanın gidişatını
beğenmiyordum ve Önder Apo’nun Kürdistan’da Kadın ve Aile Sorunu adlı
kitabını okuduğumda, bu beğenmediğim, bana dayattığı kuralları uygulamak
zorunda olmadığımı düşündüğüm dünyayı kabul etmek zorunda olmadığımı
anlamıştım. İnsanların cinssel, sosyal, siyasal, kültürel ya da inançsal
kimliklerini gizlemek zorunda olmadığı bir dünya istiyordum. Kendimizi
gizlemek ya da unutmak zorunda olmadığımız bir dünya. Ezilenlerin
olmadığı bir dünya istiyordum.
Ve de özgürlük, eşitlik…
Bu kirlenmiş, kirden kapkara olmuş dünyanın
temizleneceğine, benim de bunun ucundan tutabileceğime, kendim olarak
bir şeyler yapabileceğime inanıyor, bunu yapmaya çabalıyordum. O
zamanlar devletin mevcudiyetine karşı değil ama mevcut devlete karşı
buluyordum kendimi. Aslında yapmamız gerekenin, devleti oluşturanlardan
o yetkeleri almamız olduğunu düşünüyordum. O yetkenin kendim gibi
düşünenlerin elinde olmasının, yani bizden öte olmayanların, bizlerin
elinde olmasının ülkeye özgürlük ve eşitlik getireceğine inanıyordum.
Bizim gibi olanların da o yetkeyi ellerine aldıklarında onlar gibi,
hatta onlardan daha zalim olabileceklerini, kirleneceklerini ve
ideallerimizi de kirleteceklerini aklımın ucundan bile geçirmiyordum.
Devlet sahibi olmanın cazibesinden değildi kendi devletinin olmasını
isteme ufuksuzluğu. Devlet oluşumunu tanımamaktandı. Tüm yüreğinle ve
beyninle katılmaktı, hiçbir zaman hayatla korkusuzca yüzleştirilmemiş
doğrularla.
Ve hiç kimse de bunu yapamadı ülkemizde. Ne siyasi
abi ve ablalarımız ne de daha büyükler. Ta ki Önder Apo, ezberlediğimiz
tüm duaları, yakardığımız tüm uygarlıksal tanrıları birer birer
sorgulamaya başlayana ve onları “Siz kimsiniz?”diye yargılayana kadar.
Bizim devletimiz diye bir şey yoktu aslında.
Onların devleti vardı ve bu ikilem varoldukça onlar devletin sahibi
olmaya, bizler de bu sahipliğin arka bahçesi olmaya mahkûm olacaktık. Ve
ben, tüm mahkûmiyetleri reddederek, yüreğime yeni bir yaşam tohumu olup
ekilen Önder Apo’nun düşüncelerine katılmıştım. Şimdi biraz daha rahat
yüreğim.
Şimdi özgürlük istem ve inancım daha güçlü. Neden
istediğim, sebepler değişmese de (çünkü özgürlüğün çok uzağında bir
dünyada yaşıyoruz) daha da güçlendi. Nedenleri pek değişmedi
istemlerimin ama nasılı değişti tabi ki. Çünkü nasılı, istediğin şeyin
kimliği oluyor. Yaşamak gibi. Herkes yaşamak ister ama nasıl yaşamak
istediğin kimlik beyanıdır. Önder Apo’nun devlet anlayışını kavradıkça
üzerimden devletin oluşturduğu ağır baskının, bürokrasinin boğucu
yığıntılarının, işkencehanelerin, dershanelerin, hastahanelerin,
hapishanelerin, tımarhanelerin, kerhanelerin ve yazılı hiçbir öneki
olmayan hanelerin pisliği üzerimden kalkıyor. Devlethanesiz, sınırsız
düşünebilmenin, evrendeki varlığını kısacık bir an’a yüklenen müthiş bir
varoluş ve bütünleşmesiyle, mutluluğuyla ve hazzıyla doluyorum. Tabi bu
anlar çok uzun olmuyor. Önder Apo’nun Özgürlük Sosyolojisi
adlandırmasıyla çözümlediği bu anların dışında akan zaman çoğunda
acımasızlıklarla, kirlenmişliklerle ve haksızlıklarla akıyor. Mezarsız
özüler geliyor gözlerimin önüne. Yüzyıla sıkışan yüzlerce savaş ve
milyonlarca can kaybı yanında katliam anlarını anlatırken gözyaşları
toprağın tenine değen büyüklerimiz, bir ömrü işgal eden yaslar,
parçalanmış Cerenler...
Kiminde mevcut dünyanın resmine baktığımda ahlakın
ve vicdanın yüklenip her şeyini, terk ettiğini düşünüyorum, bu dünyayı,
bizim dünyamızı.
Yüzülmüş derisi sırtında giden Nesimi gibi.
Doğunun ortasında olmanın verdiği ve bize kimlik
olan kimi algılar, akış sevinci kadar, belki de ondan daha fazla akış
hüznü bizi yaşama bağlıyor. Daha güzel, yaşanılır bir dünya yaratmaya,
başka bir dünyanın olduğuna inandırıyor.
Öyle bir şey var ki, bunlara rağmen hep bir umut,
bir bekleyiş, sonsuza kadar gitse bile bir bekleyiş, bir özleyiş var
özgürlüğe dair. Belki de özgürlüğe olan aşktır bu. Bizi vareden ve
anlama büründüren. Bu dünyanın zalimlerine ve zulümlerine, yürek ve
beyin kirlerine katlanılır kılan. Her ân yaşama kararımızı yenileyen,
güçlendiren. Bizden öte ama bizden içre. Belki de evrenin kendini
yenileme çabasıdır kendimizde gözlemlediğimiz bu durum. Kendi zekâ
sınırlarını genişletme arayışında olan evrenin bizdeki yansımasıdır
arayışlarımız kimbilir. Kendini yeniden yaratma akışında olan evrenin
her zerresinde duyumsanan acıyı, istemi, özlemi, hüznü ve aşkı
duyumsuyoruz bizi oluşturan varlığın bir yerlerinde, ama keşfedemiyoruz.
Olur ya bazen, birini görürsünüz, kırk yıldır
tanıyor gibi olursunuz, ama maalesef bunun belleğin size oynadığı bir
oyun olduğunu anlamaya, bunu itiraf etmeye zaman bile kalmadan o kişiyi
tanıyarak o boşluğu doldurur ve o ânı unutursunuz. Onun gibi biraz. Yani
tanıdık ama keşfedilmemiş biraz. Biraz koşup koşup yakalanamayan...
Tamamlanmak, yarımlıktan kurtulmak ve de o ardına
bakıp bakıp kaçan şeyi yakalamak belki de imkânsızdır. Tüm ikilemlerden
sıyrılabilen bir yürek ve beyin gücüne rağmen kendi varoluş ikilemine
kafa yormaktır kimbilir aslolan. Kendi ikilemini anlamlandırmak, buna
cesaret etmekten öte buna yeltenecek yüreği ve beyni yaratabilmek,
bizlere dayatılan en büyük ikilemden kurtulmaktır. Çünkü ten ve tin
arasında oluşturulan ilk ikilem, insanı kendine yabancılaştırmıştır ve
bunu aşmaya yönelmek kendini tanımak, kendini keşfetmek ve evrenin
anlamlı bir zerresi olabilmektir.
Yine de kendimize yabancılaşmadan, içimizde hep bir
tamamlanma arayışı, bütünlenme özleyişi, kendimizle aramızdaki ayrılığı
sonlandıracak bir vuslat ateşi olmalı.
Kimbilir yüreğimizin ateşgâhı sönerse bu dünyayı
yeniden buz dağları kaplar.
|
|