Dilzar dilok

NEWROZ İLE YENİ GÜN, YENİ BİR VAROLUŞ  

Dilzar DilokVarolmak, evrenin kendini ifade biçimidir. Yeşil de evrenin kendiği ağaçta ifadesidir, çiçek de... Birçok ifade kimi zaman aynı amaca odaklanırken, bir tek ifade birçok şeyin varoluşu olabilir. İnsan varoluşu deyince akla gelen şeyler çoğu zaman basit ifadelere gizlenen karmaşıklıklardır. Tek hücreliden başlayıp becerikli maymunlara kadar gelen macera bir mucizeden çok mükemmele yönelişin süreklileşmesinin ifadesidir. O maymunlardan bugüne geliş ise daha anlaşılır bir dille anlatılıyor olsa da aslında anlatılabilenler yaşananların mikro yansımasıdır. Çünkü tarih öncesi herhangi bir çağdaki insanın yaşadıkları tahmini olarak anlatılsa da bunlar bedene ilişkindir. Zira o zaman insanının ruhsal haritasını resmetmeye cesaret eden bir bilimci ya da sanatçı yoktur. Aslında bu durum bir yandan günümüz bilimcilerinin insan ruhundan uzaklığını anlatırken, diğer yandan da sanat erbablarının da insanı, kendi yaşadıkları zamanın izafiliğine sıkıştırdığının bir ifadesidir. Ki bugün klasikleşen yapıtlar, döneminin toplumsal aynası olabilen ya da geleceğe ışık tutabilenler olmaktadır. Bugüne gelişte geçirilen aşamalar sınıflı toplum tarihinden itibaren legalleşenlerdir. İnsanlar, yaşamaya mecbur edildikleri sistem içinde ağırlıklı olarak özde illegal iken biçimde legalleşmekte, yüreklerini ve beyinlerini sistemin hayata bütünleşmiş edilen beyin kontrol operasyonlarından geçirerek sistemlileşmektedir. Modernleşme, çağdaşlaşma, ilerleme, gelişme, çağ atlama, süperleşme vesaire adlarla kamufle edilenler özünde insani varoluşun inkârıdır.

Bugün yaşananlar, her ne kadar insana ters, doğanın-evrenin gelişim özüne zıt olarak gerçekleştiğine göre kabul edilebilir midir? Birileri realizm adına mevcut hayatları, beyin ve yürekleri alkışlamamızı bekleyebilir mi bizden? Doğanın gücünün ağır ağır ama kararlı adımlarla ilerlediği söylenir. Tabi ki günümüz dünyasının yaşadığı mevcut felaketler ve karanlık tablo düşündürmektedir bu dünyanın vatandaşları olan bizleri. Bir anlamda felaket çığırtkanlığına dönüşen ve insanlığa hiçbir umut vaadetmeyen kimi ekolojistler, bu yıkımın kaçınılmazlığını üstüne basa basa söylerken doğa ya da evren için nasıl bir mücadele yürüttüklerini düşünürler acaba... ki bu tarz haberleri okuyunca doğayla uyum içinde, canlı bir yaşam tercihi bozuk bir lambanın patlaması gibi sönüp gider. Ekolojinin bir amacı da insanlarda hayata dair umut, sevgi, koruma ve güzelleştirmeye yönelik duygular uyandırmak, bunu bilince dönüştürerek eylemselleştirmenin arayışını yaratmak olmalıdır. İnsanda hele hele birçok insanda yaşama dair umut ve sevgi yaratmak insanlık tarihine devrimsel dönemler olarak geçer. Devrimseldir çünkü ölüm uçurumuna yuvarlanışın devrilişi, tersine çevrilişi, yaşama dönüştürülmesi vardır. Her devrimde devrilen birşeyler yanında yaratılan yeni bir şeyler de vardır. Böylesine önemli eylemlere neden yaratılan yeniye ilişkin bir ad değil de yıkılan, devrilen eskinin adı verilmiştir? Bence, insanın başına musallat olan ve kendini kurumlaştırdığı oranda sağlamlaştıran, giderek güçlenen eskinin yıkılması insanlık için daha hayati olduğundan bu ad verilmiştir. Her halkın tarihi bu tarz yaşam eylemleriyle örülerek bugüne gelmiştir. Bizlerin yani Kürdistani halkların da bu anlamdaki ilk ve en güçlü eylemi Newrozdur.

Diriliş bayramı olarak kutlanan Newroz, yeni gün demektir. Yaşanan hergün yeni bir gün iken, Kürtlerin 21 Mart gününe yeni gün demesi dikkat çekici olduğu kadar şunu da anlatır vakanüvislere: O güne kadarki günlerin hepsi, bir önceki de bir sonraki de eskidir. Eskitilmiştir. Sömürgeciler tarafından hayata dair hayaller köreltilmiş, günler eskitilmiş, gelecek umutsuzlaştırılmış, yürekler sevgisizleştirilmiştir. Böylesine hayat ırmağı kurutulmuş bir tarih içerisinde umudu, sevgiyi, gelecek inancını yaratmak, yeni gün. Özünde bu “ölümlerden ölüm beğen” dayatmaları karşısında ölümlerden dirilmektir. Bundandar Kürtlerde yıl 21 Mart ile başlar. O gün bahar başlar, o gün yıl başlar, şenlikler ve kutlamalar... Çünkü diriliştir Newroz.

Her halkın tarihinde yaratılışa ilişkin söylenceler vardır. Kiminde masal gibi anlatılagelir, kiminde mitoloji olur kitaplara geçer. Halkların yaradılışa dair öykülerinin anlatıldığı söylenceler olan yaradılış kozmogonilerinde, kimi zaman bir mağara ana rahmi olurken, kiminde kabarık bir toprak parçasında hamile bir kadın ve doğum tasvir edilir. Kiminde yağmur toprağı döller, kiminde doğadaki herhangi bir canlı ya da bir hayvan. Kiminde tek başına kalan çocuğu bir ineğin emzirdiği belirlenir, kiminde ise bir bozkurtun. Ve yeni doğumla yeni nesil başlatılır. Genelde destanlar, söylenceler (mitler) halkların yaradılışlarını anlatır. Bizde söylenen destanlar ise yaratılışı anlatmadığı gibi öyle bir iddia ya da amaç içermez. Kürtlerin realist, hatta kaba materyalist bir halk olduğu çokça söylenir. Bunu eskiler “Kürtler gözüyle görmediğine inanmaz” deyişiyle kısa ve öz bir biçimde anlatırlar. Kürtlerin sözlü edebiyatı gelişkindir ve masallarla, destanlarla doludur. Ama bir gerçekçilik her zaman vardır. Bizim tarihimizde masallar dahi olağanüstülüklerin, mucizelerin değil olağanlıkların tarihe not düşümü gibidir. Bundandır ki bizim tarihimizde yaradılış kozmogonisi değil de diriliş kozmogonisi yer alır.

Felsefe tarihi insanlığın düşünce tarihidir. Özgür düşünceye yönelen ilk adımlar filozoflar tarafından atılmıştır. İnsanın nasıl yaratıldığı, hep merak edilmiş, sorgulanmıştır. İnsanın ilk maddesinin toprak olduğu ilkin savılır. Sonra bu ilk maddenin su olduğu söylenir. Bu tarihi okurken toprakla suyu karıştırırız zihnimizde. Çamura biçim veren tanrılar gelir aklımıza. Sonra hava gelir, yani nefes verilir bu çamurdan insana. En sonuncusu ateştir. Ateş damarlardaki kana ısı verir. İnsan bedeninin ateşi sönerse beden çürümeye başlar. Bedeni yaşatan onun ateşidir. Kürtlerde ateş kutsaldır.

Aryen topluluklarda ateşin önemi toplumsallaşmanın ortaya çıkması ve insan yaşamının yaratılması gerçeğiyle ilintilidir. Ateş, Kürtlerin yaşamında apayrı bir yere sahiptir. İnsan, arılığını ateşe ispatlamalıdır. Ateş arındırır ve arınmayanı yakar. Tarihte ilk kez Doğu Kürdistan’da kurulan ateşgâhlarda yakılan ve insanların yüzünü dönüp yüreklerini arındırdıkları, umutlarını alevlendirdikleri, dertlerini paylaştıkları ve her gün güneş olup karşılarına çıkan ateş, bu dünyanın zalimlerinin tüm zulümlerine, kirletme, çalma ve öldürme çabalarına rağmen Kürtlerin yüreklerinde temiz kalmış, Kürdün belleğindeki temizliğini korumuştur. Yıllarca tarihleri, köyleri, evleri, çocukları ve kadınları yakılmış olmasına rağmen, Kürtler ateşin kutsallığından vazgeçmemişlerdir. Ateş sabrıdır Kürdün. Ateş tüm zamanlarda yüreğinin derinliklerinden kopup gelen çığlıklara kulak veren sağlam yürekli bir arkadaştır.

İnsanın varoluşunda bu kadar önemli olan ateş Demirci Kawa efsanesiyle Kürtlerde dirilişin özünü oluşturmuştur. İnsanların beynini kemire kemire kendini yaşatan bir zalime karşı direnişi örgütlemek, yokoluşun eşiğindeyken, yaşama umutları tükenmişken ve her gün ölümün ayak seslerini dinlerken gelecek umutları yaratmak, bir halkın yeniden dirilişidir. Demirci Kawa’nın Dehaq karşısında halkı örgütlemesinin, eyleme geçmenin ve zaferini dağlarda yakılan ateşle herkese duyurmanın adıdır Newroz. Yepyeni, umut ve hayat dolu bir günün adıdır. Ateşin kutsallık sembolü dirilişle birlikte sadeleşmesine rağmen özünde daha eski, eski olmakla birlikte yaşamdan koparılamayışındandır.

Mezopotamya topraklarında ateşin kutsallığı tüm çağlarda tazelenerek sürdürülmüş gibidir. Zerdüşt inancında karşıtların mücadelesi, evrenin ilk oluşumunda ortaya çıkan bir durumdur. Zerdüşt’ün ışık ve güneşi incelemesi ateşin sırrını çözme arayışının göksel yansımalarıdır. Çünkü ateş, aydınlatan ve ısıtandır. Işık ve sıcaklık verendir. Ateşin bu özellikleri güneşte vardır ve Zerdüşt, ateşle özdeşleştirilen güneşe kutsallık verir. Sudan çıkıp toprağa karışarak şekillenen ve yaşam soluğunu alarak havayla birleşen insan, ateşle dayanıklılık kazanır ve ateşle yaşayabilecek kıvama gelir. Ateşle insan olarak doğa içerisinde yer alabilecek bir duruma ulaşır.

İnsanlığın tarihinde kimi zaman felaket getiren bir fırtına, düşman olarak görülmüş ve rüzgârla savaşan yiğitlikler ortaya çıkmıştır. Ehrimanların ortaya çıkması ise egemenlikli sistemin icadıyla paraleldir ve karşılarında savaşanlar da ezilenlerin temsilcileri olmuşlardır. Karşıtlıkların savaşımı evrenin oluşumundaki temel bir olgu olduğundan tüm zamanlarda Ehrimanların karşısında savaşanlar olacaktır. Ve ateş, tüm zamanlarda dokunulmazlığını koruyacaktır. Ona dokunabilmek, onun gibi olabilmekle mümkündür. Newrozlaşmak ancak ateşe dokunabilmeyi mümkün kılar. Ahura Mazda insanların yüreklerine vicdan diye ateşi yerleştirirmiş. Buna inanırmış Zerdüşt öğretisini benimseyenler ve bu inancı yaşatmaya çalışırlarmış. Bu sebeple yüreği yanmayanın inanılmazmış adaletine. Yüreğinde yangını başlatmayanların başka yürekleri yakacağına, aynı yangını başkalarının yüreğinde yakacağına, başka insanlara zarar vereceğine inanılırmış ki korkulurmuş yüreği yanmayandan. Çekilen acıların insanı güzelleştirdiği gerçeği çekilen acıların yürekte damıtılarak iyi düşünceyi, doğru dili ve güzel eylemi yaratmasındanmış.

Dirilişin bu bedellerine rağmen Kürtler, egemenliğin hezimetine uğramış, diriliş günüyle birlikte Demirci Kawaları unutmanın eşiğine gelmişken, Dehaqlara alışmış ve onların lanetliliğiyle yaşıyorken Çağdaş Kawa Mazlum Doğan ile bu diriliş destanı yeniden yazılır, diriliş ateşi yeniden gürleştirilir. Önderliğimiz PKK’nin bir Newrozlaşma olduğunu belirtir. Yenilenme, her günü yeni güne dönüştürme ve her gün dirilişi, uyanışı yaşama PKK’de gerçekleşmiştir. Mazlum Doğan yoldaşın Amed zindanlarında yaktığı ateş, çağdaş tarihimiz boyunca canlı tutulmuş, Rahşan Demirel ile Kadifekale’de, Ronahi ve Berivan ile Kürdistan’dan fersah fersah uzak ülkelerde, Zekiye Alkan’la yine Amed’de, Sema Yüce ile zindanlarda ve her yeni gün dağlarda gürleştirilmektedir.

Newroz yeni gündür. Yaşama umutla bakmak, kendini kandırmadan gelecek için mücadele vermek ve eskitilmemiş yarınlar için canını verebilmektir. Ve bugün Kürdistan özgürlük hareketi tarihinde bu durum gerçekleşmiştir. Masal değildir. Söylence hiç değildir. Yüreklerimizin içinden damla damla geçer bu diriliş tarihi. Gözlerimizden dalga dalga süzülür. Tek tek solur, yaşarız her birini. Masallarda değil, yüreklerimizin orta yerinde yaşarız.  

Canlının bedenindeki ısıya dönüşmüş olan ateş ile kutsal olan için yakılan ateş Newrozlaşan arkadaşların bedeninde birleşmiştir. Bu ateş vicdan muhasebesinin, ahlak öğretisiyle gerçekleştiğinin göstergesi olmuş ve en nihayetinde kendisini kutsal bir ateşgâh haline getirmenin yolunu aydınlatmış, bu ateşli yolun ilk yangınını tutuşturmuştur. Zerdüşt’ün kutsal ateşini yüreğinde yakarak kendini kutsal bir ateşgâh haline getirmek seçilmiş insanların, Apocuların işidir. Zerdüşt öğretisini kendi kişiliğinde gerçekleştirerek geleneğe, tarihsel ve ulusal mirasa, özgürlük ve cins değerlerine sahip çıkmak, bu değerleri yaşatmanın ve yüceltmenin kutsal bir örneğini oluşturmaktır. Kendini Newrozlaştıran arkadaşların Zerdüşt öğretisini öğrenme azmi kadar ateşin yakıcılığını anlama çabaları ve ateşin sırrını çözme girişimleri, kendini gerçekleştirme isteminin tutku düzeyinde olduğunu ve yakıcı olan bu tutkularını ancak ateşle dile getirebildiğini göstermektedir. Ateş Newrozlaşanlar yüreklere dil olmuştur.

Bugün bizlere emanet edilen bu kutsal ve yakıcı mirasa sahip çıkabilmek, bu sırrı çözmeye çalışmak kadar her şeyden önce kendi yüreğini ateşle arındırmakla mümkündür. Newrozlaşan yüreklerin yarına dair umutlarını, gelecek ütopyalarını, özgürlük özlemlerini ve yarım bıraktıklarını yaşamsallaştırmanın mücadelesini vermek bizlerin görevidir. Ve hergünü yeni bir gün bilerek, her yeni güne Önderliğimizin özgürlük soluğunu yerleştirerek geleceğe yönelmek, Newrozlaşan halk gerçeğine layık olmanın da biricik yoludur.

 21 Mart 2009


 

 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com