|
Bir gece yarısı
sayıklaması…
|
Bedenimde bir yarasın
Ay gibi
Yüreğimde bir sızı ve
özlem
Gözlerimde bir bakış
Hayatımda ise kendisi
gibi bir uzaksınOysa hiçbir uzak insanın içindeki uzak kadar uzak
değildir!
Geceden beri
Yüreğimde yine
durmadan
Sonbahar hüznünün iki
kazanı kaynayıp durdu
Bir türlü söz
geçiremedim.
Sağa vurdum olmadı,
sola vurdum olmadı
Sonunda iki damla
gözyaşı olup
Akıverdi gözlerimden
gecenin hüznü ve yalnızlığı…
Her zaman olduğu gibi
dün gece yine erkenden uyumak istedim. Bu kural dağ gecesinin doğal bir
sonucudur. Aslında çok fazla uyduğum da söylenemez. Eeeh işte bazen
bende uyayım diyerek erkenden yatağa girdim girmesine. Ama bir türlü
uyuyamadım. Yatak battı bana durmadan. Aslında çok fazla yatakta denmez,
çok fazla değil hiç yatak denmez. Biri altımızda biri üstümüzde iki
battaniye ile yastık olarak kullandığımız çantamızdan oluşuyor
yatağımız. Sağla sola dönendim durdum. Ne yazık ki uykuyu yine
yakalayamıyordum. Yine uçup gitmişti benden çok uzaklara. Aslında çok
fazla sıkıldığım bir şeyde yoktu. Uykumu kaçıracak herhangi bir şeyde
yaşanmamıştı. Birazcık fiziki rahatsızlığım vardı o kadar. Oda uykuyu
benden kaçırtacak denli değildi.
Çekip gitmişti benden
çok mu çok uzaklara nedense.
Sanki ben uyku denen
bir şeyle tanışmamıştım hiç. Yavaş yavaş uzaklaştığım hayat gibi uyku da
benden uzaklaşınca bende gece boyunca durmadan sobaya odun attım.
Sobanın üzerindeki çaydanlıkta sabaha kadar durmadan kaynadı. Bir
uzanıyor, bir kalkıyordum. Her seferinde bir şey bahane ederek çadırın
dışına çıktım. Birinde suyu bahane ettim, birinde odunu, birinde yarım
ay ışığında sonbahar gece yarısının nasıl göründüğünü görmek için,
birinde bilmem ne için birinde bilmem ne için. Çadırın dışına taşıyordum
durmadan. İçerde nefes alamayacak hale gelmiştim adeta. Ama dışarısı da
çok soğuktu.
Gece yarısı içtiğim çay
ve sigaraların sayısını hatırlamıyorum. Zaten bu dağ başlarında
arkadaşlarım, paylaşımlarımın ortaklarının uyudukları saatlerde onlardan
sonra bir çay birde sigara birer dost olarak kalıyor elde. Bende gece
boyunca bu dostlara sarıldım. Birinde sessizce bir nefes çekerek,
birinde küçük bir yudum alarak onlarla sohbet ettim.
Sabah uyandığımda her
sabah yaptığım gibi bir tören havasında yine elimi yüzümü yıkamak için
dere kenarına indim. İşte ilk defa bu sabah suyun donduğunu gördüm. Evet
suyun donması kışın kapıya varmasına az kaldığına işaretti. Kendime
gelmek için buz gibi suyu avuçlayarak elimi yüzümü yıkadım. Avuç avuç
buz gibi sudan yüzüme attım. Ardından çadırın önünde yakılmış ve
üzerindeki çaydanlığın kaynamak üzere olduğu ateşin önündeki yerimi
aldım. Evet bu günde yapmamız gereken işler vardı. İşlerin başında ise
yaklaşık on beş gündür yapımı süren çalışma arkadaşlarımız kadın
gerillaların biten çadırlarına eski çadırlarından eşyalarının taşınması
işidir. Zaten dün akşamdan Halil ile ikimiz o taşıma işine gönüllü
olmuştuk. Halil Cano adındaki atıyla ben ise dün Şanda’nın yakaladığı
eşekle o işi yapacaktım. Ancak benim bir sorunum vardı. Çünkü eşeğimin
semeri yoktu. Önce elimizden kaçan katırın semerini vurmaya çalıştık.
Olmadı. Ona büyük geldi. Sonra eski çadır yerine kadar onu çıplak bir
şekilde peşimden çekerek götürdüm. Ve yolda durmadan ona işte bak
gördüğün gibi çok şansızsın sana bir türlü bir elbise bulamadım dedim
eşeğe. Çadır yerlerinde Zozan, Sarya, Şanda ve Roza adındaki kadın
gerillaların bizi bekliyorlardı. Ben zaten geç kalmıştım ancak Halil de
ortalıkta yoktu. Sorduğumda Cano’nun kaçtığı, Halil’inde peşinden
gittiği ve birazdan geleceği söylendi. Ardından o günün en önemli olayı
anlatılmaya başlandı. Evet o gece yani çalışma arkadaşlarımız kadın
gerillalar eski çadırlarında geçirecekleri son gecede ayı saldırısına
uğramışlardı. Çok fazla korkmamışlardı. Silahlarına mermiyi sürüp
beklemişlerdi. Hatta bir el ateşte etmişlerdi. Sarya olayı heyecanlı
heyecanlı anlatırken Roza kahvaltı yapmam için bana çay doldurdu. Ben
daha çayımı yarılamadan Halil de geldi. Kahvaltımızı yaptıktan sonra
işimize bakmaya başladık. Hayvanlarımızın yüklerini Halil ile şanda
bağladı. Görüşmeyeli Halil hayvan yükünü bağlamakta bayağı da
uzmanlaşmış. Sonunda hep birden yola çıktık. O halimiz birkaç çağı
birden anlatıyordu. Omzumuzdaki bilgisayarlarla iletişim çağını yaşarken
elimizdeki yüklü at ve eşekleri çekmekle ise orta çağını anlatıyorduk.
Yani kısacısı gerilla yaşamında birkaç çağını birden yaşar insan. Zaten
bu yaşamın da en güzel yanı bu değil mi… o şekilde birbirimize takıla
takıla hayvanlarımızın yükleri bozulmadan yeni yere geldik. Yükleri
indirdik. Birer çay içtikten sonra ikinci turu da yapıp o günkü işimizi
bitirdik.
Geceyi kötü geçirmiş
olsam da günü bu güzellikte başlattık. Öğlene kadar da öyle sürdü.
Öğleden sonra da devam etti.
Uykusuz geçirdiğim daha
doğrusu bir türlü uykuyu yakalayamadığım bir gece yarısı sayıklaması
olarak ise el lambasının ışığında yazdıklarım kaldı bana geriye.
|