| |
ATAERKİL ZİHNİYETİN KRİTİĞİ VE
YİĞİTLİK KAVRAMININ APOCU ÇİZGİDE GÜNCELLEŞMESİ
Mertliğin Bozulduğu Çağ
Toplumsal gerçeklik içerisinde, reddettiğimiz geri geleneksel yanlar
kadar insanlığın özünü yansıtan ve ana kök hücreyi bugüne taşıyan
değerler de vardır. Ana kök hücreden bir bütün olarak uzaklaşamayan,
Önderliğimizin belirttiği toplumsal gerçeklikten kopamayan komünal
değerler, zamanın ve mekânın kimi değişimlerine rağmen günümüze
taşınmıştır. Ahlaki ilkelerin uğradığı aşınmalar toplumu giderek bir
yıkıma sürüklemektedir. Yıkıma uğrayan yanlar doğal toplumun temelini
oluşturan yanlardır ve toplum olgusunun temeline yerleşir.
Toplumsallaşmanın temeli olan bu değerler aynı zamanda bireysel varoluş
için de olmazsa olmazlardır. Yalan söylemek, ikiyüzlü olmak ve hırsızlık
yapmak ahlak ilkeleri kapsamında değerlendirilen konulardır. Doğal
toplum yaşam tarzının ortaya çıkardığı kimlik şekillenmesi, toplumu
oluşturan insanların yalan söylemesinin, ikiyüzlü olmasının, haksızlık
ve hırsızlık yapmasının önüne geçer. Toplum sisteminin ortaya çıkardığı
açıklık ilkesi bireyleri açık olmanın en doğru katılım olduğuna ve ideal
yaşamı yarattığına ikna eder. Açık olmak dışında bir şey düşünülemez.
Yine eşitlik, ortak çalışma, yeteneğine göre katılım ve ihtiyacı
kadarını almak gibi özellikler, haksızlık ve hırsızlıkların olmadığı bir
yaşam yaratır. Çünkü insanlar mevcut yaşam dâhilinde kendilerini
yaşatacak olan ihtiyaçlarını karşılamaktadırlar ve diğer insanlardan
daha fazla almayı düşünmemektedirler. Biriktirme anlayışı olmadığı için
emeğin verebileceğinden az, ihtiyacın alabileceğinden çok olmasına dönük
bir çaba içine girilmez. Haksız kazanç edinme gibi bir amaç olmadığından
haksızlık-hırsızlık anlayışının yaşama ve ilişkilere yansıyan toplum
dışı eğilimler de ortaya çıkmamaktadır. Bu yönlü girişimler olduğunda
bunların ağırlıklı toplumsal denetim, eğitim ve yaptırımlarla aşıldığına
yönelik araştırmalar vardır. Çünkü sistem değişikliği bu yöntemlerin
direkt olarak karakter değiştirdiğini ve yerini şiddet, yalan ve baskıya
dayalı yöntemlere bıraktığını göstermektedir. Ataerkil sistemin
başlamasıyla birlikte yaşam anlayışına bağlı olarak yaşam biçimi
değişmiş, tüm yaşamsal olgulara bakış farklılaşarak insanlığın aleyhine,
komünal-doğal yaşam tarzının karşıtına dönüşmüş ve hâkim kesimlerin
çıkarını gözeten sistemin hizmetine girmiştir.
Kültürel kırılmaların yaşanmasından bugüne belli sistemsel değişimler
olsa da ataerkil zihniyet yaygınlaşarak, toplumsal öğelerin genlerine
kadar işleyerek ve kendini bir bütün kurumlaştırarak varlığını
sürdürmüştür. Ataerkil kültürün kapitalist sistemle yaşadığı
bunalımların yeni arayışları doğurması konusu, kendini insanlık
karşısında alternatifsiz kılmaya çalışan sistem için yepyeni bir durum
olmuştur. Bu arayışların ortaya çıkardığı akımların insanı, insan
sevgisini konu edinmesi, insana dair değerleri yeniden tanımlamaya özel
bir önem vermesi ve kiminde sadece bu amaçlarla gelişmesi aslında doğal
toplum yaşamına dönüş girişimlerini ifade etmektedir. Artık özgürlük,
açıklık, adalet ve eşitlik arayışları yükselerek gelişmektedir çünkü
kölelik, yalancılık, haksızlık ve eşitsizlik oldukça artmış ve düşünsel
anlamda kendisi olabileceğini anlayan bireyin tahammül edemeyeceği
düzeye gelmiştir. Hümanizmin çıkışı, sosyalist yorumların
sistemlileşmesi ve gelişen tasavvufi anlayışlar insanı anlama, insanın
özüne ulaşma ve eşit-ortak yaşamı yaratmaya yöneliktir. Bu anlamda
sistem karşısında gelişen kimi bireysel çıkışlar da sistemin insanı
boğan, özünden uzaklaştıran ve teknik karşısında yenik kılan yanlarına
yöneliktir.
Kapitalist sistemin insanlığa vurulan en keskin darbe oluşu feodal
sistemde, sistemin ağırlıklı eril yanlarıyla örülen kimi özelliklerini
de parçalayarak yok etmesi, cinssizleşmeye doğru bir yönelişi
geliştirmesi ve deforme olmuş kimi toplumsal değer yargılarını öldürmesi
ile ilintilidir. Örneğin kapitalist yiğitlik diye bir olgu yoktur
sözlüklerde, çünkü kapitalizmde yiğitlik yoktur. Yiğitlik kavramını
ortaya çıkaracak insanın yeri yoktur bu sistemde. Feodal değer
yargılarında ise bu kavramın yeri oldukça belirgindir ve sistemin erkek
egemen yanlarıyla örülü bir tarzda da olsa bu kavram canlıdır. Feodal
sisteme göre bir yiğitlik ölçüsü olarak görülen ve şairlere ilham veren
teke tek dövüşler kapitalist sistemin teknik kuşatmasıyla tümden ortadan
kalkmıştır. Artık sistem yüzlerce-binlerce insanı tek bir tuşun
hareketiyle yok edebilecek bir silahta tüm gücünü toplarken onun
karşısında yalın kılıç bir insan vardır. Artık dünya değişmiştir ve
Köroğlu’na “Delikli demir icat oldu, mertlik bozuldu.” dedirten bir
döneme girilmiştir. Dönem yiğitlerinin delikli demir dediği tüfek icat
olmuştur ve egemenler, ellerinde tüfekle insanlık yiğitlerine karşı
siper almışlardır. Artık savaşların kandırma, yanıltma, kalleşlik olarak
tanımlandığı bir dönem başlamıştır.
Osmanlılarda toplumsal anlamda sistemin haksızlıklarına, yalancılığına,
adaletsizliklerine, baskı ve zorbalığına karşı tahammülün bittiği
noktada başkaldırılar gelişmekteydi. Başkaldırıyı geliştiren öncü şahıs,
yiğit olarak nitelendirilirdi. Çünkü haksızlıklara karşı durmak bir
yiğitlik ölçüsüydü, adil davranma mücadelesi vermek bir yiğitlik
ölçüsüydü. Baskı ve zorbalıktan uzak durmak ve bunlara karşı isyan
örgütlemek, değilse tek başına direnmek bir yiğitlik ölçüsüydü ve sistem
karşısında bunun savaşımını vermek, adına eşkıya, isyancı, asi ya da her
ne denirse densin yiğitlikti. Bu kişiler kılıç kuşanır, at binip dağlara
çıkar, sistemin yürütücülerine karşı savaş açar, zenginden alıp fakire
verirlerdi. Önderliğimizin dediği gibi uçan kuştan nem kapar, savaşmayı
öğrendiği kadar doğayı tanır, hayvanların seslerini yaşam tarzlarını,
bitkilerin yaşam biçimi ve takvimlerini iyi bilirlerdi. Tüm bilgilerine
rağmen hisleri güçlü olurdu ki uçan kuştan nem kapmak, hislerini
dinlemek ve buna göre tedbirler alarak verdiği sözü yerde bırakmamak
anlamında bir pozitif durumu ifade etmektedir. Yiğitlik kavramı, bu
durumda toplumsal değerlerin ortaklaştırıldığı bir kavram olarak ortaya
çıkmaktadır.
Kapitalist sistemin şekillendirdiği insan tipi bu ölçüleri yerle bir
ederek ortaya çıkmış ve bu enkaz üzerinde kendini varetmiştir. Artık
yeni sistemde bir amaç uğruna kavga etmek, savaşmak anlamsız, hatta ayıp
sayılmıştır. Savaşmak yerine sevişmenin önerilmesi, birey enerjisinin,
özgüç ve iradenin sistem için tehlike arzedecek konumdan
uzaklaştırılması ve cinsellikte salt bedensel bir tatmine dönüşmesi
yoluyla egemen sistemin güvenceye alınmasının dönem sloganına
dönüştürülmesidir. Ki bu bedensellikten de giderek sıyrılma ortaya
çıkmakta ve insan sanallaşmaktadır.
Kapitalist sistem zamanla tekniği güçlendirdikçe – sistem içinde bireyin
gelişimi önemli oranda artmasına rağmen- teknik üstünlük karşısında
bireyi sanallaştırmakta, mekanikleştirmekte, kendi özgücünden ve
öziradesinden uzaklaştırmaktadır. Bu durum karamsar, iddiasız,
kendiliğindenci ve kaderci bir insan tipini ortaya çıkarmaktadır.
Kapitalizminle birlikte birey olgusundaki yükseliş, bu gelişimin
insanlığa yaptığı katkılar ya da negatif etkilerini değerlendirmekten
ziyade bu dönemle birlikte patlama düzeyinde açığa çıkan bilimsel-teknik
gelişimlerin insanlardaki kimi değerleri aşındırdığını belirtmek konumuz
açısından önem kazanmaktadır. İspanyol yazar Miguel de Cervantes’in 17.
yüzyılda yazdığı, şövalye öyküleriyle komik bir maceracının öyküsünü
birleştiren bir roman olan Don Kişot, bu konuda ilginç bir örnektir.
Çünkü bu öykü mevcut olanın eskidiği gerçeğini, eskiyi aşmış olmanın
eleştirisiyle birlikte kibir ve küçümseyiciliğiyle yansıtan, eskiyle
alay eden bir yazınsal örnektir. Don Kişot’un sevdiği ve uğruna yel
değirmenlerine saldırdığı Dulsinya, aslında fakir bir köylü kızıdır ama
Don Kişot onu asil bir hanımefendi olarak görmektedir. Eser örgüsünün
içerisine yerleştirilen imgeler, romanın bir şövalye hikâyesinden çok
Cervantes'in yaşadığı çağın eleştirisini yaptığı bir felsefe kitabı
olarak görülmesine yol açmıştır. Yel değirmenleri sistemin çarkları,
Dulsinya ise Don Kişot'un, uğruna savaştığı davayı sembolize eder. Bu
romanın trajikomik bir destan ve özgün bir güldürü olarak ele
alınmasıyla birlikte okuyucuyu düşünmeye yönelten bir eser sayılması,
her bireyin ruhunun derinliklerinde, onu çılgınlık derecesinde cömert
kılacak olan, büyük davalar uğruna her an alevlenmeğe, yani yiğitlikler
yapmaya hazır bir Don Kişot’un yaşamasıyla ilintilidir. Maalesef
günümüzde Don Kişot ifadesi, anlamsız savaşlar vermenin, yenemeyeceğin
güçler karşısında boşa kürek sallamanın bir ifadesi olarak
kullanılmakta, kapitalist sistemin yiğitlikten, yücelikten uzak
karakterini yansıtan bir örnek olmaktadır.
Ortadoğu toplumları belli oranda kapitalist sistem etkisine girmekle
birlikte, ağırlıklı feodal kültürü yaşamışlardır. Kapitalist sistemin
tüm yayılma ve tahammül çabalarına rağmen toplumsal mücadele yürütülmüş,
çoğu zaman din adına yeni olana karşı direnişler gösterilerek geleneğin
sürdürülmesi çabası verilmiştir. Tüm bu mücadelelerde ortaya çıkan,
belirginleşen cins de doğal olarak tüm etkinliklerde başrolü üstlenen
erkektir. Erkek egemen sistem karşısında mücadele eden, savaşan,
yiğitlik gösterenler erkek bireyler ya da bir erkeğin gösterebildiği
yiğitlik vasıflarına ulaşabilen yani erkek gibi olabilen kadınlardır.
Yiğitlik kavramı bu kapsamda ele alınmış olan temel bir kavramdır ve
özellikle Ortadoğu toplumunda erkeklikle özdeşleşmiştir. Yiğitlik
mertebesine ulaşan, mertliğiyle anılan kadınlar da bu eril
özdeşleştirmeyi aşamamıştır. Çünkü kadın olarak verdikleri tüm
emeklerine rağmen onları bu mertebeye ulaştıran “erkek gibi” olmaları,
“erkek sözü” vermeleri ve bu sözlerini “erkekçe” yerine getirmeleri
olmuştur.
Türkiye, bu durum için çok acı ama keskin bir örnek oluşturmaktadır.
Doğu-Batı arasında bir köprü konumunda olan Türkiye’de 60’lı yıllarla
birlikte belli toplumsal mücadelelerin gelişmesi, toplumda saygınlık
kazanan yiğit gençlerin ortaya çıkması ve halk için bir umut oluşturması
sistem için temel bir tehlike oluşturmuştur. 1970’lerle birlikte bu
toplumsal mücadelenin artması, sistemin kendini güvenceye almak için
yeni arayışlar geliştirmesine yol açmış ve 12 Eylül 1980’de askeri bir
darbeyle bu gidişatın yönü değiştirilerek Anadolu devrimci özü kırılmaya
uğratılmıştır. Önderliğimizin 12 Eylül’ün yiğitlik denilen duyguyu
öldürdüğüne yönelik belirlemesinin nasıl anlaşılması gerektiğini
toplumsal gerçeklikten koparmadan doğru ortaya koymak şarttır.
12 Eylül, Anadolu ve Kürdistan halklarındaki, isyancı-asi ruhu kırmış,
işkencelerden geçirmiş, aşağılamış ve öldürmüştür. Sisteme başkaldıran,
insanca yaşama mücadelesi veren ve bu uğurda canını esirgemeyen insanın
mücadele ruhunu katletmiştir. Faşist işkenceler bir kuşaktaki isyan ve
mücadele ruhunu öldürdüğü kadar o kuşağı, bir sonrakilerin tarihi
direniş mirasından koparılmasında kullanacak kadar sindirmiş, iradesiz,
köksüz bırakmış, tarih bilincinden koparmış ve kendi sistemi içinde
eritmiştir. İnsanların yüreğine korkuyu yerleştirerek iradesine yönelen
darbe, sistem karşısında yiğitlik yapabilecek hiçbir insani öğe
bırakmadığından, insanın tüm enerjisini, salt maddi yaşam imkânlarını
sağlayarak yaşadığı yanılgısı yaratmaya yönelmiş, insan emeğini
kullanmaya, düşüncesini yok etmeye ve duygularını dejenere etmeye
kilitlenmiş, sadece cinselliği bıraktığı insanda metalaşma, nesneleşme
yaratmıştır.
Tüm bunlara rağmen Kürdistan Özgürlük Mücadelesi Önderliksel bir hareket
olarak doğmuş, Önderliğimiz şahsında bunun ideolojik zemini
oluşturulduğu gibi önder Apocu kadrolar tarafından bu darbe zindanlarda
boşa çıkarılmıştır. Burada sistemi boşa çıkaran Mazlum Doğan, Hayri
Durmuş, Kemal Pir ve diğer arkadaşların gösterdiği yenilmezlik, sözünden
dönmeme, bunun direnişini gösterme ve egemen sömürgeci sistemin
alternatifsiz olmadığını kanıtlamıştır. Bu direniş, toplumda öldürülmeye
çalışılan yiğitliğin parti ideolojisiyle birleştirilerek sistem
karşısında bir silaha dönüştürülmesiyle somutlaştırılmış ve kadın-erkek
ardıllarını yaratarak yeni yaşam modelinin temel örneğini oluşturmuştur.
Apoculuk Yiğitlik Kavramının
Yeniden Yaratılmasıdır
Yeniden yaratmanın temelinde, yiğitlik kavramının erkeklikle
özdeşleştirilmesi şeklinde dayatılan erkek egemen mantığının kırılması
vardır. Önderliğimiz, PKK mücadelesinin gelişim yıllarında, derinleşme
ve çözme ihtiyacını dayatan kadın özgürlük problemine yöneldikçe
devrimdeki kadının nasıl yaşayacağına, özgürlük ilkeleriyle nasıl
buluşacağına ve nasıl savaşacağına dair çözümlemeler yapmıştır. Ortaya
çıkan pratiklerde belirginleşen yan, kadın katılımlarının artmasıyla
birlikte geri-geleneksel özelliklerin devrim saflarına taşınmasıdır.
Özellikle mücadelenin yükselmesiyle birlikte kadındaki egemen sistem
etkilerinin kırılmasına yönelik çözümlemeler, kadının devrime güçlü
katılımı için şart olur. Sistemdeki özellikleriyle devrime gelen kadını
çözümleyen Önderlik “Devrim yiğit kadınla yapılır” tarihi belirlemesini
yapar. Bu belirlemeyle birlikte gerçek yiğitliğin ne olduğu üzerinde
çözümlemelerini derinleştirir. Yiğitlik, başta devrim mücadelesine
katılım kararı veren kadının, sözünün gereklerini yerine getirmesi, bu
sözü yerine getirmenin mücadelesini vermesidir.
Yiğitlik, amacını doğru anlamak, anladığını bilinçle yoğurarak yüceltmek
ve pratikleşmeye kilitlenmektir. Kadın için temel ilke sistemden kopmak
amacıyla, ataerkil değer yargılarının ne olduğu, nasıl oluştuğu ve kadın
kişiliğindeki etkilerinin nasıl ortaya çıktığını anlamak ve sistemin
egemen erkek karakterinin karşısında konumlanmaktır. Bu temel ilke,
isyancı-asi yanı öldürülen yiğitliğin bu yanını güçlendirerek isyan
etmek kadar, ideolojik kimlik sorunlarının bilincinde olmayı, bunun
çözüm yollarını aramayı ve geliştirmeyi, cins mücadelesi diyalektiğini
anlayarak sonuç alıcı, özgürleştirici, öziradeyi açığa çıkarıcı bir
tarzda cins mücadelesi yürütmeyi, nasıl yaşayacağına ve nasıl
ilişkileneceğine dair ilkeleri idrak ederek bu idrakı yaşamsallaştırmayı
kendisi için temel yol olarak belirler.
Kadın özgürlük mücadelesinin ideolojik düzeyini anlamak kadar yaşam ve
savaş boyutunda güçlü duruşlar yaratmak da yiğit yaşamanın bir
gereğidir. Yaşam duruşunda kendini güçlendirmek kadar birlikte yaşadığı
yoldaşını güçlendirmek, bu anlamda yoldaşını egemen sistemin karşısında
kendini koruyabilecek düzeye getirmek de bir yiğitlik ölçüsüdür.
Devrimde, kadının yücelmesi, yiğitleşmesi için başlangıçta kadının kendi
cinsinin yaşamda temel bir öğe olduğuna inanması ve bunu ciddi bir yaşam
anlayışına dönüştürmesi ve kendi şahsında kadını mülk konumundan
çıkarmasına bağlıdır. Önderliğimiz bu konuya özel olarak değinmekte ve
şu belirlemeyi yapmaktadır.
“Hepimiz
büyük yoldaşlarız, kaldı ki son ferdimiz kalana kadar da bu böyledir.
Bizimlesiniz ve yanımızda daha da büyüyeceksiniz, daha cesur bir kişilik
kazanacaksınız. Yoldaşa ve yoldaşlara layık olmak, yarım kalan işi
tamamlamak ve bu temelde daha da büyümenin gerekli olduğunun
bilincindesiniz. Saygılı olmak, anıya bağlı kalmak budur. Kimse böyle
olmadığınızı iddia edemez. Hayır, bu bir hakaret olur. Tam bu noktada
yiğitliğe sarılmak, moral kaynağı olmak önem taşıyor.”
Yiğitlik kavramının, kapitalist sistemin reddi, işlevsiz kalan ve toplum
üzerinde çelikten bir giysiye dönüşen feodal değer yargılarının atılarak
yenilerinin yaratılması anlamında Apocu değer yargılarının ve özgürlük
ölçüleriyle yenilenmesi, kişiliklerin, özellikle cins karakterlerinin
yeniden yaratılmasını ifade eder. Egemen sistemlerin feodal
değerlerinden olan vurdulu kırdılı yiğitliği, dar, tepkiselliğe dayalı,
insana düşünmemeyi dayatan ve namus belası haline getirilen yiğitliği
aşmak temel bir yaklaşım iken, kapitalizmin kavramın kendisini dahi
anlamsız kılan karamsar, kendiliğindenci, muğlâklık yaratan,
ideolojisizleştiren melankolinin modern-arabesk ağlarına düşmeden
devrimci bir yiğitlik anlayışını yaratmak esastır.
Bunu yapabilmek temel adımı atmaktır ve ilk adımı atan bireyin yapacağı
da sözünün sahibi olmaktır. Sözün bir gereği olarak mücadele verebilmek,
başta mücadele değerlerini savunabilmekten geçer. Bunu geri toplumsal
özelliklerle yapmaktan kesinlikle kaçınmak gerekir. Çünkü
geri-geleneksel özelliklerle bu mücadeleyi vermek, dar, dönemsel ve
tepkisel çıkışları getirir ve uzun vadeli mücadelenin gerektirdiği
kişiliğin üstlendiği görevleri kaldırmayı zorlaştırır. Bu anlamda
ideolojik bir yaklaşım şarttır ve kendini kandırmamak bu amacı
gerçekleştirmenin temel gereğidir.
Yiğitlik, en temelde eşit olmayan güç dengesine, her türden baskıya ve
mülkleştirme yaklaşımlarına karşı ne olursa olsun doğru olandan,
onurdan, dostluktan, iyiden, güzelden yana olmak olarak tanımlanacaksa,
eşitsizliği yaşamın her karesinde en derinden yaşayan kadın için
kendisini sarıp sarmalayan toplumsal yapılanmaya karşı başkaldırı, başlı
başına yiğit yaşayabilmektir. Böylesi bir çıkış, verili olan her şeye
karşı olmayı, bunun eylemini geliştirmeyi ve alternatifini kendinde
yaratmayı gerektirdiğinden bin yılların pasını taşıyan mekanizmayı
değiştirmek anlamına gelir. Dolayısıyla bu da kendisiyle beraber önce
kendinde ve bunu başardıkça çevresinde değişimleri getirecek iç
sorgulamayı ve içsel bir kaosu yaşamayı getirir. Bu da her şeyden önce
büyük bir duygu savaşımı anlamına geldiğinden yerleşik ve cins kimliği
ile adeta bir anılan bazı duyguları, öğretilmiş formları aşmayı
koşulluyor. Hak verileceği gibi bu kaosla uğraşmak ve zaten eşitsiz
koşullarda süren mücadelenin çetin anlarında çok daha karmaşıklaşan bu
duyguları sadeleştirip kendi kimliğine, cins değerlerine sahip çıkan bir
konumda tutmak, yani kendinle barışık olabilecek bir pozisyonda olmak
çok kolay olmamaktadır. Öncelikle kendi güvensizliklerine, korkularına
yenilmemeyi; başarı hissi ve tutkusunu sürekli canlı tutmayı, pes
etmeyecek bir irade örgütlemeyi gerektirir. Ve tabii yine cins kimliğine
yüklenen atıfları, çevrenin (erkek ‘yoldaşlarının’) bu noktada
oluşturduğu baskıyı -örneğin çoğu kez kendisine ait olmasa dahi en küçük
bir hata ve başarısızlığın, birçok kazanımı geriye çekeceğini bilmenin
yarattığı stresi- göğüslemeyi gerektirmektedir.
Bu anlamda bireyin atacağı her adımın sadece kendisine ait olarak ele
alınmadığını, cins kimliğiyle direk anıldığını ve tüm kadınları
etkilediğini bilmenin sonucu, bir maraton koşucusu olduğu bilinciyle
bayrağı ileriye taşıma sorumluluğunu omuzlarında hissederek bireysel tüm
yaklaşımlardan kurtulma gerekliliği vardır. Ancak her şeye karşın o
durumu aşmanın kişisel bir durum olmadığını bilmek gerekir ve bireysel
duygu ve düşünceleri toplum yararına hizmet eden bir konumda tutmak
gerekliliği baskın çıkmalıdır. Dolayısıyla öğretilen tüm geleneksel
mücadele yöntemlerinden ve bunun sahte duygulanımlarından, kadın onurunu
küçülten arayışlarından sıyrılma mücadelesidir bu. İşte çağın yiğitliği
temel anlamına tam da burada kavuşmaktadır. Her şeyin cinselliğe
sıkıştırıldığı ve basit bireysel tatminlere boğulduğu bir sistem
içerisinden gelmişken, niyetlerden bağımsız, gerçekten kendini
tanımlayarak doğruyu bulmak, bunu içinde yaratmak ve bu yaratım
mücadelesinin her türden bedelini hiçbir şeye teslim olmadan
göğüslemektir yiğit olmak. Bir kadın olarak yaşamın her alanında, kendi
renginde varlığını ortaya koyabilmek, ‘ben varım’ diyebilmek,
önyargıları, kendisindeki güvensizlikleri ve bir bütün cinsine karşı
duyduğu güvensizliği, toplumsal gerçeğimizin yarattığı tüm kaygı ve
korkuları, aidiyetleri aşmak; mülk konumundan kurtulmak, cins kimliğiyle
barışmak ve bunun sağladığı ruhsal dinginliği toplum yaşantısına
taşırmak, özcesi gerçek anlamda kadın olabilmektir.
Her şeyin alabildiğine dejenere edildiği, kendisi olmaktan çıkarıldığı,
birbirine karıştırılarak muğlaklaştırıldığı ve buna bağlı olarak
insanlığın yarattığı tüm değerlerin, kavramların insanın karşısında bir
savaş aracına döndüğü uygulamaların zemini yapıldığı böylesi bir çağ
içerisinde yiğitlik en başta kendini tanıma ve onu temsil edebilme
cesaretini göstermek, bu temsiliyet için gereken mücadeleye tüm
bedelleriyle beraber göğüs gerebilmektir. Bu da en başta düşünsel
düzeyde bir netlik, özgürlük bilinci ve tutkusunu taşımayı gerektirir.
Böyle bir savaşa soyunan kadının en büyük silahı, bu netliği ve bilinci
kendisinde geliştirme düzeyiyle bağlantılıdır. Bunu hissetmesi,
aramasıdır kadını sindirilmiş kölelikten kurtaracak olan. Nükleer
silahlanmanın dahi artık oldukça kanıksanan bir tehdit aracı olduğu
günümüz gerçeğinde “salt bu silahla ne yapılabilir?” dememek gerekir.
Delikli demire yalın kılıç, yalın yürekle karşı duranların destanları
hala kulaklarımızdayken ve bugünün arayışlarına o zaman salladıkları
kılıçların müzik oluşturduğu, istemlerinin istemlerimize yön verdiği göz
önündeyken, bunu söylemenin hiç de yerinde olmadığı ortaya çıkacaktır.
Bu istem ve arayış yüzyıllardır birçok kahramanlık açığa çıkarmış,
insanlığın özünü çağlara taşıran yiğitlik kavramını doğurmuş ve birçok
yiğidi bağrında büyütmüştür. Bu arayışı taşıyan bir insanın yapamayacağı
şey, üstesinden gelemeyeceği hiçbir engel yoktur. Hele buna yüreklenen
bir kadın ise, açığa çıkan enerji, insanlık adına yarattığı değer ve
gelecek çağlar için ortaya çıkardığı kazanımlar çok daha üst boyutta
olmaktadır.
Tarihin betondan bir lahiti boynuna astığı, soluksuz, kimliksiz,
kimsesiz bıraktığı bir kesimin baş kaldırması ve bu bitirilmeyi
reddetmesi elbette sistemi iliklerine kadar sarsmaktadır. Bu lahitin
taşlarını yerinden sarsmak, kadının boynundan çıkarmak devrim sözcüğünün
tam karşılığıdır. Lahitin içine hapsolan bir toplum ancak devrimsel
çıkışlarla kurtulabilir ve özgürlükler bu kurtuluş içerisinde örülür.
Kendisini yalan ve hileler üzerinden şekillendiren bir sistem için bu
tür bir arayış elbette en şiddetli nükleer tehditten daha tehlikelidir.
Ve sistem de bunun farkındadır ki, kadın katliamlarını teşvik eden bir
yapılanmayı tüm bireylere dayatmakta ve kadını cüceleştirmeye
yönelmektedir. Bu yöneliş salt eylemlerle sınırlı değil, yaşamın her
karesinde sürmekte, ataerkil sistem kadına yönelik saldırılarını her
anlamda günümüzde zirve düzeyde sürdürmektedir. Dolayısıyla ancak
böylesi bir yoğunluk, inanç ve bilinç düzeyi zirvede süren yönelimleri
karşılayabilecektir. Bu da yiğitlik tanımlarına yeni bir özellik katar.
Yiğitlik, özgürlükten başka bir yaşam alternatifinin olmadığını bilmek,
buna inanmak ve bu uğurda mücadele etmektir. İnsan olabilmek ve
‘yaşıyorum’ diyebilmek için olması gereken tüm öz değerleri
geliştirmeyi, yaşamsal kılmayı nefes alıp vermekle bir tutmak, var
kılmaktır. Yiğitlik, saldırılar, hileler karşısında en zayıf konumda
kabul edilse de dayandığı özün haklılığına dayanarak, doğru olanı
haykırabilme cesaretidir. Ve yiğitlik, bu denli zorlu ve cefa isteyen
bir mücadelenin zorluklarında kendini bulmayı bilmek, bunun içinden
güzelliği damıtabilmek, düşünsel, duygusal hiçbir geriliğe boyun
eğmemektir. Sözün en çok özünden çıkarıldığı ve yine en fazla kadını
vurduğu realite içerisinde sözdeki öze sahip çıkmak, olması gerektiğini
düşündüğü, istediği gibi yaşayabilmektir. Söylediğini, bildiğini
uygulamaktır. İşte bunu başaran insanlar, yani yiğitler, her zaman için
çağ aşan kahramanlar olarak tarih sahnesinde yerlerini alırlar.
Ve böylelikle kavramımıza yeni bir özellik daha eklemiş oluruz.
Yiğitlik, içinde bulunduğu zamanın ötesine taşmayı gerektirir. Yani
bulunduğun zaman dilimini aştıracak, ileriye taşıyacak bir eylemlilik
içerisinde bulunmaktır. Bir kadın için bu daha yakıcı bir gerçeklikken,
yalnızca sözle ya da bir davranışla sınırlı kalmamak; içinde bulunan
zamanı en iyi çözümleyerek, ilerlemeye götürecek bir duruş, davranışın
faili olabilme işidir. Bu işte en önde olabilmek, namertliğe karşı
sürdürülen mücadele içerisinde her şeyiyle öncü olabilme, sürükleyebilme
özelliğini gösterebilme gücünü ortaya çıkarabilmekle bağlantılıdır.
Yaşadığı bastırılmışlıktan dolayı bu konuda verili tarihe geçen
öncülüklere çok fazla sahip olamamak da eylemciliği, kadın yiğitliğinin
başat özelliklerinden biri kılar. Bu teslim olmama, karşı durma ve
yaratma isteminin en zirvede yansımasıdır. Bir ruh yaratımı ve geleceğe
taşabilme istemidir. Ölümle bitmeyeceğine inanmak, komplolarla yok
edilip karalamaların kirletemeyeceğini bilmek ve buna iman etmekle
mayalar kendini. Yiğitlik, teslim olmama ruhudur. Bunun için
gerektiğinde kayalardan atlama ya da bombayı kendinde patlatabilme
cesaretini gösterebilmeyi gerektirir. En zor anda yürüdüğü yolu
genişletmek, yoldaki kayaları parçalamayı, kendini paramparça etme
pahasına göze alabilmektir. Ateşten bir sınav içerisinde kendini aramak,
ardıllarına bıraktığı vicdan muhasebesi için çıra olabilmeyi
başarmaktır. Bundandır kendinden sıyrılıp, ben’i biz’de bulmanın en
zirve durağıdır.
Reddedilen tüm geri duygu ve düşüncelerin yerle bir edildiği, bunun
yerine gerçek ve yaşanılası olanların filizlendiği duruştur yiğitlik.
Milyarları oluşturan kalabalıkların içinde en büyük yalnızlıkların
yaşandığı asrımızda, deyim yerindeyse kimsenin günahını dahi
paylaşmadığı realitede, yoldaşına gelen merminin önünde siper olmak,
ölümü dahi beraber karşılamak, ölüme birlikte yürüme birliğini
gösterebilmektir. Her davranış, tavır, duruş ve olayda sevgiyi, güzeli,
iyiyi arama ve yaratmaya çalışmadır. Bu cesaret ve sonuna kadar
adanmışlık olmazsa duygular ve düşünceler ne kadar iyiden ve güzelden
yana olursa olsun salt söz olarak kalmaktan kendisini kurtaramaz,
yaşamsal bir değer kazanmaz.
Kadındaki yiğitliğin erkek egemenliği ve güdümü altında gelişemeyeceğini
vurgulayan Önderliğimiz bu konunun özgünlüğüne dikkati çekerek özgür
kadının yaratılmasının kendi başına, erkekten koparak
gerçekleştirileceğini ideolojik bir ilke olarak ortaya koyar. Bu
anlamda, yiğitlik, öziradeyi geliştirebilmektir. Hayır diyebilmektir.
Cins kimliğini tanımak, kendisi olarak bunu tanımlayabilmek ve bu
kimlikle yaşayabilmektir. Özgür kadın kimliğiyle yaşayabilmek başlı
başına bir düşünsel bağımsızlık, mücadele ve örgütlülük işi olduğundan
erkek gölgesinde yaşamaya mahkûm edilmiş olmayı reddetmeyi şart kılar.
Ataerkil sistemin sunduğu verili ilişkilerin tehlikesini Önderliğimiz
önemle dile getirir.
“Düzen içinde ve PKK içinde verili ilişkiler tehlikelidir. Ben
devrimciliğimi bu konuda biraz ihtiyatlı olmaya borçluyum. Bu konuda
sunulan her ilişki, karşılığında, düzene bir adım daha yaklaşmayı ve
devrimcilikten bir adım daha uzaklaşmayı ister. Yiğitlik ve yücelikten
bir adım daha uzaklaşmayı dayatır. Ben verili ilişkiden bahsediyorum.
Biz bunun yerine çeliştirerek ve savaştırarak tersi sonuçlara ulaşmak
istiyoruz. Yaratmaya çalıştığımız özgürlüğe, savaşa, düzen karşıtlığına,
uyuşukluğa ve tembelliğe karşı tahrik eden, tam bir savaş ilişkisidir.
Büyük bir tartma ve gerginleştirme, böylece bir şeylerden hesap sorma ve
hesap verme, ilişkiyi yoklama, tarihi çözme, verili ilişkiyi çözme ve
bunun yerine özgür ilişki, eşitliği, tartışmayı ve demokrasiyi
koyabilmedir. Bunlar önemli meselelerdir.”
Sisteme bağlı olarak yaşamak kadını metalaştırdığı gibi kadındaki
köleliği içselleştirmiştir. Genellikle erkeklerin gönüllü kölelik dediği
bu durum hiçbir şekilde gönüllülük arzetmeyen bir köleliktir. Çünkü
özgürlük tanımına ulaşan ve özgür yaşamanın kadına kazandırdıklarını
gören, bunu anlayan hiçbir kadın köleliği tercih etmez. Ortaya çıkan
kölelik tercihleri de özgürleşeceğine inançsızlık, erkek egemen
sistemden kopmanın açığa çıkaracağı özgücü görememe ve egemen güce tabi
olma düşüncesine yenilmenin tercih gibi yansıtılan bir yanılgısıdır.
Önderliğin “yalnızlıktan korkmayın” dediği nokta tam da burasıdır. Çünkü
kadının içindeki erkeği öldürmesi büyük bir cesaret gerektirirken
erkekten, egemen güçten kopuşu da yaşam yürüyüşünde yalnız başına
kalmasını getirecektir. Yalnızlıktan korkmamanın temel formülü ise bu
tek başınalıkta kendini yaratma, varetme mücadelesini güçlendirmekle
birlikte aynı yolun yolcusu olan hemcinsleriyle ortak bir ruhu
yakalamakla ilintilidir.
Yiğitlik net olmaktır. Muğlâklıkları kendi düşünsel, duygusal
yoğunluğunda aşmak ve saltık düşünceye ulaşmak, saflaşmaktır. Yiğitlikte
tereddüt yoktur. Güçlü adımlar için güçlü düşünsel düzey ve kararlılık
gerekir. Kararlılık ve güçlü adımlar ise bireyin tüm olasılıkları kendi
içinde muhakeme ederek en güçlü olasılığı açığa çıkarması ve en güçlü
olasılığı gerçekleştirmek için bu gücünü kullanabilmesini gerektirir.
“En
ufacık bir tereddüt, biliyorsunuz tarihe kötü geçer. Kendi yüce
davalarında ufak bir ikirciklik, daha sonra kapanmaz yaraların
açılmasına yol açar. Niye ince verem ağrısına dönüştürüyorsunuz? On yıl
önce temelini attığınız ilişkiler bizi mahvediyor. Düzeltmeyle
yıllarımızı geçiriyoruz. Biz, halkımızın en yiğit yoldaşları olmakta
kararlıydık. Bu feodal hortlatmaları, bu iflah olmaz düşmanca burjuva
hastalıkları kim getirdi buraya? Ne cesaretle getirdiler? Niye halen
sürdürüyorlar? Devrimcinin bir çıkış tavrı da şudur; ana baba, çoluk
çocuk, yar vb. tüm bağlardan boşanır, tek bir bağla; devrimci tutku,
devrimci düşünüş, devrimci pratik bağıyla bağlanır. Kaç kişi kendi
kişiliğinde bunu gerçekleştirmiş? Devrimin diğer tüm bağları bu temel
bağa bağlıdır.”
Yiğitlik, cesaretin üst düzeyde kişilikte somutlaşmasıdır. Dümdüz bir
korkusuzluk değildir. Korkuyu tanımak, derinden yaşamak ve bilinçli bir
şekilde korkuyu yenmektir. Sözünden dönmemek, korkusuzca zorlukların
üzerine gitmek, korkusuzluğun yaratılmasıyla, yaratılan yeni cesaretli
kişilikle bağlantılıdır. Dayanma gücü gösterebilmek ve koşulları dikkate
almak kadar koşullara yenilmemektir. Koşulların neyi getireceği, nasıl
bir mücadeleyi ortaya çıkaracağı ve verilen mücadelede kişiyi ve kişiyle
ilgili tüm olay-olguları nasıl etkileyeceği önemli olurken salt bu
koşullara bağlı olarak kendini belirlemek bireyi bağımlılaştırır.
“Yiğit olan kadın-erkek, yiğitliğini mücadelede kanıtlamalıdır. Ve bu
çok önemli bir noktadır. Yiğit kişiliğe hakkı olan yiğitleşmeli, korkak
adam, son tahlilde kaçacak olan adam da aldanmamalı. Kadın erkeği, erkek
de kadını aldatmamalıdır. Fakat bu aldatmalar ortaya çıkıyor.
Dolayısıyla yiğitliği kanıtlayacak bütün olanakları sunabilmeliyiz. Buna
göz-kulak olabilmeliyiz. Özellikle kadın katılımının zarar vermemesi
için, daha hassas olabilmeliyiz. Erkeklerin bastırmacı ve sorunu çeşitli
kılıklar altında istismar edici yaklaşımlarını da engellemeliyiz. Kadına
her ne kadar kurnazdır denilse de, bu kurnazlık fazla para etmez. Bu
sorunda erkeğin bastırmacılığı daha tehlikeli sonuçlara yol açabilir.”
Yiğit olan her zaman için yücelmeyi esas alır. Yüceliklerde olana
ulaşmaya çalışır. Ulaşamadığında bunun sebeplerini kendisinde arar, yüce
olanı kötülemez. Güzel olanı, cesur olanı, fedakâr olanı yaratmayı ister
yiğit. Yiğitlik, ateş çemberlerine karşı duyarlı olmayı, bunlardan
başarıyla geçmeyi gerektirir. Düşmanın erkek egemen sistem
anlayışlarının yalan ve kandırmasıyla oluşan tahakküm çemberlerine karşı
duyarlı olmak, bunun için her an uyanık olmak şarttır. Çünkü binlerce
yıllık sistem kendisine başkaldıran, özgürlüğe cesaret eden bireye her
türlü pusuyu kurar. O bireyi engellemek, yok etmek ve etkisiz kılmak
için her şeyi yapar. Yiğitlik, bağımlılıklardan, beklentilerden
kurtularak kendini mücadelenin temel bir öğesi olarak görmeyi ve dış
kaynaklı tüm desteklerden umudunu kesmeyi gerektirdiği gibi yaşam
karşısında umudu asla kaybetmemeyi de şart kılar.
“Devrimciler yaşamdan
umut kesecek insanlar değildir. Her şeylerini özgür bir yaşama
adamışlardır. Demek ki sevmeyi, büyük bir tutku olarak hep kendinizde
diri tutacaksınız. Umut olarak, tutku olarak sevgiyi kendinizde diri
tutacaksınız. Fakat olmazlara düşmemek, tuzaklara düşmemek; ona başarı
şansı, gerçekleşme şansı vermek gerekiyor. İşte bu, militanlığın
şahsınızda çiçek açması yiğitliğin zaferidir, yiğitliğin zaferle
taçlanmasıdır. “
Erkek egemen sistemin kadına teslimiyeti dayattığı sevgi konusu da yiğit
yaşayabilmenin temel ölçülerindendir. Kürdistan ülkesi, tarih boyunca
savaşların durmadığı ve topraklarında sevginin yakılıp yıkıldığı bir
ülkedir. Kürt insanının sevgi ihtiyacı bu tarihi gerçeklikle
bağlantılıdır. Sevginin de birçok değerle birlikte katledildiği,
âşıkların yanıp kül olduğu, sanatın yok edildiği, toprağın tecavüze
uğradığı ve bu tabloyla zamanın kalbinde bir hançer yarası gibi duran
ülkemizde, ülkemiz insanı her türlü sevgiye aç bırakılmıştır. Yiğitlik,
bu açlığı nasıl gidereceğinin en doğru yanıtını verebilmektir. Ülkemizin
ve ülkemiz bireylerinin yaşadıklarının en gerçekçi tahlili ve buna göre
nasıl yaşayacağının belirlenmesi anlamlı yaşamak için temel bir konudur.
Devrimciliğe karar vermiş olmanın sevgiyle bağlantısı, devrimciliğin
bireyde yüksek bir ilgi gerektirmesindendir. Özellikle kadının,
bulunduğu ortamdaki olay ve olgulara, her şeyin özünü anlamaya yönelik
merakını davranışlarında yansıtan bir ilgiyle yaklaşması ve tüm
bireylerle bir paylaşım geliştirebilmeyi hedeflemesi gerekir. Bunun için
kadının en güçlü ve güzel bir şekilde örgütleyeceği sempati ve empati
konuları, duygusal zekanın kadında gelişkin olmasından ya da gelişme
zemininin güçlü olmasından dolayı bir avantaj olmaktadır. Bu anlamda
ülkemizin özgünlüğünün doğru analizi yapılmalıdır. Önderliğimizin bu
konudaki analizleri ve buna göre geliştirdiği perspektifler sevginin bir
yiğitlik işi olduğunu bizlere göstermektedir.
“Görülüyor ki, sevgiye
giden yol çok zorluklarla dolu olduğu kadar da çapraşıktır. Yiğitlik
istiyor. Eğer böyle yaparsak, ülkemizde halkımızın yaşadığı toplumsal
koşullar, büyük sevgisizlik, hırçınlık, saygısızlık giderilebilir. Biz
devrimimizi, bir anlamda ülkemizin sevilmez durumuna, harabe duruma
getirilmesine karşı geliştirdiğimiz gibi, aynı zamanda halkımızın
bağrındaki büyük sevgisizliğe karşı da geliştirdik. Bizim devrimimiz
sevgi devrimi, ülkeyi sevme, halkı sevme devrimidir. Ama bu kadar
çirkinlikle, iğrençlikle, barbarlıkla savaşarak gerçekleşecek bir sevgi
devrimi. Yoksa faşizmin ‘sevgi her şeyi halleder’ gibi yalanına inanmak,
aldanmak büyük oyuna gelmek demektir.
Bir ilişkiyi sevilir kılabilmek için, bir ilişkiyi yaşanılır kılabilmek
için, bu kadar yılımı verdim. Ben bile ancak bir kaç adım yol aldım. Siz
her şeyi birden halletmek istiyorsunuz. Demek ki, militanlığınızın fazla
gerçekçi olmayışının bir nedeni de budur. Hep aldatıcı, yanıltıcı
kişiliklerden söz ediyorum. Onun en temel nedenlerinden biri de
çizdiğiniz çerçeve dâhilindedir. Ya kendinizi sevgisizliğe mahkûm
etmelisiniz, ya da sahte sevgiye... Yüreğiniz bunu nasıl kaldırıyor?
Beyniniz düşünme gereğini bile duymuyor. Bunlar sizin hikâyenizdir.
Militanlıkta ne kadar iddialı olabilirsiniz? Yiğitlikte, büyük duyguda,
büyük sevgide ne kadar iddialı olabilirsiniz?”
Sevgi konusuyla bağlantılı olarak halk gerçeğini doğru anlamak, içinde
şekillendiği toplumu doğru çözerek devrim gerekçesini güçlü oluşturmak
mücadeleyi yiğitçe yürütmenin temel şartlarındandır. Bireyin
kurtuluşunun, halkının, cinsinin ve ortak acılar yaşadığı insanların
kurtuluşuyla bağlantısı ideolojik bir temeldir ve sosyalizmin de temel
ilkelerinden biridir. Bu anlamda birey olma boyutunda kendini
geliştirmek, mücadele edecek düzeye getirmek, kendinde direniş gücünü
yaratmak kadar yeni olana yönelik kavrayış gücü ve derinliği yaratmak
önemlidir. Bu konuda Önderliğimizin şu belirlemeleri birey ve toplum
arasındaki optimal dengeyi anlamak anlamında esas alınmalıdır.
“Hiç birinizin öznel derdi bir halkın, bir ulusun bu kadar acıları,
hiçliği, kötülüğü yanında fazla anlam ifade etmez. Kendi derdini, kendi
kişisel sorununu bu kadar ağırlaştıran alçağın tekidir ve ciddiye de
alınmaz. Eğer biraz yiğitlik yapacaksanız, bunun hikâyesini doğru
söylüyor, yazdırıyoruz. Başka çaremiz yok. Varsa çaresi olan söylesin.
Varsa bir hüneri olan sergilesin. Lafla olmuyor. Kendini şişirerek,
kendini halden hale sokarak yiğitlik gösterilmez. Yiğitlik; bir halkın
gerçeğine doğru parmak basıp, hal yoluna koyduğunda ancak
gösterilebilir.”
Yiğitlik inanç, bağlılık, örgütlülük ve eylem kadar tüm bunlarda
disiplini esas almayı gerektirir. Yiğit bağlılığının en güçlü bağlılık
olması, tüm benliğiyle ona inanması, bağlılığın gereklerini bir yaşam
tarzı haline getirmesi ve disiplinli olmayı alışkanlık edinmesindendir.
Disiplin ve ciddiyet varsa bağlılıklar örgütlülüğe, inanç eyleme, bilinç
zafere dönüşür. Çünkü disiplinli olmak, başladığı işi sonuna kadar
götürme kararlılığı yaratır. Ve bu da istemin dıştan etkilenmesini
engellediği gibi zafere ulaşmasını sağlar. Zafere giden yaşamı anı anına
güzelliklerle örmek, bireyi özgürlükten alıkoyan ne varsa onlarla
savaşmayı esas almak ve kendini özgür gerçekleştiremediği sürece kendini
affetmemek yiğit yaşayabilmenin temelidir. Bunlara sadece niyet etmek,
kendini niyetleriyle değerlendirmek ve bu niyetleri güçlü, sonuç alıcı,
iddialı ve kararlı adımlara dönüştürememek, özünde yenilgiye açık
olmaktır ve yiğitlikten köklü bir kopuştur. Yiğit yaşayabilmek sıradan
olmayı reddederek, niyetlerini ve verili olan kişilik özelliklerini
aşarak sabır, güç, cesaret ve fedakârlıkla olağanüstü yaklaşım gücü
göstermekle mümkündür.
Yiğit yaşayabilmek, devrimi gerçekleştirecek yiğit kadını kendi şahsında
yaratmak için entelektüel bilincini zenginleştirmek, mevcut konumun
sürekli birkaç adım ilerisine kendini kilitleyerek ufkunu genişletme ve
buna ulaşmak için bilincini yükseltmek, çağın bilme sınırlarına ulaşmak
şarttır. Devrimimizin anlama devrimi olduğunu her an kendine
hatırlatarak anlama çabası vermek ve anladığı kadarını yaşamaya çalışmak
özgürlük yolunun önemli bir aşamasını oluşturur.
Öz ifadeyle yiğitlik; iyi düşünmek, düşündüğü iyi şeyleri herkese
taşırmak, bunun için iyi söylemek, sözünü yerine getirmek için iyi işler
yapmaktır.
Yiğitlik sözünün kadını olmaktır.
“Cehennemden kurtulmaya bir katkınız olsun. Gerçekten tam bir yiğitlik
hareketidir. Gelişiniz biraz yiğitçedir. Bunu inkâr etmek mümkün
değildir, ama zaferin yiğitlik istediğini, başlangıcın yetmediğini,
sonuç için daha büyük, yiğitçe savaşçılara ihtiyacımız olduğunu bir an
bile unutmayacağız. Umarım bu yaklaşım gücünü gösterirsiniz.
Kadında yiğitlik, önderlik ve yücelik gelişebilir.
Bu açıdan kadın öncülüğü de ortaya çıkmalıdır. Partinin bu konudaki
tavrı tıkayıcı değil, sonuna kadar geliştiricidir. Ben kendi kişiliğimi
de bu temelde kullandım. Birçok noktalarda da başarılı oldum.
Kadın olayında da öyle. Ben köle kadınla devrim yapamam, küçük-burjuva
kurnazlığıyla da devrim yapamam. Bir kocakarıyla da devrim yapılmaz.
Yiğit kadınla devrim yapılır. Burası çok önemli. Sorun; yiğit kadın
kimdir, yiğit kadına nasıl ulaşılacak sorunudur. Bu konularda her gün
çok tehlikeli ve yanlış anlayışlarla karşı karşıyayız. Sizdeki bazı
anlayışları görünce hayrette kalıyorum. Geleneksel kadın anlayışlarına
takılanlar ne kadar var? Biraz tartışma konusu oluyor. Kadın
özgürlüğünden neyi anlıyor? Kendi cinsine hâkim olma veya bunun
özgürlüğünden ne anlıyor, farkında bile değil. Kendini daha meta
olmaktan kurtaramamış. Kendini pazarlamak istiyor. Devrimde bu
kişiliğiyle yol alması mümkün değil, seçme kabiliyeti yok. Feodal
entrika yöntemleriyle sonuç alınacağını sanıyor. Mümkün değil. Bütün
bunları çocukluğumdan beri anama karşı mücadele ederek aştım. Analık
hukukunu konuşuyordu. Ben de çocukluk hukukunu konuştum. Böyle bir sürü
mücadele. Sonuçta biliyorsunuz az çok gelişmelere yol açtı.
Kadına inanıyorum. Ve bunları geliştiriyorum, kendi kadınlarım olarak.
Bazı alçaklar, tabi diyor harem, onlar çatlasın! Kadınlarımız dağlarda.
Bizim en sevdiğimiz kadınlarımız, dağlarda ve çoğu da Zilanlar gibi
şahadete gitmişlerdir. Bunlar bizim kadınlarımızdır. Ama gerçekten yiğit
kadınlardır. Ve biz kadınlarla yaşayacağız, başka kimseyle
yaşamayacağız. Biz bu kadınların erkeğiyiz. Ben şunu da bugün
dolayısıyla açıkça belirtmekten gurur duyuyorum. Bir kadının değil,
böyle kadınların erkeği olmak bana gerçekten gurur veriyor.
Kadınlarımız, kızlarımız, analarımız bizi böyle kabul ediyorlar. Bu çok
değerlidir. Keşke birçok erkek böyle olabilseydi. Böyle olabilseydi,
gerçekten bugün veya yaşam bütünüyle kadınların olabilirdi. Buna
şiddetle ihtiyaç vardır. Anaların yüreğini biliyorum. Kızlarımızın
tutkularını, umutlarını çok iyi biliyorum. Bildiğim için kendimi bu yaşa
kadar bu hale getirdim.
Anılarına layık olmanın militan gereğini en başta ders belleyerek,
yiğitlik yolunu seçeceksiniz. Onlar gözünü kırpmadan düşmana karşı
yıllarca savaşmayı göze aldılar… Her birisinin anısına belki bir günde
istediğimiz gibi karşılık veremeyiz, ama daha fazla yapmayı istiyoruz.
Gerçi anılarına bu isyanı geliştirmek de az değildir. Anlamsız
üzüntülere kapılamazsınız. Çünkü binlerce şehidimiz var ve onların
anısına benim de yapabileceğim en büyük kötülük; yılgınlığa, üzüntüye
kapılmaktır. Bu, kesinlikle yapmamamız gereken bir harekettir. Sizler de
bu cesareti gösteriyorsunuz. Sadece bir yoldaşın şahadetine değil, bu
değerlerimizin çoğunun yaşamına tanık oldunuz. Onlara en iyi karşılığı
bir militan olarak verebilirsiniz. Aslında yapabilirsiniz, zekisiniz,
fedakârsınız da! Burada yoğun bir çalışmayı bir yılı aşkındır
yaşıyorsunuz ve fazla eksiğinizin olacağı kanısında değilim. Devrimci
şahadette yaşamı yaratmak, yiğitleşmek hem sizin hakkınız hem de
görevinizdir. Ben kadını erkeğin basit bir sürükleyicisi olarak
görmüyorum. Ve sizler de en az onlar kadar yiğit ve bağımsızsınız.
Düşmana karşı öfkeli ve daha verimli bir mücadeleyi yürütebilirsiniz.”
YİĞİTLİK ÖZGÜR
YAŞAMAYA CESARET ETMEKTİR
Dilzar Dîlok
|
|