| |
Arjin’in söylediklerini sayıklamak
Seyit EVRAN
Evet,
insan kendinde başlayıp kendinde biter, ötesi yoktur.
Bir şey olmak istiyorsa, bu yaşam içinde olur.
Albert CAMUS
Evet insan kendisinde başlayıp, kendinde biter, ötesi yoktur. Ve bir şey
olmak istiyorsa, bu yaşam içinde olur diyor Albert CAMUS ustad. Bu
söylem, bu belirleme her insan için geçerlidir. Tabii ki ben kendim
olmak istiyorum diyen her insan. Ve yaşamı, kavgayı, sevgiyi, özlemi,
hasreti, acıyı, hüzünü, ağlamayı ve doyasıya gülmeyi bilen her insan
içindir bu belirleme. Yani yaşamı ve ölümü kendinde başlayıp kendinde
biteren herkes içindir bu söz. Zaten ben ve bizlerde kendimiz olmak
istediğimiz için değil midir ki bu dağ başlarını, dağ başlarında
özgürlüğün peşinde koşma kavgasını veriyoruz. Dağlarda dağlılarla bu
yüzden yaşamıyor muyuz? Öyledir. Yoksa bu dağ başlarını piknik yapmak,
sırf romantizm amaçlı mesken tutmuş değiliz. Özlemlerimizin
gerçekleşmesi içindir bu yaşama atılmamız, Dağ yollalarını arşınlamamız.
Durmadan tepelere tırmanmamızda bu yüzdendir. O yüzden bende bu günlerde
tepeleri sayıklayıp duruyorum. Tepelerde tepeleri sayıklayıp duruyorum.
Tepelerde geçmişi, geleceği ve geçen süre içersindeki tüm
güzellikleri sayıklayıp duruyorum.
Çünkü bu günlerde, bu iklimde, bu mevsimde en iyi yaptığım şey tepelere
tırmanmaktır. Zira bunu zevkle yapıyorum. Ve çıktığım her yeni tepede
başka bir yeniliği keşif ediyorum. Birinde baharın gelişini, birinde
suların tıpkı hayatlar gibi bazen berrak bazen bulanık akışını, birinde
tomurcukların patlayacak kadar şiştiğini, birinde göçmen kuşların dalga
dalga, sürü sürü geri gelişini, birinde kargaların sabun çalma
hazırlığını yaptıklarını, birinde gelincik kuşlarının biraz sonra su
dansına durma hazırlıklarını, birinde badem ağaçların benim insanlara
aldandığım gibi onunda havalara aldanarak çiçek açışını keşif ediyorum.
Ve bir
zaman sonra o günkü tepeler ziyaretimin de sonun geldiğimi, benim kampa
götürmek için ot toplama zamanının geldiğini anlayarak ayağa kalkıyorum.
Ama her gün dinsel bir törendeymişim gibi ninemin yaptığı gibi batmakta
olan ve batarken solgunlaşan güneşi selamlıyorum. Günün batışını ve
doğuşunu selamlamadan güne ve gece başlanmaz.
İşte yine
böyle bir günün sonda gün batımına selam durduktan sonra aşağıya doğru
iniyordum. Sık sık yaptığım gibi yine geride bıraktığım günlere doğru
bir yolculuğa çıktım. Son tepeden inerken geçen sonbahar günlerinde
yaşadığım bir şeyi hatırladım. O gün yaşadıklarım bir şimşek gibi
yeniden gelip beynimde çaktı. Çünkü yaşadıklarım beni yaralamıştı. Kabuk
bağlayan yaralarımın yeniden kanamasına neden olmuştu. Yüreğimde
dayanılmaz acılar ekilmişti. Ve acılarım depreşmişti. Sonbahardı.
Sararıp dökülen yapraklar, yağmurların ıslattığı ayrılıklar, gecelerin
uzattığı yalnızlıkların yaşadığı günlerdi. Eylül vurgunlarının yaşandığı
günlerdi.
Bundan
sonra hep o tepeye gitmeye kararlaştırdım. Çünkü o tepede kendime yeni
bir kaya buldum. Daha öncede bir kayam, kayamız vardı. Dibine oturup
derin sohbetlere dalardık. Hayatı, kavgayı güzel günleri, gelecek
düşlerimizi ve ütopyalarımızı konuştuğumuz bir kayaydı. Güzel
paylaşımlarımıza tanıklık eden bir kayaydı. İki yıl önce kayamı bırakıp
geldim. Benden sonrakilere emanet etmiştim onu. Ve aldığım haberlere
göre benden sonra hep dibinde oturup beni konuşmuşlar. Beni anmışlar.
Benim bıraktığım yere Halil oturmuş dediler. Acı bu olsa gerek ya.
İşte Arjin
adında bir arkadaş oradan geliyordu. Oralar diyorum. Çünkü uzak
yerlerdir. Dağların en uzak yerleridir. En güzel ve en kuytu yerleridir.
Baş eğmez zirveler ve gölgelerin düşmediği vadilerdir. Arjin de
oralardan geliyordu. Orada Halil ile birlikte kalmıştı. Kim bilir neler
konuşmuşlardı. Neler paylaşmışlardır. En çok merak ettiğim bir şeyde
acaba bizden sonra sessiz sinema oyununu oynamaya devam etmişler miydi?
Biz çok oynardık. Sinemaya kitap isimlerini de eklemiştik. Bir ekibin
başına Halil geçerdi, birini başına ben. Ve durmadan yarışırdık. Gece ve
ateşin etrafında. Ateşin alevlerinin ışıkları altında oynardık. Ateş ve
biz. Biz ve ateş birde oyunumuz olurdu orada. Arkadaşlarımızla
oynadığımız oyunumuz. Tabii birde yanımızda arkadaşlarımız. Hiçbir zaman
unutamayacağımız arkadaşlarımız. Belki oynadığımız bir oyundu. Hayat
oyunu içindeki oyunlardan sadece bir tanesiydi. O oyunla yarım kalmış
çocukluğumuzu yaşardık. İçimizdeki çocukluğumuzu yaşardık hep.
Kazanırken tıpkı onlar gibi sevinirdik. Ve yeni bir oyuna başlamadan
önce ekip başı ekibini toplar, bir sonraki oyunu kazanmak için işaretler
belirlerdik. Öylesi güzel günlerdi. Bende sonra bu oyunumuzun devam edip
etmediğini merak ederdim. En çok merak ettiğim şeylerdi bunlar. Ama her
şeye rağmen yinede onunla karşılaşmaktan korkuyordum. Onunla
yüzleşmekten korkuyordum. Ama bir kadar da görmek istiyordum. Çok görmek
istiyordum . İşte böyle bir şeydir insan. Korkar. Ama korktuğu şeyi bir
o kadar da görmek ister. Ve sever. O korkuyu yaşamak ister. Ama
korkularının sihrinin bozulmasını istemez. İçimdekilerin sihri
bozulmamalı. O yüzden de onunla görüşmek için can atıyordum. Ama çok
fazla tanımıyordum. Hatta hiç görmemiştim. O yüzden de görüşürken onunla
ne konuşacağımı da çok fazla bilmiyordum. Ama bana bir şeyler
anlatacaktı, anlatacakları bir şeyler vardı ve bir şeyler söyler, bir
şeyler de soracaktı. İçimde kopan fırtınaların ondan alacağım haberlerle
azda olsa dindirebileceğimi düşünüyordum. Ama aynı zamanda bu yeni
fırtınaları da koparacaktı. Yüreğime yeni fırtınalar da ekecekti.
Bunları düşününce laf dinlemez, eşkıya yüreğimin burkulduğunu his ettim.
Beni sorup ve görüşmek istediğini duydum. İçimde büyük korkular beslesem
de onunla görüşmek için bende sabırsızlanıyordum. Ve o kadar çok görmek
istiyordum ki anlatamam. Çünkü söyleyecekleri, anlatacakları ve
soracaklarının tamamı Halil’e dairdi. Halil’i bana anlatacaktı.
Halil’in
son günlerini. Son sözlerini. Son özlemlerini. Son konuşmalarını
anlatacaktı bana. Belki özlem dolu son bakışlarından, son gülüşünden ve
son hasretinden söz ederdi bana. Bana onun ve orada bıraktıklarımın
kokusunu getirecekti. Mevsim son bahar olsa da o kokuyu almak
istiyordum. Rüzgarlar zaten getiriyordu. Peki ya ben ona ne
söyleyecektim. Ona neler anlatacaktım. Bunun üzerine bende onunla
görüşürsem neler konuşacağımı kara kara düşünmeye başladım. Tam da o
sırada akşama doğru bizim kampa geldi. Daha doğrusu aynı kampta
kaldığımız Devrim gelip Arjin’in geldiğini ve beni görmek istediğini
söyledi. Zaten bir akşam üzeriydi. Ertesi gün ekmek yapma sırası
bendeydi. Ve gelip beni sac başında görsün. Yani sac başında görüşelim
dedim. Çünkü gecenin siyahı içinde onu görmek istemiyordum. Hem zaten
eskisi gibi ateş de yakamıyorduk. Ateş yakabilseydik onu sessiz sinema
oyunu oynamak için çağırırdım. Ama bu oyunda Halil artık yoktu.
Olamazdı. Çünkü bizden çok ama çok uzaklardadır şimdi. Ama yüreğimin en
güzel ve en derinlerinde. Bazen göz yaşlarımı içime bazen de yüreğime
akıtarak oynardım. Ama onun anısına bu oyunu oynardım. Çünkü isteyerek
ve severek oynuyorduk.
Ertesi gün
tam sacın başına geçmiş ekmek yaparken Arjin çıkıp geldi. Daha önce hiç
görmemiştim ama fotoğraflarını görmüştüm. Ve o yüzden de onu tanıdım.
Kıs kıs gülüyordu. Ve kolay gelsin diyerek söze başladı. Sağ ol dedim ve
yanına giderek elini sıktım. Beni kucakladı. Kucaklamak birbirlerini iyi
tanıyan insanlar arasında oluyordu. Bu durum bizde de böyledir. Sıkı
sıkıya bende onu göğsüme bastırıp sıktım. Oldukça sakindi. Kısmette seni
sac başında görmek varmış diye birde espri yaptı. Ne yapalım ekmek
parası diyerek esprisine espriyle karşılık verdim. Çok samimi ve içten
davranıyordu. Sac bir başka arkadaşın bakmasını isteyerek bir kenara
geçip oturduk. Arjin fırsatı kaçırmak istemeyerek şu an ayak üstü bir
selam vermek için buradayım. Başka bir kampa gidiyorum. Çünkü orada işim
var. Ama seninle konuşmam gerekenler, sana anlatmam gerekenler var.
Yarın geldiğimde konuşuruz. Sana bunları söylemek ve bir selam vermek
için geçerken uğramak istedim.
Ertesi gün
sonbaharı solumak, sonbaharı yaşamak, hüznünü taşımak, koksunu çekmek
için kampın içinden geçen şose yol boyunca dolaşarak onu bekledim.
Geldi, gelecek diye bekliyordum. Her an çıkıp gelecek diye bekliyordum.
Bu arada birde hazırlık yaptık. Yine bir kuralsızlık yaparak Avrupa’dan
gelen bir arkadaştan aldığımız paraya bir keçi aldık. Ama Arjin gelmeden
kesmeyecektik. Zaten o geldikten sona keseceğiz diye bekletmiştik.
Akşama doğru kısa boyu, zayıf yapısına rağmen neredeyse kendisinden daha
büyük olan çantası sırtında Arjin çıkıp geldi. Yolda onu karşıladım.
Yine gülüyordu. Gözlerinin içinden ve yüreğinin derinliklerinden
sessizce gülüyordu. Belki de mizacı böyledir diye bir ara düşünmeden
edemedim. Ve güzel gülüyordu. Ve daha büyük bir çanta yok muydu diye
takılmadan kendimi alamadım. Ardından işte bak senin için bir keçi aldık
ve kesmek için gelmeni bekliyorum dedim. Bu gece kalıyorum. Keçiyi yarın
keseriz dedi. Nasıl istersen dedim ardından dinlenmesi için onu bayan
arkadaşların olduğu çadırlara götürdüm. Ertesi gün sabah erkenden keçiyi
kestim, doğradım ve zaten kendi kendimi mutfakçı olarak da ilan
etmiştim. Tabii ağaçtan yapacağım şişlere takmak için bir kısmını da
bıraktım. Yemek daha olmadan Arjin gelip yanıma oturdu. Bir yandan
yemeğe bakıyoruz öte yandan da konuşuyoruz. Ama ne konuşacağımı
bilmiyorum. Çünkü daha önceden tanımıyorum. Bunu fark eden Arjin
gözlerini yere dikip aslında benimle ne konuşacağın konusunda
zorlanıyorsun. Çünkü ben tanımıyorsun ve daha önce hiç görüşmemişiz
seninle. Yani sen beni tanımıyorsun ama ben seni tanıyorum. Çünkü Halil
bana hep seni anlatırdı. Zaten gitmeden önceki günlüğünün bir kısmını
sana yazmıştı. Sana yazdığı günlüklerini bana okuttu. Uzun uzun senden
konuştu ve durmadan konuşuyordu. Senden konuşurken o ihtiyar ve gözlüklü
adam diye söz ederdi. Ve bu güne kadar erkek arkadaşlardan senin dışında
hiç kimsenin nereye gidersen git ama kendini koru ve geri gel demediğini
söylüyordu. O yüzden seninle görüşmek içinde olsa geri geleceğini daha
doğrusu geri gelmek istediğini söyleyip duruyordu. Ayrıca yaşadığın
zorlanmaları ve birlikte kaldığınız son kış gecelerinde uzun karanlık
kış gecelerinin karanlığında battaniyenin altından fısıltıyla konuşmak
için yataklarınızı yan yana serdiğini söylerdi. Ve o gecelerde
yaptığınız sohbetlerden hayıflanırcasına söz ederdi. Zaten oradan
çıkmadan önce yukarıdaki manganızın önünde yaptığınız ateş yerinin oraya
çıkıp ateş yaktıktan sonra konuşurduk. Tabi son günlerinizin dolu dolu
geçtiğini hep söylerdi. Birde seni bizim Roza anlattı. Ve o anlatıyordu.
O yüzden seni hep merak ettim. Ve bir gün tanışmak istedim. Hem tanışmak
hem de sana bunları söylemek için seni görmek istiyordum. Senin
Halil’deki yerin ayrıydı. Senden konuşurken hep gülerdi. Ve şimdi onun
da sendeki yerinin çok ama çok ayrı olduğunu görüyorum. Çünkü ondan
konuşurken benden kaçırdığın gözlerinin dolduğunu, yüreğini zar zor zapt
ettiğini görüyorum. Sizinki gerçekten bir arkadaşlık, yoldaşlık ve
dostluktu. Gitmeden önce olurda bir gün seni görürsem bunları ve çok
selamlarının olduğunu söylememi istedi. Arjinin anlattıkları beni
uyuşturmuştu. Mat kesilmiş onu dinliyordum. Gözlerimden dökülen yaşların
farkında değildim. Başımı kaldırıp baktığımda onunda yere bakmakta
olduğunu gördüm. Sözler bitmişti. Ama ben tek bir kelime bile edemedim.
Arjine yemeğe bakmak gerektiğini söyleyerek ayağa kalktım. Önce yüzümü
gözlerimi yıkadım. O sırada Arjin’i çağırdılar ve onu telsizden
çağırdıklarını söylediler. Geri dönüşte Arjin yemeği bekleyemeyeceğini
acil çağrıldığını ve gitmesi gerektiğini, eğer onu kampımızın üst
tarafındaki boğaza kadar bırakırsam yemeğe kalabileceğini söyledi. Bende
öyle bir şey istiyordum. Çünkü Arjin yemeğe kalmalıydı. Alelacele birkaç
şişte hazırladım. Zaten yemekte olmuştu. Oturup yemeğimizi yedik. Arjin,
Roza ve oradaki diğer arkadaşlar için kıt kanat gerilla koşullarında
hazırladığım hediyeleri koşarak çantamdan alıp geldim ve ardından hiç
durmadan yola koyulduk. Boğaza doğru tırmanmaya başladık. Kamptan çıkana
kadar ağzımızı bıçak açmadı. Çünkü ağızdan çıkan her söz dokunulmaması
gereken bir şeyin sihrini bozuyordu. Ama daha söylenmesi gereken çok
sözlerimiz vardı. Yolu yarılayınca onlar için hazırladığım defter,
kalem, bone ve aylardır çantamda taşıdığım birkaç tane çikolatayı al çam
sakızı çoban armağanı diyerek hazırladığım hediyeleri verdim. Yolun
sonunda karşı karşıya geçip durduk. Evet yolumuz buraya kadar dedim. Ve
artık ayrılmalıyız. Önemli olan çok fazla bir arada olmak değil.
Birbirinden uzaktayken yani ayrı ayrı yerlerdeyken bile birbirini his
edebilmektir. Seni tanımıyordum ve hala çok tanıdığımı söylemem. Ama
Halil tanımış ve beni de sana tanıtmışsa artık seni tanıyorum demektir.
Çok fazla bir arada kalmamız ve daha önceleri görüşmemiz gerekmeyebilir.
Ve Halil’e ilişkin söylediklerin, söylediğin her söz birer ok gibi
saplantı yüreğime. Geceyi bu okların acısı ve sızılarıyla geçireceğim.
Ve yine gece boyunca senin sözlerini, anlattıklarını sayıklayıp
duracağım. Ama sakın bunu kendine dert etme. Çünkü ben bundan mutluyum.
Ve sen bana Halil’den haber getirdin. Yanınızdan ayrılmadan önce
söylediği son sözleri, son gülüşünü, son bakışını getirdin. O yüzden
şimdi sana bakarken yalnız seni değil, seninle birlikte Halil’i de
görüyorum. Gözlerimiz dolmuştu. Hatta ben ağlıyordum. Arjin gözlerini
yolun üzerinde bir noktaya sabitlemiş öylece baka kalmıştı. Sadece
bunları söylüyorum ve inanıyorum ki bir başka zamanda ve mekanda bir
daha görüşeceğiz diyerek bitirdim.
Arjin
bende aynı şeyi düşünüyorum diyebildi sadece. Göz pınarlarından yaşlar
akmaya başlamıştı. Onu göğsüme bastırıp sıkı sıkıya esaslı bir şekilde
kucakladıktan sonra yolun açık olsun dedim. Tek bir kelime daha etmeden
yaşlı gözlerle gözleriyle göz bebeklerimi delercesine baktıktan sonra
yola koyuldu. Zirvede dönüp bana bakıp el salladıktan sonra bir daha
dönüp arkasına bakmadı.
Yoluna
devam etti. Ve gitmesi gereken yere kadar üzgün ve hüzünlü gidip
ulaştığı haberini aldım. Üzerinden altı aydan daha fazla zaman geçti.
Ben ise hala onun sözlerini düşünüp sayıklıyorum. Onu bir daha görene
kadar da sayıklamaya devam edeceğim. Çünkü sözleri yüreğime dokundu.
Canımı acıttı. Halil’in bana dair son söyledikleriydi Arjin’in
söyledikleri. Bu sözler benimle birlikte toprakla birleşecek. Böylelikle
buda bu seferki sayıklamam oldu.
|
|