ANAMIN DİLİ


 Doğulu olmanın aşağı bir sınıfa ait olma anlamına geldiği, Kürtlüğün gerilikle, geri kalmışlıkla, ilkellikle özdeşleştirildiği, mekân ve zamanların lanetinden kurtulduk sanırım. Aslında kurtuluşumuz farklılıkların ve çeşitliliklerin bir arada yaşamasının ilk tohumlarının atıldığı Ortadoğu’da böyle bir utancı yaşamaktan kurtulmuş olmaktır. Çünkü biz Kürtler Önderliğimizin kutsal çabalarıyla öteki olmaktan kurtulduk artık. Artık etnik kimliğimiz bir korku, utanç ya da ezilme gerekçesi yapılamayacak kadar bilinçlendik. Unutmuş olsak da kendimizi aramanın kutsal adımlarında güzel ve anlamlı basamaklara ulaştık. Analarımızın ak sütü gibi bizlere ilk nefeslerimizde verilen kendi dilimizden olan ezgileri, sözleri, sevgileri ve kızmaları hatırlıyoruz. Hatırlayamayacak kadar unutulmuş olanların arayışı da bir anlamda bizleri özgür ve onurlu geleceğe taşıyan adımlar oluyor.  

Benim anam ilkokula gidene kadar Türkçe bilmezmiş. Ona ve teyzelerime okulda Kürt kızları derlermiş. Tabi bunları anlatınca pek inandırıcı gelmiyor bugün. Çünkü anam da anasının dilini pek fazla kullanmamış geçen yıllar içinde. Unuttu sanmışlar. O’nun çocukları hepten unutur sanmışlar. Yanılmışlar. Oysa ben unutmadım. Aradan geçen yıllara, resmi ideolojinin talim terbiye kurullarınca yönetilen eğitim kurumlarında, üniversite sıralarına kadar okudum. Türk dilini de iyi öğrendim edebiyatını da okudum. Ama yıllar sonra bir dil üzerine bu kadar öğrendiklerimin de yetmediğini, beni ifade etmeye kâfi gelmediğini acıyla, açlıkla ve kerbela susuzluğuyla fark ettim.

Unutmak öyle zannedildiği kadar kolay değil. Unutmak bir ölme biçimidir aslında. Çünkü unuttukça kendin olanı azar azar öldürmüş oluyorsun. Sana ait olan, seni vareden dilinin her kelimesini unuttuğunda birkaç hücren ölüyor. Çünkü ifadesiz kalıyor. Bir insanın yabancı bir ülkede, o ülkenin dilini öğrenmesi, o insanlarla anlaşabilmek için onların dilini kullanması anlaşılırdır. Ama Kürt halkı gibi, kendi ülkesinde başkalarının diliyle konuşmak zorunda bırakılmak, hatta bunun için acılar çekmek, bedeller vermek, cezalara çarptırılmak, linç edilmek ya da lütfedilip en iyisinden (!) acınacak geri bir Türk olarak görülmek anlaşılır değildir. Aslında bu durum Türk halkı için çok geri bir durumdur. Kendine ait olmayanı kendine benzetmeye çalışmak hatta kendin saymak pek fazla özle ilgili bir durum değildir. Ayrıca Türkler içinde İngilizceyi telaffuz edemeyen, hatta bunun farkında bile olmadan İngilizce şarkı söyleyenlerin durumundan bihaber olup da silah zoruyla öğrendikleri bir dili telaffuz edemedikleri için Kürtleri alay konusu yapan ve üstüne üstlük kendine aydın diyen kimi karanlık tipler maalesef hala mevcuttur yeryüzünde. Hala onlarla aynı havayı soluduğumu bildiğimden kimi zaman nefesimi tutuyorum. Tabi bu yaklaşımlar çağlar öncesine, çok çok gerilere götürüyor beni. Öyle çok ilkel-geri muamelesi gördüğümüzden olacak ilkelliğin ilk ve ilke olma durumu üzerine yoğunlaşıyorum. Ve dillerin oluşumundan önceki zamanlarda, insanların birbirlerinin yüreklerini anladığı zamanları özler oluyorum. Gözlerinden okumak sanırım bundan dolayıdır. Yüreğin hissettiklerini gözlere taşıması ve başka gözler aracılığıyla başka yüreklere taşınması bu hislerin… Keşke demek tarih için mümkün değil ama bir hayal kuruyorum bazen. Keşke diyorum, insanlar birbirlerinin yüreğini okuyacak kadar birbirlerini düşünebilseydi, kimse yüreklerini gizleme kaygısını yaşamasaydı, kirlenmiş düşünceleri taşıyıp sonra gizlemek zorunda kalmasaydı kimse….. 

Tabi ki diller kirletmedi insanları. Dil insanların ulaştığı düzeyi kendilerinden sonraya aktarabilmenin en güçlü tekniğini sundu insanlara. Ataerkil kültürün gelişmesiyle kirlenmeye başlayan insan düşüncesi giderek dile de bulaştı ve tüm kirlenmelere rağmen temiz yaşama iddiasında olan ama giderek yaşlanan bir dünyayla devam ediyoruz bizler de. Hatta kirlerini dahi taşıyamayacak hale gelmiş bir dünyayla karşı karşıyayız bugün.    

Ve bizim için bu kirlerden kurtulmanın bir yolu yüreğimizi, beynimizi temiz tutmaktan geçiyor. İlk ninnilerimizi, ilk sevgi sözcüklerini duyduğumuz, anamızın sütü kadar temiz ve bize yakın, bizim olan dilimizi, tüm siyasal fırtınalara ve depremlere inat, unutmadığımız, taşıyıp bugüne getirdiğimiz klamların kanatlarının altına yerleşip bugüne gelen varlığımızın bir parçası olan sözcüklerimizi, yürek yansımalarımızı yarınlara taşımak bizleri onurlandıracaktır. Onları temiz bırakmak yarınlara, yürek yangınlarının ateşine rağmen tertemiz sözcükler bırakmak yarınlara bizler için onurlu yaşamanın şartıdır. Herkesin kendi diliyle konuştuğu, düşündüğü, yazdığı ve sevdiği özgür bir gelecek tüm çocukların hakkıdır. Bu hakkın kazanılması uzun yılları aldıysa da bugün gerçekleşmiştir. Engellenemez bir konumdadır. Vazgeçilmez olduğu kadar unutturulamaz bir durumdadır. Bunun için verilen bedeller az değildir ve özgürlük mücadelesinin bir gerekçesi olan onurlu yaşam, kendi diliyle, kendini inkâr etmeden ve kendine düşman olmadan yaşamak anlamında olduğundan verilen mücadele özgürlük aşkının düzeyini göstermektedir.

Bir halkı anlamanın en iyi yolu o halkın dilini bilmektir. Çünkü kültürün taşıyıcısı olan dil, acılarıyla, sevinçleriyle, değer yargılarıyla, korkuları ve mutluluklarıyla, yemeklerinden tutalım oyunlarına kadar bir bütün yaşam renkleriyle ait olduğu kültürü yansıtır. Bir halkın dilini bilmek, o halkın kültürünü büyük oranda bilmek, o halkı anlamaya yatkın olmak demektir. Sanırım bundandır Kürtlerin Türkleri anlamaları ve onlar karşısında anlayışlı olmaları. “Aşkımı bilmen için Kürtçe bilmen lazım” diyor bir Kürt sanatçı. Bizi anlamayanların da özgürlük aşkımızı bilmeleri için sanırım Kürtçe bilmeleri lazım. Kürtlerle barıştan bu kadar korkmak ya da bu kadar ürkek olmak bir anlamda dilimize uzak olmalarından, üstelik bizi kendilerine benzetmeye çalıştıkça ucubeleştirmeye yöneltmelerinden ve sonuçta bizi anlamamalarından kaynağını almaktadır. Zaten bu dil yoluyla birbirini anlama işini Türk devlet yetkilileri de anlamış görünüyor ki tek tük de olsa Kürtçe kelimeler dile getirmeye başladılar. Bu durum oy kaygısı ya da her ne sebepten olursa olsun en iyi niyetli yaklaşımımızla bağlantılı olarak Türklerin bizi anlamaya başlaması olarak ele alabiliriz. Devletçi zihniyetin insanlara neler yaptırabileceğini unutmadan yine de bu adımları iyiye yorumlamak tabi ki çok zor. Çünkü bu yaklaşımlar da eğer halkların barışı ile sonuçlanmazsa farklı yorumlanır. Ordu yetkililerinin derin asimilasyon çabalarının siyasal yüzleri olarak kalır bu adımlar. Bir anlamda Kürt diliyle Kürtleri eritme çabaları. Zaten mevcut durumda yapılan budur. Bir şarkının Kürtçe olması önemlidir tabi ki ama devlet denetimindeki yozlaşmış tiplerin, geri anlayışları ve köhne düşünceleri Kürtçe bağırması hele bunu da sanat adına yapmaları, özgürlük aşığı Kürt halkına bir hakarettir. Halkımızın çok gerilerde bıraktığı, aştığı ve kendini sıyırdığı kölelik formlarını şarkılarda doğal, sempatik ya da gülünç şeylermiş gibi sunmak aslında bu politikanın gülünçlüğü kadar buna bel bağlayarak kendi olma bilincinin uzağına düşenlerin de ayıbıdır. Halkımız bu tiplere ve bu zihniyetin yaratıcılarına karşı, her zamanki gibi direnecektir.


                                                           Dîlok Herekol

 

 

 
 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com