AHLÂK BİLİMİ OLARAK ETİK

Leyla Agirî

Ahlâk felsefesi, insan yaşamındaki değerler, ilkeler ve yargıları inceleyen felsefe dalıdır. Bilindiği gibi felsefe temel sorularından biri olan ‘İnsan nedir? Ne olmalıdır?’ sorularıyla birlikte ‘insan davranışlarının bir amacı var mıdır, hangi davranışlar daha insanca ve erdemlidir’ gibi sorulara cevap aramaya zorlar. Bu temelde insan edimlerini konu alan felsefe dalına etik yani ahlâk felsefesi denir.  Felsefe de ahlâka iki yönden yaklaşır. Birincisi ahlâkî kavramlar nelerdir ve içerikleri nelerdir, sorularına yanıt aramak içindir. Yani ahlâka teorik yaklaşım oluyor ki buna da ahlâk teorisi yani kuramsal etik denir. İkinci yaklaşım ise hangi davranışlarımızın iyi ve doğru olduğunu araştırıp nasıl davranmamız gerektiğini bize dayatan normatif ahlâk yani uygulamalı etiktir. Etik, en genel anlamıyla İyi’nin, iyi olanın, iyi davranışların doğasını, özünü ve kaynaklarını araştıran; insan için iyi bir yaşam ne tür bir yaşamdır? Nasıl bir yaşam?  Doğru bir yaşam için hangi tercihlere ihtiyaç vardır, nasıl gerçekleştirilmesi gerekir? Bu sorulara yanıt arayan felsefe dalıdır. İnsanın dünyadaki var oluş amacına odaklanarak, insan doğası için iyi olanla kötü olanın neler olduğunu belirginleştiren; insanın gerek kişisel gerekse toplumsal yaşamında karşılaştığı sorunları bütün yönleriyle enine boyuna ele alıp çözüm önerileri geliştirir. Temelleri ele alan kurallar başta olmak üzere, değere konu olan bütün bir yaşam alanını her yönüyle inceleyen, her durum da varoluşla ilgili doğru ilke ve bilgilere ulaşarak yeni etik anlayışları önermek amacıyla yürütülen ussal ve eleştirisel sorgulama biçimidir. İnsanın ahlâksal sorumluluklarının ve toplumsal yükümlülüklerinin neler olduğunu ortaya koyan, sunduğu gerekçelerle bunları tek tek kanıtlayan;  hem eylemin hem de eylem sahibi olanların etik ya da ahlâksal değerlerini belirler. Ahlâk felsefesi, hayatımıza yön veren tercih ve davranışlarımızı, doğruluk-yanlışlık, iyilik-kötülük, adalet, hak, görev ve sorumluluk açısından değerlendiren, nasıl bir hayatın yaşamaya değer, iyi bir hayat olduğunu ilkeleriyle saptama amacını güden normatif bir disiplindir. 

Etik, sözcük itibariyle kökü Antik Yunan’a dayanır. Toplumsal ilişkilerde uyulacak normlarının akıl yürüterek, tartışarak geliştirilmesi anlamına gelir. Günümüzde ahlâk sistemi ve bilimi anlamında kullanılsa da, bu kavramın demokrasi ile birlikte ele alınması önemlidir. Çünkü etik toplum, insanın kendi yaşamına ilişkin kararları kendisinin akıl yoluyla verebileceğine inanan bir yapıya dayanan toplumdur. Doğrudan demokrasi ve akla dayalı açık tartışma bu kararların alınmasında temeldir. Şunu öncelikle belirtmek gerekir;  ahlâk esasen felsefeden önce var olmuştur. Bu nedenle ahlâk Antik çağ filozofları tarafından geliştirilmiş ya da keşfedilmiş normlar değildir. Ancak gelişen felsefe ile birlikte ‘iyi olan nedir?’ ve ‘kötü olan nedir?’, yine hangi eylem ve davranışlarımız ahlâkî ve ahlâkî değildir soruları üzerinde durmuştur. Antik Çağdan günümüze değin birçok filozof ahlâk konusunda kendi felsefî yaklaşımlarını ortaya koymaya çalışmışlardır. Böylece ahlâk felsefesi adı verilen bir disiplin oluşmuştur. Eski Antik Çağ ahlâkı,  ahlâkî değer yargılarını mutluluk amacına yönelik olarak belirlemeye çalışmıştır. Antik Çağ düşünürlerinin hemen hepsi, Sokrates, Platon, Aristo, Epikurus ve diğerleri “mutlu olmak için insanoğlu ne yapmalı, nasıl yaşamalı “ sorusu ile ilgilenmişlerdir. Bu bakımdan bu eski Antik Çağ ahlâk anlayışı Mutluluk Ahlâkı olarak isimlendirilir.
Etikte görecelilik ve öznelliği savunan ilk düşünce sofistlerindir, bu da Sofistlerin etik düşüncesini önemli kılar. Fakat Sofistlerin etik yaklaşımını önemli kılan bir başka nokta da Sofistlerin etik anlayışlarını özgür yurttaşlarla sınırlamayıp genelleştirmeleri, kölelerin de erdem sahibi olabileceğini, erdemleri öğrenebileceğini belirtmeleriydi. Oysa Demokritos' un ve daha sonraki birçok ünlü Yunan filozofunun etik görüşlerinde kölelere ve kadınlara yer verilmemiştir; onlar etik açısından gelişemeyecek insanlardır. Sokrates Sofistlerin göreceliliğine karşı çıkmış, erdemin ve bilginin kaynağının kişinin içinde bulunabileceğini öne sürmüştür. Burada bilgi erdemdir, etik açısından üstün olmak bilgiye dayalıdır. Sokrates'in etik düşüncesi bilgiye dayalı etik düşüncelerinin ilk örneklerindendir. Sokrates, insanın davranışlarının iyi-kötü şeklinde ahlâkî bir ölçüye tabi tutulacağını, iyi ve kötünün ise bilgiye, dolayısıyla akla dayan­dırılacağını belirtir. Sokrates bilginin insanın doğru davranmaya, doğru davranmanın da mutluluğa ulaştırdığını söyler. Sonuçta bilgiyle mutluluk, yani erdem aynı şey olurlar. Değeri iyi olan bilginin elde edilmesi ancak iyi ve kötünün birbirinden ayırt edilmesiyle sağlandığını belirtir. Bir insan iyi ve kötüyü ayırt edebilirse o bilgeliğe ulaşır. Bu da mutlu olmasını sağlar. Erdem, Sokrates’e göre görebilinen ve uygulanan hakikattir.’ İyiyi kötüden ayırma bilgisi ise adalettir. Bu temelde insanın ‘KENDİNİ BİL’mesi olgun bir ahlâkî kişiliğe ulaşmada temel esastır diye belirterek, kötülük ve suç insanın kendini bilememesinden, bilgisizliğinden kaynaklandığını söyler. “Bilgisizlik, cehalet tüm kargaşanın, yanlışlıkların, dolayısıyla kötülüklerin anasıdır” der. “İyiliğin yolunu açmak isteyen, onun bilgisini de kazanmalıdır” diye belirtir. Sokrates sözleri kadar bu sözlerin altında tuttuğu inançları da oldukça etkileyicidir. Bunlardan biri, “Doğruluktan ayrılmayan insana uzun vadede gerçek bir zarar verilemez. Bu dünya öylesine belirsizliklerle doludur ki insan malından mülkünden edilebilir, haksız yere hapse atılabilir ya da bir kaza veya hastalık yüzünden sakat kalabilir. Fakat bütün bunlar, bir süre sonra bir biçimde sona erecek geçici bir varoluşta kısmet sayılacak türden şeylerdir. Ruhunun temiz kalması koşuluyla insanın başına gelen talihsizlikler görece önemsiz şeylerdir. Kişinin uğrayacağı gerçek felaket ruhun çürümesidir. Bunun içindir ki adaletsizliğe katlanmak, adaletsiz bir şey yapmaktan çok daha az zarar verir insana. Adaletsizliğin kurbanına değil, adaletsizliği yapana acımamız gerekir.” Sokrates’in bu inancı, yüzlerce yıl sonra Sokrates’i bir tür laik aziz mertebesine çıkaran Stoacıların gözünde onu bir kahraman yaptı.  Sokrates kişilerin bilincine, özlerinin ne olduğuna dönük bir öğretinin sahibi olmak kadar, ahlâk felsefesinin, yani değer öğretisinin kurucusu olarak ta bilinir. Sokrates ahlâk felsefesinin gelişiminde önemli bir rol oynasa da Atina kültürünün ahlâkî temeldeki bozukluğunu giderememiştir. Bu konuda bir takım arayış ve çabaların sahibi olsa da, güç getirememiş, kendisinden sonra gelen filozoflar onun bu yanını güçlü temsil edememiştir.
Antik çağ döneminde başta Sokrates olmak üzere Platon, Aristo gibi birçok filozof ahlâk felsefesini geliştirmeyi esas alsalar da çoğunluğun ataerkil zihniyete dayalı ahlâkî felsefeyi ele alışları ahlâkî bozulmanın gelişimine neden olmuşlardır. Kendi eril öğretileriyle ahlâkî aşınmaları güçlendirmişlerdir. Platon için en iyi, en doğru insan devletine en iyi ve sadakatle bağlı olan, onun için çalışan, yaşayan insandır. Bu filozofların öğretileri ve yaşamlarında kadının hemen hemen hiç yeri yoktur. Birçoğu kadını kölelerle birlikte ele alır ve onlara hiçbir hak tanımadıkları gibi ahlâkî bir hakkı da tanımazlar. Kadını küçümseme yaklaşımlarıyla geliştirdikleri oğlancılık kültürü aslında toplumun karılaştırılması anlamına gelmektedir. Cinsiyetçi yaklaşımlar en fazla da kadın köleliğini meşrulaştıran yaklaşımların sahibi olmuşlardır. Önderliğimiz bu çağ filozofların etik konusundaki yaklaşımları için şöyle demektedir.

“Ahlâkı kavramsal olarak tanımlamak basittir. Toplumsal törelere, alışkanlık ve kurallara göre yaşamayı bilmek ahlâkı tanımlayabilir. Fakat bu açıklama oldukça biçimsel kalmaktadır. Etik adı altında antikçağ ve yeniçağ filozoflarının (Eflatun, Aristo, Kant başta olmak üzere) giriştikleri çözümlemeler daha çok devlet teorisine girişten öte bir katkı sunmamıştır. Daha doğrusu, bireyi toplum üyeliğinden kopartıp devlet üyeliğine geçirmenin ön hazırlıkları gibidir. Sanki ahlâkın görevi bireyi devleti için nasıl en yararlı hale getirmekmiş gibi bir yaklaşım sundukları açıktır. Kısacası ahlâkî yorumları uygarlık yanlısıdır.”  

Antik çağ filozofların doğal felsefecilerden uzaklaşması ile felsefede bir ayrım ve sınıflaşma başlamıştır. Bu dönem hiyerarşinin oluştuğu, kent devletçiklerinin ortaya çıktığı, ataerkilliğin oluştuğu, doğadan kopuşla birlikte doğa üzerinde hâkimiyetin geliştirildiği bir süreçtir. Felsefe çağı böyle başlıyor. Doğal felsefeciler ile felsefe çağının ilk özgür çıkışları hızlı aşılıyor. Temel olarak alınan Zerdüştlük inancı sınıflaşmaya tabi tutularak özünden boşaltılmaya çalışılıyor. Sınıfsal, cinsiyetçi yaklaşımla bir senteze kavuşturuluyor. Bu nedenle gelişen sınıflı felsefe doğal inançları, düşünüşleri felsefeden dışlayarak özgürlükçü, arayışçı özünü azaltarak kendini konumlandırıyor. Bu anlamda felsefede bir bölünme yaşanıyor. Bu bölünme daha çok dönemsel yaşanan sorunlar üzerinden gelişse de asıl sorunlar gündeme fazla alınıp, çözümlenmemiştir. Bu temel sorunlardan birincisini ataerkillik, ikincisini sınıfsal yaklaşım ve üçüncüsünü ise inanç sistemi oluşturmaktadır. Toplumsallaşma ele alınırken anaya, dolayısıyla kadına dayandırılır. Yaşamın kaynağı kadın olarak bilinir. Ancak ataerkil zihniyette bu tersine çevrilir, ters yüz edilir. Antik çağ filozofların kadına yaklaşımı bu ataerkil zihniyet yapılanması çerçevesinde gelişmiştir. Kadını küçümseyen hatta kimi filozofların öğretilerinden de anlaşılacağı gibi, köle ve kadınları öğretilerinden muaf tutan yaklaşımların sahibidirler. Kadının hor görülmesi, kadının yaşamdan uzaklaştırılması yaşamın kadından geldiğinin unutturulması içindir. Kadının kölelik statüsü daha katmerleşerek devam eder.   Özünde büyük bir ahlâkî yozlaşmayı barındırmakla birlikte toplumun iğdiş edilmesi söz konusudur.  İkinci bir yaklaşım olarak gelişen, sınıfsal yaklaşımdır.  Toplumsallaşmanın kadından başlamadığını, ancak akıllı, ayrıcalıklı, yetenekli kesimlerin toplumu yönetip, yönlendireceği bir yaklaşım olarak bu süreçte kendisini güçlü açığa vurmuştur. Bu akıllı ve yetenekli olan da erkektir. Toplumu ancak soylular yani yetenekli erkekler yönetebilir. Toplum yönetimsiz dolayısıyla iktidarsız ve devletsiz olmaz. Bu olgular da erkekte somutluk kazanır. Erkek aklı ile gelişen bu öğretiler sınıfsal yaklaşımları beslediği gibi meşrulaştırmıştır. Erkek yöneten kadın yönetilendir, erkek akıllı kadın da cahildir, erkek yetenekli ve soyludur, kadın ise fazla yeteneği olmayandır. Varsa bir yeteneği o da çocuk doğurmasıdır.

Böylesi bir zihniyet ve inancın çok fazla özgürlükçü bir felsefe yaklaşımını barındıramayacağı açıktır. Bu bakış açısı ve yaklaşımlar ahlâkî yapılanmanın gittikçe bozulmasına yol açmıştır. En fazla bu çağda bilgi, erdem olarak ele alınmış ancak erdemle güçlü bir buluşmayı yaşamamıştır. Üçüncü önemli bir nokta ise inanış sistemine dönüktür. Felsefe tek tanrılı dine müdahale etmek istemiş ancak sonuçta ona teslim olmuştur. Sınıflı felsefenin gelişiminin bir nedeni de budur. Tek tanrılı dinlerin gelişimi ile doğadan bir kopuş yaşanmıştır. Yaşamın yaratıcı gücü olan kadın gelişen erkek egemenliğiyle bir düşüşü yaşamıştır. Düşürülen kadınla birlikte toplumun da düşürülüşü yaşanmıştır.  Tek tanrılı dinler kadın köleliğini ve erkek egemenliğini meşrulaştırarak kurumlaştırmıştır. Yaşamdan kopuş, doğadan kopuş bu kadar köklü gelişmeseydi iktidarcı-cinsiyetçi zihniyet ve ona dayalı kurumlaşmalar da bu kadar gelişmezlerdi. Yaşamla bağını, doğa ile bağını koparmamış insan, binlerce yıl sürecek olan dogmaları kabul etmeyecekti. Bunun gerçekleşmemesi için yaşamla ve doğayla olan bağ kopartılmıştır. İktidar en fazla kendini tek tanrılı dinler üzerinden kurumlaştırmıştır. Devletçi yaklaşım buna dayalı gelişip, güçlenmiştir. Antik çağda bir yandan insanlığın soylu çıkışlarının sentezini yapan filozoflar varlık bulurken, diğer yandan köleci sömürü tarzının en kurnaz, en sinsi yöntemlerle sadece köleci yönetim sanatının incelikleriyle yol alan bir aristokrasi tabakası güçlü varlık bulmuştur. Önderliğimiz deyimiyle “öyle bir sınıf ki yemek yerken belini doğrultma gereğini bile duymaz.”

Bu sınıf, demokrasinin en demagojik ifade tarzı olup, yalancı erkek kültürünün gelişiminde önemli bir role sahiptirler. Böylesi bir kültür de en fazla ahlâk yeterli temsil gücüne ulaşmaz.

Doğu felsefelerindeki erdem ve ahlâk anlayışına benzer unsurlar taşıyan bir etik anlayışı da ünlü filozof Spinoza tarafından ortaya atılmıştır. Bu anlayışta “kişi doğal durumunda tutkularının esiridir, aklının yardımıyla bu esaretten kurtulabilir. Bu sebeple akıllı davranmak ile ahlâkî davranmak aslında aynıdır” der. Spinoza’ya göre, insan öncelikle vardır, insanın varoluşu, onun ne olacağından önce gelir. İnsanın en olacağı, bilincin belli bir mesafeden gördüğü dünya karşısında nasıl bir tavır alacağına bağlı olacaktır. İnsan, bu uzaklıktan, şeyler ve kişiler karşısındaki bu bağımsızlık hali içinde, bu şeylere ve kişilere nasıl bağlanacağıyla ilgili olarak bir tercihte bulunur. İnsan dünya karşısında bu tür bir özgürlüğe sahip bulunduğu için, dünya insanın bilincini ve tercihlerini etkileyemez. Dünyayı aştığı, dünyaya yukardan ve uzaktan bakabildiği ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda olduğu olgusunu değiştirmek, insan için asla söz konusu olamaz. Spinoza, tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan insan özgür olup, sadece böyle birinin gerçek varoluşa sahip olabileceğini belirtir. Bu nedenle ‘tek mutlak değer özgürlüktür’ der ve bunun için katı bir ahlâka ihtiyaç olduğunu söyler. Onun gözünde “doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır” der. Her çağın kendi doğrusunu yarattığını,  ahlâkında her çağda kendi doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çıktığını belirtir.

Etik açıdan öne çıkan diğer bir filozof da Kant’dır.  Kant etiği, davranış, eylem ve tutkuların bulunduğu düzlemde değil fenomenlerin ötesindeki düzlemde tanımlar. Kant görünüş-gerçeklik ya da görüngü-numen ayrımını insan varlığına uygulayarak ahlâk imkânını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri akılla anlaşılabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir öğesidir. Kant, ancak bir şeyi yapmanın lehte ve aleyhte nedenlerini anlama yetisine sahip bir yaratığın ahlâka uygun ya da ahlâk dışı davranabileceğine, o nedenle ahlâkın yalnızca akılcı yaratıklar için olası olduğuna inanıyordu. Zehirli bir yılan ahlâk dışı davranmakla suçlanamaz. Fakat bu tür nedenlerin geçerliliği sadece bireysel bir beğeni konusu değildir. Belli bir nedenin iyi bir neden olduğu konusunda farklı yargılarda bulunabiliriz, fakat bu konuda fikir yürütüyor ve birbirimizi ikna etmeye çalışıyor olmamız, gerçekten iyi bir neden olduğu konusu gösterildiğinde bunun rıza yaratacağına inandığımızı ortaya koymaktadır. Geçerli bir neden, ister kabul et ister kabul etme gibi bir şey değildir; evrensel olarak geçerlidir. Bir şeyin, aynı koşullarda, benim için doğru başka biri için yanlış olabileceğini savunmak olanaksızdır. Benim için doğruysa aynı durumdaki bir başkası içinde doğru olması gerekir. Bu tıpkı deneysel dünyanın evrensel geçerliliğe sahip bilimsel yasalarca yönetilmesi gibi, ahlâk dünyanın da evrensel geçerliliği olan ahlâkî yasalarca yönetilmesi anlamına gelir. Yine bu, bilimin olduğu gibi ahlâkın da akıla dayandığı anlamını taşır. Bu düşünceler Kant’ın ahlâk anlayışının kurallarını oluşturur.

Kant’ın etik konusunda aklı öne çıkarmasını kabul etmeyen Schopenhauer,  duygudaşlık ahlâkı ile daha çok ön plâna çıkmıştır. Zamanda ve mekânda var olan birer nesne olarak bedenlerimiz, numen dünyasına ait farklılaşmamış Bir’in dışavurumlarıdır. Schopenhauer bu olguyu metafiziği etiğe temel yapmanın seçkin bir örneğini oluşturan ahlâk görüşünün temeli haline getirdi. Ancak “fenomen dünyasında ayrı bireyler olarak görünürüz” diyor Schopenhauer. Varlığımızın nihai temelini oluşturan numen dünyasında bizler bir ve farklılaşmamış olarak bulunuruz. Bu, insanların kendilerini birbirleriyle özdeşleştirme, birbirlerini hissetme, acılarını ve sevinçlerini paylaşma yeteneği olan duygudaşlığı açıklar. Birini incitmekle kendi nihai varlığımıza zarar vermekteyiz. Etiğin temeli Schopenhauer’e göre -Kant’ın hatalı bir biçimde inandığı gibi akılcılık değil- duygudaşlıktır. Bu maddi varlıklar olan bedenlerimiz arasında taşınan, gözler ve kulakla şifresi çözülen mesajların fazla bir katkıda bulunmadığı kişiler arası ilişkilerin ve etkileşimin de aynı zamanda temeli olduğunu, belirtir.
Kant’ın analitik zekâya dayalı geliştirdiği ahlâkî öğretiye karşı duygusal zekâyı esas alan Schopenhauer ahlâk öğretisinde manevi yanı öne çıkarır. Analitik zekâ ile ahlâkın özünü boşaltıp, muğlâklaştıran Kant’a karşı, Schopenhauer duygusal zekâ ile ahlâkın daha iyi temsil edileceği yanılgısını yaşamıştır. Önemli olan analitik ve duygusal zekâ birlikteliğine dayalı güçlü bir ahlâkî öğretiye sahip olmaktır. Tek yönlü,  dar yaklaşım doğru bir ahlâkî öğretiye ulaşmada engeldir. Kant ataerkil yapılanmayı güçlü sorgulamaya tabi tutabilseydi ahlâkî bölünmenin nedenlerini daha iyi analiz edebilirdi. Daha çok ataerkil zihniyete dayalı ele alış söz konusu olduğu için en fazla beslenen verili ahlâk yapılanması olmuştur. Buna alternatif olarak ahlâkı salt duygusal zekâ ile ele alan Schopenhauer’ da ahlâkın hem zihinsel hem de manevî anlamda ortak bir eylem anlayışına dayanan tanımı dıştalar. Bu da ahlâkı çok dar sınırlarda ele almak olur ki egemen erkek yaklaşımın farklı bir versiyonu olarak ahlâkın işlevsizleştirilmesine yol açar.
Hayatı yaratıcı bir coşku olarak tanımlayan ve hayatın eş anlamlısı olarak ‘güç iradesi’ doktrinini kullanan Nietzsche, klâsik değerler sistemini yıkmayı amaçlayarak ‘ahlâk dışı’ bir ahlâk idealini önerir. Bu önerinin kendisi üst insan ahlâkıdır. Buna vitalist insan ve ahlâk görüşü denir. Nietzsche, toplumların temelinde yer alan ahlâk ve devlet gibi konularda temelde sorgulayıcı bir kişiliktir. Nietzsche’nin felsefesi bir ahlâk öğretisi olarak ta kabul edilir. Nietzsche ahlâkı iki şekilde ele alarak tanımladı. Birincisi efendi ahlâkı, ikincisi de köle ahlâkıdır. Bunlardan ikincisini yaratan şey, korku ve yetersizliktir. Verili bir grup ya da toplulukta, belirli bireyler geri kalanlara, aynı topluluğun diğer bireylerinin yoksun oldukları karakter özelliklerine sahip olmaları dolayısıyla hükmetme eğilimi sergilerler; söz konusu önderlere ve kararlarına itaat etmek zorunda olanlar, bu bireylere kızar, onlardan korkarlar. Bu gruplardan her biri “iyi” sözcüğüne farklı bir anlam yükler. Buna göre, önder veya efendiler için “iyi” sözcüğü tam tamına onların sahip oldukları ve kendileri sayesinde grup ya da topluluk içinde öncelik ve üstünlük elde ettikleri nitelikleri gösterir. Nietzsche dünyada nesnel bir ahlâkî düzenin olmadığını belirtir. Ahlâkî fenomenler yoktur, ama sadece fenomenlerin ahlâkî yorumları vardır. O kendisinin, bir bütün olarak hiçbir ahlâkî olgu bulunmadığını ilk gören kişi olduğuna inanır ve kendisi de dâhil olmak üzere, her filozofu iyi ve kötünün ötesinde bir duruş almaya- kendisini ahlâkî yargılar yanılsamasının altına yerleştirmeye zorlar. “Her ahlâk doğaya, hatta akla karşı bir parça zorbalıktır” diyen Nietzsche, “o bunlar için bir itiraz konusu olmaz” diye yazar. İster düşünmede ister idare etmede veya konuşmada ve konuşarak ikna etmede, ahlâkî davranışta olduğu gibi, sanatta da, özgürlüğün, derinliğin, yiğitliğin, dansın ve efendice kararlılığın dünyasında olan, olmuş olan her şey öncelikle “böylesi keyfi yasaların bu zorbalığı sayesinde mümkün olmuştur” der.
Nietzsche, insanı anlam ve değerlerin yaratıcısı olarak görür. Ama bu bir hümanizm değildir. Çünkü hümanizm, soyut ve genel bir insan sevgisinin ifadesi olduğu için, Nietzsche’nin felsefi temelleriyle/ilkeleriyle uygun düşen bir şey değildir. Nietzsche’nin asıl başarısı ve özgünlüğü, yüzyıllar boyunca, insan-üstü güçlerde, ilkelerde aranan hayatın ve dünyanın anlamını, insanın kendi anlam verme gücünde bulunabileceğini göstermiş olmasıdır.
Onun insan anlayışının simgesi durumundaki “Üstinsan” kavramı birçok tartışmanın merkezinde yer almıştır. Çünkü Nietzsche yalnızca kendinden önceki insan anlayışlarını eleştirip aşmaktan çok, “insanı insan olarak aşmak” istemini ifade eder: “Nasıl katlanırdım insan olmaya, aynı zamanda ozan, bilici, rastlantının kurtarıcısı olmasaydı insan?(...) Zerdüşt başka bir yerde de, olabildiğince katı yüreklilikle, kendisi için ‘insan’ ne olabilir, bunu anlatıyor, -bir sevgi, hele acıma konusu değil hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmiştir. Zerdüşt: Onun gözünde insan biçimlenmemiş özdektir, yontucusunu bekleyen çirkin bir taştır.”
Üstinsan yeni başarılar, “yeni değerler” ortaya koyan insandır. Yaratıcı insan bu yeni başarılarıyla, bir yandan ‘geçmişi kurtarır’; ama diğer yandan da geleceğe, insanın geleceğine yön verir: onun asıl işlevi budur. Bu konuda Nietzsche şunları söyler: “Ödevim, insanlığın en yüksek anlamda kendine döneceği, geriye bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin boyunduruğundan kurtulup, niçin, neden sorularını ilk kez toptan ortaya koyacağı o anı, o büyük öğleyi hazırlamak olan ödevim, şu kanının zorunlu sonucudur. İnsanlık doğru yolu bulmamıştır kendi başına; yönetilişi hiç de tanrısal değildir tersine, o yadsıyan, bozucu içgüdüler, deccal içgüdüsü onu baştan çıkarmış, hem de en kutsal değerleri arasında hüküm sürmüştür. Ahlâkî değerlerin kaynağı sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan biridir; insanlığın geleceği bunun cevabına bağlıdır çünkü.” Filozofların kendilerini iyi ve kötünün ötesindeki bir yere koymalarını, ahlâkî yargı yanılgısının üstünde olmalarını isteyen Nietzsche, “bugünkü insanla yetinebilir miyiz” diye sorar. Zerdüşt adlı eseri bir bakıma, bu ve buna bağlı başka soruların yanıtlarının ortaya konuluşudur. Ancak onu harekete geçiren insanlığa yeni bir yol göstermek, değerleri yeniden değerlendirmek isteği olmakla birlikte, yine de düşüncelerinin ve girişimlerinin “insanlık dışı” olarak anlaşılabileceğini de öngörür:
Kendi döneminde yeterince anlaşılmamış bir düşünür olan Nietzsche’nin geleceğe (20. yüzyıla) ilişkin pek çok öngörüsü gerçekleşmiştir. Yaklaşan çağın savaşlara, milliyetçi aşırılıklara ve tehlikeli gelişmelere gebe olduğunu düşünen Nietzsche’nin insan ve değerler problemi üzerinde önemle durmasının nedensiz olmadığı anlaşılmaktadır. Sermayenin, bilim ve iktidarın güç çemberi ile kuşatılmış toplumda yaşanan, bir anlam yitimidir. Maddi uygarlığın yarattığı bu anlam yitimini en derinden sorgulayan ve hisseden biri de Nietzsche olmuştur. Modernitenin iğdiş ettiği toplum karşısında hakikati arama çabalarını süreklileşerek devam eder. Bu derin yoğunlaşma ve sorgulamaları nedeniyle hasta düşer. Nietzsche Zerdüşt üzerinde büyük araştırma ve yoğunlaşmalar yapmış, yaratmıştır. Bu onun özgür bir toplum felsefesine ve bunun en temel yanını oluşturan ahlâk anlayışına ulaşma amacından kaynaklanmıştır. Zerdüşt’ü yeniden keşfedip güncelleştirmek ve yaşamsallaştırmak istemiştir. Bu anlamda öğretileri günümüz gerçekliği açısından büyük bir aydınlanmaya yol açmaktadır.
Etik alanda hem antik çağ hem de yeniçağ filozoflarının önemli bir öğreti geliştirme çabaları söz konusu olsa da, bu öğretiler daha çok ataerkil zihniyet temelinde gelişmiştir. Nietzsche dışında diğer filozoflar uygarlık yanlısı gelişen görüşleriyle en fazla da devleti koruyan, güçlendiren bir gerçekliğe yol açmışlardır. Devletsiz toplum ve özgürlüğün mümkün olmayacağını, özgürlüğü de ancak devletin sağlayabileceğini belirten bu filozoflar ahlâkın görevi topluma yeni değerler kazandırmak ve geliştirmek değil de, devlet için bireyleri nasıl yararlı hale getirilir tarzında ele alış olmuştur. Bu yaklaşımlarıyla topluma özgürlük değerleri temelinde bir öz ve biçim kazandırmak yerine daha çok devletçi yapıların güçlenmesine katkı sunmuşlardır. Yine antikçağ filozoflarında ve belirttiğimiz gibi yeniçağ filozoflarında kendini çok belirgin açığa vuran cinsiyetçi yaklaşımlarıdır. Etik ele alınırken toplumda yaşanan ahlâkî çöküntünün temel sebebi olan kadın köleliğinin nedenleri ele alınıp, sorgulanmamıştır. Sorgulama şurada kalsın birçoğu verili ahlâk anlayışı ile bu köleliği meşru kılmaya çalışmıştır.  Evren, doğa, insan, yaşam her şey üzerine bu kadar çok öğreti üreten filozoflar adeta kadını yok saymışlardır. Eğer etik tanımı itibariyle nasıl ve hangi değerler ilgileniyorsa, bu öncelikle ataerkil değerlerin güçlü sorgulaması ile gerçekleşir. Sorgulamalar bu derinlik ve kapsamda olmadığında doğru ve güçlü bir etik anlayışına ulaşılamaz. Yarım ve yetersiz kalan etik alanı, ancak ataerkil zihniyete dayalı sorgulamaların güçlü ve derinlikli ele alınmasıyla gerçek özüne kavuşabilir.