|
Ahlâk felsefesi, insan yaşamındaki değerler, ilkeler ve
yargıları inceleyen felsefe dalıdır. Bilindiği gibi
felsefe temel sorularından biri olan ‘İnsan nedir? Ne
olmalıdır?’ sorularıyla birlikte ‘insan davranışlarının bir
amacı var mıdır, hangi davranışlar daha insanca ve erdemlidir’
gibi sorulara cevap aramaya zorlar. Bu temelde insan edimlerini
konu alan felsefe dalına etik yani ahlâk felsefesi denir.
Felsefe de ahlâka iki yönden yaklaşır. Birincisi ahlâkî
kavramlar nelerdir ve içerikleri nelerdir, sorularına yanıt
aramak içindir. Yani ahlâka teorik yaklaşım oluyor ki buna da
ahlâk teorisi yani kuramsal etik denir. İkinci yaklaşım ise
hangi davranışlarımızın iyi ve doğru olduğunu araştırıp nasıl
davranmamız gerektiğini bize dayatan normatif ahlâk yani
uygulamalı etiktir. Etik, en genel anlamıyla İyi’nin, iyi
olanın, iyi davranışların doğasını, özünü ve kaynaklarını
araştıran; insan için iyi bir yaşam ne tür bir yaşamdır? Nasıl
bir yaşam? Doğru bir yaşam için hangi tercihlere ihtiyaç
vardır, nasıl gerçekleştirilmesi gerekir? Bu sorulara yanıt
arayan felsefe dalıdır. İnsanın dünyadaki var oluş amacına
odaklanarak, insan doğası için iyi olanla kötü olanın neler
olduğunu belirginleştiren; insanın gerek kişisel gerekse
toplumsal yaşamında karşılaştığı sorunları bütün yönleriyle
enine boyuna ele alıp çözüm önerileri geliştirir. Temelleri ele
alan kurallar başta olmak üzere, değere konu olan bütün bir
yaşam alanını her yönüyle inceleyen, her durum da varoluşla
ilgili doğru ilke ve bilgilere ulaşarak yeni etik anlayışları
önermek amacıyla yürütülen ussal ve eleştirisel sorgulama
biçimidir. İnsanın ahlâksal sorumluluklarının ve toplumsal
yükümlülüklerinin neler olduğunu ortaya koyan, sunduğu
gerekçelerle bunları tek tek kanıtlayan; hem eylemin hem de
eylem sahibi olanların etik ya da ahlâksal değerlerini belirler.
Ahlâk felsefesi, hayatımıza yön veren tercih ve
davranışlarımızı, doğruluk-yanlışlık, iyilik-kötülük, adalet,
hak, görev ve sorumluluk açısından değerlendiren, nasıl bir
hayatın yaşamaya değer, iyi bir hayat olduğunu ilkeleriyle
saptama amacını güden normatif bir disiplindir.
Etik,
sözcük itibariyle kökü Antik Yunan’a dayanır. Toplumsal
ilişkilerde uyulacak normlarının akıl yürüterek, tartışarak
geliştirilmesi anlamına gelir. Günümüzde ahlâk sistemi ve bilimi
anlamında kullanılsa da, bu kavramın demokrasi ile birlikte ele
alınması önemlidir. Çünkü etik toplum, insanın kendi yaşamına
ilişkin kararları kendisinin akıl yoluyla verebileceğine inanan
bir yapıya dayanan toplumdur. Doğrudan demokrasi ve akla dayalı
açık tartışma bu kararların alınmasında temeldir. Şunu öncelikle
belirtmek gerekir; ahlâk esasen felsefeden önce var olmuştur.
Bu nedenle ahlâk Antik çağ filozofları tarafından geliştirilmiş
ya da keşfedilmiş normlar değildir. Ancak gelişen felsefe ile
birlikte ‘iyi olan nedir?’ ve ‘kötü olan nedir?’, yine hangi
eylem ve davranışlarımız ahlâkî ve ahlâkî değildir soruları
üzerinde durmuştur. Antik Çağdan günümüze değin birçok filozof
ahlâk konusunda kendi felsefî yaklaşımlarını ortaya koymaya
çalışmışlardır. Böylece ahlâk felsefesi adı verilen bir disiplin
oluşmuştur. Eski Antik Çağ ahlâkı, ahlâkî değer yargılarını
mutluluk amacına yönelik olarak belirlemeye çalışmıştır. Antik
Çağ düşünürlerinin hemen hepsi, Sokrates, Platon, Aristo,
Epikurus ve diğerleri “mutlu olmak için insanoğlu ne yapmalı,
nasıl yaşamalı “ sorusu ile ilgilenmişlerdir. Bu bakımdan bu
eski Antik Çağ ahlâk anlayışı Mutluluk Ahlâkı olarak
isimlendirilir.
Etikte
görecelilik ve öznelliği savunan ilk düşünce sofistlerindir, bu
da Sofistlerin etik düşüncesini önemli kılar. Fakat Sofistlerin
etik yaklaşımını önemli kılan bir başka nokta da
Sofistlerin
etik anlayışlarını özgür yurttaşlarla sınırlamayıp
genelleştirmeleri, kölelerin de erdem sahibi olabileceğini,
erdemleri öğrenebileceğini belirtmeleriydi. Oysa
Demokritos'
un ve daha sonraki birçok ünlü Yunan filozofunun etik
görüşlerinde kölelere ve kadınlara yer verilmemiştir; onlar etik
açısından gelişemeyecek insanlardır.
Sokrates
Sofistlerin göreceliliğine karşı çıkmış,
erdemin ve
bilginin kaynağının kişinin içinde bulunabileceğini öne
sürmüştür. Burada bilgi erdemdir, etik açısından üstün olmak
bilgiye dayalıdır. Sokrates'in etik düşüncesi bilgiye dayalı
etik düşüncelerinin ilk örneklerindendir.
Sokrates,
insanın davranışlarının iyi-kötü şeklinde ahlâkî bir ölçüye tabi
tutulacağını, iyi ve kötünün ise bilgiye, dolayısıyla akla
dayandırılacağını belirtir. Sokrates bilginin insanın doğru
davranmaya, doğru davranmanın da mutluluğa ulaştırdığını söyler.
Sonuçta bilgiyle mutluluk, yani erdem aynı şey olurlar. Değeri
iyi olan bilginin elde edilmesi ancak iyi ve kötünün birbirinden
ayırt edilmesiyle sağlandığını belirtir. Bir insan iyi ve kötüyü
ayırt edebilirse o bilgeliğe ulaşır. Bu da mutlu olmasını
sağlar. Erdem, Sokrates’e göre görebilinen ve uygulanan
hakikattir.’ İyiyi kötüden ayırma bilgisi ise adalettir. Bu
temelde insanın ‘KENDİNİ BİL’mesi olgun bir ahlâkî kişiliğe
ulaşmada temel esastır diye belirterek, kötülük ve suç insanın
kendini bilememesinden, bilgisizliğinden kaynaklandığını söyler.
“Bilgisizlik, cehalet tüm kargaşanın, yanlışlıkların,
dolayısıyla kötülüklerin anasıdır” der. “İyiliğin yolunu açmak
isteyen, onun bilgisini de kazanmalıdır” diye belirtir. Sokrates
sözleri kadar bu sözlerin altında tuttuğu inançları da oldukça
etkileyicidir. Bunlardan biri, “Doğruluktan ayrılmayan insana
uzun vadede gerçek bir zarar verilemez. Bu dünya öylesine
belirsizliklerle doludur ki insan malından mülkünden edilebilir,
haksız yere hapse atılabilir ya da bir kaza veya hastalık
yüzünden sakat kalabilir. Fakat bütün bunlar, bir süre sonra bir
biçimde sona erecek geçici bir varoluşta kısmet sayılacak türden
şeylerdir. Ruhunun temiz kalması koşuluyla insanın başına gelen
talihsizlikler görece önemsiz şeylerdir. Kişinin uğrayacağı
gerçek felaket ruhun çürümesidir. Bunun içindir ki adaletsizliğe
katlanmak, adaletsiz bir şey yapmaktan çok daha az zarar verir
insana. Adaletsizliğin kurbanına değil, adaletsizliği yapana
acımamız gerekir.” Sokrates’in bu inancı, yüzlerce yıl sonra
Sokrates’i bir tür laik aziz mertebesine çıkaran Stoacıların
gözünde onu bir kahraman yaptı. Sokrates kişilerin bilincine,
özlerinin ne olduğuna dönük bir öğretinin sahibi olmak kadar,
ahlâk felsefesinin, yani değer öğretisinin kurucusu olarak ta
bilinir. Sokrates ahlâk felsefesinin gelişiminde önemli bir rol
oynasa da Atina kültürünün ahlâkî temeldeki bozukluğunu
giderememiştir. Bu konuda bir takım arayış ve çabaların sahibi
olsa da, güç getirememiş, kendisinden sonra gelen filozoflar
onun bu yanını güçlü temsil edememiştir.
Antik çağ döneminde başta Sokrates
olmak üzere Platon, Aristo gibi birçok filozof ahlâk felsefesini
geliştirmeyi esas alsalar da çoğunluğun ataerkil zihniyete
dayalı ahlâkî felsefeyi ele alışları ahlâkî bozulmanın
gelişimine neden olmuşlardır. Kendi eril öğretileriyle ahlâkî
aşınmaları güçlendirmişlerdir. Platon için en iyi, en doğru
insan devletine en iyi ve sadakatle bağlı olan, onun için
çalışan, yaşayan insandır. Bu filozofların öğretileri ve
yaşamlarında kadının hemen hemen hiç yeri yoktur. Birçoğu kadını
kölelerle birlikte ele alır ve onlara hiçbir hak tanımadıkları
gibi ahlâkî bir hakkı da tanımazlar. Kadını küçümseme
yaklaşımlarıyla geliştirdikleri oğlancılık kültürü aslında
toplumun karılaştırılması anlamına gelmektedir. Cinsiyetçi
yaklaşımlar en fazla da kadın köleliğini meşrulaştıran
yaklaşımların sahibi olmuşlardır. Önderliğimiz bu çağ
filozofların etik konusundaki yaklaşımları için şöyle
demektedir.
“Ahlâkı
kavramsal olarak tanımlamak basittir. Toplumsal törelere,
alışkanlık ve kurallara göre yaşamayı bilmek ahlâkı
tanımlayabilir. Fakat bu açıklama oldukça biçimsel kalmaktadır.
Etik adı altında antikçağ ve yeniçağ filozoflarının (Eflatun,
Aristo, Kant başta olmak üzere) giriştikleri çözümlemeler daha
çok devlet teorisine girişten öte bir katkı sunmamıştır. Daha
doğrusu, bireyi toplum üyeliğinden kopartıp devlet üyeliğine
geçirmenin ön hazırlıkları gibidir. Sanki ahlâkın görevi bireyi
devleti için nasıl en yararlı hale getirmekmiş gibi bir yaklaşım
sundukları açıktır. Kısacası ahlâkî yorumları uygarlık
yanlısıdır.”
Antik çağ filozofların doğal felsefecilerden uzaklaşması ile
felsefede bir ayrım ve sınıflaşma başlamıştır. Bu dönem
hiyerarşinin oluştuğu, kent devletçiklerinin ortaya çıktığı,
ataerkilliğin oluştuğu, doğadan kopuşla birlikte doğa üzerinde
hâkimiyetin geliştirildiği bir süreçtir. Felsefe çağı böyle
başlıyor. Doğal felsefeciler ile felsefe çağının ilk özgür
çıkışları hızlı aşılıyor. Temel olarak alınan Zerdüştlük inancı
sınıflaşmaya tabi tutularak özünden boşaltılmaya çalışılıyor.
Sınıfsal, cinsiyetçi yaklaşımla bir senteze kavuşturuluyor. Bu
nedenle gelişen sınıflı felsefe doğal inançları, düşünüşleri
felsefeden dışlayarak özgürlükçü, arayışçı özünü azaltarak
kendini konumlandırıyor. Bu anlamda felsefede bir bölünme
yaşanıyor. Bu bölünme daha çok dönemsel yaşanan sorunlar
üzerinden gelişse de asıl sorunlar gündeme fazla alınıp,
çözümlenmemiştir. Bu temel sorunlardan birincisini ataerkillik,
ikincisini sınıfsal yaklaşım ve üçüncüsünü ise inanç sistemi
oluşturmaktadır. Toplumsallaşma ele alınırken anaya, dolayısıyla
kadına dayandırılır. Yaşamın kaynağı kadın olarak bilinir. Ancak
ataerkil zihniyette bu tersine çevrilir, ters yüz edilir. Antik
çağ filozofların kadına yaklaşımı bu ataerkil zihniyet
yapılanması çerçevesinde gelişmiştir. Kadını küçümseyen hatta
kimi filozofların öğretilerinden de anlaşılacağı gibi, köle ve
kadınları öğretilerinden muaf tutan yaklaşımların sahibidirler.
Kadının hor görülmesi, kadının yaşamdan uzaklaştırılması yaşamın
kadından geldiğinin unutturulması içindir. Kadının kölelik
statüsü daha katmerleşerek devam eder. Özünde büyük bir ahlâkî
yozlaşmayı barındırmakla birlikte toplumun iğdiş edilmesi söz
konusudur. İkinci bir yaklaşım olarak gelişen, sınıfsal
yaklaşımdır. Toplumsallaşmanın kadından başlamadığını, ancak
akıllı, ayrıcalıklı, yetenekli kesimlerin toplumu yönetip,
yönlendireceği bir yaklaşım olarak bu süreçte kendisini güçlü
açığa vurmuştur. Bu akıllı ve yetenekli olan da erkektir.
Toplumu ancak soylular yani yetenekli erkekler yönetebilir.
Toplum yönetimsiz dolayısıyla iktidarsız ve devletsiz olmaz. Bu
olgular da erkekte somutluk kazanır. Erkek aklı ile gelişen bu
öğretiler sınıfsal yaklaşımları beslediği gibi
meşrulaştırmıştır. Erkek yöneten kadın yönetilendir, erkek
akıllı kadın da cahildir, erkek yetenekli ve soyludur, kadın ise
fazla yeteneği olmayandır. Varsa bir yeteneği o da çocuk
doğurmasıdır.
Böylesi bir zihniyet ve inancın çok fazla özgürlükçü bir felsefe
yaklaşımını barındıramayacağı açıktır. Bu bakış açısı ve
yaklaşımlar ahlâkî yapılanmanın gittikçe bozulmasına yol
açmıştır. En fazla bu çağda bilgi, erdem olarak ele alınmış
ancak erdemle güçlü bir buluşmayı yaşamamıştır. Üçüncü önemli
bir nokta ise inanış sistemine dönüktür. Felsefe tek tanrılı
dine müdahale etmek istemiş ancak sonuçta ona teslim olmuştur.
Sınıflı felsefenin gelişiminin bir nedeni de budur. Tek tanrılı
dinlerin gelişimi ile doğadan bir kopuş yaşanmıştır. Yaşamın
yaratıcı gücü olan kadın gelişen erkek egemenliğiyle bir düşüşü
yaşamıştır. Düşürülen kadınla birlikte toplumun da düşürülüşü
yaşanmıştır. Tek tanrılı dinler kadın köleliğini ve erkek
egemenliğini meşrulaştırarak kurumlaştırmıştır. Yaşamdan kopuş,
doğadan kopuş bu kadar köklü gelişmeseydi iktidarcı-cinsiyetçi
zihniyet ve ona dayalı kurumlaşmalar da bu kadar gelişmezlerdi.
Yaşamla bağını, doğa ile bağını koparmamış insan, binlerce yıl
sürecek olan dogmaları kabul etmeyecekti. Bunun gerçekleşmemesi
için yaşamla ve doğayla olan bağ kopartılmıştır. İktidar en
fazla kendini tek tanrılı dinler üzerinden kurumlaştırmıştır.
Devletçi yaklaşım buna dayalı gelişip, güçlenmiştir. Antik çağda
bir yandan insanlığın soylu çıkışlarının sentezini yapan
filozoflar varlık bulurken, diğer yandan köleci sömürü tarzının
en kurnaz, en sinsi yöntemlerle sadece köleci yönetim sanatının
incelikleriyle yol alan bir aristokrasi tabakası güçlü varlık
bulmuştur. Önderliğimiz deyimiyle “öyle bir sınıf ki yemek
yerken belini doğrultma gereğini bile duymaz.”
Bu sınıf, demokrasinin en demagojik ifade tarzı olup, yalancı
erkek kültürünün gelişiminde önemli bir role sahiptirler.
Böylesi bir kültür de en fazla ahlâk yeterli temsil gücüne
ulaşmaz.
Doğu felsefelerindeki erdem ve ahlâk anlayışına benzer unsurlar
taşıyan bir etik anlayışı da ünlü filozof
Spinoza
tarafından ortaya atılmıştır. Bu anlayışta “kişi doğal durumunda
tutkularının esiridir, aklının yardımıyla bu esaretten
kurtulabilir. Bu sebeple akıllı davranmak ile ahlâkî davranmak
aslında aynıdır” der. Spinoza’ya göre, insan öncelikle vardır,
insanın varoluşu, onun ne olacağından önce gelir. İnsanın en
olacağı, bilincin belli bir mesafeden gördüğü dünya karşısında
nasıl bir tavır alacağına bağlı olacaktır. İnsan, bu uzaklıktan,
şeyler ve kişiler karşısındaki bu bağımsızlık hali içinde, bu
şeylere ve kişilere nasıl bağlanacağıyla ilgili olarak bir
tercihte bulunur. İnsan dünya karşısında bu tür bir özgürlüğe
sahip bulunduğu için, dünya insanın bilincini ve tercihlerini
etkileyemez. Dünyayı aştığı, dünyaya yukardan ve uzaktan
bakabildiği ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda
olduğu olgusunu değiştirmek, insan için asla söz konusu olamaz.
Spinoza, tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan
insan özgür olup, sadece böyle birinin gerçek varoluşa sahip
olabileceğini belirtir. Bu nedenle ‘tek mutlak değer
özgürlüktür’ der ve bunun için katı bir ahlâka ihtiyaç olduğunu
söyler. Onun gözünde “doğru eylem, sorumluluğu özgürce
yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve
mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır” der. Her
çağın kendi doğrusunu yarattığını, ahlâkında her çağda kendi
doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çıktığını
belirtir.
Etik açıdan öne çıkan diğer bir filozof da Kant’dır.
Kant
etiği, davranış, eylem ve tutkuların bulunduğu düzlemde değil
fenomenlerin ötesindeki düzlemde tanımlar. Kant
görünüş-gerçeklik ya da görüngü-numen ayrımını insan varlığına
uygulayarak ahlâk imkânını kurtarır. Zira, ona göre, insanın bir
fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal,
diğeri akılla anlaşılabilir olan iki farklı boyutu vardır.
Duyusal yönüyle ele alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir
parçasıdır. Başka bir deyişle, insan fiziki eğilimleriyle,
içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir öğesidir. Kant, ancak
bir şeyi yapmanın lehte ve aleyhte nedenlerini anlama yetisine
sahip bir yaratığın ahlâka uygun ya da ahlâk dışı
davranabileceğine, o nedenle ahlâkın yalnızca akılcı yaratıklar
için olası olduğuna inanıyordu. Zehirli bir yılan ahlâk dışı
davranmakla suçlanamaz. Fakat bu tür nedenlerin geçerliliği
sadece bireysel bir beğeni konusu değildir. Belli bir nedenin
iyi bir neden olduğu konusunda farklı yargılarda bulunabiliriz,
fakat bu konuda fikir yürütüyor ve birbirimizi ikna etmeye
çalışıyor olmamız, gerçekten iyi bir neden olduğu konusu
gösterildiğinde bunun rıza yaratacağına inandığımızı ortaya
koymaktadır. Geçerli bir neden, ister kabul et ister kabul etme
gibi bir şey değildir; evrensel olarak geçerlidir. Bir şeyin,
aynı koşullarda, benim için doğru başka biri için yanlış
olabileceğini savunmak olanaksızdır. Benim için doğruysa aynı
durumdaki bir başkası içinde doğru olması gerekir. Bu tıpkı
deneysel dünyanın evrensel geçerliliğe sahip bilimsel yasalarca
yönetilmesi gibi, ahlâk dünyanın da evrensel geçerliliği olan
ahlâkî yasalarca yönetilmesi anlamına gelir. Yine bu, bilimin
olduğu gibi ahlâkın da akıla dayandığı anlamını taşır. Bu
düşünceler Kant’ın ahlâk anlayışının kurallarını oluşturur.
Kant’ın etik konusunda aklı öne çıkarmasını kabul etmeyen
Schopenhauer, duygudaşlık ahlâkı ile daha çok ön plâna
çıkmıştır. Zamanda ve mekânda var olan birer nesne olarak
bedenlerimiz, numen dünyasına ait farklılaşmamış Bir’in
dışavurumlarıdır. Schopenhauer bu olguyu metafiziği etiğe temel
yapmanın seçkin bir örneğini oluşturan ahlâk görüşünün temeli
haline getirdi. Ancak “fenomen dünyasında ayrı bireyler olarak
görünürüz” diyor Schopenhauer. Varlığımızın nihai temelini
oluşturan numen dünyasında bizler bir ve farklılaşmamış olarak
bulunuruz. Bu, insanların kendilerini birbirleriyle
özdeşleştirme, birbirlerini hissetme, acılarını ve sevinçlerini
paylaşma yeteneği olan duygudaşlığı açıklar. Birini incitmekle
kendi nihai varlığımıza zarar vermekteyiz. Etiğin temeli
Schopenhauer’e göre -Kant’ın hatalı bir biçimde inandığı gibi
akılcılık değil- duygudaşlıktır. Bu maddi varlıklar olan
bedenlerimiz arasında taşınan, gözler ve kulakla şifresi çözülen
mesajların fazla bir katkıda bulunmadığı kişiler arası
ilişkilerin ve etkileşimin de aynı zamanda temeli olduğunu,
belirtir.
Kant’ın analitik zekâya dayalı geliştirdiği ahlâkî öğretiye
karşı duygusal zekâyı esas alan Schopenhauer ahlâk öğretisinde
manevi yanı öne çıkarır. Analitik zekâ ile ahlâkın özünü
boşaltıp, muğlâklaştıran Kant’a karşı, Schopenhauer duygusal
zekâ ile ahlâkın daha iyi temsil edileceği yanılgısını
yaşamıştır. Önemli olan analitik ve duygusal zekâ birlikteliğine
dayalı güçlü bir ahlâkî öğretiye sahip olmaktır. Tek yönlü, dar
yaklaşım doğru bir ahlâkî öğretiye ulaşmada engeldir. Kant
ataerkil yapılanmayı güçlü sorgulamaya tabi tutabilseydi ahlâkî
bölünmenin nedenlerini daha iyi analiz edebilirdi. Daha çok
ataerkil zihniyete dayalı ele alış söz konusu olduğu için en
fazla beslenen verili ahlâk yapılanması olmuştur. Buna
alternatif olarak ahlâkı salt duygusal zekâ ile ele alan
Schopenhauer’ da ahlâkın hem zihinsel hem de manevî anlamda
ortak bir eylem anlayışına dayanan tanımı dıştalar. Bu da ahlâkı
çok dar sınırlarda ele almak olur ki egemen erkek yaklaşımın
farklı bir versiyonu olarak ahlâkın işlevsizleştirilmesine yol
açar.
Hayatı yaratıcı bir coşku olarak tanımlayan ve hayatın eş
anlamlısı olarak ‘güç iradesi’ doktrinini kullanan Nietzsche,
klâsik değerler sistemini yıkmayı amaçlayarak ‘ahlâk dışı’ bir
ahlâk idealini önerir. Bu önerinin kendisi üst insan ahlâkıdır.
Buna vitalist insan ve ahlâk görüşü denir. Nietzsche,
toplumların temelinde yer alan ahlâk ve devlet gibi konularda
temelde sorgulayıcı bir kişiliktir. Nietzsche’nin felsefesi bir
ahlâk öğretisi olarak ta kabul edilir. Nietzsche ahlâkı iki
şekilde ele alarak tanımladı. Birincisi efendi ahlâkı, ikincisi
de köle ahlâkıdır. Bunlardan
ikincisini yaratan şey, korku ve yetersizliktir. Verili bir grup
ya da toplulukta, belirli bireyler geri kalanlara, aynı
topluluğun diğer bireylerinin yoksun oldukları karakter
özelliklerine sahip olmaları dolayısıyla hükmetme eğilimi
sergilerler; söz konusu önderlere ve kararlarına itaat etmek
zorunda olanlar, bu bireylere kızar, onlardan korkarlar. Bu
gruplardan her biri “iyi” sözcüğüne farklı bir anlam yükler.
Buna göre, önder veya efendiler için “iyi” sözcüğü tam tamına
onların sahip oldukları ve kendileri sayesinde grup ya da
topluluk içinde öncelik ve üstünlük elde ettikleri nitelikleri
gösterir. Nietzsche dünyada nesnel bir ahlâkî düzenin olmadığını
belirtir. Ahlâkî fenomenler yoktur, ama sadece fenomenlerin
ahlâkî yorumları vardır. O kendisinin, bir bütün olarak hiçbir
ahlâkî olgu bulunmadığını ilk gören kişi olduğuna inanır ve
kendisi de dâhil olmak üzere, her filozofu iyi ve kötünün
ötesinde bir duruş almaya- kendisini ahlâkî yargılar
yanılsamasının altına yerleştirmeye zorlar. “Her ahlâk doğaya,
hatta akla karşı bir parça zorbalıktır” diyen Nietzsche, “o
bunlar için bir itiraz konusu olmaz” diye yazar. İster düşünmede
ister idare etmede veya konuşmada ve konuşarak ikna etmede,
ahlâkî davranışta olduğu gibi, sanatta da, özgürlüğün,
derinliğin, yiğitliğin, dansın ve efendice kararlılığın
dünyasında olan, olmuş olan her şey öncelikle “böylesi keyfi
yasaların bu zorbalığı sayesinde mümkün olmuştur” der.
Nietzsche, insanı anlam ve değerlerin yaratıcısı olarak görür.
Ama bu bir hümanizm değildir. Çünkü hümanizm, soyut ve genel bir
insan sevgisinin ifadesi olduğu için, Nietzsche’nin felsefi
temelleriyle/ilkeleriyle uygun düşen bir şey değildir.
Nietzsche’nin asıl başarısı ve özgünlüğü, yüzyıllar boyunca,
insan-üstü güçlerde, ilkelerde aranan hayatın ve dünyanın
anlamını, insanın kendi anlam verme gücünde bulunabileceğini
göstermiş olmasıdır.
Onun insan anlayışının simgesi durumundaki “Üstinsan” kavramı
birçok tartışmanın merkezinde yer almıştır. Çünkü Nietzsche
yalnızca kendinden önceki insan anlayışlarını eleştirip aşmaktan
çok, “insanı insan olarak aşmak” istemini ifade eder: “Nasıl
katlanırdım insan olmaya, aynı zamanda ozan, bilici,
rastlantının kurtarıcısı olmasaydı insan?(...) Zerdüşt başka bir
yerde de, olabildiğince katı yüreklilikle, kendisi için ‘insan’
ne olabilir, bunu anlatıyor, -bir sevgi, hele acıma konusu değil
hiç, -insandan o büyük tiksinmeyi de yenmiştir. Zerdüşt: Onun
gözünde insan biçimlenmemiş özdektir, yontucusunu bekleyen
çirkin bir taştır.”
Üstinsan yeni başarılar, “yeni değerler” ortaya koyan insandır.
Yaratıcı insan bu yeni başarılarıyla, bir yandan ‘geçmişi
kurtarır’; ama diğer yandan da geleceğe, insanın geleceğine yön
verir: onun asıl işlevi budur. Bu konuda Nietzsche şunları
söyler: “Ödevim, insanlığın en yüksek anlamda kendine döneceği,
geriye bakacağı, ileriye bakacağı, rastlantının, rahiplerin
boyunduruğundan kurtulup, niçin, neden sorularını ilk kez toptan
ortaya koyacağı o anı, o büyük öğleyi hazırlamak olan ödevim, şu
kanının zorunlu sonucudur. İnsanlık doğru yolu bulmamıştır kendi
başına; yönetilişi hiç de tanrısal değildir tersine, o yadsıyan,
bozucu içgüdüler, deccal içgüdüsü onu baştan çıkarmış, hem de en
kutsal değerleri arasında hüküm sürmüştür. Ahlâkî değerlerin
kaynağı sorusu bu yüzden benim için en başta gelen sorulardan
biridir; insanlığın geleceği bunun cevabına bağlıdır çünkü.”
Filozofların kendilerini iyi ve kötünün ötesindeki bir yere
koymalarını, ahlâkî yargı yanılgısının üstünde olmalarını
isteyen Nietzsche, “bugünkü insanla yetinebilir miyiz” diye
sorar. Zerdüşt adlı eseri bir bakıma, bu ve buna bağlı başka
soruların yanıtlarının ortaya konuluşudur. Ancak onu harekete
geçiren insanlığa yeni bir yol göstermek, değerleri yeniden
değerlendirmek isteği olmakla birlikte, yine de düşüncelerinin
ve girişimlerinin “insanlık dışı” olarak anlaşılabileceğini de
öngörür:
Kendi döneminde yeterince anlaşılmamış bir düşünür olan
Nietzsche’nin geleceğe (20. yüzyıla) ilişkin pek çok öngörüsü
gerçekleşmiştir. Yaklaşan çağın savaşlara, milliyetçi
aşırılıklara ve tehlikeli gelişmelere gebe olduğunu düşünen
Nietzsche’nin insan ve değerler problemi üzerinde önemle
durmasının nedensiz olmadığı anlaşılmaktadır. Sermayenin, bilim
ve iktidarın güç çemberi ile kuşatılmış toplumda yaşanan, bir
anlam yitimidir. Maddi uygarlığın yarattığı bu anlam yitimini en
derinden sorgulayan ve hisseden biri de Nietzsche olmuştur.
Modernitenin iğdiş ettiği toplum karşısında hakikati arama
çabalarını süreklileşerek devam eder. Bu derin yoğunlaşma ve
sorgulamaları nedeniyle hasta düşer. Nietzsche Zerdüşt üzerinde
büyük araştırma ve yoğunlaşmalar yapmış, yaratmıştır. Bu onun
özgür bir toplum felsefesine ve bunun en temel yanını oluşturan
ahlâk anlayışına ulaşma amacından kaynaklanmıştır. Zerdüşt’ü
yeniden keşfedip güncelleştirmek ve yaşamsallaştırmak
istemiştir. Bu anlamda öğretileri günümüz gerçekliği açısından
büyük bir aydınlanmaya yol açmaktadır.
Etik alanda hem antik çağ hem de yeniçağ filozoflarının önemli
bir öğreti geliştirme çabaları söz konusu olsa da, bu öğretiler
daha çok ataerkil zihniyet temelinde gelişmiştir. Nietzsche
dışında diğer filozoflar uygarlık yanlısı gelişen görüşleriyle
en fazla da devleti koruyan, güçlendiren bir gerçekliğe yol
açmışlardır. Devletsiz toplum ve özgürlüğün mümkün olmayacağını,
özgürlüğü de ancak devletin sağlayabileceğini belirten bu
filozoflar ahlâkın görevi topluma yeni değerler kazandırmak ve
geliştirmek değil de, devlet için bireyleri nasıl yararlı hale
getirilir tarzında ele alış olmuştur. Bu yaklaşımlarıyla topluma
özgürlük değerleri temelinde bir öz ve biçim kazandırmak yerine
daha çok devletçi yapıların güçlenmesine katkı sunmuşlardır.
Yine antikçağ filozoflarında ve belirttiğimiz gibi yeniçağ
filozoflarında kendini çok belirgin açığa vuran cinsiyetçi
yaklaşımlarıdır. Etik ele alınırken toplumda yaşanan ahlâkî
çöküntünün temel sebebi olan kadın köleliğinin nedenleri ele
alınıp, sorgulanmamıştır. Sorgulama şurada kalsın birçoğu verili
ahlâk anlayışı ile bu köleliği meşru kılmaya çalışmıştır.
Evren, doğa, insan, yaşam her şey üzerine bu kadar çok öğreti
üreten filozoflar adeta kadını yok saymışlardır. Eğer etik
tanımı itibariyle nasıl ve hangi değerler ilgileniyorsa, bu
öncelikle ataerkil değerlerin güçlü sorgulaması ile gerçekleşir.
Sorgulamalar bu derinlik ve kapsamda olmadığında doğru ve güçlü
bir etik anlayışına ulaşılamaz. Yarım ve yetersiz kalan etik
alanı, ancak ataerkil zihniyete dayalı sorgulamaların güçlü ve
derinlikli ele alınmasıyla gerçek özüne kavuşabilir.
|