14 TEMMUZ

 

Bugün 14 Temmuz.

Bugün herhangi bir gün değil.

Bugün insanlık ve Kürdistan tarihinde çok özel ve özgün bir yer tutan isyan günüdür.

Bugün 14 Temmuz’dur.

 14 Temmuz Fransa da Bastilla zindanında Paris halkı tarafından basılarak devrimci tutsakların özgürleştirilmesiyle başlayan ve giderek bütün dünyayı etkisi altına alan ihtilalin yıldönümüdür.

14 Temmuz aynı zamanda Amed zindanın da Mehmet Hayri Durmuş ve Kemal Pir’in önderliğinde başlatılan Büyük Ölüm Orucu’nun da yıl dönümüdür.

Bugün 14 Temmuz Direnişinin 29. yıldönümüdür. 29 yıl önce bugün Kürt halkının bütün özgürlük umutlarının Diyarbakır zindanının duvarları gerisinde yok edilmeye kalkışılması Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçeklerin büyük isyan başlattıkları gündür. Bu nedenle 14 Temmuz direnişi Kürdistan halkının özgürlük ve mücadelesinde çok kritik bir dönemeçtir. Tarihte Fransız Devriminin bütün dünyada demokrasi ve özgürlük mücadelesine öncülük etmesi gibi. Bugün ne demek olduğunu anlayabilmek için 12 Eylül rejiminin Diyarbakır 2 Nolu Askeri Cezaevinin uyguladığı politikalara bakmak gerekir.

İnsan aklının alamayacağı öksürmenin, hapşırmanın, göz kapaklarını kırpışmanın, sağa- sola bakmanın, her yanınızı bit sarmışken kaşınmanın ya da sizi rahatsız eden bir sineği elinizle savuşturmanın yasaklandığı, böyle bir yasağa uyulmadığında insanların topluca işkenceden geçirildiği bir ortamı düşünün. Düşününki 120 kişinin bulunduğu hücrelerdesiniz, her kes günde bir kez “ bir kişinin ‘hatası’herkesin hatası” olduğundan yüz yirmi kere işkenceden geçirilirsiniz. Diyarbakır’da nefes almak işkence gerekçesidir. Her gün sabahıyla, öyleni, ikindisi, akşamı, gecesi, yadsısıyla 24 saat işkence altındadır tutsaklar.

Diyarbakır 2 Nolu askeri cezaevinde insan bir tek kelime Türkçe de bilese on günde altmış marşı makamıyla birlikte öğrenmek zorundadır. Orada yemeği, içmeyi, uyumayı, bir nefeslik dinlenmeyi düşünemezsiniz. İnsan aklının alamayacağı hayvanlık dışı yöntemlerle işkence yaparlar size. Dünyanın en uslu ya da en asi tutsağı olmuşsunuz hiç fark etmez. Milletvekili, Avukat, doktor ya de işçi, alevi veya suni olmanızın da hiçbir kıymeti harbiyesi yoktur. Hatta komünist olmanız da hiç mesele değildir burada. Diyarbakır cezaevinde bütün mesele Kürt olmanızdadır, ya da Kürtlerin özgür ve demokratik bir düzen altında yaşamasından yana olmanızdadır. Hele bunu talep eden bir de Türkse devletin en amansız düşmanı sayılır. Hatta en büyük vatan haini sayılır. Soysuzdur, kansızdır o!

Amed zindanında bütün bu yapılanların bir tek amacı vardır. Kürt tutsakları Türkleştirmek, onları kimliğinden arındırmak, insanlığından soyundurmak ve İTİRAFLAŞTIRMAK!

12 Eylül rejimi bütün PKK’lı tutsakları itirafçılaştırarak toplumun içine salmak ve halka “işte bakın-görün, size özgür demokratik Kürdistan sözü verenlerin haline, Bakın da aklınızı başınıza alın. Kim ki Kürt kalmakta ısrar eder onun hali bunlardan beter olur” mesajını vermek amacındaydı. Kürtlüğü ve özgür, demokratik Kürdistan özlemi ve talebini Amed zindanında boğmaktı.

Türk devletinin en kıdemli işkencecileri PKK’lıları teslim alarak, itirafçılaştırarak Kürt gerçeğini Diyarbakır zindanının duvarları gerisinde boğmak ve bir daha dirilmemecesine yerin yedi kat dibine gömmek için elinde gelen her şeyi yaptı. Şu da benim elimden gelirdi, ama yapmadım diyebileceği bir tek şey bırakmadı. Yine de 12 Eylül rejimini bu politikası 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu direnişinin ayakları dibinde eridi. Kaybeden demokrasi ve Özgürlük tutsakları değil, inkârcılar oldu. Kürdü zorla Türk yapmak isteyenler daha o gün yenildi.

Yenilmeye mahkûmdular. Çünkü Kürt Kürttü. Kürdün Kürt olmasından daha doğal bir şey olamazdı. Kürt’ten Türk olmazdı. Kürtten istenirse çok iyi bir dost, kardeş, yoldaş ya da arkadaş çıkardı. Ama Türk çıkmazdı. Dünyaya Kürt olarak gelmek Kürdün suçu değildi. Aynen Türk olarak gelmiş olmanın
türkün suçu olmaması gibi.

Kürt olarak dünyaya geldikleri ve kendi kimliklerini demokratik bir ülkede özgürce yaşamak istedikleri için insanlara bu zalimce işkenceler yapmak vicdansızlığın, ahlaksızlığın, akılsızlığın varabileceği en son duraktı.

12 eylül rejiminin bu vicdansız, ahlaksız ve akıl dışı dayatmasına, en anlamlı cevap yine bir Türk’ten gelmişti. Kemal PİR, Kemal PİR Türk halkının gerçek vicdanı, aklı olarak 14 Temmuz büyük ölüm orucu direnişiyle DURUN; BU BİR ÇILGINLIKTIR demiştir. Ve durdurmuştur.

Kemal PİR, Gümüşhaneli Dil tarih coğrafya fakültesinde okuyan bir devrimci gençlik lideri idi. Başkan APO ile yarım saat tartıştıktan sonra Kürt halkının özgürlük mücadelesini geliştirmeye karar veren bir devrimci, Türk emekçi halkının vicdanının sesiydi. “Kürtler özgürleşmeden Türk halkı özgürleşemez” demişti. Ve Apocu harekete “ ben Kürdüm” diyen en değme Kürtten önce katılmıştı.

Onu tanıyanlar iyi bilir. Kemal PİR muazzam bir entelektüel birikime sahipti. Onun konuştuğu, tartıştığı ama ikna edemediği ve Apocu gruba katamadığı bir tek insan olmamıştır. Herkes onu daha çok bir asker olarak tanır. O askerden daha çok bir ideologdu. Büyük düşünen bir devrimciydi. Büyük düşünce ve düşlerin sahibi olan bir devrimciydi.

Kemal PİR belki de gelmiş geçmiş en büyük ajitatördü. Taşı bile ayağa kaldırıp yürütecek kadar çarpıcı, etkileyici bir hitap gücüne sahipti. Onu bir gören, tanıyan, dinleyen ona bağlanmaktan kendisini alamazdı. Ankara’da anti-faşist direnişin en başında yer aldı. Yerinde durmayan canlı, atak, her an’a ciddi bir çalışma sığdırmak için koşturan bir gençlik lideriydi.

Kemal Pir arkadaş üç kez tutuklandı. En küçük bir sır vermedi. Son yakalandığında hain M. Can Yüce adını vermeseydi, kendi adını bile kabul etmemişti. Üç kez cezaevine girdi, inandığı davasına aktif hizmet edememenin verdiği hınç karşısında hapishane duvarları onun karşısında adeta eridi. İkisinde firar etti. Ama Diyarbakır engelini aşamadı. Ve aşamadığı Diyarbakır cezaevi duvarının arkasından sağ çıkamadı.

Diyarbakır vahşeti ona “ Türklüğümden utanıyorum” dedirtti. “ Bunlar insan değil, resmen birer canavar” dedirtti. PKK’lı tutsaklara itirafçılık ve zorla Türkleştirme dayatmasının önüne geçebilmek için 14 Temmuz büyük ölüm orucu kararını M.Hayri DURMUŞ arkadaşla birlikte o aldı.

Ölüm orucu eyleminin otuz beşinci günlerinde gözlerini yitirir. Arkadaşlarını üzmemek için bunun sözünü bile etmedi. Kendisine eylemi bıraktırmak için ikna etmeye çalışan ve “siz yaşamı sevmediğiniz için ölmek istiyorsunuz. Yoksa ölüm orucunu bırakırdınız” diyen doktora, “ yanılıyorsunuz. Biz yaşamı uğruna ölecek kadar seviyoruz” diyerek cevap verecek kadar gerçek bir FİLOZOFTU.

Eyleminin elli yedinci gününde şehit düştü.

M. Hayri Durmuş deyince insan orada durmalı. O anlatılası en zor olan gerçek bir halk önderiydi. Eğer o isteseydi bu düzende çok iyi bir yere gelebilirdi. Hacettepe tip Fakültesinde okuyan başarılı bir öğrenciyken Apocular grubuna ilk katılanların arasında yerini aldı. Derya gibiydi. Çok kültürlü, bilinçli kendisini eğitmiş bir devrimci militandı. Bir o kadar da olgun, mütevazi, karıncayı bile incitmekten sakınan, herkesle, her yaştan, her cinsten insanla çok rahat anlaşan, diyalog kuran, onlara hiç rahatsızlık vermeden onları adeta denetimine alan bir devrimciydi. Girdiği topluluk içinde saki hiç de iddiası yokmuş gibi duran, ama ilk cümlesinde herkesin gözünü dudaklarına kilitlediği, “konuşsa da dinlesek” dediği çok çarpıcı bir Apocu Kürttü. Asla boş bir şey konuşmazdı. Dolu dolu, ama büyük bir alçakgönüllülükle tartışıp konuşurdu. Yersiz bir tek söz söylemez, davranış sergilemezdi. Hani halkın “kâmil adam” dediği cinsten… Öylesine oturaklı bir halk önderiydi.

En haylaz, ipe sapa gelmez insan bile onun yanında kuzu gibi olurdu. İnsanı mecbur eden, utandıran, saygılı olmaya mecbur eden bir olgunluğu vardı. İnsan onun yanında kazara da olsa yüksek sesle konuştuğunda “ayıp oldu ya” diyecek kadar kendisini suçlu, borçlu hissederdi. Ama ondan da kopamaz, yanından asla ayrılmak istemezdi. Bu yüzden propaganda yapmak için gittiği her evde onu bir kere dinleyen hiç gitsin, ayrılsın istemezdi. Bunun için ev sahiplerinin yapmadığı kalmazdı. Kaldığı her ev onun kişiliğine bağlanırdı. Adeta aradıkları tapılacak adamı bulmuş gibi bırakmak istemezlerdi. Gerçek bir derviş, bir peygamber kişiliği vardı Onda.

Bir tek kötü alışkanlığı yoktu. Sigara bile içmezdi. Hiçbir abartısı yoktu. Temiz ve sade giyinirdi. Dal gibi uzun mu uzun bir boyu vardı. Hep içi gülümseyen elmas karası gözleri ile sakin yüz ifadesi insanı kendisine çekerdi.

Bir gün Bingöl’e, ailesinin yanına uğradığında babası ona, “ Ben seni doktor olasın diye Ankara’ya göndermiştim. Sen Kürtçü olup geldin” dediğinde, büyük bir hoşgörü ve olgunlukla, “ şimdi yaptığımız da bir nevi doktorluk baba. Bak şu halkın haline neyi, neresi sağlıklı bırakılmış. Ben halkımın doktoru olmaya karar verdim”diyecekti.

Hele onun örgütçü kişiliği gerçekten de engel tanımazdı. Onca mütevaziliğine, su gibi duru, dingin ver yeri gelmeden tek söz söylemeyen duruşuna o kadar büyük örgütçülüğü nasıl sığdırabildiğine insan şaşırmadan edemez. Ama o bir gerçek. Örgüt yaratma veya kurmada O engel tanımayan bir yaratıcılığın sahibiydi. Her gittiği yerde birkaç komite yarattığını bilmeyen yoktur. Güven veren duruşu, insanı hiç rahatsız etmeyen insiyatifliliği, karşısındakinin de düşüncelerini alan, onu da karar sürecine çeken, en doğru karara ulaşmak için halkın da görüşlerine başvuran kucaklayıcılığı yaratıcılığının da kaynağıydı.

1977’de hazırlanan PKK programını kaleme alan da Hayri arkadaştır. Kalemi de dili gibi akıcı, çekici ve kendisini okutan bir kalemdi. O kelimenin gerek anlamında demokratik ekolojik topluma göre olan bir Önderdi. Hiçbir silahlı eylemi de olmamıştı. Diyarbakır cezaevinde birinci dereceden O sorumluydu. O hep bu sorumlulukla hareket etti.  Tek başına kaldığında da bir örgüttü. Mahkemelerin ve mahkemelerde yapılan siyasi savunmaların tarihi, siyasi önemini herkesten çok O bilince çıkarmıştı. Bunun için sabırla vahşete katlandı. En ağır işkence gören O oldu. Ama onun kafası hep mahkemelerde oldu. Israrla mahkemelere rolünü oynatmak istedi. Kürsüyü en iyi biçimde değerlendirmek istedi. Kürt halkının haklı davasının tutanaklara, belgelere geçmesi için adeta çırpındı. Her grupla mahkemeye çıkmak için dayattı. Kabul ettirdi. İtirafçılık dayatmaları çığırından çıkıp siyasi savunma yapmak yasaklanınca; yani bu halkın davasını savunamaz, acısını dile getiremez duruma getirilmek istendiğinde bir gün bile bunu kabul etmeyeceğini Ölüm Orucu kararıyla ve eylemiyle mahkemede ortaya koydu.

Son yolculuğuna giderken bile, bir yandan değerli varlığını; yaşamını Kürt halkının özgürlüğü için adama kararını verdiğinde bile “ Tutuklanmadan önce ve tutuklandıktan sonra görevimi yerine getiremediğim için Mezar taşıma borçludur, diye yazılsın” dedi.

14 Temmuz Ölüm Orucu şehitlerinden birisi de Akif YILMAZ’dır. Akif arkadaş Kars’lı idi. Apoculara ideolojik grup döneminde Kars’ta katılmıştı. Olgun, çalışkan, emekçi biriydi. Arkadaşlarıyla paylaşamayacağı hiçbir şeyi olmayan, sonuna kadar arkadaşları için olan fedakâr bir militandı. Mütevazi, ağır başlı, her işte en zor olanı kendisi yapmak isteyen, arkadaşları kollayan, yoldaş canlısı bir büyük insandı. Amaca bağlılıkta, halk ve ülke sevgisinde O tek kelime ile örnekti.

Akif arkadaş dışarıdayken Mazlum DOĞAN arkadaşın cezaevinden kaçırılması görevini üslenmişti. Ama çalışma başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Bu yüzden kendisini bir an için olsun bağışlayamadı. Hele de Mazlum arkadaşın şahadetinden sonra….yüreği bunu hiç kaldırmadı. Duygusallığından değil, vicdan sahibi büyük bir devrimci olmasındandı.

Bir gün cezaevi müdürü Birol Şen içkili içkili gelip hücreleri gezdi. Elinde el feneri vardı. Akif arkadaşa sordu; “ sen nesin ulan” dedi.

Akif, “Ben Kürdüm” dedi.

“Kürt dediğin nedir ulan” deyince,

Akif onu şöyle bir aşağıdan yukarıya süzerek, “insan” cevabını verdi.

O gece ona çok işkence yaptılar. Binbaşı bıraktı, diğerleri hiç ara vermeden soluk soluğa kalıncaya kadar onu dövdüler. Onlar tepede tırnağa kin, nefrettiler. Akif saçının telinden ayağının tabanına kadar asil, onurlu bir derviş gibi sakindi.

Şehit düşmeden birkaç saat önce, Diyarbakır askeri hastanesinde başının ucunda nöbet tutan askerden bir bardak su istemişti. Asker su yerine, belki de iyi bir insan olduğu için ya da temiz süt emmiş biri olduğu için bir bardak üzüm hoşafı getirmişti. Ağzına alır almaz fark etmiş ve “ asker ben senden su istemiştim. Biz ölüm orucunda şeker almıyoruz. Bunu bilmiyor musun? İçmiyorum senin hoşafını” deyip bardağı yere çalmıştı.

O son nefesini vermeye birkaç saat kala dahi kendi eyleminin kurallarına, onun emrettiği disipline böylesine bağlı ve ilkeli bir devrimciydi. İnsan olacaksa Akif YILMAZ gibi ilkeli, tutarlı, disiplinli olmalı.

14 Temmuz Ölüm Orucunun son şehidi Ali ÇİÇEK oldu. Arkadaşlar ona “ Kızıl Yıldız” derlerdi. O gerçekten de bir yıldızdı. İnsan ona bakmaya kıyamazdı. Işıl ışıl hep gülümseyen, moralli, canlı, çevik, çalışkan ve çok yakışıklı bir militandı. Urfalı idi. Çocuk yaşta, grup döneminde Apocu harekete katılmıştı. Kemal PİR arkadaş, Urfa E tipi cezaevinden kaçtığında ona kılavuzluk etmişti. Şimdi ikisi de aynı cezaevinde, aynı hücre bölümünde ve aynı eylemdeydiler.

O bir militandı. Çok sayıda eylem yapmıştı. Bir eylem anında silahıyla birlikte yakalanmıştı. Üzerinde çok sayıda insanın ifadesi vardı. Ama o bütün bunlara rağmen ne silahı, ne ifadeleri, ne olayların bir tekin kabul etmemişti. Tam doksan gün sorguda işkencede kalmıştı. İşkenceciler karşısında kimliğinden başka bir şey kabul etmemişti. İşkenceciler artık pes ederler, ifadelerini söylediği biçimde yazarlar.

Diyarbakır’a göndermek için hazırlarlar. Ama bir tek soru sormak isterler. “Ali senden bir tek vermeni istiyoruz. Sıra hangimizdeydi.”

Ali ÇİÇEK, gözbağının altından kafasını kaldırarak “feriştahınızdaydı”der.

Kızıl Yıldız dediğimiz Ali ÇİÇEK böyle bir devrimciydi. Henüz on sekiz, on dokuz yaşlarındaydı. Ama en benim diyen yetişkin bir insandan daha olgun, ağır başlı, arkadaşlarına karşı saygılı, asla yaptıklarıyla övünmeyen, hatta sözünü bile etmeyen bir direniş timsali idi.

Bütün direnişler de Ali ÇİÇEK hep en önde yürüdü. Siyasi savunma yapan arkadaşları genel kitleden ayrı hücrelere konulduğunda onlar için intihar eylemi denemesine bile girişti. İtirafçılık dayatmaları ve vahşet düzeyini aşan işkenceler karşısında tek başına açlık grevi yaptı.

M:Hayri DURMUŞ yoldaş ölüm orucu kararını mahkemede açıklayınca ilk katılan altı kişilik grup içinde hiç tereddüt etmeden yerini aldı. Söz hakkı vermek istemeyen mahkeme başkanı Emrullah Kaya’dan ısrarla söz hakkı istedi. “Çok önemli açıklamalarda bulunmak istiyorum” dedi.

İşkenceli sorguda bir tek kelime konuşmayan Ali ÇİÇEK “ tarih doğru yazılmalı, benim yaptığım eylemlerden başkaları sorumlu tutulmamalı” diyerek bütün eylemlerini üslendi ve “ PKK bize teslimiyeti değil, direnişi öğretti. Ben de ölüm orucuna katılıyorum. Bu duruşma benim de katılacağım son duruşma olacaktır” dedi.

Öyle de oldu. Ali ÇİÇEK arkadaş ölüm orucunun 60. gününde şehit düştü. Çok yoksul bir ailenin en büyük çocuğu idi. Erken büyümüştü, erken olgunlaşmıştı. Çünkü o ekmeğini çalışarak kazananlardandı. Kendi vatanını, halkını, bu halka ait olan her şeyi çok sevdi. Ne yaptıysa onların özgürlüğü için yaptı.

Bütün ölüm orucu şehitlerinin yaş ortalaması aşağı yukarı 25’ti. Yani bu halkın kendi bağrından çıkarttığı genç birer önder kişiliklerdi. Hepsi de bu ülkede demokrasi, özgürlük olsun, inkar-imha olmasın, Kürtlerle Türkler kardeşçe, dostça birlikte yaşasın istediler. Ama 20. yüzyılın denklemleri, zihniyet yapısı, sistem gerçeği buna fırsat vermedi. Kendileri için hiçbir şey yapmadılar. Bir tek saniyeleri bile kendileri için, kendilerine ait olmadı. Gençliklerini, yeteneklerini, emek, zaman, duygu, düşünce, inanç, irade adına neleri varsa hepsini de bu halkın özgürlük davası için değerlendirdiler.

Eğer Türk devleti bugün artık Başkan APO ile müzakere masasına oturuyorsa, eğer Kürtlerin varlığı kabul edildiyse ve hakları tartışılıyorsa hepsi de bu yüce insanların, şehitlerimizin böylesine büyük fedakârlığı ve çabası ile oldu.

Bugün pek çok aydın, yazar, siyasetçi Diyarbakır cezaevi olmasaydı, Kürt özgürlük hareketi ve silahlı mücadele bu kadar sert gelişmezdi. Kürt isyanı bu kadar derinleşmezdi ve devlet Kürt kimliğini kabul etme noktasına getiremezdi değerlendirmesini yapmaktadırlar. Bu bir itiraftır. Artık PKK’nın bir terör örgütü olmadığı, haksızlığa, devletin Kürt halkına yönelik inkar ve imha hareketine karşı meşru bir isyan hareketi olduğu itiraf edilmektedir. Bu gerçeği artık bir avuç kaşarlanmış ırkçı faşist Türk milliyetçisi dışında herkes dile getirmektedir.

14 Temmuz direnişinin 29. yıldönümünde geldiğimiz süreç Kürt sorunun çözüm sürecidir. Türk devleti ve hükümeti artık bu sorunu çözüme kavuşturmadan ileriye doğru bir tek adım atamayacağını görmektedir.

Ancak gerçekleri dile getirmek yetmiyor. Kürt halkının en meşru, demokratik taleplerine artık olumlu bir yanıt verilmesi gerekiyor. Bugün Önderliğimizle yapılan müzakereler sonucunda “Barış Konseyi”nin kurulması üzerinde mutabakat saplanmış olmasına rağmen devlet ve AKP hükümeti Kürt halkının taleplerini hala en geri noktalara çekebilmenin çabası içindedir. Siyasi soykırım düzeyine çıkartılan yaygın tutuklamalar, dur-durak bilmeden sürdürülen askeri operasyonlar, Kürt halkının seçtiği milletvekillerinin hala rehin olarak tutulması, Hatip DİCLE örneğinde olduğu gibi Kürt halkının vekilliğinin açıktan açığa çalınması bize bunu anlatmaktadır. Kürt halkının ve Önderliğimizin en makul taleplerini geriletebilmek, daha sınırlı sözde haklarla sorunu “çözmek” için her türlü yola başvurulmaktadır. Devlet ve AKP hükümetine göre demokratik özerklik talebi aşırıdır. Kürtler sanki bir toplum ve halk değilmiş gibi kolektif haklardan mahrum tutulmak istenmektedir. Ve Kürt sorunu bireysel hak ve özgürlük sorunu olarak ele alınarak, buna rıza göstermemiz dayatılmaktadır. Anadilde eğitim ve kendi kendini yönetme hakkına karşı çıkılmaktadır. Oysa bu evrensel bir halktır. Her halkın sahip olduğu olmazsa olmaz hakların başında gelmektedir.

14 Temmuz direnişi ve şehitlerinin vasiyeti çok açıktır. Kürdistan halkı özgürlüne kavuşacak, bunun başka bir yolu yoktur. Şehitlerimizin vasiyetini esas alan Önderliğimizin duruşu ve turumu çok açıktır. Kürdistan halkı hak ettiği onurlu barışa, hak ve özgürlüklerine, demokratik özerkliğine kavuşmadıkça, Türkiye gerçek anlamda demokratikleşmedikçe sorunlarımız çözüme kavuşamaz.

Bugün kim ne derse desin 14 Temmuz ruhuna bağlı gelişen Kürdistan özgürlük hareketi ve Önderliğimiz Türkiye’yi kendi gerçekliği ile yüz yüze getirmeyi başarmıştır. Türkiye’yi içine girmiş olduğu çıkmazdan kurtarabilecek, çağdaş demokrasiye geçişini sağlayacak yegâne gücün PKK ve Kürt halk hareketi olduğunu artık herkes kabul etmektedir. Emek, Demokrasi ve Özgürlük bloğu bu gerçekliğin bir eseridir. Türkiyeli devrimci, demokrat, aydın. Siyasetçi ve sanatçıların Kürt özgürlük hareketinin etrafında birleşmeye başlaması, Çatı partisi kurma çalışmalarının hız kazanması tamamen Kürt özgürlük mücadelesinin bir eseridir.

Bu gelişme ve gerçeklik statükocu güçleri ve küresel sermaye güçlerini endişelendirmektedir. Demokrasinin ezilenlerin, bütün ötekileştirilenlerin öncülüğünde gelişmesi, demokrasinin parlamentoya hapsedilmiş olmaktan kurtarılıp topluma, sokağa taşması egemenleri ürkütmektedir. Halkın ve toplumun sözde değil özde söz ve karar sahibi olacağı gerçek demokrasinin gelişimini engelleyebilmek için son seçim sürecinde de görüldüğü gibi her yola başvurulmaktadır.

Bu nedenle çözüm sürecine girilmiş olmasına rağmen hala hiçbir şey bitmemiştir. Aksine en büyük mücadele şimdi başlamıştır. Türkiye için yeni bir milat olma özelliği taşıyan ve tarihinde ilk defa halklarımızın katılımıyla, sivil, demokratik yeni bir anayasanın yapılması artık elzemdir ve gündemdedir. Bunu herkes kabul etmektedir. Ama nasıl bir anayasa sorununa devlet ve AKP hükümetinin açık, makul bir cevabı yoktur.

Yeni anayasa yapım sürecinin çok çetin pazarlıklar altında geçeceği açıktır. Kürt halkının ve Türkiye’de ötekileştirilen Alevilerin, azınlıkların, azınlık bile sayılmayan diğer etnik kimliklerin, kadınların, sosyalistlerin en temel hak ve özgürlüklerini garanti altına almayan bir anayasa bizler açısından kabul edilmez. Sistem açısından yeni anayasa aslında bir restorasyon biçiminde geliştirilmek istendiği dikkate alındığında, tüm bu gerçekliğinde ısrar edileceği gözlenmektedir. Dolayısıyla Türkiye’nin demokratikleştirilmesinin öyle çok kolay gelişebilecek bir süreç olmadığı ortadadır. Bu süreçte çok sert iniş çıkışlar yaşanacağını öngörmek gerekmektedir.

Bu nedenle her şeye hazırlıklı olmak gerekmektedir. Bu, halk olarak her türlü demokratik halk hareketini geliştirmeye hazır olmamız gerektiği anlamına gelmektedir. Gerilla hareketimiz bu sürecin karakterine uygun olarak en az kır kadar kentlere inmek, kentlerde halkla iç içe mücadele etmeye hazır bir konuma gelmek durumunda. Devrimci halk savaşı bu demektir.

Önderliğimiz ile yapılan müzakereler olumlu, somut sonuçlar vermezse, verilen sözler tutulmaz veya “alavere dalavere Kürt Mehmet nöbete” tarzında yeni oyunlar oynanmaya çalışılırsa devrimci halk savaşının kaçınılmaz hale geleceği açıktır. Bu nedenle rehavete kapılmadan mücadelemizi sürdürmek durumundayız. Barışa olduğu kadar, devrimci halk savaşına da hazır olmak, tedbiri elden bırakmamak önemlidir.

14 Temmuz şehitleri bize asla oyuna gelmemeyi, tedbiri elden bırakmamayı, sonuç alana kadar direnmeyi emretmektedir. Başkan APO onların vasiyetlerine sadakatle bağlı kalarak müzakereleri sürdürmektedir. Biz de aynı sadakatle 14 Temmuz şehitlerinin ve Başkan APO’nun izinde asla tereddüt etmeden yürümeye devam edeceğiz. Dost düşman bunu böyle bile.

YGK-info.com

Yaşasın 14 Temmuz RUHU!

 

 
    ygk_unur@hotmail.com