|
TARIHTE AMED
Diyarbakır Taşlar la Düşlerin Toplamıdır
Bir zamanlar Karacadağ'ın Tepesi'nde, dağ büyüklüğünde
bir ejderha yaşarmış. Ejderhanın ağzından çıkan alevler
kasıp kavururmuş ortalığı. Günün birinde bir zincir
şakırtısı duyulmuş. Zincir dağın içine inerek ejderhayı
boynundan yakalamış ve göklere çekmiş. Halk böylece
kurtulmuş bu ateş saçan ejderhadan...
Derler ki; Karacadağ'ın taşları işte o ejderhanın
ağzından çıkan alevler nedeniyle yanmış, kararmıştır...
Diyarbakır taşların kentidir,
Diyarbakır düşlerin kentidir... Diyarbakır taşların
düşlerle buluştuğu yerdir.
Yüzbinlerce yıl önce Karacadağ gibi volkanik dağların
kraterlerinden püsküren lavların, yüzbinlerce yıl
sonraya armağanıdır Diyarbakır...
Diyarbakır taşların başında bazalt
gelir...Yerkürenin derinliklerinden günyüzüne püsküren
lavlar bazaltlaşırken yüzeyde ya da derinde oluşuna ve
çabuk ya da soğumasına bağlı olarak gözenekli veya
gözeneksiz olurlar. Diyarbakır'da bazaltın gözeneksiz
olanına erkek taş gözeneklisine ise dişi taş
denilir. Gözenekli dişi taşın işlenmesi o denli kolaysa,
gözeneksiz erkek taşın işlenmesi de o denli zordur. Gel
gör ki, bu iki taş da Diyarbakır mimarisine can verir,
ruh katar...
Erkek taş azdır; yapıların özellikle söve , lento,
sütun, başlık, havuz, pencere, kapı gibi yük binen
bölümlerinde kullanılır. Kemerler onunla direnir...
Yazıtlar onunla dile gelir... Ustaların hüneri taşın
sertliğini unutturur. Ne denli zor işlenirse de,
estetiğinin kalıcılığını onu Diyarbakır yapılarının bir
vazgeçilmezi yapmıştır...
Dişi taş erkek taşın yandaşıdır. Erkek taşıın yanı
başındadır her daim. Birbirlerini tamamlarlar; tıpkı
yaşamda erkeğin kadını, kadının erkeği tamamlaması
gibi... Taşı sıradan olmaktan çıkaran ise, ustanın
düşü ve elindeki murcu, madırgası ve tarağıdır. Taşın
böğrüne her bir iniş-kalkış ustanın düşüne biraz daha
yaklaşmasıdır...
Taşların düşlerle buluştuğu yerdir Diyarbakır...Taşlarla
düşlerin toplamıdır....
Taşların ve düşlerin kenti olan Diyarbakır, gizemli
duruşunun arkasında tarihin büyük adımlarını saklar. Bu
sadece Anadolu tarihinin değil, insanlık tarihinin büyük
adımlarıdır. Kesintisiz, sürekli ve görkemli...
DİCLE :BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ
Düşünmeyi becerebildiğinden bu yana insanoğlunun en
büyük sorusu ortak bir merakımızı ifade eder. Önce ne
vardı?
Değişik kültürler bu soruya benzer yanıtlar vermeye
çalıştılar. Efsaneler ve inançlar, bu meraka yönelik
çeşitli çözümler ürettiler. Eğer bir başlangıç
aranıyorsa ve bilgi ile henüz keşfedilmemiş ise Anadolu
kültürlerinin bugünde yaşayan yalın anlatımı girer
devreye. Böylesi bir durumda Anadolu insanı Bir varmış,
bir yokmuş diye başlarlar söze. Bu söz, hem gerçeğin
hem de düşlerin yolunu açar bize...
Yaratılış efsaneler birbirine benzer. Yunan kaynaklı
batı anlatımları, önce kaos vardı diye söze başlar ve
ilk varlık olarak toprağı öne çıkartır. Doğulu
anlatımlar ise, önce su vardı diye söze girer ve
toprağı suların içinden yaratır... Başlangıç
sıralamaları ne olursa olsun, su, toprak ve hava
varoluşun ilk üç temel maddesidir. İnsanoğlu bu
önceliklerini, ilk tanrılarını anlatırken de kullanır.
Diyarbakır'ı anlamak/anlatmak için de söze Bir varmış,
bir yokmuş diye başlamak yanlış olmaz. Ama
Diyarbakır'dan önce ne vardı? diye sorgulayacak
olursak, cümleyi tamamlamak gerekecektir. : Bir varmış
bir yokmuş... Dicle diye bir nehir varmış; azgın, deli
ve bereketli.
Dicle, 1900 km uzunluğunda bir su yolculuğunu ifade
eder. Maden suyu adıyla Elazığ'ın Maden ilçesi
yakınlarından doğar ve çeşitli su kollarının katılımı
ile büyüyerek Basra Körfezinde kardeşi Fırat ile iyice
yakınlaşarak denize akar. Dicle'nin 523 km'si Türkiye
toprakları içinde kalır.
Dicle tek başına akıp giden değil, kardeşi de olan ve
onunla birlikte anılan bir nehir! Onun milyonlarca
yıllık öyküsü hep Fırat'la birlikte anılmıştır. Dicle
ile Fırat'ın bu uzun yolculuğu sadece sıradan bir su
yolculuğu değildir. Bu iki kardeşin birlikteliği, kutsal
kitaplarda başlayan bir yol arkadaşlığı, insan oğluna
uygarlık kapılarını açan bir kültür yoludur. İnsanoğlu
ilk bereketi, ilk hasadı, ilk kentleri, ilk tapınakları
ve ilk yazıyı bu iki nehir arasında var etti. Bu iki
nehir arasına, her kültür kendi özel diliyle ama
saygıyla yaklaştı. Uygarlıkların bu olağanüstü başlangıç
noktasına, ortaklaşa Mezopotamya (İki nehir arası) adını
verdik. Zaman içinde de Mezopotamya kavramı, bir bölge
olmanın ötesine geçti ve uygarlığın başlangıcı ile eş
anlamlı hale geldi. Dicle Mezopotamya'dır; Dicle
Uygarlıktır. Geçtiği, gezdiği bütün coğrafyalara sadece
bereketi değil, uygarlığı da taşır. Sadece
Mezopotamya'yı Anadolu'ya, Anadolu'yu Mezopotamya'ya
bağlamakla kalmaz; Doğu'u Batı'ya Batı'yı da Doğuya
bağlar.
Dicle, aynı zamanda bir düşler imparatorluğudur. Geçtiği
coğrafyaların toprağı gibi edebiyatına, sanatına,
folkluruna, , efsanelerine de bereket taşıyan bir düş ve
düşünce suyudur. Dicle'nin bereket yaratan suları kadar,
azgın ve yırtıcı akışı da derin izler bırakmıştır. Yunan
mitolojisine göre, Asyalı Nympha kaplana dönüşmüş olan
Dionysos'tan çıkarken bir ırmağın kenarına gelir. Ancak
ırmağı geçebilmek için Dionysos'un kollarına sığınmak
zorunda kalır ve ondan gebe kalır. Doğan çocuğa,
sonradan Med soyuna adını verecek olan Medos adı
verilir. Dionysos ve Nympha'nın birlikte geçtiği ırmağa
ise Tigris (Kaplan) adı verilir. Bu mitos, Dicle
Irmağı'nın Batı dillerindeki adını yaratır. Anadolu
insanı düşler dünyasına bir başka Dicle söylencesini
daha katar. O'nun bereket ile dehşet arasındaki
varlığına adalet duygusunu ekler. Yöre halkının
inanışına göre, Dicle'nin kaynağından Basra Körfezine
ulaşan yol haritası Danyal Peygamber tarafından
çizilmiştir. Allah, Danyal Peygambere bu görevi
verdiğinde onu şöyle uyarır:
Elinde asa ile suyun çıktığı mağaranın ağzından
başlayarak bir çizgi çiz, su arkandan gelecek. Ancak
yetimlerin, dul kadınların, fakirlerin vakıfların malına
ve mülküne yetiştiğin zaman güzergahını değiştir ki, su
bunlara zarar vermesin.
Dicle'nin akış güzergahındaki ziksakları, mendereslerin,
yer değiştirmelerin yöre halkınca yorumu böyledir. Dicle
dehşetli bir sudur ama aynı anda adildir de... Bereketin
ve uygarlığın kalıcılığı adil olmasından geçer... Bu
deli ve hırçın su, Diyarbakır önünde bereketini ve
adaletini kanıtlamak istercesine geniş bir deltaya
yayılır. Sanki Diyarbakır etrafında oyalanmak
istercesine yavaşlar. Diyarbakır'da üzerine yerleşmiş
olduğu lav sahanlığından onun bereketini ve adaletini
taşıyışını seyretmeye doyamaz.
Dicle ile Diyarbakır birbirine yakışan iki aşık gibidir.
İkisi de birbirini besleyen, güzelleştiren iki aşık...
Bu yüzden Diyarbakır hep bir Dicle Başkenti olarak
anılır. Taşlarla yaratılmış, taşlarla var edilmiş bir
kültür başkentine, Diyarbakıra, gerçeklerden ve
düşlerden örülmüş bir deli su , Dicle eşlik eder.
Bu aşk, aynı anda, binlerce yıllık bir vefadır.
MEZOPOTAMYA'NIN KİLİDİ: DİYARBAKIR
Dicle ve Fırat adlı bu iki kardeş nehir, milyonlarca yıl
geçtikleri dağlardan ve ovalardan kopardıkları tonlarca
bereketli toprağı Basra Körfezi'ni yığar. İlk
uygarlıklar bu bereket birikiminin etrafında ve bu iki
nehrin arasında kalan Mezopotamya'da oluşmaya başlar.
Kendisine başlangıç izleri arayan insanoğlu, Mezopotamya
denilen toprak üzerinde gerçekleştirdiği inanılmaz
değişimi bugün artık biliyor. Arkeoloji dünyası
Mezopotamya'yı, diğer bir değişle, başlangıç izlerini
genişletiyor. Yeni bilimsel vurgular ve veriler, daha
kuzeydeki başka başlangıç noktalarına işaret ediyor.
Günümüzde beş bin yıl öncesine ait Sümer ve Akad
metinlerinde Subartu adlı bir bölgeden söz edilir.
Subartu, Dicle ile Fırat arasındaki bölgenin adıdır ve
tıpkı Mezopotamya gibi Irmaklar arası anlamına gelir.
Buraya yerleşmiş halka da Subaru denilir. Yukarı Dicle
boylarının ilk medeni halkı Subaru'lardan sayılan
Hurrilerdir.
Dicle'nin doğduğu topraklar bereket sunmadan,
çevresindeki insanlara uygarlığın zemini kurmadan ,
nimetlerini onlarla paylaşmadan aşağılara akıp gitmesi
de adil değil. Nitekim bilim ve kültür çevreleri
Mezopotamya bereketinin yayıldığı bu toprakları
Bereketli Hilal olarak nitelendiriyorlar. Güneydoğu
Anadolu Bölgesi Berekteli Hilalın karnı ve iki ucu
arasında kalan büyük ve geniş bir coğrafyadır. Bu
toprakların önemli bir kent olarak Diyarbakır, bir
anlamda Mezopotamya'nın kuzeyde yer alan kilididir.
ÇAYÖNÜ:
Diyarbakır çevresinde yapılan araştırmalar, bölgedeki
uygarlık izlerinin Orta Paleolitik Döneme kadar
uzandığını gösteriyor. Diyarbakır'ın Ergani ilçesi
yakınlarındaki Çayönü Tepesi'nde insanlığın aradığı
başlangıç izlerinden birini sunuyor. Bu nedenle de
arkeoloji dünyasının ortak noktalarından birini
oluşturuyor.
İstanbul Üniversitesi'nden Prof.Dr. Halet Çambel ile
Chicago Üniversitesi'nden Prof.Robert J.Braidwwod'un
başlattığı kazılar arkeoloji dünyasında heyecan verici
sonuçlar ortaya çıkarttı.
Çayönü kazıları, Yakın-Doğu'nun en büyük Neolotik
topluluklarından birini ortaya çıkardı. Her türlü
bilimsel tespitlerden geçmiş bulgulara göre, Çayönü
bizi, 9.500 yıl önceki yaşamla tanıştırıyor. Avcılık ve
toplayıcılık dönemini geride bırakmaya çalışan
insanoğlunun üretici ve yerleşik döneme geçişini
belgeliyor. Çeşitli evreler halinde ortaya çıkan
bulgulardan öğrendiğimize göre, Çayönü sakinleri bitki
yetiştirmeyi ve hayvan beslemeyi biliyor, belli bir
plan anlayışına ve yapı tekniğine göre gerçekleştirilmiş
evlerde oturuyorlardı. Ele geçen aletler arasında,
obsidyen ve kemik aletler, renkli taşlar ve bakırın
işlenmesinden elde edilen iğne gibi çeşitli objeler
vardır. Çayönü sakinlerinin buğdayın ilkel türünü
yetiştirdiklerini; koyun, keçi, domuz ve köpeği
evcilleştirdiklerini; obsidyenden yontma taş aletler
yaptıklarını, aşındırma yöntemi ile bazalttan çeşitli
öğütücü ve ezici aletler geliştirdiklerini biliyoruz.
M.Ö. 7250-6750 tarihleri arasında yerleştirilen ilk köy
kuruluşları ortaya çıkartılan yapı tipleri de çeşitlilik
gösteriyor. Yuvarlak planı kulübe yapılar, ızgara planlı
yapılar, kanallı yapılar ve hücre planlı yapılar. Bu
yapılarda; taş temeller, oda, mutfak, depo, kiler,
atölye, meydan ve mezarlık gibi giderek özelleşen
mekanların oluştuğu da görülüyor.
Bilim çevrelerinin tespitlerine göre, Çayönü yalnız
Anadolu değil bütün Güneybatı Asya ve Eski Dünya'da
günümüzden 9 bin yıl önce ortaya çıkan İlk karma besin
ekonomisini gerçekleştirilen insan topluluklarının
yaşadığı yer olarak kabul edilir. Geliştirdikleri özgün
mimari kadar, kullandıkları aletler, hem bir ekonomik
hayattan hemde bir kültürel çevreden söz edilmesine
kaynak olmaktadır.
HASUNİ MAĞARALARI:
Prof.Dr. İ.Kılıç Kökten tarafından yapılan bilimsel bir
araştırmada Diyarbakır çevresinde 1161i yapay; 2418i
doğal olmak üzere 3579 mağara ve kaya sığınağı tespit
edilmiştir. Benzer şekilde yine bölgede, sakladıkları
bilgileri insanlıkla paylaşmayı bekleyen yüzlerce höyük
bulunmaktadır.
Silvan ile Hasankeyf arasında yer alan Hasuni
Mağaraları'nın Mezolotik dönemde yerleşme yeri olarak
kullanıldığı tespit edilmiştir. Anadolu'nun en eski
mağara yerleşimlerinden biri olan Hasuni, antik dönemde
özellikle de Hıristiyanlığın ilk yapıldığı dönemde ve
Ortaçağda'da önemli bir yerleşim alanı olmuştur. Bugün
hala yollar, merdivenler, sarnıçlar, su yolları, kaya
kiliselire ve dokuma atölyeleri gibi sosyo-kültürel
amaçlı yapı birimlerinin kalıntılarını görmek mümkündur.
Hasuni mağaraları özel tarih ve doğa birikimleri
nedeniyle yasal koruma altına alınmıştır.
BIRKLEYN MAĞARALARI:
Antik dönemde Dicle'nin doğu kolu olarak bilenen
Bırkleyn (Dibni) Suyu'ndan Anadolu ile Kuzey Mezopotamya
arasında en kolay geçiş sağlayan yollardan biri geçer.
Bırkleyn Suyu bu antik yol ile kesişmeden önce yerin
altına iner ve doğal bir tünelden geçtikten sonra
yeniden yeryüzüne çıkar. Bu özel oluşuma Bırkleyn
Mağaraları ya da Dicle Tüneli adı verilir. Antik
dünyada, Bırkleyn Suyu'nun kaybolduğu bu yere dünyanın
bittiği yer gözüyle bakılmıştır. Plinius, bu geçidi
ölülerin yer altı dünyasına giriş yerlerinden biri
olarak yorumlar.
Belki de bu inanış nedeniyle Asur kralları
I.Tiklatpileser ve III. Salmanassar bu özel yere
kabartmalar ve yazıtlar bırakarak ölümsüz olmayı
denediler. Birbirine paralel uzanan iki kayalığın içinde
üç mağara vardır. Güneydeki kayalığın altında ve içinde
Bırkleyn Suyu'nun açıktan aktığı 1 numaralı mağarada,
Asur kralları I.Tiglatpileser'e ait (M.Ö 1114-1076)
kabartma ile çivi yazılı kitabe; III. Salmanassar'a ait
(M.Ö. 859-828)kabartma ile iki adet çivi yazılı kitabe
bulunur. 2 numaralı mağaranın girişinde ise, antik çağa
ait yapı kalıntıları ve yine III.Salmansar'a ait
kabartma ile iki adet çivi yazılı kabartma yer alır.
Diğerlerinden daha büyük olan üç numaralı mağara ise,
bir doğa harikasıdır. Onbinlerce yılda oluşan sarkıt ve
dikitleri ile bu mağara, yöre halkı tarafından astım
tedavisinde kullanılmaktadır. Yine bu mağarada Kuzey
Mezopotamya'ya özgü, Hassuna-Samarra seramikleri
bulunmuştur.
TARİHİ TAŞLARLA ÖRMEK:
Dicle'den, Çayönü'nden, Bırkley ve Hasuni
Mağaraları'ndan dolanıp Diyarbakır'a geldiğimizde, bu
koca kenti koruyan surlarla karşılarız. Aslında surların
mı kenti, kent mi surları koruduğu pek kesin bir
ifadeyle söylenemez. Her ikisinin birlikte, tarih
denilen zamanı resimleyerek, pitoresk bir tablo
oluşturduğunu söylemek belki dana gerçekçi olacaktır.
Modern dünyada Diyarbakır'ı paylaşmayı gelen şehrin
konuğu, her şeyden önce değişik çağların özelliklede
ortaçağın düşünü paylaşmaya hazır olmalıdır Gerçi
emirlerin, sultanların, atlı yada yaya cengaverlerin
sesini duyurmak artık mümkün değil. Bu düş dünyası
kendini, güncel olanla tarih olan arasında paylaşmış
gibidir. Ama nereye bakarsanız bakın, taşın inanılmaz
bir biçimde belirleyici olduğu görülecektir.
Diyarbakır'da olmak demek Taşlar ve Düşler arasında
olmak demektir...
Her kent gibi Diyarbakır'da kendini anlatmak için bir
başlangıç noktası oluşturmuştur:İÇKALE. Bugünkü
bilgilerimizle İçkale, Diyarbakır kent merkezine
yerleşen ilk nokta. Kaynaklar bu noktaya şehri ilk
kuranların Hurriler olduğunu gösteriyor. İki ırmağın
arasında yaşayan kavimlerden biri olan Hurriler...
Kentin kuruluş tarihi hakkında kesin bir bilgi olmamakla
birlikte, başlangıç olarak M.Ö. 3.binler tahmin
ediliyor. M.Ö.3.binlerde Mezopotamya tarih sahnesinde
ana aktör Asurlulardır. Ancak Mezopotamya'nın bereketine
egemen olmak isteyen çeşitli kavimler de bu tarihin
ayrılmaz parçaları olmuşlar. Bunlar arasında Hurri
-Mitaniller , Urartular, Persler, Büyük İskender ,
Selökidler, Partlar ve Büyük Tigran egemenlikleri yer
alır.
Kentin bilinen ilk adı Asur kaynaklarında Amidi olarak
geçer. Daha sonraki Roma ve Bizans dönemlerinde Amid ,
O'mid, Emid ve Amide ; Araplar ve Türklerin bölegeye
gelmesinden sonra da Kara Amid olarak adlandırılan
kent, Arap egemenliği döneminde yöreye yerleşen Bekr
kabilesinin adından türeterek Diyar-ı Bekr olarak da
anılmıştır. Türkiye Cumhuriyeti bu adı, 10 Aralık 1937
tarihinde, 7789 sayılı yasa ile Diyarbakır olarak
kesinleştirir.
Hem bereketli Kuzey Mezopotamya bölgesinde yer alması,
hemde çok işlek ve ticaret yolları üzerinde bulunması,
çağlar boyunca Diyarbakır'ın önemini artırır.
Diyarbakır, Güney Mezopotamya, Suriye, anadolu, içleri
ve İran yönünde oluşan canlı ticaret yollarının kavşak
noktasında yer alır. Aynı anda önemli bir askeri savunma
ve denetleme merkezi olur. Ticaret için konaklama ve
stoklama gibi önemli işlevlerde üstlenir.
Mezopotamya, üretim ve ticaret birikimleri nedeniyle
eski dünyanın merkezidir. Ancak bu topraklar aynı anda,
Avrasya kavimlerinin de üzerinde sürekli hareket halinde
oldukları bir coğrafyadır. Bu nedenle egemenlikler sıkça
el değiştirir, irili ufaklı krallıklar ve devletler
ortaya çıkar. Bir bakıma üretim ve ticaret kadar,
savaşlarda bu coğrafyanın gündelik hayatının ayrılmaz
bir parçasını oluştur. Pek çok Mezopotamya kentinin
tarihi gibi Diyarbakır'ın kent tarihi de bu genel akışla
örtüşür. Bu anlamda Diyarbakır per çok kültüre ve
kavime, gönüllü yada gönülsüz kapılarını açmış, ekmeğini
ve suyunu onlarla paylaşmıştır.
Bugünkü kenti çevreleyen surların yapımına Milattan önce
3 binli yıllarda başlamış olsa da, ağırlıklı olarak
Romalılar döneminde inşa edilmiştir. M.Ö 69'da kenti ele
geçiren Romalılar, her yönden süren saldırılar
karşısında Diyarbakır'ı bir askeri garnizon olarak
yeniden düzenler. Costantinos 349 tarihinden başlayarak
Amida'nın etrafını yeniden surlarla çevirir. Surlar,
Nisibis (Nusaybin) halkının Diyarbakır'a iltica
etmesinden sonra 367-375 tarihleri arasında genişleterek
bugünkü konumuna getirilir. Roma ve Bizans dönemlerinde
bütün Yakın Doğu coğrafyası iki büyük değişimle
sarsılır. Önce Hıristiyan dini, ardından da İslam dini
bölgenin bütün dengelerini değiştirir. Savaşlar,
kuşatmalar ve Fetihler ekonomik olarak dinsel bir
karekterde taşımaya başlar. Diyarbakır surları o günlere
de tanıklık eder, yeni fatihleri ile uzlaşmaya ya da
onları direnmeye çalışır.
Diyarbakır surları bu anlamda tarihin taşlarla
yazıldığı bir kent i simgeler. Diyarbakır'la buluşan
her toplumun, Diyarbakır'da yaşayan her inancın bu
surlarda izlerini görmek mümkün. Bu tarihi resmi geçit,
Diyarbakır'ı bir zaman çizelgesine çeviriyor. Yaparak
yada yıkarak bu kente egemen olan her toplum, bugün
kendine ait kültürel izlerle alınıyor. Bu resmi geçidin
içinde; Araplar, Emeviler, Abbasiler, Şeyhoğulları,
Büveyhoğulları, Mervaniler, Nisanoğulları, Büyük
Selçuklular, Artuklular, Eyyübiler, İlhanlılar,
Akkoyunlular, Safaviler ve Osmanlılar yer alır.
Bu nedenle de denirki; Dünyada hiçbir kent, Diyarbakır
gibi ilk bakışta bütün çağların göründüğü bir resim
sunamaz Diyarbakır, tarihini taşlarla örmüş bir
kenttir. Taşın ölümsüzlüğüne sığınan, uzun ve görkemli
bir tarihin kentidir. Üstelik her şey ortada. Belki de
dünyanın en büyük açık hava tarih müzesi karşımızda
duran. Üstelik bu tarih, bir uygarlığın bitip diğerinin
başladığı değil, birinin içinde diğerinin yaşadığı,
karma ve ortaklaşa bir tarihtir. Farklı düzeylerde de
olsa, her toplumun, her kültürün bir öncekiyle yarışarak
yarattığı bir müze kent Diyarbakır.
Diyarbakırla birlikte tarih sahnesine çıkmış batısındaki
Efes, Fasilis, Truva ile güneyindeki Ninova ve Babil
şehirleri bugün yaşamayan şehirler...Diyarbakır ise
içindeki insanları ve eski kadim yapılarıyla yaşayan bir
şehir. Diyarbakır'ı gerçek kılan sırda burada.
Diyarbakır'ın taşlarında...Taşlarla yaratılmış bir
kentin, insanı birbiri sıra tetikleyen düşler
dünyasında. Diyarbakır'ın yaşamı ve tarihi var eden
sürekliliğinde...
Kaynak;
Rojaciwan
|