|

Mardin'i ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin
olarak bilinmiyorsa da kuruluşu Yakın Doğu tarihine göre
Subariler zamanına kadar dayanmaktadır. Subariler, MÖ
4500-3500 arasında Mezopotamya'da yaşıyorlardı. Gırnavaz
Örenyerindeki kazılar Gırnavaz'ın MÖ 4000'den MÖ 7.
yüzyıla kadar sürekli olarak yerleşme alanı olduğu
anlaşılmaktadır.
Sümer Kralı Lugarzergiz MÖ 2850 yılında Akdeniz'e kadar
uzandığı seferinde Mardin'i hükmü altına almıştır.
Sümerler, geniş fetihler sonucu güçlerini kaybedince 30
yıl sonra Akadlar'a bırakmışlardır. Mardin, MÖ 2230'lu
yıllarda Elam şehri oldu. Amuri Ailesi'nin altıncı ferdi
olan Hamurabi, Sümer topraklarını Babil'in idaresi
altına alınca bu kez de Babil Devletini kurmuş, ardından
Yukarı Mezopotamya'ya saldırınca Mardin'i de istila
ederek topraklarına katmıştır. (MÖ 2200-1925) MÖ 1925
yıllarında Mardin'i işgal eden Hititler, bir yıl sonra
şehri terk etmişlerdir. İran dolaylarından gelen Ari
Irkından Midiller, Mardin ve çevresini ele geçirmiştir.
MÖ 1367 yılında Midiller arasında iç savaş çıkınca bunu
fırsat bilen Asur Kralı Asurobalit, Mardin ve çevresini
topraklarına katmıştır. MÖ 1190'da Anadolu'ya gelen bazı
Ari ırk kavimleri Mardin'i almışlardır. 60 yıl sonra
1.Tıplatpalasır; Sincar, Nusaybin ve Mardin'den geçerek
20 bin Maşiki kuvvetinin koruduğu Kemecin'e saldırıp
onları yendikten sonra Mardin ve çevresini tekrar ele
geçirmiştir. MÖ 1060'da 1.Asurnasırbal zamanında
Hititler birleşerek Gılgamış yakınlarında Asurlular'ı
yenmişlerdir. Asurluların tekrardan kuvvetlenmeleri
üzerine, Mardin Asur hakimiyetine girmiştir. MÖ 800
yılına kadar Asurlular'ın elinde kalan Mardin, daha
sonra Urartu Krallığı egemenliğine geçmiştir. Urartu
Kralı Mimes zamanında Mardin 50 yıl Urartu idaresinde
kalmıştır. MÖ 612 yılına kadar Sityaniler, MÖ 618
yılında ise İran'dan gelen Midiller buraları ele
geçirmiştir. MÖ 335 yıllarında Büyük İskender, Mısır'ı
aldıktan sonra Mezopotamya'ya gelerek İran'a gitmek için
Mardin'den geçer. Buraları da istila eden İskender'in MÖ
323 yılının 28 Mayıs'ında Babil'de ölümünden sonra
komutanları arasında devlet pay edilir ve Mardin doğu
bölümünde kaldığı için Nikanır denilen General
Slevkos'un payına düşer. (MÖ 311) MÖ 131'de Mardin ve
çevresi Urfa Krallığı (Abgarlar) topraklarına katıldı.
MS 249'da Roma Hükümdarı Filibos saltanatının 5. yılında
bir isyan başlatıp 9. Abgar'ı memleketten kovmuştur.
Şehrin Valiliğine de Hapsioğlu Uralyonos tayin
edilmiştir. Bu arada Mardin de Urfa'ya bağlı olduğu için
Roma egemenliğine girmiştir.
..MS 250 yılında Dakinos, Pers ülkesini zaptetmiştir. Bu
sırada tahribat gören Nusaybin'i de onarmıştır. 330
yılında ateşe ve güneşe tapan Şad Buhari isminde bir
kral, Mardin Kalesi'nde rahatsızlığı sebebiyle kalır.
Kalede kaldığı süre içerisinde iyi olunca kendine kasır
yaptırıp 12 yıl boyunca burada yaşar. Daha sonra kral,
memleketi Pers'ten birçok asker ve sivil getirtip,
onları Mardin'e yerleştirir. 442 yılına kadar getirilen
insanların vasıtasıyla şehirde birçok gelişme olur. 442
yılında halkı kasıp kavuran amansız bir veba salgını
şehri yaşanmaz hale getirir. Yaklaşık 100 sene sonra
Ursiyanos adlı Romalı bir kumandan büyük bir ekiple
Mardin'i 47 yılda inşa etmeyi başarır ve halkın tekrar
buraya gelmesini sağlar. Bu süreç içerisinde Persler'in
ünlü merkezleri olan Dara yeniden inşa edilmiştir.
Mardin'de Bizanslar 640 yılında Hz. Ömer'in
kumandanlarından İlyas Bin Ganem'in işgaline kadar
varlıklarını devam ettirmişlerdir. Mardin ve çevresi
692'de Emeviler'in, 824'te Halife Memnun zamanında
Abbasiler'in hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde
İslamiyet hızla yayılmıştır. 990 yılında ancak Musul'da
tutunabilen Hamdaniler'in topraklarını birer birer ele
geçiren Mervaniler, Mardin'i de zaptederler. Mardin ve
çevresinde çarşılar, camiler yaparak onarımlarla İpek
Yolu üzerinde bulunan bu önemli şehri ticari açıdan
canlandırırlar. Alparslan'ın Malazgirt zaferinden sonra
Türkler'in Anadolu'ya ulaşan akınları neticesinde
gittikçe zayıflayan Mervaniler Devleti, Nusaybin'de
1089'da Selçuklular'a yenilerek onların hakimiyeti
altına girer. Artuklular'dan İlgazi Bey Mardin'i 1105'te
ele geçirerek devletin başkenti yapar. Artuklular
bölgede büyük devlet kurarken, bölgedeki 304 yıllık
egemenlikleri sürecinde çok sayıda tarihi cami, medrese,
hamam ve kervansaray yapılmış birçok cami, medrese ve
manastır onarılmıştır. 15. yüzyılda güçlenen
Karakoyunlular şehri kuşattılar ve 1409'da şehri ele
geçirdiler. Karakoyunları 1462 yılında yenen
Akkoyunlular kalenin egemenliğini de ele geçirirler. 16.
yüzyılın başında Akkoyunlular'ı egemenliğine alan Şah
İsmail güçlü bir Şii devleti kurmayı başarır. Mardin
hakimi, şehri zulme ve yağmalamaya karşı korumak için
kalenin anahtarını kan dökmeden Şah İsmail'e teslim
eder. Mardin kesin olarak Osmanlılar'ın eline geçmesi
Mısır seferini düzenleyen Yavuz Sultan Selim döneminde
gerçekleşmiştir. 1517 yılında Mardin ve yöresi Osmanlı
topraklarına katılmış, bir sancak durumunda Diyarbakır
Beylerbeyliği'ne bağlanmıştır. Mardin uzun müddet
Diyarbakır - Bağdat ve Musul'un sancağı durumunda
kalmıştır. Mardin sancağında halk; göçebe ve yerleşik
olarak 2 bölüme ayrılmaktaydı.
Yerleşik halk inançları açısından; Yezidiler, Yahudiler,
Hrisitiyanlar, (Ermeniler, Süryaniler ve Keldaniler)
Müslümanlar ve bir kısım Şemsiler'den (Güneşe tapanlar)
oluşuyordu.
Kültür
"Kültürlerin Buluşma Noktası"
Binlerce yıldır farklı uygarlıkların yaşadığı ve İpek
Yoplu güzergahı üzerinde farklı dil, din, ırktan
insanların buluştuğu Mardin, farklı din, renkli bir
kültürel yapının ortaya çıkmasına yol açmıştır. 16.
yüzyılda Mardin'de Şemsiler, Yahudiler ve Yezidiler de
yaşamaktaydı. Mardin, yüzyıllar boyunca Türk, Kürt ve
Araplar'ın Müslüman, Süryani, Hıristiyan ve Yezidiler'in
bir arada yaşadıkları bir merkez olageldi. Bugün de bir
kültürler ve dinler mozayiği özelliğini koruyan Mardin,
Süryaniler'in dini merkezi durumundadır; ancak Avrupa
ülkelerine göçler nedeniyle günümüzde Süryani nüfusu
oldukça azalmış bulunuyor.
El Sanatları
Eski çağlardan beri testi, çanak-çömlek, demircilik,
bakırcılık, kalaycılık, kuyumculuk, gümüşçülük
(telkari), iğne oyası, Midyat el nakışı, tohum iğnesi,
yorgancılık, oyacılık, boyacılık (sibbeğ), dericilik
(dabbağ), sabunculuk, dokumacılık, şal ü şapik (özel bir
kumaş dokumasıdır) kilimcilik, halıcılık (yün ve ipek),
semercilik, keçecilik, tahta oymacılığı, geçmişten
günümüze kadar yapılan el sanatlarıdır. Bunların bir
kısmı ne yazık ki kaybolmak üzeredir.
Telkari diye adlandırılan altın ve gümüş işleme sanatı
Mardin'in el en önemli el sanatlarından biridir.
Telkari, tel haline getirilmiş gümüşü veya altını tahta
üzerinde açılmış oyuklara kakarak ve gömerek yapılan
süslemedir. Bir el çekici ve ayak körüncen ibaret basit
bir düzenle, tel halindeki gümüş ve altından güzel
motiflerle süslü tabak, kaşık, vazo, tespih, bilezik,
yüzük, kolye, kemer, küpe, gondol, şekerlik, sigaralık,
kibritlik, tepsi, mücevharat kutusu, takunya, ve daha
pek çok malzemeler üretilmekteidr. Bu alandaki
ustalıklarından ötürü Süryaniler için "kumaşın ve
altının sihirbazı" derler. Bakırcılık ve kalaycılık ise
hala yaşayan el sanatlarındandır.
Hamur ve yumurta olan Zingil, isfire, ıE-90 Karayolu
üzerinde Suriye ile sıfır noktasında bulunan Nusaybin ,
Dicle-Fırat arasındaki havzanın yani Mezopotamyanın
kuzey kısmında bulunmaktadır. M.Ö.4500 yıllarında
Subarular tarafından kurulan şehir, M.Ö. 3000 yıllarında
Sümer kralı Lugazakis tarafından Nırbo olarak
adlandırılmış ve Çağ-Çağ deresinin batısında yeniden
inşa edilmiştir. Tarih süresince yukarı Mezopotamyanın
en büyük şehri olarak sürekli yer almıştır.
Kuruluşundan Sümerlerin yıkılışına kadar (M.Ö.2850)
Sümer imparatorluğuna bağlı kalmıştır. M.Ö.2850-2300
Yılları arasında Akadlar ,M.Ö.2300-2060 Yılları arasında
Akad-Sümer imparatorluğu,M.Ö.2060-1800 Yılları arasında
Babilliler,M.Ö.1800-1305 Yılları arasında Mitanililer ,
M.Ö.1305-715 de Asurlular, M.Ö.612-330 Yılları arasında
Med-Persler, M.Ö.330 da Selefkuslar, M.Ö.130-M.S.50
Yılları arasında Abgar krallığı, sonrada Romalıların
hakimiyetine girmiştir. M.S.637 Yıllarına kadar şehir
sürekli Romalılar ile Sasaniler arasında el
değiştirmiştir. M.S 637 yılında İslam orduları
hakimiyetine giren Nusaybin, sıra ile Emeviler,
Abbasiler,Mervaniler,Eyubiler,Selçuklular, M.S.1258 de
Hulagu hanın eline geçmiş, daha sonra Karakoyunlular,
Artukoğulları ve Akkoyunlular , daha sonra da 1516
yılında Osmanlı imparatorluğuna geçmiştir.
Nusaybin in ilk kurulduğundaki adı bilinmemektedir.
Ancak Sümerler döneminde Nırbo denilmiştir.
Babilliler şehre Armis veya Nisibis, Huri-Mitaniler
Nabila,Kenge, Nas-ü-bina, Asurlular Meppin-Suba,
Romalılar Antimosya, Süryaniler Nasibina-Sarbo,
Sasaniler Ahvaz , Araplar Nasibeyn, Osmanlılar ise
Nisebin, Cumhuriyet döneminde de Nusaybin adını
almıştır.
Görülüyor ki 4000 yıldır hep aynı isim kullanılmıştır.
Tarihi süreçte bir çok önemli olaya tanıklık eden şehir,
en parlak dönemini M.Ö.130 yıllarından başlamak kaydı
ile M.S. 637 yılları arasında yaşamıştır. Hıristiyanlık
dininin yayılması ile şehirde her türlü eğitimi veren
bir fakülte (Üniversite deniliyor) kurulmuş ve eldeki
tarihi verilere göre 2000 öğrenci bu üniversitede eğitim
görmekteydi. En parlak dönemini ise Mor Yakup rektörlüğü
döneminde yaşayan okulun bir Yönetmeliğinin olduğu
bilinmektedir.
Mar Yakub kilisesi ve Nusaybin Okulu
Nusaybin MÖ 131 yılında, merkezleri Urfa şehri olan
Abgarlar hükümranlığı altına girdi. Bu krallık MS 249
yılına kadar devam etmiştir. İlk zamanlarda Nusaybin'i
sınırlarına dahil eden Abgar Beyliği, Ermeni baskısına
dayanamayarak, şehri Tigran'a bağlı güçlere terk etmek
zorunda kalmıştır. Hıristiyanlık yayılmaya başlarken,
İsa'nın seçtiği 72 müjdeciden biri olan Mar Aday,
Urfa'nın putperestlikten Hıristiyanlığa geçmesini
sağladıktan sonra Nusaybin'e geçmiş ve Hıristiyanlığı
burada da neşretmiştir. Daha sonra Mar Aday, kendi
öğrencilerinden olan Mar Mari'yi Nusaybin'e göndermiş ve
burada Hıristiyanlık inancının gelişmesini sağlamıştır.
Abgar Beyliği'nin Arami kökenli halkı MS 38'de
yeryüzünün ilk Hıristiyanları olarak putperestliği terk
ettiler. Nusaybin ve çevresinde ise MS 150 yıllarından
sonra Tanrılara adanmış tapınakların üzerine kiliseler
ve manastırlar inşa edildimeye başlandı.
Roma İmparatoru Septimus Severus, putperest Roma'ya
karşı başkaldıran ve sonradan Süryani Kadim diye
anılacak olan ilk Hıristiyanları MS 197 yılında tümüyle
buyruğu altına aldı ve Kuzey Suriye'yi bir Roma vilayeti
durumuna getirdi. 303 yılında Nusaybin'de Hıristiyanlara
karşı bir ayaklanma oldu. Birçok Hıristiyan öldürüldü.
Mazı Dağı eteklerinde 4000 Hıristiyan imha edildi. Roma
İmparatorluğu'nun topraklarında İncil nüshalarının yok
edilmesi, kiliselerin yıkılması, Hıristiyan ayinlerinin
yasaklanması, Hıristiyan bilgin ve rahiplerin pagan
tanrılarına tapmaya zorlanması yolundaki buyruk, doğu
eyaletlerinde çok sert uygulanmıştır. Ancak 313 Milano
Fermanı ile Hıristiyanlık resmi devlet dinleri arasına
sokuldu. Böylece Hıristiyanlar zulümden kurtuldular. Mar
Yakub, MS 3. yüzyılın ortalarında bu tarihi bölgede
dünyaya gelmiş ve Nusaybin yakınlarında bulunan bir
manastırda dünyadan el etek çekerek rahiplik hayatına
başlamıştır. Nusaybin'den gelen yetkili kişiler Mar
Yakub'u kendi manastırından alıp Diyarbakır'a götürmüş,
MS 309 yılında Meryemana Kilisesi'nde toplanan episkopal
kongrenin kararıyla Nusaybin episkoposluğuna takdis
edilmiş ve terfi edilmiştir. Mar Yakub Nusaybin'deki
kilisenin küçük olduğunu düşünmüş ve bugün bir kısmı
mevcut olan Mar Yakub Kilisesi'ni 313 yılında inşa
ettirmeye başlamıştır. Kilisenin içinde bulunan 3 metre
uzunluğundaki taşlar, taş işçiliğini sergileyen
kemerlerindeki bezemeler, kutsal ayinin icra edildiği
bölümlerdeki yarım kubbeler, duvardaki diğer motifler ve
yapılar büyülü bir görünüm sergilemekte olup, emsalsiz
bir şaheser durumundadırlar. Bugün bakıldığında
kilisenin batı cephesindeki dış duvarın yıkıldığı,
yıkılan bu yerin 1872 yılında yenilendiği ve damı
üzerinde metropolitlik binası yapıldığı görülmektedir.
Nikita'da (İznik) MS 325 yılında toplanan
Hıristiyanlığın ilk ve en büyük kongresine katılan
Episkopos Mar Yakub ile öğrencisi Mar Efram, Nusaybin'e
döndüklerinde ünlü Nusaybin Okulu'nun inşasına
başladılar ve 326 yılında okulu hizmete açtılar. Mar
Efram 38 yıl boyunca bu okulun rektörlüğünü yapmıştır.
Nusaybin Okulu putperestlikten kalma okulun enkazı
üzerinde kurulmuştur. Burada 800-1000 kadar öğrenci
yatılı olarak okumaktaydı. Okulun resmi dili
Süryaniceydi. Süryanice dilinin yanında Grekçe de
okutulmaktaydı. Bu okulda felsefe, mantık, edebiyat,
geometri, astronomi, tıp ve hukuk eğitimi veriliyordu.
Bu dönemde Grekçeden Süryaniceye birçok kitap
çevrilmiştir. Bu okulda yetişmiş ve 3 milyon şiir
cümlesiyle isim yapmış olan Süryanilerin büyük şairi Mar
Efram'ın yüksek eğitim düzeyi, Nusaybin'de sunulan
eğitimin bir ölçütüdür. Mar Yakub 338 yılında vefat
etmiş ve kilisenin bodrum katındaki mezarına
defnedilmiştir. Mar Yakub'dan sonra Nusaybin
episkoposluğuna Mar Babo (338-343), Mar Logoş (343-361),
Mar Abraham (361-?) getirilmiştir. Bu merkezin son
metropoliti 1880 yılında Patrik 4. Petrus tarafından
takdis edilen Rahip Hanna'dır. Böylece Nusaybin
episkoposluk merkezi ara vermeden 20. yüzyılın başlarına
kadar episkoposluk görevini sürdürmüştür.Birinci
Nusaybin Okulu 363 yılında Sasanilerin Nusaybin'i
almalarıyla öğretime son vermiştir. Mar Efram ve diğer
arkadaşları Nusaybin'den Urfa Okulu'na geçmişlerdir.
Bazı öğretmenler ise çevreye dağılmış ve kendi
çaplarında bu okulun eğitim geleneğini sürdürmüşlerdir.
Antakya Piskoposu Nostorius (381-451), İsa'yı insan
değil Tanrı sayan monofizitlik öğretisine karşı onu hem
insan hem Tanrı sayan diyafizitlik öğretisini getirince,
bu görüşler Arami halkınca tepkiyle karşılandı. Bunun
üzerine Antakya'daki Süryani Aramiler pisposluklarını
önce Amida'ya (Diyarbakır), sonra da Nusaybin'e
taşıdılar. Edessa'daki (Urfa) Nasturi akademisi, Bizans
imparatorluk topraklarında Nasturilere karşı girişilen
zulüm hareketleri yüzünden, 489 tarihinde Sasani
Hükümdarı Kubad'ın izniyle ve Nusaybin Metropoliti
Barsavmo ile Urfa Okulu'nun eski rektörü Narsay'ın
çabalarıyla Edessa'dan Nusaybin'e nakledildikten sonra,
burası asırlar boyunca Nasturilerin manevi merkezi oldu.
Öğretmen Narsay ve Episkopos Barsavmo okula yeni
kanunlar ve düzenlemeler getirdi. 496 yılında Nusaybin
Episkoposu Barsavmo'nun yerine geçen 2. Mar Huşoh bu
kanunları daha da genişletmiş ve onun döneminde okul
yalnız doğuda değil, Roma İmparatorluğu'nda ve Afrika'da
bile büyük bir ün kazanmıştır. Nusaybin Okulu 7. yüzyıla
kadar hizmet vermiştir. Kültür ve medeniyete ışık saçan
bu okulların çalışmalarından dolayı Nusaybin İlimlerin
beşiği, eğitim kenti ve öğretmenlerin annesi olarak
adlandırılmıştır.120
MAR YAKUB KİLİSESİ restorasyon süreci
Nusaybin ilçe merkezinde yer alan ve Yukarı Mezopotamya
bölgesindeki kiliselerin en eskisi sayılan Mar Yakub
Kilisesi'nin restore edilip uygun birişlev verilerek
geleceğe aktarılması süreci, Nusaybin Belediye Başkanı
Dr. Mehmet Tanhan tarafından başlatılmıştır. Nusaybin
Belediye Başkanı'nın ÇEKÜL (Türkiye Çevre ve Kültürel
Değerleri Koruma) Vakfı'na 28. 6. 1999 tarihli ilk
yazısında; 2000 yılının Dünya İnanç Yılı olması ve buna
bağlı olarak dinlerin birlikteliği gerçeğinden yola
çıkarak, ilçe merkezinde karşılıklı konumlanmış Mar
Yakub Kilisesi ve Hz. Zeynel Abidin Camii ve
Külliyesi'nin korunmaya alınması gerektiği ve bu konuda
Nusaybin Belediye Başkanlığı'nın başlatmış olduğu bu
çalışmanın, ÇEKÜL Vakfı'nın özellikle teknik sorumluluğu
üstlenerek, işbirliği içerisinde yürütülmesi gerektiği
vurgulanmakta ve talep edilmekte idi. Bu haklı talep
ÇEKÜL Vakfı yönetim kurulu başkanlığınca olumlu
karşılanmış ve yapılacak bu ortak çalışmadan Mar Yakub
Kilisesi için Süryani Kadim Cemaati Midyat
Metropolitliği ve Mar Yakub Kilisesi yasal sahibi Mardin
Süryani Kadim Deyrüzzaferan Kilisesi Vakfı yönetim
kurulunun desteği elde edilmiştir. Böylece Mar Yakub
Kilisesi ile ilgili gerekli çalışmalar başlatılmıştır.
İlk önce vakfın teknik elemanlarınca kilisenin röleve
çizimleri hazırlanarak Diyarbakır Kültür Tabiat
Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na Mardin Süryani Kadim
Deyrüzzaferan Kilisesi Vakfı yönetim kurulu
başkanlığının 17. 12. 1999 tarihli yazısı ile sunulmuş
ve aynı sunumda kilisenin özgün halini en doğru şekilde
yansıtacak restitüsyon ve restorasyon
projelerininçizilebilmesi için kilise bahçesindeki yoğun
toprak dolgunun kaldırılması ve toprak altındaki temel
kalıntıların açığa çıkarılması amacıyla kazı izni
istenmiştir. Bu müracaat sonucunda koruma kurulunun 4.
3. 2000 tarih ve 261 sayılı kararı ile röleve projesi
onaylanmış ve kilise bahçesinde 3 ile 7 metre arasındaki
yığılmış toprak dolgunun kaldırılması için Diyarbakır
Müze Müdürlüğü uzmanları denetiminde kazının yapılması
ve kazı sonucu elde edilen bilgilerin ışığında
hazırlanacak röleve projeleri ile buna dayalı
restitüsyon ve restorasyon projelerinin Diyarbakır
Koruma Kurulu'na iletilmesi kararlaştırılmıştır. Bu
karar sonrasında Nusaybin Belediye Başkanlığı'nın,
başlatılacak kazı çalışmaları için Diyarbakır Müze
Müdürlüğü'ne bir uzman görevlendirilmesi hususundaki 20.
9. 2000 gün ve 1307 sayılı yazıları sonucunda,
Diyarbakır Müze Müdürlüğü'nde görevli bir arkeolog
başkanlığında27. 11. 2000 tarihinde kazı çalışmalarına
başlanmıştır. İşçi ve diğer masrafların Nusaybin
Belediyesi tarafından karşılanmakta olduğu kazı
çalışmaları halen devam etmektedir. Tûr Abdin'in
güneyinde, takriben Nusaybin ve Midyat'ın ortasında suyu
çok derinden gelen bir kaynak bulunmaktadır. Bu kaynak
Habur'un en önemli kolu olan Çağçağ'ı besleyen
Beyazsu'yu oluşturmaktadır. Bu kaynaktan sonra Karasu
ile birleşen Beyazsu, Çağçağ adıyla kanyon türü bir vadi
oluşturarak güneye, SuriyeMar Yakub kilisesi ve Nusaybin
Okulu
Nusaybin MÖ 131 yılında, merkezleri Urfa şehri olan
Abgarlar hükümranlığı altına girdi. Bu krallık MS 249
yılına kadar devam etmiştir. İlk zamanlarda Nusaybin'i
sınırlarına dahil eden Abgar Beyliği, Ermeni baskısına
dayanamayarak, şehri Tigran'a bağlı güçlere terk etmek
zorunda kalmıştır. Hıristiyanlık yayılmaya başlarken,
İsa'nın seçtiği 72 müjdeciden biri olan Mar Aday,
Urfa'nın putperestlikten Hıristiyanlığa geçmesini
sağladıktan sonra Nusaybin'e geçmiş ve Hıristiyanlığı
burada da neşretmiştir. Daha sonra Mar Aday, kendi
öğrencilerinden olan Mar Mari'yi Nusaybin'e göndermiş ve
burada Hıristiyanlık inancının gelişmesini sağlamıştır.
Abgar Beyliği'nin Arami kökenli halkı MS 38'de
yeryüzünün ilk Hıristiyanları olarak putperestliği terk
ettiler. Nusaybin ve çevresinde ise MS 150 yıllarından
sonra Tanrılara adanmış tapınakların üzerine kiliseler
ve manastırlar inşa edildimeye başlandı. Roma İmparatoru
Septimus Severus, putperest Roma'ya karşı başkaldıran ve
sonradan Süryani Kadim diye anılacak olan ilk
Hıristiyanları MS 197 yılında tümüyle buyruğu altına
aldı ve Kuzey Suriye'yi bir Roma vilayeti durumuna
getirdi. 303 yılında Nusaybin'de Hıristiyanlara karşı
bir ayaklanma oldu. Birçok Hıristiyan öldürüldü. Mazı
Dağı eteklerinde 4000 Hıristiyan imha edildi. Roma
İmparatorluğu'nun topraklarında İncil nüshalarının yok
edilmesi, kiliselerin yıkılması, Hıristiyan ayinlerinin
yasaklanması, Hıristiyan bilgin ve rahiplerin pagan
tanrılarına tapmaya zorlanması yolundaki buyruk, doğu
eyaletlerinde çok sert uygulanmıştır. Ancak 313 Milano
Fermanı ile Hıristiyanlık resmi devlet dinleri arasına
sokuldu. Böylece Hıristiyanlar zulümden kurtuldular. Mar
Yakub, MS 3. yüzyılın ortalarında bu tarihi bölgede
dünyaya gelmiş ve Nusaybin yakınlarında bulunan bir
manastırda dünyadan el etek çekerek rahiplik hayatına
başlamıştır. Nusaybin'den gelen yetkili kişiler Mar
Yakub'u kendi manastırından alıp Diyarbakır'a götürmüş,
MS 309 yılında Meryemana Kilisesi'nde toplanan episkopal
kongrenin kararıyla Nusaybin episkoposluğuna takdis
edilmiş ve terfi edilmiştir. Mar Yakub Nusaybin'deki
kilisenin küçük olduğunu düşünmüş ve bugün bir kısmı
mevcut olan Mar Yakub Kilisesi'ni 313 yılında inşa
ettirmeye başlamıştır. Kilisenin içinde bulunan 3 metre
uzunluğundaki taşlar, taş işçiliğini sergileyen
kemerlerindeki bezemeler, kutsal ayinin icra edildiği
bölümlerdeki yarım kubbeler, duvardaki diğer motifler ve
yapılar büyülü bir görünüm sergilemekte olup, emsalsiz
bir şaheser durumundadırlar. Bugün bakıldığında
kilisenin batı cephesindeki dış duvarın yıkıldığı,
yıkılan bu yerin 1872 yılında yenilendiği ve damı
üzerinde metropolitlik binası yapıldığı görülmektedir.
Nikita'da (İznik) MS 325 yılında toplanan
Hıristiyanlığın ilk ve en büyük kongresine katılan
Episkopos Mar Yakub ile öğrencisi Mar Efram, Nusaybin'e
döndüklerinde ünlü Nusaybin Okulu'nun inşasına
başladılar ve 326 yılında okulu hizmete açtılar. Mar
Efram 38 yıl boyunca bu okulun rektörlüğünü yapmıştır.
Nusaybin Okulu putperestlikten kalma okulun enkazı
üzerinde kurulmuştur. Burada 800-1000 kadar öğrenci
yatılı olarak okumaktaydı. Okulun resmi dili
Süryaniceydi. Süryanice dilinin yanında Grekçe de
okutulmaktaydı. Bu okulda felsefe, mantık, edebiyat,
geometri, astronomi, tıp ve hukuk eğitimi veriliyordu.
Bu dönemde Grekçeden Süryaniceye birçok kitap
çevrilmiştir. Bu okulda yetişmiş ve 3 milyon şiir
cümlesiyle isim yapmış olan Süryanilerin büyük şairi Mar
Efram'ın yüksek eğitim düzeyi, Nusaybin'de sunulan
eğitimin bir ölçütüdür. Mar Yakub 338 yılında vefat
etmiş ve kilisenin bodrum katındaki mezarına
defnedilmiştir. Mar Yakub'dan sonra Nusaybin
episkoposluğuna Mar Babo (338-343), Mar Logoş (343-361),
Mar Abraham (361-?) getirilmiştir. Bu merkezin son
metropoliti 1880 yılında Patrik 4. Petrus tarafından
takdis edilen Rahip Hanna'dır. Böylece Nusaybin
episkoposluk merkezi ara vermeden 20. yüzyılın başlarına
kadar episkoposluk görevini sürdürmüştür.Birinci
Nusaybin Okulu 363 yılında Sasanilerin Nusaybin'i
almalarıyla öğretime son vermiştir. Mar Efram ve diğer
arkadaşları Nusaybin'den Urfa Okulu'na geçmişlerdir.
Bazı öğretmenler ise çevreye dağılmış ve kendi
çaplarında bu okulun eğitim geleneğini sürdürmüşlerdir.
Antakya Piskoposu Nostorius (381-451), İsa'yı insan
değil Tanrı sayan monofizitlik öğretisine karşı onu hem
insan hem Tanrı sayan diyafizitlik öğretisini getirince,
bu görüşler Arami halkınca tepkiyle karşılandı. Bunun
üzerine Antakya'daki Süryani Aramiler pisposluklarını
önce Amida'ya (Diyarbakır), sonra da Nusaybin'e
taşıdılar. Edessa'daki (Urfa) Nasturi akademisi, Bizans
imparatorluk topraklarında Nasturilere karşı girişilen
zulüm hareketleri yüzünden, 489 tarihinde Sasani
Hükümdarı Kubad'ın izniyle ve Nusaybin Metropoliti
Barsavmo ile Urfa Okulu'nun eski rektörü Narsay'ın
çabalarıyla Edessa'dan Nusaybin'e nakledildikten sonra,
burası asırlar boyunca Nasturilerin manevi merkezi oldu.
Öğretmen Narsay ve Episkopos Barsavmo okula yeni
kanunlar ve düzenlemeler getirdi. 496 yılında Nusaybin
Episkoposu Barsavmo'nun yerine geçen 2. Mar Huşoh bu
kanunları daha da genişletmiş ve onun döneminde okul
yalnız doğuda değil, Roma İmparatorluğu'nda ve Afrika'da
bile büyük bir ün kazanmıştır. Nusaybin Okulu 7. yüzyıla
kadar hizmet vermiştir. Kültür ve medeniyete ışık saçan
bu okulların çalışmalarından dolayı Nusaybin İlimlerin
beşiği, eğitim kenti ve öğretmenlerin annesi olarak
adlandırılmıştır.
Zeynel Abidin Camii
Hz. Muhammed'in 13 torunundan biri olan Zeynel Abidin ve
onun kız kardeşi Zeynep'in türbelerinin bulunduğu,
ilçenin en önemli camisidir. Cami eskiden küçük bir
mescitti. 1956 yılında Kaymakam Mustafa Tütüncü'nün
girişimleri ve halkın yardımları ile görkemli minaresi
yapılmış, sonraki yıllarda eyvan son cemaat yerine
eklenmiştir. Daha sonraları da iki katlı ek bir bina
yapılarak cami ilçenin en önemli ibadethanesi durumuna
getirildi.
Gırnawas
Yeterli ilginin gösterilmesi ve gerekli araştırmaların
yapılması halinde dünyaya ışık tutacak, medeniyetler
tarihine yeni bir sayfa ekleyecek olan
Gırnawas,Nusaybin'in 4 km kuzeyinde, Çağçağ Vadisi'nin
Kuzey Mezopotamya ovasına açıldığı noktada, tam vadi
ağzında bir höyüktür. Çağçağ'ın batısında yer alan höyük
350 m çapında yuvarlak bir alanı kaplamaktadır. Şu anda
mevcut yüksekliği 25 m'dir. Çevresi sulanabilir tarım
arazisi ile kaplıdır. Günümüzde basit bir kanal sistemi
ile sulanan bu arazide her türlü ağaç ve sebze
yetişebilmektedir. Arkeolojik önemi nedeniyle Gırnawas,
birçok bilim adamı tarafından ziyaret edilmiştir. 1918
yılında A. T. Olmstead, daha çok yüzey buluntularına
dayanarak Gırnawas'ı Asur devri Nasibina'sı ile bir
tutmak istemiştir. 1969 yılında E. Lucius ve K. Sornig,
Gırnawas'ın 2 km güneyinde bulunan Veysiki köyünün, ad
benzerliği nedeniyle, Mitanni devletinin henüz
bulunamayan başşehri Waşşuganni (Waşşukani) için yeni
bir arayış noktası saymıştır. 1980 yılında K. Sornig
Waşşuganni'nin lokalizasyonuyla yeniden ilgilenmiş, bu
sefer tarihi kaynakların ışığında daha emin bir şekilde
Gırnawas'ı Waşşuganni olarak değerlendirmiştir. K.
Sornig'in bu görüşü, 3 yıl sonra Prof. Dr. Hayat Erkanal
tarafından, daha çok arkeolojik ve topografik
değerlendirmelerle desteklenmiştir. 1980 yılından
itibaren iki yıl süre ile Prof. Dr. Hayat Erkanal
tarafından sürdürülen yüzey araştırmalarından toplanan
buluntulara göre, Gırnawas'ın geç Uruk çağından yeni
Asur devrine kadar, yani MÖ 4. bin sonlarından MÖ 7.
yüzyıla kadar kesintisiz iskân edildiği anlaşılmıştır.
Höyük üzerinde ayrıca İslami dönemlere ait büyük bir
mezarlık bulunmaktadır. Erkanal'ın 1982 yılında
başlattığı kazı çalışmaları 1991 yılına kadar devam
etmiştir. Kazılar sırasında ele geçen ve Hurrili
sanatçılarca yapıldığı saptanan bir kült vazosu, bu
yerleşim alanının önemli bir Hurri-Mitanni merkezi
olduğunu kanıtlamıştır. Yerleşimin en alt kültür
tabakasını MÖ 4. bin sonlarına tarihlenen geç Uruk devri
oluşturmaktadır. Bu kültür tabakasının üzerinde yer alan
ve MÖ 3. bin ortalarına yerleştirilen Ur hanedanlar
devri mimari tabakaları daha çok ölü gömme âdetleri
açısından araştırılmış ve değerlendirilmiştir. Tespit
edilen mezarlara göre ölüler bu devirde Mezopotamya
geleneklerine uygun biçimde, açılan çukurlara dizler
karına çekik olarak yatırılmakta, sonra yakılan hafif
bir ateşle manevi bir temizlik sağlanarak dünyevi
ilişkiler kesilmektedir. Daha sonra çeşitli eşyalar
bırakılmaktadır. Bu eşyalar arasında şahsi eşya olarak
metal silahlar, metal süs eşyaları, yarı kıymetli
taşlardan ve hayvan kemiklerinden yapılan süs eşyaları
ve mühürler çok sayıda tespit edilmiştir. Aynı mezarlar
içerisinde ayrıca kült eşyaları ve sayıca çok fazla
seramik kap örnekleri görülmektedir. Seramik kapların
içi öteki dünyaya götürülmek üzere yiyecek maddeleri ile
doldurulmuştur. Gömme sırasında mezar çevresinde büyük
bir tören yapılmakta ve bu tören sırasında Tanrılara
sunuda bulunulmaktadır. Sunu kapları da yine mezar
çevresinde bırakılmaktadır. Mezar çukuru toprakla
kapatılmadan önce bazı mezarlar ayrıca sanduka şeklinde
kerpiçle örülmüştür. Ur hanedanlar devrinden sonra
Gırnawas, MÖ 2. bin başlarına tarihlenen eski Asur, MÖ
2. bin ortalarına tarihlenen Hurri-Mitanni ve MÖ 2.
binin sonlarına tarihlenen orta Asur devirlerinde de
yoğun bir şekilde iskân edilmiştir. Yeni Asur devri
mimari tabakaları höyüğün merkezinde ve kuzey terasında
bulunan kazı alanlarında ortaya çıkarılmıştır. Tespit
edilen mimari özellikler çok büyük boyutlara sahiptir.
Bu nedenle mevcut çalışmalar bir yapının tümünün ortaya
çıkarılabilmesi için yeterli olmamıştır. Bu büyük
yapılarda avlu sistemine dayanan bir mimari anlayış
hâkimdir. Avlulardan bir tanesinin zemini taş kaplıdır.
Bu taş kaplama altında atık su için kullanılan kanallar
mevcuttur. Avlu etrafındaki mekânlar farklı
karakterdedir. Bazıları büyük salon şeklinde donatılmış
olup bazıları da daha çok mutfak veya atölye
görünümündedir. Bunların içinde iri küpler, tandırlar ve
ocak yerleri açığa çıkarılmıştır. Atölyelerden biri
metal üretimi ile bağlantılı olmalıdır. Burada çeşitli
ocak kalıntıları yanında bir tane de cevher
zenginleştirme taşı bulunmuştur. Bazı bağımsız mekânlar
banyo işlevine sahiptir. Bunlardan birinin tabanı tuğla
kaplı olup ayrıca asfalt sıvalıdır. Bu tabanla
bağlantılı seramik künklerden oluşan bir suyolu, tahliye
havuzuna açılmaktadır. Diğer bir mekân içinde taban
içine gömülü seramik küvetler tespit edilmiştir.
Gırnawas yeni Asur devri mimari kalıntıları, inşaat
malzemesi ve yapı tekniği bakımından Mezopotamya
geleneklerini yansıtmaktadır. İnşaatlarda malzeme olarak
sadece kare şeklinde kerpiçler kullanılmıştır. Yapıların
duvarları kerpiç veya kerpiç harcından oluşturulan geniş
kaideler üzerine oturtulmuştur. Böylece duvar ağırlığı
daha büyük bir alana dağılmakta, duvarın yumuşak bir
zemin içine gömülmesi önlenmektedir. Taş temeller
nadiren görülmektedir. Seramik buluntular dikkate
alınırsa, yeni Asur devri mimari tabakalarının daha çok
MÖ 8. yüzyılın sonuna veya MÖ 7. yüzyılın başına
tarihlendirilmesi gerekir. Seramik örnekler arasında
küpler, çömlekler, çanaklar, süzgeçler ve şişeler
çoğunluktadır. Saraylarda kullanıldığı düşünülen ve bu
nedenle saray seramiği olarak tanımlanan çok ince
cidarlı kapların sayısı da oldukça fazladır. Delme ve
çizme yöntemleri ile bezeli konik kaideli kaplar, daha
çok kült eşyası görünümündedir. Bu tür örnekler üzerine
boğa, insan yüzü ve kadın tasvirleri kabartma olarak
işlenmiştir. Gırnawas kaideli kapları, MÖ 2. ve 3. bin
Suriye ve Kuzey Irak örnekleriyle karşılaştırılabilecek
özelliklere sahiptir. Bu tür buluntular, MÖ 2. bin
geleneğinin bölgede MÖ 1. binde de devam ettiğini
göstermektedir. Bu gelenek, Hurri kültürü çerçevesi
içinde değerlendirilmelidir. Seramik buluntular dışında
bu kültür tabakasından üç veya dört ayaklı taş kaplar,
bir taş insan heykelciği, silindir mühürler, fayans
mühürler, seramik heykelcikler, fildişi eserler açığa
çıkarılmıştır. Tüm bu buluntular Kuzey Mezopotamya
kültür bölgesine aittir. Ayrıca altın, demir ve bronzdan
yapılan takılar, silahlar, çeşitli eşyalar dönemin
karakteristik özelliklerini yansıtmaktadır. Gırnawas'da
ele geçen en önemli buluntu grubunu, dört tane yeni Asur
devri tableti oluşturmaktadır. Bu tabletlerden biri,
bahçe satışı ile ilgili bir anlaşmadır. Bu anlaşmada
satılacak olan bahçenin tanımı yapılırken kral yoluyla,
başka bir bahçe ile ve derenin hızlı akan kesimiyle
sınır teşkil ettiği ifade edilmektedir. Fakat en
önemlisi bu bahçenin Nabula kenti içinde yer aldığının
açık bir şekilde belirtilmesidir. Bu belge K. Kessler'in
görüşünü doğrulamış ve Gırnawas'ın Asur kaynaklarındaki
Nabula ile aynı kent olduğunu kesin bir şekilde ortaya
koymuştur. Nabula, orta ve yeni Asur devirleri yazılı
belgelerinde oldukça sık bir şekilde yer alır.
Gırnawas'ın eski adının ortaya çıkması, tarihi açıdan
bağlantılı olduğu daha başka merkezlerin de
tanımlanmasına ışık tutacaktır. Gırnawas'ın kuzey
terasında açılan bir sondaj çukurundan MÖ 2. bin
tabakalarına da ulaşılmıştır. Orta Asur devri seramiği
ve Habur seramiği örnekleri sayesinde, Gırnawas'da tüm
MÖ 2. bin Kuzey Mezopotamya kültürlerinin temsil
edildiği anlaşılmıştır. Orta Asur devri tabakalarından
ele geçen beşinci bir tablet, dönemin krallarından I.
Tıglatpileser'e (MÖ 1117-1077) aittir. Bu tablet
üzerinde ayrıca komşu kent Midyat'ın, yani Matiate'nin
adı da geçmektedir. Çeşitli çalışmalar ve araştırmalar
sonucunda Gırnawas'ın arkeolojik önemi ortaya çıkmıştır.
Bilim adamları, Gırnawas'da bilimsel çalışma ve
kazıların bir an önce başlatılması düşüncesinde
hemfikirler. Gırnawas, arkeolojik değerleri dışında
halkbilim açısından da önem taşır. Yöre halkı için
höyük, cinlerin toplu halde bulunduğu bir merkez
durumundadır. Birçok hastanın ziyaret ettiği höyüğe
özellikle akıl hastaları götürülmekte, bunların bir
gecelik konaklama sonunda cinler tarafından
iyileştirileceklerine inanılmaktadır. Yöre halkına göre
Gırnawas, adını ünlü Arap şairi Ebu Nuvaz'dan
almaktadır. Elimizde bu konu ile ilgili yazılı bir belge
olmamakla birlikte, halk arasındaki söylentiye göre Ebu
Nuvaz, Harun Reşid'i yeren bir şiirini okuyunca Harun
Reşid buna çok sinirlenir ve onu uzak bir yere sürgün
etmeye karar verir. Böylece Ebu Nuvaz Gırnawas'a
gönderilir ve burada uzun bir süre kaldıktan sonra geri
çağrılır. O günden sonra höyük, Nuvaz'ın tepesi
anlamına gelen Gırnawas adıyla anılmaya başlanmış. Öte
yandan, şair Ebu Nuvaz'ın (şu ana kadar ulaşamadığımız)
Nusaybin'i öven bir şiiri olduğu da söylenmektedir.119
Yeni Kale (Saçlı Ali)
Bu kale de Bizans İmparatoru II. Konstantin'in emriyle
Dimitriyos'a yaptırılmıştır. Kale dağdan inen
Midyat-Nusaybin kervan yolu üzerindeki boğazın dar
geçidinde, dağın bittiği yerde, derin vadide, balık
biçimi, tek parça bir kayalık düzlüğünde yapılmıştır.
Kale Roma-Bizans stilindedir. Oturma odaları, su
sarnıçları, kuleleri ve burçları vardır. Çevresi 1000
metreden geniştir; yüksekliği 10 metreyi geçer.
Selmân-i Pâk (Selmân-i Farisi) Makamı
İlçemizdeki makamı çeşitli yerlerden gelen çok sayıda
insan tarafından ziyaret edilen Selmân-i Pâk'ın, Hz.
Muhammed'in (SAV) berberliğini yaptığı söylenir.
İsfahanlı Selmân-i Pâk, Mecusi (ateşperest) idi. İran'da
iken kiliseye gidip Hıristiyan oldu. Daha sonra
Anadolu'ya geçip kiliselerde hizmet etti. Gençlik
yıllarının bir bölümünü Nusaybin'de bir kilise papazının
yanında geçirdiği söylenmektedir. Daha sonraları Şam'a,
oradan da Medine'ye geçti. Rivayete göre bir Yahudi'nin
elinde köle durumunda bulunduğu sıralarda Hz. Muhammed
(SAV) ile karşılaşır ve Yahudi'den satın alınarak
serbest bırakılır, sonradan da peygamberimizin
berberliğini yapmaya başlar. Resulullah'ın huzurunda ve
sohbetinde kemâle erer; Hz. Ömer zamanında yüksek
makamlara getirilir. Berberlerin piri olarak kabul
edilen Selmân-i Pâk hakkında şu dizeler yazılmıştır:
Hamd ü minnet Hüda'ya, bize verdi devleti
Hazreti Selmân-i Pâk'tır pirimizin şöhreti
Hem Resul'ün berberidir ol kemâl-i zat-i pak
Gafil olma gel tıraş ol, eyle icra sünneti.
Her sabah besmele ile açılır dükkânımız
Hazreti Selmân-i Pâk'tır pirimiz, üstadımız.
Bu sözler eskiden bazı berber dükkânlarında asılıymış.
Merdis-Mariis-Marin Harabeleri (Marinê)
Nusaybin ilçesinin 15 km kuzeydoğusundadır. Asurilerin
Merdis, Komukların Mariis adını verdikleri Marin,
Mezopotamya'nın en eski ve en büyük şehirlerinden
biridir. Değişik tarihlerde çokca el değiştirmiştir.
Tarihin çok eski bir şehri olan Marin, bugün taş ve
toprak yığını durumundadır. Harabeler arasında Roma,
Bizans ve Süryani Kadim cemaatine ait birçok kilise
kalıntısı görülmüştür. Şehrin batısında bulunan kale,
Marin'in geçmişi hakkında bilgi verebilecek
niteliktedir. Kuzey yönüne isabet eden kesimde saraylar,
kiliseler, kayaların üzerinde ve mağara girişindeki çivi
ve strangila yazılar, çeşitli kabartma resimleri
görülmeye değer şaheserlerdir. Şehrin üst mahallesi
sayılabilecek mağaraları, mezarlardan oluşmaktadır.
Akarsuyu olmadığı için her evin bir sarnıcı vardır.
Ayrıca alt doğusunda 60x60x60 m ölçülerinde kayadan
oyma, tavanları kemer biçiminde birbirlerine birer ara
duvarla ayrılmış 4 sarnıcı vardır. Timur Cizre'yi almaya
giderken, bura halkının (Timur'a karşı geldiğinden)
kılıçtan geçirildiği ve böylece Marin'in bir daha
şenlenmediği söylenmektedir.
Merdis-Marin Kalesi (Marinê)
Nusaybin'in 15 km kuzeydoğusundaki Marin Kalesi, eski
Merdis şehrinin üzerindeki yüksek kayalıklarda inşa
edilmiştir. Çevre genişliği 1500 metredir. 12 kule ve
burcu vardır. Güneye açılan kapısı eskiden bir demir
kapı ile korunuyormuş. Kalenin doğusunda Merdis kralının
şatosu bulunmaktadır. Şatonun altında kayalara oyulmuş
ve derinliği 5, uzunluğu 18, genişliği 5 metre olan bir
mahzen, bunun yanında da suyu eksilmeyen bir sarnıç
vardır. Kalenin kimler tarafından yapıldığıyla ilgili
bir kayıt olmamasına rağmen, inşa tarzından bir Bizans
eseri olduğu ve tarihte birçok kez onarıldığı
anlaşılmaktadır. Kalenin burç ve surları günümüze kadar
özelliğini muhafaza etmiştir.122
Mar Bobi Kilisesi
Nusaybin'in Günyurdu (Merbabê) köyünün kuzeybatısında ve
tepenin başında bulunmaktadır. Kayalara oyulu kiliseye
Yeraltı Kilisesi de denilmektedir.
Mar Evgin Manastırı
Girmeli bucağının 7 km kuzeyindedir. Tûr Abidin Dağı'nın
yamacında, ovadan 500 metre yükseklikte, mağara ve
yapılardan oluşmaktadır. Çevrenin en eski
tapınaklarındandır. Mar Evgin'in Hıristiyan
azizlerinden, İncil müjdecilerinden olduğu belgelerde
yazılıdır. Yapılış tarihi belli olmayan manastır halk
arasında Deyr-Marog adıyla anılır.
Mar Abraham Manastırı
Bagok Dağı'nın doruk noktasındadır. Bu manastır bir
tapınaktan çok büyük bir asker kışlasına benzemektedir.
Yapının çok eski çağlara ait olduğu ilk görüşte hemen
anlaşılmaktadır. Çok eski olan bu yapının daha sonra
Hıristiyanlarca kiliseye çevrildiği tahmin edilmektedir.
Haytam Kalesi (Dimitriyus)
Günyurdu ile Dibek köyleri arasındadır. Servis yolunun
500 metre doğusunda, 1254 rakımlı Bagok Dağı'nın doruk
yamacındadır. 351 yılında Bizans İmparatoru II.
Konstantin'in buyruğu ile yapılmıştır. (Bugünkü mevcut
durumu 451 yılında yapılmıştır.) Kale, kuzeyden ovaya
inen bir yolun korunmasını güvenlik altında bulundurmak
bakımından önemli bir yerdedir. Ovadan bakıldığında bir
kartal yuvası görünümündedir. Kuzeydoğusunda Sirvan,
güneybatısında Yenikale bulunmaktadır. Kaleler
birbirlerini görür durumdadırlar. Tam dağın doruğunda,
kalenin güneybatısında Mar-Abraham Manastırı vardır.
Kalenin 10 burcu, 3 gözetleme kulesi, içinde oturma
odaları vardır. 2000 metre uzunluğundaki surlarının
yüksekliği bazı yerlerde 10 metreye, burçları 16
metreye, gözetleme kulesi ise 18 metreye yaklaşmaktadır.
Kaleye yalnız güneydeki kapıdan girilebilmektedir. Kale
alanında su sarnıçları, odun depoları, asker odaları
bulunmaktadır.
Aznavur Kalesi
Nusaybin ilçesinin 14 km kuzeydoğusundaki Aznavur
Kalesi, geniş bir vadinin üzerindeki bir tepenin
zirvesindedir. Kale 970'de Hamdan bin Al Hasan, Nasır
Al-Davla bin Abdullah bin Hamdan tarafından inşa
edilmiştir. Doğudan batıya uzunluğu 400 m'dir. Genişliği
30-60 m arasında değişmektedir. Kalenin inşa edilmiş
olduğu düzlüğün zemini doğuda 800, batıda 300 m
yüksekliktedir. Kale 14 burç, 2 gözetleme kulesi ile
tahkim edilmiştir. Güneye açılan tek kapısı doruğa, kale
meydanına gider. Burada kale beyinin mekânı görülmeye
değer bir özellik teşkil etmektedir. Güneyde Suriye
Ovası'na hâkim olan kulesi hâlâ ayaktadır.
Xetabin Harabeleri
Xetabin (Hatabin) harabeleri Beylik köyünün 4 km
kuzeyinde ve vadi kenarında yer almaktadır. Birçok dönem
yerleşim alanı olarak kullanılan bölge, günümüzde genel
olarak gezici göçerlerce kullanılmaktadır.
Üzüm Suyu Kanalı
Girmeli bucağının 1500 m güneydoğusunda, Odabaşı köyünün
kuzeyinde İpek Yolu'na paralel biçimde doğuya doğru
uzanan tarihi bir kanaldır. Marin (Eskihisar) şehri
yöresindeki dağlık köylerde yetiştirilen üzümün,
kayalardan oyularak yapılan taş teknelerinde ezilip suyu
çıkarıldıktan sonra, bu kanal vasıtasıyla uzaktaki
kraliyet başkenti Ninova'ya akıtıldığı söyleniyor.
Tak-ı Zaferin
İlçe merkezindeki bu tak hudut kapısına giderken sol
tarafta, mayınlı sahanın içindedir ve dört sütundan
oluşmuştur. Bu sütunların Nusaybin Okulu'nun kalıntıları
olduğu sanılmaktadır.
Sirvan Kalesi
Sasaniler tarafından 451 yılında Bizanslıların
saldırılarını önlemek için yapılmıştır. 451 yılında
Bizanslılarla Sasaniler arasındaki bir savaşta Sasaniler
üstün gelirler. Çevre halkını esir alarak Sirvan
Kalesi'ne götürürler. Komutan hastalanır; esirler
arasındaki bir papaz komutanı iyileştirir, komutan da
onu serbest bırakır. Baraz adlı bu komutan çok zalim bir
kişi olduğu için çevre halkı isyan eder. Baraz
ayaklanmayı çok şidetli bastırır ve ayaklanmacılara
yardım eden Midyat ve İdil kasabalarını yağmalatır.
Kale, Günyurdu köyünün kuzeydoğusunda, Turgutlu ile
Değirmencik köyleri arasındadır.
Ramanus-Cambus-Kasrı Belek
Nusaybin ilçesinin kırk kilometre kuzeydoğusundadır.
Burada çok eskilere ait olduğu tahmin edilen bir şehir
harabesi ile bu harabe içinde yükselen veyöre halkı
tarafındanKasrı Belek olarak adlandırılan büyük bir
şato kalıntısı bulunmaktadır.
Ramanus Harabeleri
Nusaybin'in 40 km doğusunda bulunan antik Kasrı Belek
köyünde bir harabedir.
Rhabdium-Hafemtay Kalesi
Nusaybin ilçesinin 20 km kuzeydoğusunda, Suriye sınırına
yakın bir tepe üzerinde Romalılar tarafından inşa
edilmiştir. Tepenin doğusunda bulunan vadiden
Nusaybin-Midyat kervan yolu geçmekteydi. Romalıların
Suriye'den gelecek tehlikeler için ileri karakol işlevi
yükledikleri Hafemtay Kalesi uzun zaman Araplarla
Romalılar arasında çekişme konusu olmuştur. Bu nedenle
de adı tarihte pek kanlı geçmektedir. Kale gerek
Nusaybin Ovası'na ve gerekse kervan yolunun geçtiği
vadiyle Suriye Ovası'na tamamıyla hâkim bir durumdadır.
Güneyden kuzeye doğru uzanan kalenin 14 burcu, 2
gözetleme kulesi mevcut olup, uzunluğu 1500 metreyi
bulan surlarının yüksekliği 10, burçlar ile gözetleme
kulesinin yüksekliği 20 metre kadardır. Kaleye giriş
güneyden tek noktadan yapılır. Kale meydanından su
sarnıçları, erzak ambarları, bazı bina kalıntıları ile
yeraltı mahzenleri görünmektedir.
Pınarbaşı (Serekani) ve Dirim (Şahban) Harabeleri
Adı geçen harabeler birbirlerini takip etmekte olup
ilçenin 30 km kuzeyinde bulunmaktadırlar. Pınarbaşı'nın
üst tarafında vadiye hâkim yıkılmış kalesi mevcuttur.
Pınarbaşı ile Dirim arasında bulunan ve kimler
tarafından yapıldığı belli olmayan, duvarları halen
sağlam, kesme taşlardan yapılmış bir şato günümüzde de
dimdik ayaktadır. 1969 yılında yapılan ve köylere su
taşıma amaçlı kanal kazısında bir küp içerisinde tamamı
gümüş ve Büyük İskender'e ait sikkelerin bulunması,
yerleşim alanının tarihi hakkında önemli bir bilgi
vermektedir. Harabelerin bitim noktasında vadi ağzında
bir höyük ve sağ tarafında bir kısmı kayalara oyulmuş,
ancak tamamı tahrip edilmiş bir mezarlık alanı
bulunmaktadır. Bunların haricinde ilçemizin değişik
yerlerinde başka höyükler, kaleler ve yerleşim alanları
da mevcuttur. En büyük höyüklerden Girmeli ve Duruca, şu
anda tümüyle yerleşim alanı olmuşlardır. Birçok kale ise
(Yandere ile Akarsu arasındaki Kavarêh Kalesi gibi)
bilimsel bir araştırmayı beklemektedir. Üzülerek
belirtelim ki birçok tarihi yerimiz ve kalemiz (Akarsu
kalesi, Habis -İlkadım- vs) define bulmak uğruna ya
tamamen ya da kısmen tahrip edilmiştir.
Mar Yuhana Kilisesi (Deyr-Gazel)
Mar Evgin Manastırı'nın doğusunda Tûr Abidin Dağı'nın
kayalık bir yamacındadır. Bir dizi eski yapıdan
oluşmaktadır. Halk arasında Deyr-Gazel diye
bilinmektedir. Mar Evgin Manastırı'na 5 km uzaklıktadır.
Mar Aho Kilisesi
Günyurdu köyünün kuzeyinde, tepe üzerinde bulunan
kiliseye Patrik III. Yakub döneminde bazı eklemeler
yapılmıştır.
Kışla
Nusaybin'de, şimdi yıkık bir duvardan başka kalıntısı
olmayan kışla, Diyarbakır Valisi Hafız Mehmed Paşa
tarafından 1837 yılında yaptırılmıştır. Büyük bir alana
kurulan kışlanın 300'den fazla odası ve giriş kapısında
iki büyük aslan heykeli vardı. 1891 yılında 2.
Abdülhamid zamanında kurulan Hamidiye Süvari
Alayları'nın Nusaybin kolu bu kışlada barınmaktaydı.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında da binlerce askerin
kaldığı kışlanın büyük bir bölümü 1970'lere kadar
ayaktaydı.
Kışla Camii
Eski kışla civarına düşen ve eski yapısından sadece
minaresi kalan camiyi Mervani hanedanından Behlul Beg b.
Elvend Beg'in 1588 tarihinde inşa ettiği, daha sonraları
Şaban b. Abdullah adlı bir hayırsever tarafından tamir
ettirildiği minarede yazılı kitabede belirtilmiştir.
Harabbaba (Kuru Köy)
Nusaybin'in kuzeybatı kesiminde ve ilçeye 34 km
uzaklıktadır. Direkt yol olmaması nedeniyle Büyük Kardeş
köyü üzerinden gidilmektedir. Antik kentinhangi dönemde
ve kimler tarafından kurulduğu, herhangi bir araştırma
yapılmadığından dolayı, bilinmemektedir. Ancak, bulunan
sikkeler Selefkus, Roma, Sasani, Bizans ve İslam
dönemlerine tanıklık ettiğini ortaya koymaktadır.
Yerleşim alanı çok geniş bir alanı kapsayan yerin mimari
bir özelliği henüz ortaya çıkarılmamıştır. Kalesi
bugünkü yerleşim alanının 500-600 metre güneybatısında
olup, kale surları ve kule yerleri halen mevcuttur;
ancak kuzey ve doğu tarafındaki surlar zamanla tamamen
ortadan kaldırılmıştır. Güneyden kısmen taşlarla döşeli
bir antik yol hâlâ uzanmakta ve güney kapısında son
bulmaktadır. Kalenin içinde su sarnıçları, mağaralar ve
bolca depo vardır. Değişik zamanlarda yerleşim alanında
çok değerli antik eserler bulunmuş, ancak tümü
kaçakçıların eline geçmiştir. (1976 yılında bir köylü
tarafından tesadüfen bir mağarada bir sıra halinde kaya
mezarlar bulunduğu; mağaranın tam ortasında ise üstü
altın işlemeli bir örtü ile kaplı, başucunda işlemeli
bir vazo ve değişik antik eşyaların olduğu tek parça
ayrı bir mezar bulunduğu tüm köylülerce dile
getirilmektedir.) Yerleşim alanında zaman zaman toprak
altında tek parça mozaiklere de rastlandığı bilinen bir
gerçektir. Sikkeler dışında heykellerin, cam vazoların,
değişik mühür ve anforaların çıktığı da biliniyor.
Bezekê (Erdoğdu)
Nusaybin ilçesinin kuzeyinde ve 30 km mesafede olan bu
yerin hangi dönemden kaldığı bilinmiyor. Özelliği, vadi
boyunca sağlı sollu mağaralara sahip olmasıdır. 116
mağaraya sahip Bezekê'de mağaralar çift sıra, bazen de
üç sıra halindedir. Tam tepesinde Küçük Kale denilen,
ancak tamamen tahrip edilmiş olan bir kale,
kuzeydoğusunda ise bir tepe üzerinde etrafa hâkim ve
Büyük Kale denilen ikinci bir kale bulunmaktadır. Bu
kalenin çevre surları kısmen yıkılmış olsa da halen
yerleri bellidir. 3 km kuzeyinde Kentur harabeleri,
bunun da 5 km kadar kuzeyinde Der Muskê denilen ve
manastır-kale olarak kullanıldığı tahmin edilen bir yer
vardır.
KÜLTÜR MERKEZİ İSMİ BELİRLENDİ
2005 Nisan ayında yapımına başlanan kültür merkezinin
ismi belirlendi. yaklaşık beş ay önce isim önerisi için
kampanya başlatan Nusaybin belediyesi,kampanya
çerçevesinde gelen yüzlerce isim önerisi arasından
'MÎTANNÎ' ismini belirledi. Çok yakında bitirilecek olan
kültür merkezi MİTANNİ ismi ile yaşayacak.
Milattan önce 1500-1250 yılları arasında Hurriler
tarafınfdan kurulan Mitanni devleti Mısırdan sonra
ortadoğunun en büyük devletiydi. psise gibi tatlı
çeşitleri vKürdistan'ın Botan Eyaleti'nde yer alan
Cizre, 'Nuh Tufanı'ndan sonra Cudi dağı tepesinde
kurulan ikinci yerleşim yeri. Tarih boyunca çeşitli
uygarlıklara evsahipliği yapan Cizre, aşkları dillere
destan olan "Mem û Zîn"in diyarı olarak da
biliniyor.CİZRE
Nuh (a.s.) Tufanı'ndan ardından Cudi Dağı tepesinde
kurulan Nuh Peygamber Evi'nden sonra ikinci kurulan
yerleşim yeri.
Tarih boyunca çesitli uygarlıklara ev sahipliği yapan
Cizre'ye Gudiler, Babilliler, Medler, Asurlular,
Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Keltler, Partlar,
Sasaniler, İslam İmparatorluğu, Emeviler, Abbasiler,
Moğollar, Selçuklular, Artuklu, Zengi, Azizan Beyliği,
Akkoyunlar ve Osmanlı İmparatorluğu egemen olmuştur.
Tarihte Gerz û Bakartda, Gazarda Karday, Bazibda, Cezire
adlarını almıştır. Dünya bu şehri "Nuh Peygamber Şehri"
olarak adlandırmıştır.
Kürdistan'ın Botan Eyaletinde yer alan Cizre; Şırnak,
Silopi, İdil, Nusaybin, Derik (Suriye) ve Zaxo ile
sınırları bulunan bir ilçedir. Coğrafik dağılımda en
dikkat çeken nokta ise bu bölgede var olan ovalar ve
akarsulardır. Yükseltisi fazla olmayan Cizre'de, önemli
ovaların başında Cudi, Rest, Gabar, Teh, Sipe ve Herekol
ovaları gelmektedir. Yörede bulunan akarsuların başında
da Dicle ve Awa Mezin gelmektedir. Cizre bölgesi düzlük
bir alanda bulunmaktadır, fakat etrafı dağlar ile
çevrilidir. Yörede bulunan dağların en önemlileri Cudi,
Gabar ve Dera dağıdır. Irak'tan başlayan ve Midyat'a
kadar uzanan Kêre dağı ise Cudi ve Gabar dağlarını
birbirinden ayırmaktadır.
Tarihi eserler tahribata uğradı
Bu yöre eski dönemlerde baskı ve istilaya maruz kaldığı
için, diğer yörelerde de olduğu gibi, tarihi eserler
büyük tahribatlara uğramıştır. Bölgede bulunan en önemli
tarihi yapıtlardan birisi "Mem û Zîn"in türbesidir.
Ayrıca ünlü Mir Kalesi de bu yörede bulunmaktadır.
Bircabelek, Botan, Cizre kaleleri ve İmam Cafer Sadık'ın
ziyaret türbesi yöredeki tarihi eserlerden yine
bazılarıdır. Yörede en büyük geçim kaynağı ise tarım ve
hayvancılıktır.
Bölgede yaşayan halk kendi kültürünü ve otantik
folklorunu bugüne kadar koruyabilmiştir. Özellikle
gelenek ve göreneklere olan bağlılığı kültürün ve
folklorun ayakta durmasını sağlamıştır. Cizre'de yaşayan
halkın hepsi Kürtçe'nin "Kurmanci" lehçesini
konuşmaktadır. Yörede Asuri halkına mensup insanlar da
yaşamaktadır. Bu yörede evlenmeler genelde görücü usulü
ile gerçekleşmektedir.
Bölgede, jeopolitik önemi nedeniyle defalarca istila
edilmesi yüzünden, büyük ayaklanmalar gerçekleşmiştir.
Bu ayaklanmalardan en büyüğü Ezdin Şêr'in komutanı Xelef
ile başlattığı ayaklanmadır. Bu olay üzerine günümüze
dek söylenen türküler halen
bulunmaktadır.ardır.
(kaynak; rojaciwan)
|