TARİHTE MARDİN

 Mardin
      Mardin'i ne zaman ve kimler tarafından kurulduğu kesin olarak bilinmiyorsa da kuruluşu Yakın Doğu tarihine göre Subariler zamanına kadar dayanmaktadır. Subariler, MÖ 4500-3500 arasında Mezopotamya'da yaşıyorlardı. Gırnavaz Örenyerindeki kazılar Gırnavaz'ın MÖ 4000'den MÖ 7. yüzyıla kadar sürekli olarak yerleşme alanı olduğu anlaşılmaktadır.
Sümer Kralı Lugarzergiz MÖ 2850 yılında Akdeniz'e kadar uzandığı seferinde Mardin'i hükmü altına almıştır. Sümerler, geniş fetihler sonucu güçlerini kaybedince 30 yıl sonra Akadlar'a bırakmışlardır. Mardin, MÖ 2230'lu yıllarda Elam şehri oldu. Amuri Ailesi'nin altıncı ferdi olan Hamurabi, Sümer topraklarını Babil'in idaresi altına alınca bu kez de Babil Devletini kurmuş, ardından Yukarı Mezopotamya'ya saldırınca Mardin'i de istila ederek topraklarına katmıştır. (MÖ 2200-1925) MÖ 1925 yıllarında Mardin'i işgal eden Hititler, bir yıl sonra şehri terk etmişlerdir. İran dolaylarından gelen Ari Irkından Midiller, Mardin ve çevresini ele geçirmiştir. MÖ 1367 yılında Midiller arasında iç savaş çıkınca bunu fırsat bilen Asur Kralı Asurobalit, Mardin ve çevresini topraklarına katmıştır. MÖ 1190'da Anadolu'ya gelen bazı Ari ırk kavimleri Mardin'i almışlardır. 60 yıl sonra 1.Tıplatpalasır; Sincar, Nusaybin ve Mardin'den geçerek 20 bin Maşiki kuvvetinin koruduğu Kemecin'e saldırıp onları yendikten sonra Mardin ve çevresini tekrar ele geçirmiştir. MÖ 1060'da 1.Asurnasırbal zamanında Hititler birleşerek Gılgamış yakınlarında Asurlular'ı yenmişlerdir. Asurluların tekrardan kuvvetlenmeleri üzerine, Mardin Asur hakimiyetine girmiştir. MÖ 800 yılına kadar Asurlular'ın elinde kalan Mardin, daha sonra Urartu Krallığı egemenliğine geçmiştir. Urartu Kralı Mimes zamanında Mardin 50 yıl Urartu idaresinde kalmıştır. MÖ 612 yılına kadar Sityaniler, MÖ 618 yılında ise İran'dan gelen Midiller buraları ele geçirmiştir. MÖ 335 yıllarında Büyük İskender, Mısır'ı aldıktan sonra Mezopotamya'ya gelerek İran'a gitmek için Mardin'den geçer. Buraları da istila eden İskender'in MÖ 323 yılının 28 Mayıs'ında Babil'de ölümünden sonra komutanları arasında devlet pay edilir ve Mardin doğu bölümünde kaldığı için Nikanır denilen General Slevkos'un payına düşer. (MÖ 311) MÖ 131'de Mardin ve çevresi Urfa Krallığı (Abgarlar) topraklarına katıldı. MS 249'da Roma Hükümdarı Filibos saltanatının 5. yılında bir isyan başlatıp 9. Abgar'ı memleketten kovmuştur. Şehrin Valiliğine de Hapsioğlu Uralyonos tayin edilmiştir. Bu arada Mardin de Urfa'ya bağlı olduğu için Roma egemenliğine girmiştir.

..MS 250 yılında Dakinos, Pers ülkesini zaptetmiştir. Bu sırada tahribat gören Nusaybin'i de onarmıştır. 330 yılında ateşe ve güneşe tapan Şad Buhari isminde bir kral, Mardin Kalesi'nde rahatsızlığı sebebiyle kalır. Kalede kaldığı süre içerisinde iyi olunca kendine kasır yaptırıp 12 yıl boyunca burada yaşar. Daha sonra kral, memleketi Pers'ten birçok asker ve sivil getirtip, onları Mardin'e yerleştirir. 442 yılına kadar getirilen insanların vasıtasıyla şehirde birçok gelişme olur. 442 yılında halkı kasıp kavuran amansız bir veba salgını şehri yaşanmaz hale getirir. Yaklaşık 100 sene sonra Ursiyanos adlı Romalı bir kumandan büyük bir ekiple Mardin'i 47 yılda inşa etmeyi başarır ve halkın tekrar buraya gelmesini sağlar. Bu süreç içerisinde Persler'in ünlü merkezleri olan Dara yeniden inşa edilmiştir. Mardin'de Bizanslar 640 yılında Hz. Ömer'in kumandanlarından İlyas Bin Ganem'in işgaline kadar varlıklarını devam ettirmişlerdir. Mardin ve çevresi 692'de Emeviler'in, 824'te Halife Memnun zamanında

Abbasiler'in hakimiyetine girmiştir. Bu dönemde İslamiyet hızla yayılmıştır. 990 yılında ancak Musul'da tutunabilen Hamdaniler'in topraklarını birer birer ele geçiren Mervaniler, Mardin'i de zaptederler. Mardin ve çevresinde çarşılar, camiler yaparak onarımlarla İpek Yolu üzerinde bulunan bu önemli şehri ticari açıdan canlandırırlar. Alparslan'ın Malazgirt zaferinden sonra Türkler'in Anadolu'ya ulaşan akınları neticesinde gittikçe zayıflayan Mervaniler Devleti, Nusaybin'de 1089'da Selçuklular'a yenilerek onların hakimiyeti altına girer. Artuklular'dan İlgazi Bey Mardin'i 1105'te ele geçirerek devletin başkenti yapar. Artuklular bölgede büyük devlet kurarken, bölgedeki 304 yıllık egemenlikleri sürecinde çok sayıda tarihi cami, medrese, hamam ve kervansaray yapılmış birçok cami,   medrese ve manastır onarılmıştır. 15. yüzyılda güçlenen Karakoyunlular şehri kuşattılar ve 1409'da şehri ele geçirdiler. Karakoyunları 1462 yılında yenen Akkoyunlular kalenin egemenliğini de ele geçirirler. 16. yüzyılın başında Akkoyunlular'ı egemenliğine alan Şah İsmail güçlü bir Şii devleti kurmayı başarır. Mardin hakimi, şehri zulme ve yağmalamaya karşı korumak için kalenin anahtarını kan dökmeden Şah İsmail'e teslim eder. Mardin kesin olarak Osmanlılar'ın eline geçmesi Mısır seferini düzenleyen Yavuz Sultan Selim döneminde gerçekleşmiştir. 1517 yılında Mardin ve yöresi Osmanlı topraklarına katılmış, bir sancak durumunda Diyarbakır Beylerbeyliği'ne bağlanmıştır. Mardin uzun müddet Diyarbakır - Bağdat ve Musul'un sancağı durumunda kalmıştır. Mardin sancağında halk; göçebe ve yerleşik olarak 2 bölüme ayrılmaktaydı.


Yerleşik halk inançları açısından; Yezidiler, Yahudiler, Hrisitiyanlar, (Ermeniler, Süryaniler ve Keldaniler) Müslümanlar ve bir kısım Şemsiler'den (Güneşe tapanlar) oluşuyordu.

Kültür

"Kültürlerin Buluşma Noktası"
Binlerce yıldır farklı uygarlıkların yaşadığı ve İpek Yoplu güzergahı üzerinde farklı dil, din, ırktan insanların buluştuğu Mardin, farklı din, renkli bir kültürel yapının ortaya çıkmasına yol açmıştır. 16. yüzyılda Mardin'de Şemsiler, Yahudiler ve Yezidiler de yaşamaktaydı. Mardin, yüzyıllar boyunca Türk, Kürt ve Araplar'ın Müslüman, Süryani, Hıristiyan ve Yezidiler'in bir arada yaşadıkları bir merkez olageldi. Bugün de bir kültürler ve dinler mozayiği özelliğini koruyan Mardin, Süryaniler'in dini merkezi durumundadır; ancak Avrupa ülkelerine göçler nedeniyle günümüzde Süryani nüfusu oldukça azalmış bulunuyor.

El Sanatları
Eski çağlardan beri testi, çanak-çömlek, demircilik, bakırcılık, kalaycılık, kuyumculuk, gümüşçülük (telkari), iğne oyası, Midyat el nakışı, tohum iğnesi, yorgancılık, oyacılık, boyacılık (sibbeğ), dericilik (dabbağ), sabunculuk, dokumacılık, şal ü şapik (özel bir kumaş dokumasıdır) kilimcilik, halıcılık (yün ve ipek), semercilik, keçecilik, tahta oymacılığı, geçmişten günümüze kadar yapılan el sanatlarıdır. Bunların bir kısmı ne yazık ki kaybolmak üzeredir.
Telkari diye adlandırılan altın ve gümüş işleme sanatı Mardin'in el en önemli el sanatlarından biridir. Telkari, tel haline getirilmiş gümüşü veya altını tahta üzerinde açılmış oyuklara kakarak ve gömerek yapılan süslemedir. Bir el çekici ve ayak körüncen ibaret basit bir düzenle, tel halindeki gümüş ve altından güzel motiflerle süslü tabak, kaşık, vazo, tespih, bilezik, yüzük, kolye, kemer, küpe, gondol, şekerlik, sigaralık, kibritlik, tepsi, mücevharat kutusu, takunya, ve daha pek çok malzemeler üretilmekteidr. Bu alandaki ustalıklarından ötürü Süryaniler için "kumaşın ve altının sihirbazı" derler. Bakırcılık ve kalaycılık ise hala yaşayan el sanatlarındandır.
Hamur ve yumurta olan Zingil, isfire, ıE-90 Karayolu üzerinde Suriye ile sıfır noktasında bulunan Nusaybin , Dicle-Fırat arasındaki havzanın yani Mezopotamya’nın kuzey kısmında bulunmaktadır. M.Ö.4500 yıllarında Subarular tarafından kurulan şehir, M.Ö. 3000 yıllarında Sümer kralı Lugazakis tarafından “Nırbo” olarak adlandırılmış ve Çağ-Çağ deresinin batısında yeniden inşa edilmiştir. Tarih süresince yukarı Mezopotamya’nın en büyük şehri olarak sürekli yer almıştır.

Kuruluşundan Sümerlerin yıkılışına kadar (M.Ö.2850) Sümer imparatorluğuna bağlı kalmıştır. M.Ö.2850-2300 Yılları arasında Akadlar ,M.Ö.2300-2060 Yılları arasında Akad-Sümer imparatorluğu,M.Ö.2060-1800 Yılları arasında Babilliler,M.Ö.1800-1305 Yılları arasında Mitanililer , M.Ö.1305-715 de Asurlular, M.Ö.612-330 Yılları arasında Med-Persler, M.Ö.330 da Selefkuslar, M.Ö.130-M.S.50 Yılları arasında Abgar krallığı, sonrada Romalıların hakimiyetine girmiştir. M.S.637 Yıllarına kadar şehir sürekli Romalılar ile Sasaniler arasında el değiştirmiştir. M.S 637 yılında İslam orduları hakimiyetine giren Nusaybin, sıra ile Emeviler, Abbasiler,Mervaniler,Eyubiler,Selçuklular, M.S.1258 de Hulagu hanın eline geçmiş, daha sonra Karakoyunlular, Artukoğulları ve Akkoyunlular , daha sonra da 1516 yılında Osmanlı imparatorluğuna geçmiştir.

Nusaybin in ilk kurulduğundaki adı bilinmemektedir. Ancak Sümerler döneminde “Nırbo” denilmiştir.

Babilliler şehre Armis veya Nisibis, Huri-Mitaniler Nabila,Kenge, Nas-ü-bina, Asurlular Meppin-Suba, Romalılar Antimosya, Süryaniler Nasibina-Sarbo, Sasaniler Ahvaz , Araplar Nasibeyn, Osmanlılar ise Nisebin, Cumhuriyet döneminde de Nusaybin adını almıştır.
Görülüyor ki 4000 yıldır hep aynı isim kullanılmıştır.


Tarihi süreçte bir çok önemli olaya tanıklık eden şehir, en parlak dönemini M.Ö.130 yıllarından başlamak kaydı ile M.S. 637 yılları arasında yaşamıştır. Hıristiyanlık dininin yayılması ile şehirde her türlü eğitimi veren bir fakülte (Üniversite deniliyor) kurulmuş ve eldeki tarihi verilere göre 2000 öğrenci bu üniversitede eğitim görmekteydi. En parlak dönemini ise Mor Yakup rektörlüğü döneminde yaşayan okulun bir Yönetmeliğinin olduğu bilinmektedir.                                


Mar Yakub kilisesi ve Nusaybin Okulu
Nusaybin MÖ 131 yılında, merkezleri Urfa şehri olan Abgarlar hükümranlığı altına girdi. Bu krallık MS 249 yılına kadar devam etmiştir. İlk zamanlarda Nusaybin'i sınırlarına dahil eden Abgar Beyliği, Ermeni baskısına dayanamayarak, şehri Tigran'a bağlı güçlere terk etmek zorunda kalmıştır. Hıristiyanlık yayılmaya başlarken, İsa'nın seçtiği 72 müjdeciden biri olan Mar Aday, Urfa'nın putperestlikten Hıristiyanlığa geçmesini sağladıktan sonra Nusaybin'e geçmiş ve Hıristiyanlığı burada da neşretmiştir. Daha sonra Mar Aday, kendi öğrencilerinden olan Mar Mari'yi Nusaybin'e göndermiş ve burada Hıristiyanlık inancının gelişmesini sağlamıştır. Abgar Beyliği'nin Arami kökenli halkı MS 38'de yeryüzünün ilk Hıristiyanları olarak putperestliği terk ettiler. Nusaybin ve çevresinde ise MS 150 yıllarından sonra Tanrılara adanmış tapınakların üzerine kiliseler ve manastırlar inşa edildimeye başlandı.
Roma İmparatoru Septimus Severus, putperest Roma'ya karşı başkaldıran ve sonradan “Süryani Kadim” diye anılacak olan ilk Hıristiyanları MS 197 yılında tümüyle buyruğu altına aldı ve Kuzey Suriye'yi bir Roma vilayeti durumuna getirdi. 303 yılında Nusaybin'de Hıristiyanlara karşı bir ayaklanma oldu. Birçok Hıristiyan öldürüldü. Mazı Dağı eteklerinde 4000 Hıristiyan imha edildi. Roma İmparatorluğu'nun topraklarında İncil nüshalarının yok edilmesi, kiliselerin yıkılması, Hıristiyan ayinlerinin yasaklanması, Hıristiyan bilgin ve rahiplerin pagan tanrılarına tapmaya zorlanması yolundaki buyruk, doğu eyaletlerinde çok sert uygulanmıştır. Ancak 313 Milano Fermanı ile Hıristiyanlık resmi devlet dinleri arasına sokuldu. Böylece Hıristiyanlar zulümden kurtuldular. Mar Yakub, MS 3. yüzyılın ortalarında bu tarihi bölgede dünyaya gelmiş ve Nusaybin yakınlarında bulunan bir manastırda dünyadan el etek çekerek rahiplik hayatına başlamıştır. Nusaybin'den gelen yetkili kişiler Mar Yakub'u kendi manastırından alıp Diyarbakır'a götürmüş, MS 309 yılında Meryemana Kilisesi'nde toplanan episkopal kongrenin kararıyla Nusaybin episkoposluğuna takdis edilmiş ve terfi edilmiştir. Mar Yakub Nusaybin'deki kilisenin küçük olduğunu düşünmüş ve bugün bir kısmı mevcut olan Mar Yakub Kilisesi'ni 313 yılında inşa ettirmeye başlamıştır. Kilisenin içinde bulunan 3 metre uzunluğundaki taşlar, taş işçiliğini sergileyen kemerlerindeki bezemeler, kutsal ayinin icra edildiği bölümlerdeki yarım kubbeler, duvardaki diğer motifler ve yapılar büyülü bir görünüm sergilemekte olup, emsalsiz bir şaheser durumundadırlar. Bugün bakıldığında kilisenin batı cephesindeki dış duvarın yıkıldığı, yıkılan bu yerin 1872 yılında yenilendiği ve damı üzerinde metropolitlik binası yapıldığı görülmektedir. Nikita'da (İznik) MS 325 yılında toplanan Hıristiyanlığın ilk ve en büyük kongresine katılan Episkopos Mar Yakub ile öğrencisi Mar Efram, Nusaybin'e döndüklerinde ünlü Nusaybin Okulu'nun inşasına başladılar ve 326 yılında okulu hizmete açtılar. Mar Efram 38 yıl boyunca bu okulun rektörlüğünü yapmıştır. Nusaybin Okulu putperestlikten kalma okulun enkazı üzerinde kurulmuştur. Burada 800-1000 kadar öğrenci yatılı olarak okumaktaydı. Okulun resmi dili Süryaniceydi. Süryanice dilinin yanında Grekçe de okutulmaktaydı. Bu okulda felsefe, mantık, edebiyat, geometri, astronomi, tıp ve hukuk eğitimi veriliyordu. Bu dönemde Grekçeden Süryaniceye birçok kitap çevrilmiştir. Bu okulda yetişmiş ve 3 milyon şiir cümlesiyle isim yapmış olan Süryanilerin büyük şairi Mar Efram'ın yüksek eğitim düzeyi, Nusaybin'de sunulan eğitimin bir ölçütüdür. Mar Yakub 338 yılında vefat etmiş ve kilisenin bodrum katındaki mezarına defnedilmiştir. Mar Yakub'dan sonra Nusaybin episkoposluğuna Mar Babo (338-343), Mar Logoş (343-361), Mar Abraham (361-?) getirilmiştir. Bu merkezin son metropoliti 1880 yılında Patrik 4. Petrus tarafından takdis edilen Rahip Hanna'dır. Böylece Nusaybin episkoposluk merkezi ara vermeden 20. yüzyılın başlarına kadar episkoposluk görevini sürdürmüştür.Birinci Nusaybin Okulu 363 yılında Sasanilerin Nusaybin'i almalarıyla öğretime son vermiştir. Mar Efram ve diğer arkadaşları Nusaybin'den Urfa Okulu'na geçmişlerdir. Bazı öğretmenler ise çevreye dağılmış ve kendi çaplarında bu okulun eğitim geleneğini sürdürmüşlerdir. Antakya Piskoposu Nostorius (381-451), İsa'yı insan değil Tanrı sayan monofizitlik öğretisine karşı onu hem insan hem Tanrı sayan diyafizitlik öğretisini getirince, bu görüşler Arami halkınca tepkiyle karşılandı. Bunun üzerine Antakya'daki Süryani Aramiler pisposluklarını önce Amida'ya (Diyarbakır), sonra da Nusaybin'e taşıdılar. Edessa'daki (Urfa) Nasturi akademisi, Bizans imparatorluk topraklarında Nasturilere karşı girişilen zulüm hareketleri yüzünden, 489 tarihinde Sasani Hükümdarı Kubad'ın izniyle ve Nusaybin Metropoliti Barsavmo ile Urfa Okulu'nun eski rektörü Narsay'ın çabalarıyla Edessa'dan Nusaybin'e nakledildikten sonra, burası asırlar boyunca Nasturilerin manevi merkezi oldu. Öğretmen Narsay ve Episkopos Barsavmo okula yeni kanunlar ve düzenlemeler getirdi. 496 yılında Nusaybin Episkoposu Barsavmo'nun yerine geçen 2. Mar Huşoh bu kanunları daha da genişletmiş ve onun döneminde okul yalnız doğuda değil, Roma İmparatorluğu'nda ve Afrika'da bile büyük bir ün kazanmıştır. Nusaybin Okulu 7. yüzyıla kadar hizmet vermiştir. Kültür ve medeniyete ışık saçan bu okulların çalışmalarından dolayı Nusaybin “İlimlerin beşiği, eğitim kenti ve öğretmenlerin annesi” olarak adlandırılmıştır.120

MAR YAKUB KİLİSESİ restorasyon süreci
Nusaybin ilçe merkezinde yer alan ve Yukarı Mezopotamya bölgesindeki kiliselerin en eskisi sayılan Mar Yakub Kilisesi'nin restore edilip uygun birişlev verilerek geleceğe aktarılması süreci, Nusaybin Belediye Başkanı Dr. Mehmet Tanhan tarafından başlatılmıştır. Nusaybin Belediye Başkanı'nın ÇEKÜL (Türkiye Çevre ve Kültürel Değerleri Koruma) Vakfı'na 28. 6. 1999 tarihli ilk yazısında; 2000 yılının Dünya İnanç Yılı olması ve buna bağlı olarak dinlerin birlikteliği gerçeğinden yola çıkarak, ilçe merkezinde karşılıklı konumlanmış Mar Yakub Kilisesi ve Hz. Zeynel Abidin Camii ve Külliyesi'nin korunmaya alınması gerektiği ve bu konuda Nusaybin Belediye Başkanlığı'nın başlatmış olduğu bu çalışmanın, ÇEKÜL Vakfı'nın özellikle teknik sorumluluğu üstlenerek, işbirliği içerisinde yürütülmesi gerektiği vurgulanmakta ve talep edilmekte idi. Bu haklı talep ÇEKÜL Vakfı yönetim kurulu başkanlığınca olumlu karşılanmış ve yapılacak bu ortak çalışmadan Mar Yakub Kilisesi için Süryani Kadim Cemaati Midyat Metropolitliği ve Mar Yakub Kilisesi yasal sahibi Mardin Süryani Kadim Deyrüzzaferan Kilisesi Vakfı yönetim kurulunun desteği elde edilmiştir. Böylece Mar Yakub Kilisesi ile ilgili gerekli çalışmalar başlatılmıştır. İlk önce vakfın teknik elemanlarınca kilisenin röleve çizimleri hazırlanarak Diyarbakır Kültür Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'na Mardin Süryani Kadim Deyrüzzaferan Kilisesi Vakfı yönetim kurulu başkanlığının 17. 12. 1999 tarihli yazısı ile sunulmuş ve aynı sunumda kilisenin özgün halini en doğru şekilde yansıtacak restitüsyon ve restorasyon projelerininçizilebilmesi için kilise bahçesindeki yoğun toprak dolgunun kaldırılması ve toprak altındaki temel kalıntıların açığa çıkarılması amacıyla kazı izni istenmiştir. Bu müracaat sonucunda koruma kurulunun 4. 3. 2000 tarih ve 261 sayılı kararı ile röleve projesi onaylanmış ve kilise bahçesinde 3 ile 7 metre arasındaki yığılmış toprak dolgunun kaldırılması için Diyarbakır Müze Müdürlüğü uzmanları denetiminde kazının yapılması ve kazı sonucu elde edilen bilgilerin ışığında hazırlanacak röleve projeleri ile buna dayalı restitüsyon ve restorasyon projelerinin Diyarbakır Koruma Kurulu'na iletilmesi kararlaştırılmıştır. Bu karar sonrasında Nusaybin Belediye Başkanlığı'nın, başlatılacak kazı çalışmaları için Diyarbakır Müze Müdürlüğü'ne bir uzman görevlendirilmesi hususundaki 20. 9. 2000 gün ve 1307 sayılı yazıları sonucunda, Diyarbakır Müze Müdürlüğü'nde görevli bir arkeolog başkanlığında27. 11. 2000 tarihinde kazı çalışmalarına başlanmıştır. İşçi ve diğer masrafların Nusaybin Belediyesi tarafından karşılanmakta olduğu kazı çalışmaları halen devam etmektedir. Tûr Abdin'in güneyinde, takriben Nusaybin ve Midyat'ın ortasında suyu çok derinden gelen bir kaynak bulunmaktadır. Bu kaynak Habur'un en önemli kolu olan Çağçağ'ı besleyen Beyazsu'yu oluşturmaktadır. Bu kaynaktan sonra Karasu ile birleşen Beyazsu, Çağçağ adıyla kanyon türü bir vadi oluşturarak güneye, SuriyeMar Yakub kilisesi ve Nusaybin Okulu
Nusaybin MÖ 131 yılında, merkezleri Urfa şehri olan Abgarlar hükümranlığı altına girdi. Bu krallık MS 249 yılına kadar devam etmiştir. İlk zamanlarda Nusaybin'i sınırlarına dahil eden Abgar Beyliği, Ermeni baskısına dayanamayarak, şehri Tigran'a bağlı güçlere terk etmek zorunda kalmıştır. Hıristiyanlık yayılmaya başlarken, İsa'nın seçtiği 72 müjdeciden biri olan Mar Aday, Urfa'nın putperestlikten Hıristiyanlığa geçmesini sağladıktan sonra Nusaybin'e geçmiş ve Hıristiyanlığı burada da neşretmiştir. Daha sonra Mar Aday, kendi öğrencilerinden olan Mar Mari'yi Nusaybin'e göndermiş ve burada Hıristiyanlık inancının gelişmesini sağlamıştır. Abgar Beyliği'nin Arami kökenli halkı MS 38'de yeryüzünün ilk Hıristiyanları olarak putperestliği terk ettiler. Nusaybin ve çevresinde ise MS 150 yıllarından sonra Tanrılara adanmış tapınakların üzerine kiliseler ve manastırlar inşa edildimeye başlandı. Roma İmparatoru Septimus Severus, putperest Roma'ya karşı başkaldıran ve sonradan “Süryani Kadim” diye anılacak olan ilk Hıristiyanları MS 197 yılında tümüyle buyruğu altına aldı ve Kuzey Suriye'yi bir Roma vilayeti durumuna getirdi. 303 yılında Nusaybin'de Hıristiyanlara karşı bir ayaklanma oldu. Birçok Hıristiyan öldürüldü. Mazı Dağı eteklerinde 4000 Hıristiyan imha edildi. Roma İmparatorluğu'nun topraklarında İncil nüshalarının yok edilmesi, kiliselerin yıkılması, Hıristiyan ayinlerinin yasaklanması, Hıristiyan bilgin ve rahiplerin pagan tanrılarına tapmaya zorlanması yolundaki buyruk, doğu eyaletlerinde çok sert uygulanmıştır. Ancak 313 Milano Fermanı ile Hıristiyanlık resmi devlet dinleri arasına sokuldu. Böylece Hıristiyanlar zulümden kurtuldular. Mar Yakub, MS 3. yüzyılın ortalarında bu tarihi bölgede dünyaya gelmiş ve Nusaybin yakınlarında bulunan bir manastırda dünyadan el etek çekerek rahiplik hayatına başlamıştır. Nusaybin'den gelen yetkili kişiler Mar Yakub'u kendi manastırından alıp Diyarbakır'a götürmüş, MS 309 yılında Meryemana Kilisesi'nde toplanan episkopal kongrenin kararıyla Nusaybin episkoposluğuna takdis edilmiş ve terfi edilmiştir. Mar Yakub Nusaybin'deki kilisenin küçük olduğunu düşünmüş ve bugün bir kısmı mevcut olan Mar Yakub Kilisesi'ni 313 yılında inşa ettirmeye başlamıştır. Kilisenin içinde bulunan 3 metre uzunluğundaki taşlar, taş işçiliğini sergileyen kemerlerindeki bezemeler, kutsal ayinin icra edildiği bölümlerdeki yarım kubbeler, duvardaki diğer motifler ve yapılar büyülü bir görünüm sergilemekte olup, emsalsiz bir şaheser durumundadırlar. Bugün bakıldığında kilisenin batı cephesindeki dış duvarın yıkıldığı, yıkılan bu yerin 1872 yılında yenilendiği ve damı üzerinde metropolitlik binası yapıldığı görülmektedir. Nikita'da (İznik) MS 325 yılında toplanan Hıristiyanlığın ilk ve en büyük kongresine katılan Episkopos Mar Yakub ile öğrencisi Mar Efram, Nusaybin'e döndüklerinde ünlü Nusaybin Okulu'nun inşasına başladılar ve 326 yılında okulu hizmete açtılar. Mar Efram 38 yıl boyunca bu okulun rektörlüğünü yapmıştır. Nusaybin Okulu putperestlikten kalma okulun enkazı üzerinde kurulmuştur. Burada 800-1000 kadar öğrenci yatılı olarak okumaktaydı. Okulun resmi dili Süryaniceydi. Süryanice dilinin yanında Grekçe de okutulmaktaydı. Bu okulda felsefe, mantık, edebiyat, geometri, astronomi, tıp ve hukuk eğitimi veriliyordu. Bu dönemde Grekçeden Süryaniceye birçok kitap çevrilmiştir. Bu okulda yetişmiş ve 3 milyon şiir cümlesiyle isim yapmış olan Süryanilerin büyük şairi Mar Efram'ın yüksek eğitim düzeyi, Nusaybin'de sunulan eğitimin bir ölçütüdür. Mar Yakub 338 yılında vefat etmiş ve kilisenin bodrum katındaki mezarına defnedilmiştir. Mar Yakub'dan sonra Nusaybin episkoposluğuna Mar Babo (338-343), Mar Logoş (343-361), Mar Abraham (361-?) getirilmiştir. Bu merkezin son metropoliti 1880 yılında Patrik 4. Petrus tarafından takdis edilen Rahip Hanna'dır. Böylece Nusaybin episkoposluk merkezi ara vermeden 20. yüzyılın başlarına kadar episkoposluk görevini sürdürmüştür.Birinci Nusaybin Okulu 363 yılında Sasanilerin Nusaybin'i almalarıyla öğretime son vermiştir. Mar Efram ve diğer arkadaşları Nusaybin'den Urfa Okulu'na geçmişlerdir. Bazı öğretmenler ise çevreye dağılmış ve kendi çaplarında bu okulun eğitim geleneğini sürdürmüşlerdir. Antakya Piskoposu Nostorius (381-451), İsa'yı insan değil Tanrı sayan monofizitlik öğretisine karşı onu hem insan hem Tanrı sayan diyafizitlik öğretisini getirince, bu görüşler Arami halkınca tepkiyle karşılandı. Bunun üzerine Antakya'daki Süryani Aramiler pisposluklarını önce Amida'ya (Diyarbakır), sonra da Nusaybin'e taşıdılar. Edessa'daki (Urfa) Nasturi akademisi, Bizans imparatorluk topraklarında Nasturilere karşı girişilen zulüm hareketleri yüzünden, 489 tarihinde Sasani Hükümdarı Kubad'ın izniyle ve Nusaybin Metropoliti Barsavmo ile Urfa Okulu'nun eski rektörü Narsay'ın çabalarıyla Edessa'dan Nusaybin'e nakledildikten sonra, burası asırlar boyunca Nasturilerin manevi merkezi oldu. Öğretmen Narsay ve Episkopos Barsavmo okula yeni kanunlar ve düzenlemeler getirdi. 496 yılında Nusaybin Episkoposu Barsavmo'nun yerine geçen 2. Mar Huşoh bu kanunları daha da genişletmiş ve onun döneminde okul yalnız doğuda değil, Roma İmparatorluğu'nda ve Afrika'da bile büyük bir ün kazanmıştır. Nusaybin Okulu 7. yüzyıla kadar hizmet vermiştir. Kültür ve medeniyete ışık saçan bu okulların çalışmalarından dolayı Nusaybin “İlimlerin beşiği, eğitim kenti ve öğretmenlerin annesi” olarak adlandırılmıştır.

Zeynel Abidin Camii
Hz. Muhammed'in 13 torunundan biri olan Zeynel Abidin ve onun kız kardeşi Zeynep'in türbelerinin bulunduğu, ilçenin en önemli camisidir. Cami eskiden küçük bir mescitti. 1956 yılında Kaymakam Mustafa Tütüncü'nün girişimleri ve halkın yardımları ile görkemli minaresi yapılmış, sonraki yıllarda eyvan son cemaat yerine eklenmiştir. Daha sonraları da iki katlı ek bir bina yapılarak cami ilçenin en önemli ibadethanesi durumuna getirildi.
Gırnawas
Yeterli ilginin gösterilmesi ve gerekli araştırmaların yapılması halinde dünyaya ışık tutacak, medeniyetler tarihine yeni bir sayfa ekleyecek olan Gırnawas,Nusaybin'in 4 km kuzeyinde, Çağçağ Vadisi'nin Kuzey Mezopotamya ovasına açıldığı noktada, tam vadi ağzında bir höyüktür. Çağçağ'ın batısında yer alan höyük 350 m çapında yuvarlak bir alanı kaplamaktadır. Şu anda mevcut yüksekliği 25 m'dir. Çevresi sulanabilir tarım arazisi ile kaplıdır. Günümüzde basit bir kanal sistemi ile sulanan bu arazide her türlü ağaç ve sebze yetişebilmektedir. Arkeolojik önemi nedeniyle Gırnawas, birçok bilim adamı tarafından ziyaret edilmiştir. 1918 yılında A. T. Olmstead, daha çok yüzey buluntularına dayanarak Gırnawas'ı Asur devri Nasibina'sı ile bir tutmak istemiştir. 1969 yılında E. Lucius ve K. Sornig, Gırnawas'ın 2 km güneyinde bulunan Veysiki köyünün, ad benzerliği nedeniyle, Mitanni devletinin henüz bulunamayan başşehri Waşşuganni (Waşşukani) için yeni bir arayış noktası saymıştır. 1980 yılında K. Sornig Waşşuganni'nin lokalizasyonuyla yeniden ilgilenmiş, bu sefer tarihi kaynakların ışığında daha emin bir şekilde Gırnawas'ı Waşşuganni olarak değerlendirmiştir. K. Sornig'in bu görüşü, 3 yıl sonra Prof. Dr. Hayat Erkanal tarafından, daha çok arkeolojik ve topografik değerlendirmelerle desteklenmiştir. 1980 yılından itibaren iki yıl süre ile Prof. Dr. Hayat Erkanal tarafından sürdürülen yüzey araştırmalarından toplanan buluntulara göre, Gırnawas'ın geç Uruk çağından yeni Asur devrine kadar, yani MÖ 4. bin sonlarından MÖ 7. yüzyıla kadar kesintisiz iskân edildiği anlaşılmıştır. Höyük üzerinde ayrıca İslami dönemlere ait büyük bir mezarlık bulunmaktadır. Erkanal'ın 1982 yılında başlattığı kazı çalışmaları 1991 yılına kadar devam etmiştir. Kazılar sırasında ele geçen ve Hurrili sanatçılarca yapıldığı saptanan bir kült vazosu, bu yerleşim alanının önemli bir Hurri-Mitanni merkezi olduğunu kanıtlamıştır. Yerleşimin en alt kültür tabakasını MÖ 4. bin sonlarına tarihlenen geç Uruk devri oluşturmaktadır. Bu kültür tabakasının üzerinde yer alan ve MÖ 3. bin ortalarına yerleştirilen Ur hanedanlar devri mimari tabakaları daha çok ölü gömme âdetleri açısından araştırılmış ve değerlendirilmiştir. Tespit edilen mezarlara göre ölüler bu devirde Mezopotamya geleneklerine uygun biçimde, açılan çukurlara dizler karına çekik olarak yatırılmakta, sonra yakılan hafif bir ateşle manevi bir temizlik sağlanarak dünyevi ilişkiler kesilmektedir. Daha sonra çeşitli eşyalar bırakılmaktadır. Bu eşyalar arasında şahsi eşya olarak metal silahlar, metal süs eşyaları, yarı kıymetli taşlardan ve hayvan kemiklerinden yapılan süs eşyaları ve mühürler çok sayıda tespit edilmiştir. Aynı mezarlar içerisinde ayrıca kült eşyaları ve sayıca çok fazla seramik kap örnekleri görülmektedir. Seramik kapların içi öteki dünyaya götürülmek üzere yiyecek maddeleri ile doldurulmuştur. Gömme sırasında mezar çevresinde büyük bir tören yapılmakta ve bu tören sırasında Tanrılara sunuda bulunulmaktadır. Sunu kapları da yine mezar çevresinde bırakılmaktadır. Mezar çukuru toprakla kapatılmadan önce bazı mezarlar ayrıca sanduka şeklinde kerpiçle örülmüştür. Ur hanedanlar devrinden sonra Gırnawas, MÖ 2. bin başlarına tarihlenen eski Asur, MÖ 2. bin ortalarına tarihlenen Hurri-Mitanni ve MÖ 2. binin sonlarına tarihlenen orta Asur devirlerinde de yoğun bir şekilde iskân edilmiştir. Yeni Asur devri mimari tabakaları höyüğün merkezinde ve kuzey terasında bulunan kazı alanlarında ortaya çıkarılmıştır. Tespit edilen mimari özellikler çok büyük boyutlara sahiptir. Bu nedenle mevcut çalışmalar bir yapının tümünün ortaya çıkarılabilmesi için yeterli olmamıştır. Bu büyük yapılarda avlu sistemine dayanan bir mimari anlayış hâkimdir. Avlulardan bir tanesinin zemini taş kaplıdır. Bu taş kaplama altında atık su için kullanılan kanallar mevcuttur. Avlu etrafındaki mekânlar farklı karakterdedir. Bazıları büyük salon şeklinde donatılmış olup bazıları da daha çok mutfak veya atölye görünümündedir. Bunların içinde iri küpler, tandırlar ve ocak yerleri açığa çıkarılmıştır. Atölyelerden biri metal üretimi ile bağlantılı olmalıdır. Burada çeşitli ocak kalıntıları yanında bir tane de cevher zenginleştirme taşı bulunmuştur. Bazı bağımsız mekânlar banyo işlevine sahiptir. Bunlardan birinin tabanı tuğla kaplı olup ayrıca asfalt sıvalıdır. Bu tabanla bağlantılı seramik künklerden oluşan bir suyolu, tahliye havuzuna açılmaktadır. Diğer bir mekân içinde taban içine gömülü seramik küvetler tespit edilmiştir. Gırnawas yeni Asur devri mimari kalıntıları, inşaat malzemesi ve yapı tekniği bakımından Mezopotamya geleneklerini yansıtmaktadır. İnşaatlarda malzeme olarak sadece kare şeklinde kerpiçler kullanılmıştır. Yapıların duvarları kerpiç veya kerpiç harcından oluşturulan geniş kaideler üzerine oturtulmuştur. Böylece duvar ağırlığı daha büyük bir alana dağılmakta, duvarın yumuşak bir zemin içine gömülmesi önlenmektedir. Taş temeller nadiren görülmektedir. Seramik buluntular dikkate alınırsa, yeni Asur devri mimari tabakalarının daha çok MÖ 8. yüzyılın sonuna veya MÖ 7. yüzyılın başına tarihlendirilmesi gerekir. Seramik örnekler arasında küpler, çömlekler, çanaklar, süzgeçler ve şişeler çoğunluktadır. Saraylarda kullanıldığı düşünülen ve bu nedenle “saray seramiği” olarak tanımlanan çok ince cidarlı kapların sayısı da oldukça fazladır. Delme ve çizme yöntemleri ile bezeli konik kaideli kaplar, daha çok kült eşyası görünümündedir. Bu tür örnekler üzerine boğa, insan yüzü ve kadın tasvirleri kabartma olarak işlenmiştir. Gırnawas kaideli kapları, MÖ 2. ve 3. bin Suriye ve Kuzey Irak örnekleriyle karşılaştırılabilecek özelliklere sahiptir. Bu tür buluntular, MÖ 2. bin geleneğinin bölgede MÖ 1. binde de devam ettiğini göstermektedir. Bu gelenek, Hurri kültürü çerçevesi içinde değerlendirilmelidir. Seramik buluntular dışında bu kültür tabakasından üç veya dört ayaklı taş kaplar, bir taş insan heykelciği, silindir mühürler, fayans mühürler, seramik heykelcikler, fildişi eserler açığa çıkarılmıştır. Tüm bu buluntular Kuzey Mezopotamya kültür bölgesine aittir. Ayrıca altın, demir ve bronzdan yapılan takılar, silahlar, çeşitli eşyalar dönemin karakteristik özelliklerini yansıtmaktadır. Gırnawas'da ele geçen en önemli buluntu grubunu, dört tane yeni Asur devri tableti oluşturmaktadır. Bu tabletlerden biri, bahçe satışı ile ilgili bir anlaşmadır. Bu anlaşmada satılacak olan bahçenin tanımı yapılırken kral yoluyla, başka bir bahçe ile ve derenin hızlı akan kesimiyle sınır teşkil ettiği ifade edilmektedir. Fakat en önemlisi bu bahçenin Nabula kenti içinde yer aldığının açık bir şekilde belirtilmesidir. Bu belge K. Kessler'in görüşünü doğrulamış ve Gırnawas'ın Asur kaynaklarındaki Nabula ile aynı kent olduğunu kesin bir şekilde ortaya koymuştur. Nabula, orta ve yeni Asur devirleri yazılı belgelerinde oldukça sık bir şekilde yer alır. Gırnawas'ın eski adının ortaya çıkması, tarihi açıdan bağlantılı olduğu daha başka merkezlerin de tanımlanmasına ışık tutacaktır. Gırnawas'ın kuzey terasında açılan bir sondaj çukurundan MÖ 2. bin tabakalarına da ulaşılmıştır. Orta Asur devri seramiği ve Habur seramiği örnekleri sayesinde, Gırnawas'da tüm MÖ 2. bin Kuzey Mezopotamya kültürlerinin temsil edildiği anlaşılmıştır. Orta Asur devri tabakalarından ele geçen beşinci bir tablet, dönemin krallarından I. Tıglatpileser'e (MÖ 1117-1077) aittir. Bu tablet üzerinde ayrıca komşu kent Midyat'ın, yani Matiate'nin adı da geçmektedir. Çeşitli çalışmalar ve araştırmalar sonucunda Gırnawas'ın arkeolojik önemi ortaya çıkmıştır. Bilim adamları, Gırnawas'da bilimsel çalışma ve kazıların bir an önce başlatılması düşüncesinde hemfikirler. Gırnawas, arkeolojik değerleri dışında halkbilim açısından da önem taşır. Yöre halkı için höyük, cinlerin toplu halde bulunduğu bir merkez durumundadır. Birçok hastanın ziyaret ettiği höyüğe özellikle akıl hastaları götürülmekte, bunların bir gecelik konaklama sonunda cinler tarafından iyileştirileceklerine inanılmaktadır. Yöre halkına göre Gırnawas, adını ünlü Arap şairi Ebu Nuvaz'dan almaktadır. Elimizde bu konu ile ilgili yazılı bir belge olmamakla birlikte, halk arasındaki söylentiye göre Ebu Nuvaz, Harun Reşid'i yeren bir şiirini okuyunca Harun Reşid buna çok sinirlenir ve onu uzak bir yere sürgün etmeye karar verir. Böylece Ebu Nuvaz Gırnawas'a gönderilir ve burada uzun bir süre kaldıktan sonra geri çağrılır. O günden sonra höyük, “Nuvaz'ın tepesi” anlamına gelen “Gırnawas” adıyla anılmaya başlanmış. Öte yandan, şair Ebu Nuvaz'ın (şu ana kadar ulaşamadığımız) Nusaybin'i öven bir şiiri olduğu da söylenmektedir.119

Yeni Kale (Saçlı Ali)
Bu kale de Bizans İmparatoru II. Konstantin'in emriyle Dimitriyos'a yaptırılmıştır. Kale dağdan inen Midyat-Nusaybin kervan yolu üzerindeki boğazın dar geçidinde, dağın bittiği yerde, derin vadide, balık biçimi, tek parça bir kayalık düzlüğünde yapılmıştır. Kale Roma-Bizans stilindedir. Oturma odaları, su sarnıçları, kuleleri ve burçları vardır. Çevresi 1000 metreden geniştir; yüksekliği 10 metreyi geçer.

Selmân-i Pâk (Selmân-i Farisi) Makamı
İlçemizdeki makamı çeşitli yerlerden gelen çok sayıda insan tarafından ziyaret edilen Selmân-i Pâk'ın, Hz. Muhammed'in (SAV) berberliğini yaptığı söylenir. İsfahanlı Selmân-i Pâk, Mecusi (ateşperest) idi. İran'da iken kiliseye gidip Hıristiyan oldu. Daha sonra Anadolu'ya geçip kiliselerde hizmet etti. Gençlik yıllarının bir bölümünü Nusaybin'de bir kilise papazının yanında geçirdiği söylenmektedir. Daha sonraları Şam'a, oradan da Medine'ye geçti. Rivayete göre bir Yahudi'nin elinde köle durumunda bulunduğu sıralarda Hz. Muhammed (SAV) ile karşılaşır ve Yahudi'den satın alınarak serbest bırakılır, sonradan da peygamberimizin berberliğini yapmaya başlar. Resulullah'ın huzurunda ve sohbetinde kemâle erer; Hz. Ömer zamanında yüksek makamlara getirilir. Berberlerin piri olarak kabul edilen Selmân-i Pâk hakkında şu dizeler yazılmıştır:
Hamd ü minnet Hüda'ya, bize verdi devleti
Hazreti Selmân-i Pâk'tır pirimizin şöhreti
Hem Resul'ün berberidir ol kemâl-i zat-i pak
Gafil olma gel tıraş ol, eyle icra sünneti.
Her sabah besmele ile açılır dükkânımız
Hazreti Selmân-i Pâk'tır pirimiz, üstadımız.
Bu sözler eskiden bazı berber dükkânlarında asılıymış.

Merdis-Mariis-Marin Harabeleri (Marinê)
Nusaybin ilçesinin 15 km kuzeydoğusundadır. Asurilerin Merdis, Komukların Mariis adını verdikleri Marin, Mezopotamya'nın en eski ve en büyük şehirlerinden biridir. Değişik tarihlerde çokca el değiştirmiştir. Tarihin çok eski bir şehri olan Marin, bugün taş ve toprak yığını durumundadır. Harabeler arasında Roma, Bizans ve Süryani Kadim cemaatine ait birçok kilise kalıntısı görülmüştür. Şehrin batısında bulunan kale, Marin'in geçmişi hakkında bilgi verebilecek niteliktedir. Kuzey yönüne isabet eden kesimde saraylar, kiliseler, kayaların üzerinde ve mağara girişindeki çivi ve strangila yazılar, çeşitli kabartma resimleri görülmeye değer şaheserlerdir. Şehrin üst mahallesi sayılabilecek mağaraları, mezarlardan oluşmaktadır. Akarsuyu olmadığı için her evin bir sarnıcı vardır. Ayrıca alt doğusunda 60x60x60 m ölçülerinde kayadan oyma, tavanları kemer biçiminde birbirlerine birer ara duvarla ayrılmış 4 sarnıcı vardır. Timur Cizre'yi almaya giderken, bura halkının (Timur'a karşı geldiğinden) kılıçtan geçirildiği ve böylece Marin'in bir daha şenlenmediği söylenmektedir.

Merdis-Marin Kalesi (Marinê)
Nusaybin'in 15 km kuzeydoğusundaki Marin Kalesi, eski Merdis şehrinin üzerindeki yüksek kayalıklarda inşa edilmiştir. Çevre genişliği 1500 metredir. 12 kule ve burcu vardır. Güneye açılan kapısı eskiden bir demir kapı ile korunuyormuş. Kalenin doğusunda Merdis kralının şatosu bulunmaktadır. Şatonun altında kayalara oyulmuş ve derinliği 5, uzunluğu 18, genişliği 5 metre olan bir mahzen, bunun yanında da suyu eksilmeyen bir sarnıç vardır. Kalenin kimler tarafından yapıldığıyla ilgili bir kayıt olmamasına rağmen, inşa tarzından bir Bizans eseri olduğu ve tarihte birçok kez onarıldığı anlaşılmaktadır. Kalenin burç ve surları günümüze kadar özelliğini muhafaza etmiştir.122

Mar Bobi Kilisesi
Nusaybin'in Günyurdu (Merbabê) köyünün kuzeybatısında ve tepenin başında bulunmaktadır. Kayalara oyulu kiliseye “Yeraltı Kilisesi” de denilmektedir.

Mar Evgin Manastırı
Girmeli bucağının 7 km kuzeyindedir. Tûr Abidin Dağı'nın yamacında, ovadan 500 metre yükseklikte, mağara ve yapılardan oluşmaktadır. Çevrenin en eski tapınaklarındandır. Mar Evgin'in Hıristiyan azizlerinden, İncil müjdecilerinden olduğu belgelerde yazılıdır. Yapılış tarihi belli olmayan manastır halk arasında “Deyr-Marog” adıyla anılır.

Mar Abraham Manastırı
Bagok Dağı'nın doruk noktasındadır. Bu manastır bir tapınaktan çok büyük bir asker kışlasına benzemektedir. Yapının çok eski çağlara ait olduğu ilk görüşte hemen anlaşılmaktadır. Çok eski olan bu yapının daha sonra Hıristiyanlarca kiliseye çevrildiği tahmin edilmektedir.

Haytam Kalesi (Dimitriyus)
Günyurdu ile Dibek köyleri arasındadır. Servis yolunun 500 metre doğusunda, 1254 rakımlı Bagok Dağı'nın doruk yamacındadır. 351 yılında Bizans İmparatoru II. Konstantin'in buyruğu ile yapılmıştır. (Bugünkü mevcut durumu 451 yılında yapılmıştır.) Kale, kuzeyden ovaya inen bir yolun korunmasını güvenlik altında bulundurmak bakımından önemli bir yerdedir. Ovadan bakıldığında bir kartal yuvası görünümündedir. Kuzeydoğusunda Sirvan, güneybatısında Yenikale bulunmaktadır. Kaleler birbirlerini görür durumdadırlar. Tam dağın doruğunda, kalenin güneybatısında Mar-Abraham Manastırı vardır. Kalenin 10 burcu, 3 gözetleme kulesi, içinde oturma odaları vardır. 2000 metre uzunluğundaki surlarının yüksekliği bazı yerlerde 10 metreye, burçları 16 metreye, gözetleme kulesi ise 18 metreye yaklaşmaktadır. Kaleye yalnız güneydeki kapıdan girilebilmektedir. Kale alanında su sarnıçları, odun depoları, asker odaları bulunmaktadır.

Aznavur Kalesi
Nusaybin ilçesinin 14 km kuzeydoğusundaki Aznavur Kalesi, geniş bir vadinin üzerindeki bir tepenin zirvesindedir. Kale 970'de Hamdan bin Al Hasan, Nasır Al-Davla bin Abdullah bin Hamdan tarafından inşa edilmiştir. Doğudan batıya uzunluğu 400 m'dir. Genişliği 30-60 m arasında değişmektedir. Kalenin inşa edilmiş olduğu düzlüğün zemini doğuda 800, batıda 300 m yüksekliktedir. Kale 14 burç, 2 gözetleme kulesi ile tahkim edilmiştir. Güneye açılan tek kapısı doruğa, kale meydanına gider. Burada kale beyinin mekânı görülmeye değer bir özellik teşkil etmektedir. Güneyde Suriye Ovası'na hâkim olan kulesi hâlâ ayaktadır.

Xetabin Harabeleri
Xetabin (Hatabin) harabeleri Beylik köyünün 4 km kuzeyinde ve vadi kenarında yer almaktadır. Birçok dönem yerleşim alanı olarak kullanılan bölge, günümüzde genel olarak gezici göçerlerce kullanılmaktadır.

Üzüm Suyu Kanalı
Girmeli bucağının 1500 m güneydoğusunda, Odabaşı köyünün kuzeyinde İpek Yolu'na paralel biçimde doğuya doğru uzanan tarihi bir kanaldır. Marin (Eskihisar) şehri yöresindeki dağlık köylerde yetiştirilen üzümün, kayalardan oyularak yapılan taş teknelerinde ezilip suyu çıkarıldıktan sonra, bu kanal vasıtasıyla uzaktaki kraliyet başkenti Ninova'ya akıtıldığı söyleniyor.

Tak-ı Zaferin
İlçe merkezindeki bu tak hudut kapısına giderken sol tarafta, mayınlı sahanın içindedir ve dört sütundan oluşmuştur. Bu sütunların Nusaybin Okulu'nun kalıntıları olduğu sanılmaktadır.

Sirvan Kalesi
Sasaniler tarafından 451 yılında Bizanslıların saldırılarını önlemek için yapılmıştır. 451 yılında Bizanslılarla Sasaniler arasındaki bir savaşta Sasaniler üstün gelirler. Çevre halkını esir alarak Sirvan Kalesi'ne götürürler. Komutan hastalanır; esirler arasındaki bir papaz komutanı iyileştirir, komutan da onu serbest bırakır. Baraz adlı bu komutan çok zalim bir kişi olduğu için çevre halkı isyan eder. Baraz ayaklanmayı çok şidetli bastırır ve ayaklanmacılara yardım eden Midyat ve İdil kasabalarını yağmalatır. Kale, Günyurdu köyünün kuzeydoğusunda, Turgutlu ile Değirmencik köyleri arasındadır.

Ramanus-Cambus-Kasrı Belek
Nusaybin ilçesinin kırk kilometre kuzeydoğusundadır. Burada çok eskilere ait olduğu tahmin edilen bir şehir harabesi ile bu harabe içinde yükselen veyöre halkı tarafından”Kasrı Belek” olarak adlandırılan büyük bir şato kalıntısı bulunmaktadır.

Ramanus Harabeleri
Nusaybin'in 40 km doğusunda bulunan antik Kasrı Belek köyünde bir harabedir.

Rhabdium-Hafemtay Kalesi
Nusaybin ilçesinin 20 km kuzeydoğusunda, Suriye sınırına yakın bir tepe üzerinde Romalılar tarafından inşa edilmiştir. Tepenin doğusunda bulunan vadiden Nusaybin-Midyat kervan yolu geçmekteydi. Romalıların Suriye'den gelecek tehlikeler için ileri karakol işlevi yükledikleri Hafemtay Kalesi uzun zaman Araplarla Romalılar arasında çekişme konusu olmuştur. Bu nedenle de adı tarihte pek kanlı geçmektedir. Kale gerek Nusaybin Ovası'na ve gerekse kervan yolunun geçtiği vadiyle Suriye Ovası'na tamamıyla hâkim bir durumdadır. Güneyden kuzeye doğru uzanan kalenin 14 burcu, 2 gözetleme kulesi mevcut olup, uzunluğu 1500 metreyi bulan surlarının yüksekliği 10, burçlar ile gözetleme kulesinin yüksekliği 20 metre kadardır. Kaleye giriş güneyden tek noktadan yapılır. Kale meydanından su sarnıçları, erzak ambarları, bazı bina kalıntıları ile yeraltı mahzenleri görünmektedir.

Pınarbaşı (Serekani) ve Dirim (Şahban) Harabeleri
Adı geçen harabeler birbirlerini takip etmekte olup ilçenin 30 km kuzeyinde bulunmaktadırlar. Pınarbaşı'nın üst tarafında vadiye hâkim yıkılmış kalesi mevcuttur. Pınarbaşı ile Dirim arasında bulunan ve kimler tarafından yapıldığı belli olmayan, duvarları halen sağlam, kesme taşlardan yapılmış bir şato günümüzde de dimdik ayaktadır. 1969 yılında yapılan ve köylere su taşıma amaçlı kanal kazısında bir küp içerisinde tamamı gümüş ve Büyük İskender'e ait sikkelerin bulunması, yerleşim alanının tarihi hakkında önemli bir bilgi vermektedir. Harabelerin bitim noktasında vadi ağzında bir höyük ve sağ tarafında bir kısmı kayalara oyulmuş, ancak tamamı tahrip edilmiş bir mezarlık alanı bulunmaktadır. Bunların haricinde ilçemizin değişik yerlerinde başka höyükler, kaleler ve yerleşim alanları da mevcuttur. En büyük höyüklerden Girmeli ve Duruca, şu anda tümüyle yerleşim alanı olmuşlardır. Birçok kale ise (Yandere ile Akarsu arasındaki Kavarêh Kalesi gibi) bilimsel bir araştırmayı beklemektedir. Üzülerek belirtelim ki birçok tarihi yerimiz ve kalemiz (Akarsu kalesi, Habis -İlkadım- vs) define bulmak uğruna ya tamamen ya da kısmen tahrip edilmiştir.

Mar Yuhana Kilisesi (Deyr-Gazel)
Mar Evgin Manastırı'nın doğusunda Tûr Abidin Dağı'nın kayalık bir yamacındadır. Bir dizi eski yapıdan oluşmaktadır. Halk arasında “Deyr-Gazel” diye bilinmektedir. Mar Evgin Manastırı'na 5 km uzaklıktadır.

Mar Aho Kilisesi
Günyurdu köyünün kuzeyinde, tepe üzerinde bulunan kiliseye Patrik III. Yakub döneminde bazı eklemeler yapılmıştır.

Kışla
Nusaybin'de, şimdi yıkık bir duvardan başka kalıntısı olmayan kışla, Diyarbakır Valisi Hafız Mehmed Paşa tarafından 1837 yılında yaptırılmıştır. Büyük bir alana kurulan kışlanın 300'den fazla odası ve giriş kapısında iki büyük aslan heykeli vardı. 1891 yılında 2. Abdülhamid zamanında kurulan Hamidiye Süvari Alayları'nın Nusaybin kolu bu kışlada barınmaktaydı. İkinci Dünya Savaşı yıllarında da binlerce askerin kaldığı kışlanın büyük bir bölümü 1970'lere kadar ayaktaydı.

Kışla Camii
Eski kışla civarına düşen ve eski yapısından sadece minaresi kalan camiyi Mervani hanedanından Behlul Beg b. Elvend Beg'in 1588 tarihinde inşa ettiği, daha sonraları Şaban b. Abdullah adlı bir hayırsever tarafından tamir ettirildiği minarede yazılı kitabede belirtilmiştir.

Harabbaba (Kuru Köy)
Nusaybin'in kuzeybatı kesiminde ve ilçeye 34 km uzaklıktadır. Direkt yol olmaması nedeniyle Büyük Kardeş köyü üzerinden gidilmektedir. Antik kentinhangi dönemde ve kimler tarafından kurulduğu, herhangi bir araştırma yapılmadığından dolayı, bilinmemektedir. Ancak, bulunan sikkeler Selefkus, Roma, Sasani, Bizans ve İslam dönemlerine tanıklık ettiğini ortaya koymaktadır. Yerleşim alanı çok geniş bir alanı kapsayan yerin mimari bir özelliği henüz ortaya çıkarılmamıştır. Kalesi bugünkü yerleşim alanının 500-600 metre güneybatısında olup, kale surları ve kule yerleri halen mevcuttur; ancak kuzey ve doğu tarafındaki surlar zamanla tamamen ortadan kaldırılmıştır. Güneyden kısmen taşlarla döşeli bir antik yol hâlâ uzanmakta ve güney kapısında son bulmaktadır. Kalenin içinde su sarnıçları, mağaralar ve bolca depo vardır. Değişik zamanlarda yerleşim alanında çok değerli antik eserler bulunmuş, ancak tümü kaçakçıların eline geçmiştir. (1976 yılında bir köylü tarafından tesadüfen bir mağarada bir sıra halinde kaya mezarlar bulunduğu; mağaranın tam ortasında ise üstü altın işlemeli bir örtü ile kaplı, başucunda işlemeli bir vazo ve değişik antik eşyaların olduğu tek parça ayrı bir mezar bulunduğu tüm köylülerce dile getirilmektedir.) Yerleşim alanında zaman zaman toprak altında tek parça mozaiklere de rastlandığı bilinen bir gerçektir. Sikkeler dışında heykellerin, cam vazoların, değişik mühür ve anforaların çıktığı da biliniyor.

Bezekê (Erdoğdu)
Nusaybin ilçesinin kuzeyinde ve 30 km mesafede olan bu yerin hangi dönemden kaldığı bilinmiyor. Özelliği, vadi boyunca sağlı sollu mağaralara sahip olmasıdır. 116 mağaraya sahip Bezekê'de mağaralar çift sıra, bazen de üç sıra halindedir. Tam tepesinde “Küçük Kale” denilen, ancak tamamen tahrip edilmiş olan bir kale, kuzeydoğusunda ise bir tepe üzerinde etrafa hâkim ve “Büyük Kale” denilen ikinci bir kale bulunmaktadır. Bu kalenin çevre surları kısmen yıkılmış olsa da halen yerleri bellidir. 3 km kuzeyinde “Kentur” harabeleri, bunun da 5 km kadar kuzeyinde “Der Muskê” denilen ve manastır-kale olarak kullanıldığı tahmin edilen bir yer vardır.


KÜLTÜR MERKEZİ İSMİ BELİRLENDİ
2005 Nisan ayında yapımına başlanan kültür merkezinin ismi belirlendi. yaklaşık beş ay önce isim önerisi için kampanya başlatan Nusaybin belediyesi,kampanya çerçevesinde gelen yüzlerce isim önerisi arasından 'MÎTANNÎ' ismini belirledi. Çok yakında bitirilecek olan kültür merkezi MİTANNİ ismi ile yaşayacak.
Milattan önce 1500-1250 yılları arasında Hurriler tarafınfdan kurulan Mitanni devleti Mısırdan sonra ortadoğunun en büyük devletiydi. psise gibi tatlı çeşitleri vKürdistan'ın Botan Eyaleti'nde yer alan Cizre, 'Nuh Tufanı'ndan sonra Cudi dağı tepesinde kurulan ikinci yerleşim yeri. Tarih boyunca çeşitli uygarlıklara evsahipliği yapan Cizre, aşkları dillere destan olan "Mem û Zîn"in diyarı olarak da biliniyor.CİZRE

Nuh (a.s.) Tufanı'ndan ardından Cudi Dağı tepesinde kurulan Nuh Peygamber Evi'nden sonra ikinci kurulan yerleşim yeri.

Tarih boyunca çesitli uygarlıklara ev sahipliği yapan Cizre'ye Gudiler, Babilliler, Medler, Asurlular, Persler, Büyük İskender, Selevkoslar, Keltler, Partlar, Sasaniler, İslam İmparatorluğu, Emeviler, Abbasiler, Moğollar, Selçuklular, Artuklu, Zengi, Azizan Beyliği, Akkoyunlar ve Osmanlı İmparatorluğu egemen olmuştur. Tarihte Gerz û Bakartda, Gazarda Karday, Bazibda, Cezire adlarını almıştır. Dünya bu şehri "Nuh Peygamber Şehri" olarak adlandırmıştır.

Kürdistan'ın Botan Eyaletinde yer alan Cizre; Şırnak, Silopi, İdil, Nusaybin, Derik (Suriye) ve Zaxo ile sınırları bulunan bir ilçedir. Coğrafik dağılımda en dikkat çeken nokta ise bu bölgede var olan ovalar ve akarsulardır. Yükseltisi fazla olmayan Cizre'de, önemli ovaların başında Cudi, Rest, Gabar, Teh, Sipe ve Herekol ovaları gelmektedir. Yörede bulunan akarsuların başında da Dicle ve Awa Mezin gelmektedir. Cizre bölgesi düzlük bir alanda bulunmaktadır, fakat etrafı dağlar ile çevrilidir. Yörede bulunan dağların en önemlileri Cudi, Gabar ve Dera dağıdır. Irak'tan başlayan ve Midyat'a kadar uzanan Kêre dağı ise Cudi ve Gabar dağlarını birbirinden ayırmaktadır.

Tarihi eserler tahribata uğradı

Bu yöre eski dönemlerde baskı ve istilaya maruz kaldığı için, diğer yörelerde de olduğu gibi, tarihi eserler büyük tahribatlara uğramıştır. Bölgede bulunan en önemli tarihi yapıtlardan birisi "Mem û Zîn"in türbesidir. Ayrıca ünlü Mir Kalesi de bu yörede bulunmaktadır. Bircabelek, Botan, Cizre kaleleri ve İmam Cafer Sadık'ın ziyaret türbesi yöredeki tarihi eserlerden yine bazılarıdır. Yörede en büyük geçim kaynağı ise tarım ve hayvancılıktır.

Bölgede yaşayan halk kendi kültürünü ve otantik folklorunu bugüne kadar koruyabilmiştir. Özellikle gelenek ve göreneklere olan bağlılığı kültürün ve folklorun ayakta durmasını sağlamıştır. Cizre'de yaşayan halkın hepsi Kürtçe'nin "Kurmanci" lehçesini konuşmaktadır. Yörede Asuri halkına mensup insanlar da yaşamaktadır. Bu yörede evlenmeler genelde görücü usulü ile gerçekleşmektedir.

Bölgede, jeopolitik önemi nedeniyle defalarca istila edilmesi yüzünden, büyük ayaklanmalar gerçekleşmiştir. Bu ayaklanmalardan en büyüğü Ezdin Şêr'in komutanı Xelef ile başlattığı ayaklanmadır. Bu olay üzerine günümüze dek söylenen türküler halen bulunmaktadır.ardır.            
(kaynak; rojaciwan)

 

 

 

 

 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com