| |
Özgür
kadın militanlığı olağanüstü kişilikler olmadan başarıyı zor yakalar.
Hititlerin ünlü kadın-tanrıçası Puduhepa da Hurri kökenlidir. Alan
kültüründe kadın izinin son temsilcisi gibidir. Daha önceki Guti, Kassit,
yeni adıyla Mitanniler, Hurrilerin alt kollarını yansıtmaktadır. Hurri
kelimesi etimolojik olarak Sümerce ‘Dağlılar’ anlamına gelmektedir ki,
günümüze kadar zaman zaman kullanılan bir adlandırmadır. Daha da
önemlisi, tüm güçlü belirtiler, Hitit adı verilen devletin tüm kral ve
prenslerinin Hurri adı taşımakta olup, evli oldukları kadınların da hep
Hurri prensesleri olmalarıdır. Şahsi yorumum, Mitanniler ağırlıklı
olarak Zagros-Toros dağ silsilesinin kavisli Güney eteklerindeki Verimli
Hilal’de kurulan siyasi birlik veya konfederasyon benzeri bir oluşum
iken; Hurri toplulukların bir kolunun Kuzey’de Karadeniz dağlarına
kadar, tüm Kuzey Toroslarda da Hititler adı altında ikinci kol
örgütlenmesi olarak daha güçlü, hatta ilkel bir imparatorluk olarak
temsil edilmektedir. Kültürel temel, akrabalıklar, diplomatik ilişkiler,
en önemlisi Hitit-Kassit ittifakı doğrulayıcı etkenler olarak ileri
sürülebilir.
Yeni toplum ağırlıklı olarak köy yaşamına dayanırken, klan bağları etnik
bağlara dönüşüyor. Maddi yapılanmanın bu yeni biçimleri daha anlamlı
zihniyet çerçevesi olmadan yürüyemez, hatta başlayamaz. Zihniyet
dönüşümü ve dili, eski klan toplumunun kimliği olan ‘totem’ sürmekle
birlikte, neolitik toplumun simgesi ‘ana-tanrıça’ figürüdür. Totem
figürleri azalırken, ana-tanrıça figürleri ortalığı kaplamaktadır. Ana
kadının yükselen rolünü simgeliyor. Dinsel açıdan bu bir üst aşama olup,
çok zengin bir kavramlaştırmayı beraberinde getiriyor. Dilde kadın eki
öne çıkıyor. Simgesel dil eklerinde kadın öğesi başat durumunu uzun süre
koruyor. Bugün bile birçok dilde bu özelliği bulmaktayız. Ana-tanrıçayla
birlikte toplumsallık yoğun bir kutsallığa da bürünüyor. Yeni toplum
yeni kavram ve adlandırma demektir. Zihniyet devrimi dediğimiz süreç
yaratıcılığı gerektirdiğinden, özgürlük sosyolojisine dahil etmemiz
gerekir. Bu sürecin yoğun yaşandığı önde gelen tarihçilerin üzerinde
birleştikleri bir konudur. Binlerce olgu, binlerce zihniyet devrimi ve
ad demektir. Avrupa’daki zihniyet devriminde daha kapsamlı, orijinal ve
yaratıcı çaba isteyen bir patlama söz konusudur. Bugün kullandığımız tüm
kavram ve buluşların büyük çoğunluğunun bu dönemde yaratıldıkları
tarihen tespit edilebilen bir husustur.
Güçlü adam karşısında ilk kurban kadın olmuştur. Yaşamla bağının daha
güçlü olması, kadında doğal duygusal zekâyı daha gelişkin kılar.
Çocukların anası olarak acıyla yoğrulu bir emekle toplumsal yaşamın esas
sorumlusudur. Yaşamın farkında olması kadar, nasıl sürdürüldüğünü de
daha çok bilmektedir. Toplayıcıdır. Toplayıcılığı hem duygusal zekânın
bir sonucu, hem de doğadan öğrenmiş olmasının bir gereğidir. Toplumsal
birikimin uzun bir tarihi boyunca ana-kadın etrafında
gerçekleştirildiği, bir nevi zenginlik, değer merkezi rolü oynadığı
antropolojik verilerdendir. Artık-değerlerin de anası olduğu
kestirilebilir. Esas rolünü avcılık olarak belirleyen güçlü erkek adamın
bu birikime göz koyması anlaşılırdır. Hâkimiyet kurması halinde yüklü
avantajlar sağlayabilecek durumdadır. Kadının cinsel obje durumundan
tutalım çocukların babalığına, bir nevi efendiliğine geçiş, diğer maddi
ve manevi kültürel birikimler üzerinde söz sahibi olması hayli iştah
kabartıcıdır. Avcılıkla kazandığı gücün örgütlülüğü, ona egemen olma,
ilk toplumsal hiyerarşiyi kurma şansını tanımaktadır. Analitik zekânın
toplumsal bünyede ilk kötücül amaçla kullanımını ve sistematik hale
gelmesini bu tip olgu ve olaysal gelişmelerde gözl Kutsal
ana kültünden baba kültüne geçiş, kurgusal zekânın kutsallık zırhına
bürünmesini de sağlar. Ataerkil sistemin bu biçimde kök bağladığı güçlü
bir varsayım olarak ileri sürülebilir. Ataerkil zihniyetin olanca
görkemli çıkışını Dicle-Fırat havzasında güçlü kanıtlarıyla tarihen de
tespit edebiliyoruz. Yaklaşık M.Ö. 5.500-4.000’lerde Aşağı Mezopotamya
çıkışlı olarak tüm Mezopotamya’da yayıldığını, başat toplumsal kültür
haline geldiğini görüyoruz. Bu kültüre geçmeden, daha çok Yukarı
Mezopotamya’nın dağ-ova eteklerinde ürün bitekliğine dayalı bir anaerkil
toplumun M.Ö. tüm mezolitik ve neolitik evrelerde başat olduğunu da
özellikle arkeolojik kayıtlardan çıkarsamak mümkündür. Yazılı kültürde
de birçok ipucuna rastlıyoruz. Kadına dayalı din ve dil öğeleri hayli
gelişkindir.
Ana-tanrıçalık daha sonra Sümer rahip
tanrılarıyla büyük savaş verecektir. Özellikle kurnaz erkek tanrı
‘Enki’yle kadın tanrıçanın baş figürü ‘İnanna’ arasındaki çekişme
Sümerik destanların baş konusudur. Bu kavganın temelinde, ana-kadının
önderliğinde Yukarı Dicle-Fırat havzasındaki köyler etrafında
yoğunlaşan, sömürüye yer vermeyen neolitik köy toplumuyla, yeni türemeye
başlayan rahibin inşa ettiği, ilk defa sömürüye açık kent toplumu
arasındaki her düzeyde çekişme ve kavgaya olanak veren çıkar farklılığı
yatmaktadır. Tarihte ilk defa ciddi ‘toplumsal sorun’lar doğmaktadır.
İki toplumun yönlendirici güçleri arasındaki kavga şüphesiz toplumsal
sorun kaynaklıdır. Fakat tarihte gördüğümüz gibi, bu kavganın dili,
kavramları o dönemin zihniyet biçimleri tarafından belirlenir. Çünkü
bugünkü zihniyet biçimleri .
Ana-kadın çevresindeki kolektif yaşam ve
ona dayalı kutsallık ve tanrısallık metafiziğinin anlamını bu yorumlar
temelinde daha iyi anlayabiliriz. Ananın doğa gibi doğurganlığı,
besleyiciliği, şefkati, yaşamdaki büyük yeri, hem maddi hem manevi
kültürün başat ögesidir. Erkeğin kocalığını bir yana bırakalım, henüz
toplum kolektivitesi üzerinde ’gölgesi’ bile yoktur. Olamaz. Toplumun
yaşam şekli buna izin vermemektedir. Dolayısıyla erkeğin hakim cinsiyet,
kocalık, mülk sahibi, devlet sahibi gibi vasıfları tamamen sosyal
karakterlidir ve sonradan gelişecektir. Toplum demek ana-kadın,
çocukları ve kardeşleri demektir. Muhtemel koca adayı erkek ise, erkek
yararlılığını kocalığı dışında bir marifetle, örneğin iyi avcılık ve
bitki ve hayvan yetiştiriciliğiyle kanıtlarsa üye olarak kabul
görebilir. Karımın erkeği, çocuklarımın babasıyım gibi bir hak ve duygu
henüz sosyal olgu olarak gelişmemiştir. Unutmayalım; babalık, hatta
analık psikolojik boyutları hiç yoktur denilemese de, esas olarak
sosyolojik kavram ve olgulardır, algılardır yoktur. Toplumun kendisi
yarı-tanrı bir kimlikle ancak ifade edilmektedir. İnsan zihni.
Uruk
sıradan bir insanlık kültürü değildir. Yeni bir mucizenin başlangıcıdır.
Uruk Tanrıçası İnanna’nın sesi halen tüm destanların, şiir ve türkülerin
ana kaynağıdır. Bu ses bu muhteşem kültürün sesidir. Çirkin erkeğin
henüz lekelemediği kadının sesidir aynı zamanda. Uruk kültürü kendi
coğrafyasında çiçek açtı. Peş peşe kentler çığ gibi arttı. Bir kent
kuşağı oluştu. Güçlü ve kurnaz adam bu sefer asıl birikim kaynağını
kentin artan ticari olanaklarında gördü. Dağ eteklerine kadar tersinden
bir kültürel akış başladı. Neolitik coğrafyanın kent tarafından
yutulmaya başlandığı başlangıç sürecidir. Giderek kısılan İnanna’nın
sesi, etkisizleşen kadının sesidir. Kurnaz ve güçlü adamın artık sesi de
gürdü. Sümer dilinin ön takıları kadın cinsi karakterindedir. Bu husus
dilin oluşumunda kadının rolünü gösterir.
Tanrıça
İnanna’nın ilk zorba ve kurnaz erkek tanrısı (tanrılaştırılmış egemen
erkek), Eridu kentinin koruyucusu Enki’nin elinden kadın icadı 99 sanat
türünün eserlerini kurtarmaya çalışırken yaptığı savaşı dile getiren
destanı, aslında ilk ve en etkili destandır. Mirasçısı sayılan İngiltere
ve Hollanda kraliçelerinin ise, sanki zorba ve kurnaz erkeğin bütün
çirkinliklerinin kadında yansıtılmış sembol figürleriymiş gibi biçim
kazanmaları, adeta bütün uygarlık serüve.
Bu aşamanın tepkisiz, coşkulu, mucizevi, acısız karşılandığını
belirtmek mümkün değildir. Mitolojik anlatım gerçeğin çok gizlenmiş
ifadesidir. Gerek mitoloji, gerek kutsal din belgeleri bir nevi direniş
öyküleridir. Başlangıçtaki direnişi ideolojik kültürün başkaldırısı
olarak yorumlamak anlamlı bir saptamadır. Direniş çok boyutludur.
Öncelikle kadının ev hapsine ve erkek bağımlılığına alınmasına karşı
büyük direnişi İnanna figüründe nettir. Kentlerin kurulur kurulmaz
etrafının surlarla çevrilmesi, etnisitenin tam bir ideolojik kültür
başkaldırısının sembolüdür. Yaratıcı tanrı ve kul insan anlayışı
derinliğine çözümlendiğinde, büyük bir sınıf mücadelesinin verildiğini
gösterecektir. Yaratıcı tanrı imalatı, asıl özünden boşaltılan
doğa-tanrı anlayışının yerine ikame edilmiştir. Aslında yaratımla
ilişkisi olmayan, ondan kopan yönetici sınıf, tam bir ideolojik
çarpıtmayla kendilerini tam yaratıcı maskeli tanrılar olarak ilan
ederken, gerçek yaratıcı, anlamlı kutsallık ve tanrısallıklar sahibi
toplum üyelerini dışkılarından yaratılmış olarak vasıflandırırken, büyük
bir sınıf savaşımını da mitolojik dille ifade ediyorlar.
Roma’nın kadın dili beni hep etkilemiştir. Zennube öyküsünü anladıktan
sonra, bunun sırrını yakalamış gibiyim. Roma sadece bütün yolların
bağlandığı kent değil, bütün yetenekli güç sahibi kral ve kraliçelerin
de taşındığı bir kenttir. Tabii başıma gelenin (yarı komik-yarı trajik
Roma çıkışım) bu tarihiyle yakından bağlantısı olsa gerek. Spartaküs,
Saint Paul ve Bruno’yu iyi özümsemiş olsaydım, daha dikkatli olacağım
açıktı. Bir de Gramsci’yi iyi okumam gerekliydi. Ah Sosyalistler!
Kısaca bu olguyu (algıyı) anlamak için, ana-kadın düzenini, aile
gerçeğini kavramak gerekir: Ana-kadında ya koca belli değildir, ya da
çok siliktir. Ana-kadın çocuk doğururken, öyle ‘sevdiği erkekle aşk
yapacak durumdaki kadın’ değildir. Aşk ve cinsiyetçi toplum henüz
gündemde değildir. Kadın herhangi bir erkeğe karılık bağıyla bağlı
değildir. Erkek de kadın üzerinde ne egemenlik kuracak, ne de ‘benim
karım’ diyebilecek durumdadır. Avcılık oyalanan, fazla verimli olmadı mı
değeri bilinmeyen bir iştir. Çocuklarının olması gibi bir durumu da
toplumda gelişmiş olmaktan uzaktır. Çocuklar ana-kadınındır. Doğası
gereği ana-kadının öyle şehvet peşinde koşması, zevk için cinsel
birleşme araması söz konusu değildir. Her canlı kadar bir cinselliği söz
konusudur. Üreme amaçlı bir cinsellik durumu vardır. Çocukları için emek
harcaması, ana-kadına aidiyetlerinin temel nedenidir. Hem doğurması hem
beslemesi bu hakkı vermektedir. Dolayısıyla babasının belli olup
olmamasının hiçbir toplumsal anlam taşımadığı dönemde babalık hakkından
bahsetmek saçmalıktır. Yalnız ana-kadının kardeşleri de önemlidir. Çünkü
onlarla birlikte büyümüştür. Dayılık ve teyzelik gücünü bu en eski
ana-kadın hukukundan alır. Ana-kadın ailesi o halde dayı, teyze (varsa
onların çocukları) ve kendi öz çocuklarından oluşmaktadır. Anaerkil aile
denilen anlatım da bu hususu ifade etmektedir. Neolitiğin baş köşesine
oturan ana-kadın ve ondan esinli ana tanrıça kültü’nün toplumsal ifadesi
böyle yorumlanabilir. Dayılar dışında erkek siliktir. Kocalık ve babalık
inşa edilmemiştir.
Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim. Eğer bu yöntem istismar edilmeyip
daha da onurlu bir seviyeye taşınsaydı ideal olurdu. Gerek ana-kadının
örneklik ettiği, gerek baba-erkeğin önderlik ettiği düzenlerde kızların
sağlıklı yetişmeleri güçtür. Ne bilgi, ne maddi olanaklar buna elverir.
Kadın bakımı ustalık ve maddiyat gerektirir. İdeal alan olarak kadın
tapınakları düşünülebilirdi. Fakat erkek egemen toplum baskı ve istismar
yoluyla bu kurumu düşürür. Sümer örneği hayli öğreticidir. Toplumun
gıptayla baktığı, kızlarını vermek için yarıştıkları bir kurum söz
konusudur. Bana göre bu haliyle halen erişilmemiş bir ilk örneği
sunmaktadır. Kızlar bu tapınaklarda (günümüzde kız enstitülerine
benzetilebilir) büyük gelişme fırsatı bulmaktadırlar. Temel amaçları da
koca seçimi değildir. Yeni topluma-devlete öncülük etmektir. Daha soylu,
aşklı bir toplumsal yaşama vazgeçilmez katkı sunmaktadırlar. İdeal bir
toplumda kız çocuklarını kutsal ve yücelik arz eden bir yuvada, okul
düzeninde eğitmek zorunludur. Özellikle her çekirdek ailenin veya geniş
ailelerin kadın eğitmeleri çok geridir ve genel toplumun (erkek toplumu)
köleliğini aşılamaktan başka bir amaç taşımaz. ‘Özgür Kadın Enstitüleri’
çağdaş tapınaklar olarak rol oynayabilir. Özgürlük Sosyolojisi’nde buna
değinmeye çalışacağım. Bir bütün olarak aile konusuna da!
Ben tarihte ilk bilinen Kürt işbirlikçisinin Uruk Kralı Glgameş’in
ormandan (O zaman ormanlar ağırlıklı olarak proto-Kürtlerin yerleştiği
yerlerde yoğundur) getirip orman alanlarındaki işgalleri için bir
ajan-işbirlikçi gibi kullandığı Enkidu olduğu kanısındayım. Yani ilk
destanlara konu olacak kadar eski bir geçmişi vardır. Tabii her zaman
olduğu gibi yine bir kadın aracılığıyla! Özgür dağ havasını ve
arkadaşlarını bir tapınak rahibesinin aldatıcı tatlılığında ve
şehvetinde kurban etmişti. Bugünlere (Kürt Özgürlük Hareketi ve PKK’den
çıkan yüzlerce Harpagos’a) ne kadar da çok benziyor! Günümüz işbirlikçi
Kürt kişiliğinin tarihen oluştuğunu; beş para etmez bir aile ve karısı
için satmayacağı bir değer olamayacağını; bu yüzden gerçek soyluluk,
politiklik, bilgelik, anlamlı, zevkli (özgür yaşamdan geçer) yaşamdan
uzak olduğunu ve dolayısıyla çok iğrenç yaşadığını iyi bilmek gerekir.
Bu dağlarda özgür kadın gruplarını hep tanrıça esiniyle selamlayıp
öyle ‘anlamlaşmaya’ çalıştım. Sıkça haberlerde geçen “Kamyon ve traktör
kasalarına doldurulmuş bir grup Güneydoğulu kadın filan bölgede
ırgatçılığa giderken yol kazasında öldüler” cümlesini duydukça, sözde bu
kadınların sahibi erkek, aile, hiyerarşi ve devletine olan öfkemi hiçbir
olaya daha göstermediğimi de sıkça hatırlarım. Tanrıça soyundan geriye
bu kadar düşüş nasıl olabilir? Aklımın, ruhumun asla kabullenmediği bu
düşüşü zihnime asla yedirmedim. Benim için kadın ya tanrıça kutsallığı
içinde olacak, ya hiç olmayacaktı. Şu sözün doğruluğunu hep düşünürüm:
“Bir toplumun kadınlarının yaşam düzeyi, o toplumun tanımında esas
ölçüttür.” Anam için neolitiğin ‘ana tanrıça kültüründen kalma’ sözünü
kullanmıştım. Onlar gibi şişmandı. Modernitenin yapay ana inşası ondaki
kutsallığı görmemi engellemişti. Hayatımda büyük acılar yaşamama rağmen,
hiçbir olaya ciddi olarak ağlamadım. Fakat modernite kalıplarını
yıktıktan sonra, başta anam ve onun şahsında tüm bölge (Ortadoğu)
analarını hep içim burkularak ve gözlerim yaşararak hatırlarım, bakarım.
Anamın zorbela taşıdığı kuyu satılından (bakracından) daha yarı
yoldayken yere indirip yudumladığım suyun anlamına, en seçkin ve yürek
burkucu hatıralarım olarak bakarım. Herkesin yaşadığı ana-baba
ilişkilerine, moderniteyi tüm zihin kalıplarında yıktıktan sonra
bakmalarını tavsiye ederim. Aynı bakış açılarını tüm neolitikten kalma
‘köyün ilişkilerine’ de yansıtmalarını isterim. Modernitenin en büyük
zaferi, şüphesiz on beş bin yıllık inşa edilmiş kültür bakışımızı
yıkması ve hiçe indirgemeyi başarmasıdır. Bu kadar yıkılmış ve hiçe
indirgenmiş birey ve topluluklarından soylu, özgür bir bakış, direniş ve
yaşam tutkusu beklenemeyeceği anlaşılırdır.
Hâlbuki köklü özgürlük, eşitlik ve demokratlık yüklü bir felsefeyle
kadınla düzenlenecek yaşam ortaklığı; güzelliği, iyiliği ve doğruluğu en
mükemmel düzeyde sağlayabilme yeteneğindedir. Şahsen mevcut statüler
içinde kadınla yaşamı, çok sorunlu olmak kadar çirkin, kötü ve yanlış
bulurum. Mevcut statü altında kadınla yaşamak, çocukluğumdan beri
cesaretimin en zayıf olduğu bir konudur. Cinsel güdü gibi çok güçlü bir
güdüyü sorgulayacak bir yaşamdır söz konusu olan. Cinsel güdü yaşamın
sürdürülmesinin hatırınadır. Kutsallığı olması gereken bir doğa
harikasıdır. Ama sermaye ve erkek tekeli kadını o denli kirletmiştir ki,
bu doğa harikası yetenek, ‘döllük fabrikası’ gibi en aşağılaşmış bir
meta üreten kuruma dönüştürülmüştür. Bu metalarla toplumun altı üstüne
getirilirken, çevre de nüfusun ağırlığı altında (Şimdilik altı milyar;
bu hızla giderse on, elli milyar nüfusla çevreyi düşünelim) anbean
çöküşü yaşamaktadır. Şüphesiz bir kadınla çocuklu olmak özde kutsal bir
olaydır; yaşamın tükenmeyeceğinin göstergesidir. Sonsuzluğu hissettirir.
Bundan daha değerli duygu olabilir mi? Her tür bu gerçeklik altında
kendini sonsuzluğa kaptırmanın heyecanını yaşar. Özellikle günümüz
insanında, bu durum, bir ozanın dediği gibi, “Başımıza bela dölümüz
bizim” seviyesinde yaşanmaktadır. Bir kez daha Birinci ve İkinci Doğa’ya
ters sermaye ve erkek tekelinin büyük ahlaksızlığı, çirkinliği ve
yanlışlığıyla karşı karşıya olduğumuz inkâr edilemez.
İnsan eliyle inşa edilen, insan eliyle yıkılabilir. Burada ne bir
doğa kanunu, ne de bir yazgı söz konusudur. Şebekenin, kurnaz ve güçlü
adamın, kanserli ve hormonlu yaşam elleri olan tekellerin yıkılası
düzenlemeleridir söz konusu olan. Yaşamın evrendeki en harika çiftinin
(bilinebildiği kadarıyla) anlamlaşma derinliğini hep derinden
hissetmişim. Kadınla önce düşünmenin, nerede, ne zaman, ne kadar
bozukluk varsa tartışma ve gidermenin önemini tüm ilişkilerin önüne
koyma cesareti gösterdim. Sadece güçlü, düşünen, iyi, güzel ve doğru
karar verebilen, böylece beni aşarken hayran bırakabilen ve muhatabım
olabilen kadın, şüphesiz felsefi arayışımın köşe taşlarındandır.
Evrendeki yaşam akışının sırlarının bu kadınla en iyi, güzel ve doğru
tarafıyla anlam bulacağına hep inandım. Ama hiçbir erkeğin
beceremeyeceği kadar, önümdeki ‘erkek ve sermaye’ malıyla, doksan bin
kocalı Hürmüz’le varoluş tarzımı asla paylaşmayacak olan ahlakıma da
inandım. O halde feminizmden de öte, ‘jineoloji’ (kadın bilimi) kavramı
amacı daha iyi karşılayabilir
O halde daha
şimdiden devasa boyutlar kazanan kadın sorununu çözme ve ekolojik yıkımı
önlemenin başta gelen yolu olan demografik sorunun çözümünde temel
sorumluluk kadında olmalıdır. Bunun da ilk koşulu kadının tam özgürlüğü
ve eşitliğidir, tam demokratik siyaset yapma hakkıdır; cinsiyetle ilgili
tüm ilişkilerde tam söz ve irade hakkıdır. Bu gerçeklerin dışında
kadının, toplumun ve çevrenin tam anlamıyla kurtuluşu, özgürlüğü ve
eşitliği mümkün değildir. Tabii demokratik siyaset ve konfederatif
siyaset biçimlenmesi de olası değildir.
Kadın ayrıca ahlaki ve politik toplumun asal öğesi olarak özgürlük,
eşitlik ve demokratikleşme ışığında yaşamın etiği ve estetiği açısından
da hayati rol oynar. Etik ve estetik bilimi kadın biliminin ayrılmaz
parçasıdır. Yaşamdaki ağır sorumluluğu nedeniyle kadının tüm etik ve
estetik konularda hem düşünce hem uygulama gücü olarak büyük açılım ve
gelişmeler sağlayacağı tartışmasızdır. Kadının yaşamla bağı erkeğe göre
çok kapsamlıdır. Duygusal zekâ boyutunun gelişkinliği bununla ilgilidir.
Dolayısıyla yaşamın güzelleştirilmesi olarak estetik, kadın açısından
varoluşsal bir konudur. Etik (Ahlak teorisi, estetik = güzellik teorisi)
açıdan da kadının sorumluluğu daha kapsamlıdır. İnsan eğitiminin iyi ve
kötü yönlerini, yaşam ve barışın önemini, savaşın kötülüğü ve dehşetini,
haklılık ve adalet ölçülerini değerlendirme, belirleme ve
kararlaştırmada kadının ahlaki ve politik toplum açısından daha gerçekçi
ve sorumlu davranması doğası gereğidir. Tabii erkeğin kuklası ve gölgesi
kadından bahsetmiyorum. Söz konusu olan özgür, eşit ve demokratikleşmeyi
özümsemiş kadındır.
.Biyolojik araştırmalar insan türünde kadının kök rolünü
aydınlatmaktadır. Asıl gövdeden kopan kadın değil erkektir. Kadının
duygusallığı, evrensel oluşum diyalektiğinden aşırı sapmamasından ileri
gelmektedir. Özellikle uygarlık döneminde en alttaki konumunda
bıraktırılması, bu yapısını günümüze kadar taşımasında etkilidir. Erkek
akıl tarafından kadının duygu yüklü aklı hep ‘eksik’ olarak, kadının
bizzat karakteri olarak yansıtılmak istenir. Erkek akıl, kadın üzerinde
birkaç büyük operasyon yürütmüştür, yürütmektedir:
Uygarlığın canavarlaştırdığı erkek aklı (binbir hilenin, yalanın, savaş
canavarlığının, ideolojik çarpıklığın, kısacası toplum ve çevresini
yıkan aklın, teneke sesinden başka ses vermeyen analitik aklın) onsuz
edemediği kadına bu muameleyi uygun gördükten sonra, insan toplumuna,
çevresine neler yapmaz ki! Bu aklı durdurmak, ancak yıktığı toplumsal
ahlak ve politikayı öncelikle yerli yerine koymakla mümkündür. Daha
doğrusu, ancak bu temelde başlangıç yapılabilir. Yalnız analitik aklın
aldığı boyutlardaki rolü nedeniyle, uygarlık sistemlerine karşı
demokratik uygarlık sistemini geliştirmenin önemi bir kez daha tüm
yakıcılığıyla önümüzde görev olarak durmaktadır. Akla büyük değer biçmek
asıldır.
Toplumsal akıl bir
gerçektir. Toplumun kendisi aklın yoğunlaştığı alandır. Umutsuz olmanın
hiçbir anlamı yoktur. Tüm kutsallıklardan akan bir ses daha vardır ki,
“Biz size aklı verdik, yeter ki şer yolunda değil, hayır yolunda
kullanın. O zaman size gerekli olan her şeyi edineceksiniz!” der. Bu
sesi gerçekten almalı ve anlamalıyız. Toplumun sağduyusu da denilen
vicdanın sesi, vazgeçilmez ahlaki sesi de bunu der. Toplumsal politika
denen özgürlük sanatının duyulur kılınma gereğini yerine getirmek
istediği ses de bunu der. Demokratik toplum çalışmaları bu sesin
pratiğidir. Demokratik uygarlık sistemi bu sesin teorisidir.
Toplumsal ahlak, politika ilk ölümcül darbeleri bu tekel sorunuyla
yemiştir. Komünal toplumun yapıtaşları olan ahlak ve politika alanları
tarumar edilirken, üstte tekel mensuplarının dar topluluklarına özgü
egemen ahlak (gerçekte ahlaksızlık) ve politika (tanrısal devlet) egemen
kılınmıştır. Toplumsal ahlak ve politikanın daha gelişmeden dumura
uğratıldığı kesindir. Yerlerine ise, tanrısal düzen olarak egemenlerin
yaşam çılgınlıkları ve ilahlık ideaları geçirilmiştir. Topluma ancak bu
anlatıları kutsal inanç olarak benimseme hakkı tanınmıştır. Görülüyor
ki, sadece toplumsal sorun doğurulmamıştır; daha da ötesi, toplum
kendisi olmaktan çıkarılmış, tekelin hayvan çiftliğine dönüştürülmüştür.
Kulluk-kölelik tabiî bir rejim olarak kabul gördürülmüştür. Kökleri daha
eskiye, ilkel hiyerarşik döneme kadar uzanan kadın köleliği ise, en
kapsamlı yaşam konusu haline gelmiştir. Neolitik anacıl, kutsal ana
toplumundan intikam alırcasına, erkek egemen tanrılı düzenler inşa
edilmiştir. Kadın tanrıçalığı yavaş yavaş izini kaybederken, erkek
imgeli tanrıların muhteşem egemenlik çağı başlatılmıştır. Daha o dönemde
kadın hem tüm tapınakta, hem de adi genelevlerde fahişeliğe
zorlanmıştır; kapatılmıştır.
Kadını sosyal
ilişki yoğunluğu olarak incelemek, bu nedenle sadece anlamlı değil,
toplumsal kördüğümleri aşmak (çözümlemek) açısından da büyük önem taşır.
Erkek egemen bakış bağışıklık kazandığı için, kadına ilişkin körlüğü
kırmak bir nevi atomu parçalamak gibidir. Bu körlüğü kırmak büyük
entelektüel çaba ve egemen erkekliği yıkmayı gerektirir. Kadın
cephesinde ise neredeyse varoluş tarzı haline getirdiği ve aslında
toplumsal olarak inşa edilen kadını da çözmek, o denli yıkmak gerekir.
Tüm özgürlük, eşitlik, demokratik, ahlaki, politik ve sınıfsal
mücadelelerin başarı veya başarısızlıklarında yaşanan hayal kırıklıkları
(ütopya, program ve ilkelerin hayata geçirilemeyişi), kırılmayan egemen
(iktidarlı) ilişki biçiminin (kadın-erkek arasındaki) izlerini taşır.
Tüm eşitsizlikleri, kölelikleri, despotlukları, faşizmi ve militarizmi
besleyen ilişkiler, ana kaynağını bu ilişki biçiminden alır. Eşitlik,
özgürlük, demokrasi, sosyalizm gibi adı çok geçen sözcüklere hayal
kırıklığı yaratmayacak geçerlilikler yüklemek istiyorsak, kadın
etrafında örülen toplum-doğa kadar eski olan ilişkiler ağını çözmek ve
parçalamak gerekir. Bunun dışında gerçek özgürlüğe, eşitliğe
(farklılıklara uygun), demokrasiye ve ikiyüzlü olmayan bir ahlaka
gidecek başka bir yol yoktur.
Kadın doğası karanlıkta kaldıkça, tüm toplum doğası aydınlanmamış olarak
kalacaktır. Toplumsal doğanın gerçek ve kapsamlı aydınlanması, ancak
kadın doğasının kapsamlı ve gerçekçi aydınlanmasıyla mümkündür. Kadının
sömürgeleşme tarihinden ekonomik, sosyal, siyasal ve zihinsel
sömürgeleştirilmesine kadar konumunun açıklığa kavuşturulması, tarihin
diğer tüm konularının ve güncel toplumun her yönüyle açıklığa
kavuşmasında büyük katkıda bulunacaktır.
Şüphesiz kadının statüsünün açıklığa kavuşması meselenin bir boyutudur.
Daha önemli boyut kurtuluş sorunuyla ilgilidir. Diğer deyişle sorunun
çözümü daha büyük önem taşımaktadır. Toplumun genel özgürlük düzeyinin
kadının özgürlük düzeyiyle orantılı olduğu çokça söylenir. Doğru olan bu
deyimin içinin nasıl doldurulacağı önemlidir. Kadının özgürlüğü,
eşitliği sadece toplumsal özgürlük ve eşitliği belirlemiyor. Bunun için
gerekli teori, program, örgüt ve eylem düzenekleri gerektiriyor. Daha da
önemlisi, kadınsız demokratik siyasetin olamayacağını, hatta sınıf
politikacılığının bile eksik kalacağını, barışın ve çevrenin
geliştirilip korunamayacağını da gösteriyor.
Kapitalist modernite karşıtı ideolojik ve politik akımlar pozitivist
sosyolojiyi aşan sosyal bilim çalışmalarına dayanmak durumundadır.
Pozitivist sosyoloji kapitalist modernitenin hegemonik yükselişinin
tekelci ortaklarındandır. Sürecin olumlu ve çok değerli bilimsel
çabalarının ürünlerini sermaye ve iktidar tekellerine işbirlik sermayesi
olarak peşkeş çekmiş, ortak kılmışlardır. Dolayısıyla sistemin hizmetine
koşturulmuş bilim tekelini kırmak, olumlu mirası devralmak ve somutun
eleştirisiyle sentezleyerek hakikat halinde sunmak yeni sosyal bilim
çalışmalarının özüdür. Sistem karşıtı her ideolojik, politik, ekonomik
faaliyet bu çalışmaları esas alarak gelişmesini başarıyla sürdürebilir.
Sosyal bilim çalışmalarının temel bilimleri akademiya ve enstitü
kurumları olarak inşa edilebilir. Bu kurumlar ihtiyaca göre her türlü
toplumsal ilişki alanında kurulabilir. İdeolojik akım kurumsal süreçten
geçen bilgilerin toplumsal alanlara uyarlanma faaliyeti olarak
tanımlanabilir. Ortadoğu kültüründe zengin bir tecrübe mirasına
sahiptir. Dinlerin ilk yayılış dönemleri, tarikat ve mezhep inşaları, bu
çalışmaları yansıtır. Günümüz sivil toplumunu da bu çalışmaların eksik
de olsa bir örneği saymak mümkündür. Önemli bir sivil toplum hareketi
olan feminizm, esasta ideolojik akımdır. Bilimsel temele dayanmak
durumundadır. Fakat kadın üzerindeki muazzam ağırlıktaki hiyerarşi,
iktidar ve devlet gücünü arkasına alan erkek egemen cinsiyetçi toplumu
çözümleme ve çözme modellerini sunma ve bu çabayı yaşamlarıyla
somutlaştırmada güçsüzlük ve başarısızlıkla sıkça karşılaşmaktalar.
Özgür kadın militanlığı olağanüstü kişilikler olmadan başarıyı zor
yakalar. Sınırlı başarıları da cinsiyetçi toplumun günlük ve çok
kapsamlı yönelişleriyle asimile edilir. Yine de kadın özgürlüğü eksenli
ideolojik, politik, ekonomik komünlerin oluşumu ve pratiği
vazgeçilmezdir.
Kadın, toplumsal sürekliliği sağlamada en çok çabanın sahibi olduğundan
ötürü erkeğe nazaran toplumsallıkta daha başat rol oynar. Doğum,
çocukların büyütülmesi, savunulması toplumsallığın anacıl doğrultuda
gelişmesini sağlar. Toplum ağırlıklı olarak ana-kadın kimliğini taşır.
Dil ve dinin kökeninde dişil öğenin varlığı bu gerçekliği doğrular.
Tarım-köy toplumunda kadının kimliği ve sesi, gücünü korumaya devam eder.
Şüphesiz bu projeler şimdilik birer ütopyadır. Ama tarihsel ve toplumsal
temeli güçlü olan ütopyalardır. Unutmamak gerekir ki büyük ütopyalar
olmadan büyük yaşam pratikleri gerçekleştirilemez. Ortadoğu kültürü
insanlığa cennet ve cehennem ütopyasını armağan etmiş, ilk yazılı destan
Gılgameş Destanı’yla binlerce yıl öncesinden beri ölümsüzlük otunu hep
aramış bir kültürdür. Anlıyorum ki, iktidar hastalığıyla, özgür kadınla
gerçekleşebilecek yaşamı kaybetmiş Gılgameş nesli, hep peşinde olduğu bu
yaşamı sadece ölümsüzlük biçiminde değil gerçek yaşam süreci içinde de
bulamayacaktır. Bir şey ancak kaybedildiği yerde bulunabilir. İnsan
türünde büyük yaşam volkanı Zağros-Toros eteklerinde, Dicle-Fırat
Vadilerinde patladı. Büyüleyici yaşam burada doğdu; Kürdistan’da Jin û
Jiyan (kadın ve yaşam) olarak. Bin yıllar içinde bu sefer hiyerarşi ve
devlet iktidarlarında Jin û Jiyan somutunda aynı mekânlarda kaybedildi.
Bütün destanların Gılgameş destanının kopyaları oldukları
kanıtlanmıştır. Cennet ve cehennemler hep bu yaşanmış ve kaybedilmiş
yaşamlarla ilgilidir. İktidar hastalığı gerçekten yaşamı öldürür. Bunu
çok iyi bilerek Demokratik Ortadoğu Çağı’nın projesi aynı zamanda
yaşamın iktidar hastalığıyla kaybedildiği yerde iktidar olmayan özgür
kadın yaşamını, ekolojik, ekonomik toplumlu olarak keşfedildiği,
bulunduğu gerçekliğin projesidir. Her proje aynı zamanda gelecek
ütopyasıdır. Demokratik toplum ve Demokratik Modernite gerçekleşmiş
–farklılıklar içinde eşitlik ve özgürlük- ütopyasıdır.
Kürdistan coğrafyası azınlık da olsalar özellikle yakın geçmişte başta
Ermeni ve Süryaniler olmak üzere başka halkların da anayurdu
konumundadır. Çok sayıda Arap, Acem ve Türk uzantılar da yerleşiktir.
Din ve mezhep yönünden çokluğu yaşamaktadır. Aşiret ve kabile
kültürlerinin hala güçlü izleri bulunmaktadır. Kent kültürü fazla
gelişmiş değildir. Tüm bu özellikler Kürdistan coğrafyasında demokratik
siyasi oluşumlara büyük şans tanımaktadır. Tarım-Su-Enerji alanında
komünal birlikler için hem idealdir hem de zorunluluk arz etmektedir.
Ahlaki ve politik toplumun gelişme koşulları da son derece elverişlidir.
Ayrıca ana tanrıça kültürünün ilk önce ve en güçlü biçimde yaşandığı
coğrafyadır. Star, İştar, İnnanna tanrıça adıyla tüm Ortadoğu’ya ve
dünyaya yayılabilmiş bir kültürün de ana zeminidir. Kadın, üzerindeki
tüm bitirilme çabalarına karşın halen en cesur direnişçi ve onurlu yaşam
örneklerini sunabilecek potansiyele sahiptir. Tüm çabalara rağmen
cinsiyetçi toplum ideolojisi diğer komşu toplumlardaki kadar kurumlaşmış
değildir. Kadın eşitliği (farklılığı içinde) ve özgürlüğünün temel
kıstas olduğu demokratik toplumun inşasında tümü iç içe yaşayan bu
zengin kültürel özellikler muazzam bir potansiyel ihtiva etmektedir.
Dolayısıyla demokratik modernite paradigması altında demokratik ulus ve
ekolojik-ekonomik toplum olmaya en müsait koşulları sunmaktadır.
Kürdistan Demokratik Konfederasyonu projesi daha şimdiden uygulanma
şansına sahiptir. Kapitalist hegemonyayla bağlantılı ulus-devlet
uygulamaları, toplum için taşıdıkları olumsuzluk nedeniyle gelişme
şansına dün olduğu gibi bugün ve yarın da sahip değildir. Ancak
demokratik dönüşümle sınırlı bir şansa sahip olabilirler.
düşürülmüş bir kadınla onurlu, anlamlı bir yaşamın paylaşılamayacağı da
açıktır. Mevcut kadınlı yaşam, gırtlağına kadar herkesin, genelin en
alçaltıcı köleliğe gömüldüğü bir tarz olduğunu bilerek, hissederek
çözümleyici ve eylemsel olmak; yaşamın kurtuluşunun doğru yolu
olmaktadır. Kadınla anlamlı ve onurlu yaşamın büyük bilgelik, yücelik
gerektirdiğini hiç unutmamak gerekir. Aşk ideası olanların bunu
gerçekleştirme yolunun bu bilgelik ve yücelikten geçtiğini her an
hatırlamaları gerekir. Başka türlüsü aşka ihanet ve köleliğe hizmettir.
Toplumsal hakikate ulaşılmadan aşka erişilemez.
REBER APO’nun savunmalarından derlemeler.
|
|