Kadın, Evrenle Uyumun İzdüşümüdür
               
Dilzar Dîlok
İnsanlar olarak bulduğumuz her cevabın yeni bir soruyu getirmesi, insan oluşumuzun bir özelliğiyken aynı zamanda evren olmaya doğru gittiğimizin bir göstergesi değil midir? Bir oyun gibi görünse de, özünde, bu algı, mevcut olanla yetinmeyen evrenin insandaki izdüşümüdür. Hakikatin açıklanmasına sözcülük eden ozanlara “kâinatın aynasıyım” dedirten gerçeklik de aynı algıdan kaynağını almaktadır.

İnsan siluetinde kendini yetkinleştiren evrenin amacı, yaratımın, en güzel kavramlaşmasını sağlamak ise, insanda ortaya çıkan anlam yükseldiğinde güzelliğin, cazibenin ve etki gücünün artması gerçeği, evrenin bu kavramlaşma isteminin bir izahıdır. Örneğin sonbaharın hüznü, bizlere hükmetmekte, tekmil benliğimizi kaplamaktadır. Bu hüznün adresi yoktur üstelik. Dünyanın her yerinde ve her çağda sonbaharın böyle bir anlamı, bir izdüşümü olmuştur. Bir aynadan içine girdiğimiz büyü gibi giriveririz sonbaharın hüznüne. İstisnasız tüm insanlar girer bu sarı hüzünlerin hükümranlığına ve bunun evrenin hüznünü paylaşmak olduğunu az çok anlar herkes. Ya da bahar açılmaları… Baharda çiçeklenen doğaya özenmiş sayarız kendi çiçeklenmek isteyen yürek kabarışlarımızı. Bizdeki kabarış, toprağa düşen cemrenin bir kardeşinin de yüreğimize düşmesinin yarattığı kımıltıdır ve baharın izdüşümüdür. Mevsimlerin döngüsü bizlere evrenin çocuğu olduğumuzu en belirgin anlatan zaman aralıklarıdır.

Kadının bu evren uyumunu, evrenin izdüşümü olma durumunu daha belirgin yaşadığı inkâr edilemez. Kadına atfedilen krizli kişilik ya da kadınların bazı dönemlerde yaşadıkları kaos, kadınları hem çekici hem de anlaşılmaz kılmaktadır. Bu durum, mevsimlerin de ötesinde, evrende gerçekleşen oluşumları duyumsamanın, akışı sezerek akışın hüznüne katılmanın bir belirtisidir. Kimi zaman sebepsiz sanılan hüzünler yine kadının sezgi gücünün derinliğinden kaynaklıdır.

Yine kadının baharda yaşadığı yeniden doğuş her ay döngüsünde yaşadığı yenilenmelerin bir toplamı şeklinde ortaya çıkmaktadır. Toprak ana deyimi, ana tanrıçalar zamanından bizlere kalmış, mitolojilerde de oldukça yer almış ve bugüne kadar söylenegelmiş bir sıfattır. Tüm zamanlarda bu gerçeğin söylenegelmesi, inkâr edilemeyecek kadar yaşamın ve cinslerin varoluşuna yerleşmiş olmasından kaynaklıdır. Sonbahar ve kış mevsimlerinde yağmur ve kar sularına doyan toprak giderek kabarır ve toprağın altına gizlenmiş olan tohumu, kendi çocuğunu, zamanı geldiğinde doğurur. Kadın rahminde çocuğun büyümesi de bu kabarışa benzetilmiştir. Giderek kabarır ve zamanı geldiğinde çocuk dünyaya gelir. Toprakla kadının bu bahar kardeşliği, kadını toprağa yakınlaştıran ve oluştuğu gerçeği, ana maddeyi daha derinden algılamayı, toprağı sezerek öğrenmeyi de getirmiştir. Bundan dolayı, doğa, kadının hem bedeninin hem de ruhunun kozasıdır. Kadın ruhu doğada, doğaya özenerek, benzeyerek ve doğa gibi oluşarak şekillenir ve ortaya yaşam enerjisiyle dolu bir gerçekleşme çıkar. 

 “Kendimi bildim bileli” diye başlayan ve insanların çok dile getirdiği bir deyim vardır. Kendini bilme arayışının yetişkinlerde çok gelişmesine rağmen bu deyimin çocukluk yılları için kullanılması bir tezat oluşturmaktadır. Yine de kendini bilmeye ve kavramlaştırmaya başlamanın arayışlarla bağlantısı inkâr edilemez bir gerçekliktir. 

İnsanın arayışları, onun yaşamını belirleyen rengi oluşturmaktadır. Nereye gideceğini gösteren yol işaretleri olur aynı zamanda. Arayışları yüksek insanı evrenin en gelişkin varlığı saymanın, anlam arttıkça güzelliğin fazlalaşmasının ve düşünsel-ruhsal güzellik denilen kavrayış zenginliğinin maddeye yansımasının temelinde, evrenin kendini arayışlarda geliştirme özelliği vardır diyebiliriz öyleyse.

Durduğumuzu sansak da, evren her an kendini var etmektedir. Var olma aşamaları anlamın da örüldüğü aşamalardır. Kelebeğin anlamını oluşturan kozadır. Koza bilemez oluşturacağı yeni kendisini ama derin bir evrenle birlikte oluş anlayışıyla kendi oluşumuna katılır. Sormaz yarınını. Kelebekle akrabalığından bihaberdir ve bunu sorgulamaz da. Sadece var olur ve evrenin varoluşuna katılır. Kelebek bilmez, bebeklik yıllarını anlatan kozasının güçlü anlatımların zirvesine konu olduğunu. Kenenin, kendi sabrının, metanetinin ve ısrarının örnek alındığını bilmediği gibi…  Oysa insan olarak bizler kenenin sabrını da örnek alırız, yaşam iddiasını da. Kelebeğin kozasını ördüğü inceliği de örnek alırız, yaşarken gösterdiği rengârenk canlılığı da. Ve bu özendiğimiz doğa parçalarıyla insan olmamızın getirdiği anlamları birleştirerek kendi zamanımızdan taşar, kendi hakikatimize ulaşmaya çalışırız. Bir parça ulaştığımızı hissetsek, dünyalar bizim olur, evrenle bütünleşiriz böyle zamanlarda.

Yaşam anlamının zirveye çıktığı anlardır bu anlar. Bu anlardan bir diğeri de ölümün anlamının anımsandığı, onu anlama çabasında içine girilen sorgulamaların geliştiği zamanlardır.

Ölüm, yaşamımızın içinde var olan bir gerçekliktir. Birçok arayışın ölümsüzlük arayışı olmasına rağmen ölümün yaşamsallığına bir kanıt oluşturması, paradoks gibi görünse de bir varoluşsal gerçektir. Neden karanlıktır ölüm? Gözlerin bir daha açılmamak üzere kapanıp ışığın o kapalı kapılar ardında kalmasından mı? Ölüm bir tükeniş midir, yoksa sosyolojik bir olgu deyip kavramsallaştırdığımızı düşündüğümüz bir kaçınılmaz mı?

Ölüm üzerine söz söylememiş kimse yoktur bu dünyada. Yazar-çizer, iyi-kötü, düşünen-düşünmeyen, erkek-kadın, genç-yaşlı herkes ölümü tanır, bilir. Herkes onu bilir ama tanımama istemiyle ona bir tanım bulur. Nihayetinde ölümü tanımak, ölümü yaşamak demektir. Tanımak, ölümün insana ait olduğu bilincini yüksek sesle itiraf etmektir. Tanıdıktan sonra, insana ait olmaktadır olgular. Yaşam gibi… Canlılara ait gerçeklik...

Yaşamı, zamanın bir boyutu sayarsak, ölüm de diğer boyutu olmaktadır. Ölümü düşünmek istemeyiz genelde. Ölümün bilinmezliğini düşünür, onun bilinmezliği karşısında kendimizi aciz hissederiz. Ölümü hep karşısında savaştığımız ve yenmemiz gereken bir düşman gibi görmek, insanları ölüm karşısında acze sürüklemekte, bu acizlik durumu zamanla korkuya dönüşmektedir. Çünkü karşımızdaki düşman ölüm olursa, yeniliriz o düşmana ve ölüme.

Yaşam üzerine tüm bilimsel araştırmalara ve açıklamalara rağmen insanlar, ölümden korkmaktadır. İnsanlar olarak korkuyoruz ölümden ve ölüm deyince bir mahrumiyet duygusu yaşıyoruz. Bir derin kimsesizlik, bir ıssızlık. Tenha bir çaresizlik. Bir yapayalnızlık ve buna benzer öksüz kalmış duygular. Derinden derine, hem de en az bin yıllar öncesindeki kadar eski ve köklü. İnsanlık ailesi eskiyen ömürler boyunca çok şey öğrenmiş olmasına rağmen henüz ölümün varoluşun başladığı andan itibaren insanlıkla devinen bir gerçek olduğunu bilip onu kucaklamayı öğrenememiştir. Ölüm nasıl kucaklanabilir ki! Kimler cesaret edebilir, binlerce yıl boyunca insanlığın sinesine-belleğine yok oluş olarak yerleşen bir çaresizliğin suretini kucaklamaya! Kimin gücü yeter bir dönülmez ıssızlığı hakikat bilip kucaklamaya…

Korkulardan sıyrılmanın en temel yolunun korkuyu yaratan etkenin var olmadığı algısını beyne kabul ettirmek olduğunu, gerçeğin böyle oluştuğunu ve bizlerin de bu gerçeği bilip kavradığını sanırız. Ama öyle değildir aslolan. Bunu bilseydik, hayatımızın önemli aşamalarında kendimize idrak ettirebilirdik. Ama bildiğimizi sandığımız birçok şey gibi, bu da ezberlenmiş bir algı olarak durmaktadır taşınır bilgi kütüphanemiz olan beynimizde. Sadece durmaktadır yani. Öyle harekete geçip de bir amaca yönelerek anlama ulaştığı pek görülmez. Çünkü bildiklerimizin çoğu gibi bunu da uygulamaktan uzak yaşayabilmekteyiz. Özgürlük gibi, güzellik gibi, sonsuz sevgi ve daha birçok şey gibi... 

Korkulara yol açan ölümse, ölüm geldiğinde bizim olmayacağımızı söyleyen düşünürler, insandaki ölüm korkusunu yenmeyi mi amaçlarlar, yoksa ölümden korkmadıklarını bizlere göstermeyi mi? “Ben varsam ölüm yoktur, ölüm geldiğinde ben olmayacağım” demek, binlerce yıllık korkuyu ilk algıyla insana mantıklı gelen tekerleme yoluyla aştırmaya çalışmak olarak adlandırılabilir. Ama ne yazık ki, insan aklına mantıklı gelen her bilgi, yine aynı insanın yürek haritasının sınırlarını geçme pasaportuna sahip değildir. Bundandır, yüreği ikna etmek beyni ikna etmekten daha zordur her zaman.

Ölümün var olup olmadığını düşünmeyi, hatta sorgulamayı getirmeyiz aklımıza. Çünkü ölümün var olduğunu, çocukluktan itibaren bütün ömre yayılan bir acıyla algılarız ve karşısında boynu bükük bir çaresizlik, bir eksiklik yaşarız. Kendi ölümlülüğümüzü bilemesek de, kaybettiğimiz sevdiklerimizdir ölüm karşısında çocukluğumuzu çaresiz bırakan. Ölüm karşısında kendi yaşıyor oluşumuzdan suçluluk duyarız. Ölüm gibi, dönemsel olmayan çaresizlikler, birer tanrı olup yargıç edasıyla dururlar karşımızda.

Her tanrısallıkta yerleşik bir çaresizlik vardır. İnsanlar, karşısında çaresiz kaldıkları şeylere tapmayı kurtuluş saymışlardır tarih boyunca. Fırtınalara ya da şimşeklere de aynı şekilde ilahi bir gözle bakmak, bu doğa olayları karşısında duyulan çaresizlik hissinden kaynaklıdır. Çaresizlik bir suç hissi verdiğinde, tapınmak da suçtan kurtulmanın bir yöntemi olarak algılanmakta, bu yolla teist düşüncenin inşası tamamlanmaktadır. Tanrıların gazabı denilen şey budur biraz da. “Bükemediğin eli öp” diye bizlere telkinde bulunan toplumsal öğretiler biraz da bu tanrısallığı anlatmaktadır. Karşısında çaresiz kaldığın olgulara tapınmak öğütlenmektedir bu sözle. Hepimiz, katiline tapınması öğütlenen birer maktul oluruz bu zihniyetin ilmekleri arasında.

Bizden üstün bir iradenin varlığı, onu kabullendiğimiz anda bizi işgal etmektedir. Bunu kabullendiğimiz anda ikilem oluşmakta ve üstün dediğimiz irade bize hükmetmeye başlamaktadır. Üstün irade, alttakilere hükmetmektedir. Evrenin ortak oluşum iradesini bilip kendimizde de bu iradenin bir yansımasını görmek yerine, kendimizi yaratılmış olarak görmeyi yeğlemek, kolay olduğu için mi tercih edilmiştir yoksa bizlere dayatılan yaşam anlayışının bir sonucu mudur? Bunu sadece kolay olanı tercih etmek şeklinde tanımlamak, insanın ulaşmış olduğu anlam düzeyini düşürmek olur sanırım. Çünkü bu tanımlama düzeyinin oluşumu çok zorlu süreçlerin bir sonucudur.

İnsanın evren iradesiyle uyumu, uygarlığın tüm kirlerine, köleleştirmelere, katliamlara, baskı ve zorbalıklara, inkârlara ve her türlü var oluş dışı uygulamalara rağmen tüketilememiştir. Bu gerçeklik bizlere büyük bir güç vermektedir. Çünkü evrenin iradesiyle kendimiz arasında bir uyumun olduğunu kabul ettiğimiz anda, tanrısallıkları reddetmekte ve var olmaya başlamaktayız. Var olmaya başladığımızda, karşısında kendi irademizin ortadan kalktığını düşündüğümüz ve çaresiz kalakaldığımız algıların oluşturduğu tanrısallığın ortadan kalktığını az da olsa görmekteyiz.

Olmayan dermanları aramayı bıraktığımızda, var olduğunu düşündüğümüz dertlerin silinip gideceğini kabullenmek zordur mevcut algımızla. Çaresizliklerden sıyrılmanın korkularımızdan da sıyrılmak demek olduğunu da çokluk göremeyiz. Tedavisi olmayan bir hastalığın ilacını arayan insanın yaşadığı umutsuzluk, korkunçtur. Hele öyle bir ilacın olmadığını biliyorsa, katlanılması zor bir acı oluşur. Aslolan ise, dert varsa dermanın da muhakkak var olduğudur. Var olan her şeyi göremediğimiz gibi dertlerimizin dermanlarını da göremeyebiliriz, ama onlar vardır. Derman yoksa öyle bir dert de olmayacaktır. Köleliği özgürlüksüz düşünemeyeceğimiz gibidir bu durum. Basit bir çıkarım gibi görünen bu formül, yaşamda kendimize giydirdiğimiz katlanılamazlıkları ortadan kaldırmanın güzel bir yöntemi olabilir. 

Çaresi yoksa ölümün, ölüm, çare aranan bir dert olmamalıdır. Yoksa yaşam, yaşanılır olmaktan çıkıp Gılgameş’inki gibi umutsuz bir arayışla sürüp gider. Neden mi? Olmayan çareleri aramak ve de bulamamak, insanları, yaşamın anlamına karşı inançsızlaştırmaktadır da ondan. Çaresi yoksa ölümün, ölüm, çaresi bulunmaz bir dert değildir. Ulaşacağımız bir bilgiyse bu belirleme, bunu “bükemediği eli öpmek” şeklinde bir boyun eğme olarak algılamamak gerekir. Çünkü algı biçimleri yaşamın doğru yaşanıp yaşanamayacağını da gösterir. Bu bilgiye ulaşıyorsak, insan olarak, dahası evrenin bir çocuğu olarak, evren iradesiyle aramızdaki uyumu keşfetmiş olmamız gerekir. İradelerin uyumu yoksa tüm tanrısallıklarda olduğu gibi bir hükmetme var demektir. Hükmetmenin özgür varoluşun karşıtı olduğu da, genelde bilinen bir gerçektir.

Ölüm bilinci ne zaman yerleştirilmiştir insanın belleğine…

Ölüm bilincinin yarattığı korku, kimleri sevindirir ki, böylesine köklü bir tarzda yokluk olarak yerleştirilmiş olsun bilincin kuytularına…

Kim, ne zaman inşa etmiştir bu duyguyu…

Öbür dünya mefhumunu insanın zihnine yerleştirip korkuyu yaratan zihniyetle ölüm mefhumunu bir korku olarak insan algısına yerleştiren zihniyet aynı olmalı… Her iki mefhumun birbirine bağımlılığı öyle derindir ki, birlikte dünyaya gelmiş ve birbiri olmadan yaşayamayan siyam ikizleri gibidirler. Öbür dünya yoksa ölüm korkusuna gerek var mıdır? Bugün dünyamızda milyonlarca insan, öldükten sonra çekeceği ızdırabı düşünerek yaşamını bir işkenceye dönüştürmektedir. Ve insanlar, o ızdırabı öldükten sonra yaşamamak için, aynı ızdırabı bu dünyada yaşatmaktadırlar kendilerine. Yine milyonlarca insan, bu düşüncelerden kurtulmak amacıyla bir yerlere gidip gelmekte, bir şeyleri yapmak zorunda hissetmekte, bazı şeyleri söylemek mecburiyetini yaşamakta ve her an kendileri olmaktan çıkmaktadırlar. Her an kendisi olmaktan çıkan insan, özgürlükten oldukça uzaklaşmış olan insandır. Çünkü özgürlüğün temel ilkelerinden biri, çokça söylendiği gibi kendisi olmak, kendini bilmektir. Tüm tanrısallıklara, icat edilmiş kutsallıklara rağmen kendi olmak ve bu kendiliğin bilincinde olmak, özgür yaşamanın biricik şartıdır. İnsanlar tanrısallıklara ve icat edilen kutsallıklara tapınmakla kendisi olmaktan çıkmakta, iradesini, kutsalı icat edenlerin eline vermektedir. Ve insanlara bu yolla, tapınma öğretilmektedir. Bu yöntemlerle ızdırap çekeceği düşüncesinin korkusu insana hükmetmekte ve insanlar, tapınç unsurlarına tabi olmaktadır. Bu yöntemlerle insanların kalbi ve beyni mühürlenmektedir.

Korku tanrısının en güçlü olduğu yerdir acı. Ve insanlar, yarınki acılardan kurtulma adına bugünü tekmil acıya dönüştürüp dururlar… Bugünün mutlulukları yarının acılarına feda edilir. Hem de bireysel, kendine cennet yolunu aralama adına. Hiçbir toplumsal gerekçe, özgürlük ya da gelecek ütopyası olmadan, sadece kendi tekil varlığını cehennem yangınlarından kurtarmak için kendi zamanını bir acıya, bedele dönüştürmek anlamsızdır. Korkuların tanrısallıkla birlikteliğidir bu… Oysa korkulardan sıyrılarak yaşamak ne güzeldir. Öldüğünde artık olmayacağını bildiği yaşam ayrıntılarını kendi oluşum zamanında gün gün tamamlamak varsa eğer içinde, nasıl karşılanır ölüm? Yaşamın sonsuz olmadığını her insan bilmektedir. Buna rağmen hiç kimse, ölümün bu sonsuz olmayışı yaratan şey olduğunu kabullenmek istememektedir. Her anı bir doğum ve ölüm içiçeliği olarak görmek, yaşam anlayışına ve günlük yaşama nasıl yansıyacaktır? Yaşarken yaşamı dolu kılmak ve herhangi bir zamanda ölüm geldiğinde bir mahrumiyet duygusu yaşamamak, bu korkulardan sıyrılmanın temel bir yöntemi olabilir.

Hiçbir zaman bitmeyeceğini nihayet anladığımız yarımlıklar en aza indirgenmişse ve “bu dünyaya geldim ve anlamlı bir yaşamı yaşadım, özgür bir soluk aldım” diyebiliyorsa kişi, yaşam neden daha fazla sevilmesin, neden uğruna ölünmesin ki…

Che’nin ölüme hoş geldin deyişi de bu gerçeklikle bağlantılıdır. Özgürlüğü yakından soluyanların benzer duyguları yaşamaları da aynı kaynaktan gücünü almaktadır. Ölümün bu kadar doğal karşılanması, bir yaşam amacına bağlanarak bunca sade anlatılması oldukça güzel... Özgürlük aşkıyla mücadele ederken kaçınılmaz olanın bilinciyle seni bekleyen yarını sebatla, metanetle karşılamak… Ve kendi hakikatini, hakikatten payına düşeni sevgiyle kucaklamak… Payına düşen hakikati kucaklayabilen insan, yeni anlamlar yaratabilmiş demektir. Çünkü ölüm korkusu karşısında insanın en temel kazanımı, yeni yaratılan anlamlarla mümkün olmuştur.

Yeni yaratılan anlamlar, yaşam tanımının derinliğiyle ve evrenle uyumuyla bağlantılıdır. Yaşam tanımı neden bu kadar çoktur? Neden yaşayan herkesin bir yaşam tanımı vardır? Aynı öğeyi çoğalan tanımlamalarla ifade etme çabası, tanımlanamama korkusundan mıdır? Kimileri yaşamı, tersinden açıklamaya çalışırlar. Yaşamı, ölümün yardımıyla izah etmek, yaşamı mı anlatır yoksa ölümü mü izah eder. Bu tarz anlatımlardan anlaşılması gereken bir şey vardır, yaşamı anlamak için ölümlülüğü düşünmek gerekir. Yaşamın anlamı sonluluğunda gizlidir. Bu sonluluğu yaratan da ölüm olduğuna göre, ölüm, yaşama anlam kazandıran, zamanın değerini daha çok bilmemizi sağlayan temel bir dürtüdür.

Belki de sadece korkudan ibaret olan ölüm algısından nasıl kurtulabiliriz?

 

 

 

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com