KADIN MÜCADELESİ VE ULUS-ULUSAL MÜCADELE İLİŞKİSİ


 İlk ezilen sınıf, ulus ve cinsin kadın olması tespiti, kadın mücadelesini çok yönlü kıldığı gibi, demokratik ve özgür yaşamın da temel faktörü haline getirir. Tüm bu mücadele alanlarına kadının özgürlük ideolojisi ve mücadelesi ile katılımı, bu kavramların genetik şifrelerini çözer ve özgürlük esaslarında yeni bir şifrelemeyi şekillendirir. Bu, özüne daha da yakınlaştıracak tarzda özgürlüğü, demokrasiyi ve eşitliği getiren bir yenilenme karakterine sahiptir. 21.yüzyılda giderek gelişen bu bilinç, binlerce yılın egemenlikçi değer yargıları kadar ezilenlerin de binlerce yıllık eşitlik-özgürlük-kardeşlik mücadelelerini de yeni bir içeriğe ve biçime kavuşturur. Bu anlamda çok tarihi ve belirleyici bir muhtevaya sahiptir.

Bu yazıda biz daha çok kadın ve ulus-ulusal mücadele ilişkisini, geçirdiği evreleri ve bunun sonucunda hem toplum ve hem de kadın açısından ortaya çıkardığı sonuçları ele almaya çalışacağız. Toplumun örgütsel evriminin uluslaşma düzeyine gelmesi elbette ki bir gelişmedir, ancak ulus olgusunun egemenler tarafından sahiplenilmesi ve tekleştirilerek merkezileştirilmesi çok büyük sakıncaları ortaya çıkarmıştır. Kadın açısından mevcut ortaya çıkan ulusal şekillenişleri ele aldığımızda da yine sakıncalı birçok gerçeklikle karşı karşıya geliriz. Dolayısıyla burjuvazinin kendine mal ederek çarpıklaştırdığı ulus olgusunu, kadın açısından özellikle derin irdelemek gerekmektedir. Bu sorunu “ulusal sorunda kadının rolü, yeri” gibi alışkın olduğumuz kavramlarla izah etmeye çalışmak, hele çözmeye çalışmak, gerçekten de yetersiz, yetersizliği ile birlikte yanlış bir çaba olacaktır. Biz bugün dünya genelinde, bir yanda dar ulus mantığıyla gelişen milliyetçiliğin, bir yanda da dar ulusçuluğu aşmış küreselleşen sermaye gerçekliğinin bir ikilem, bir kısır döngü olarak sorunları nasıl ağırlaştırdığına tanık olmaktayız. Sorunun böylesine ağırlaşmasında etkili olan ardı ardına birçok neden sıralayabiliriz. Ancak en temel nedenlerden biri olarak, gerek ulus şekillenmesinde gerekse de sözde ulusu aşan ve küreselleşen emperyalist örgütlenme biçiminde, kadın iradesinin özgürlük ve eşitlik esaslarında katılımının gerçekleşmeyişini belirtmek durumundayız.

Öncelikle Önderliğimizin “Bir Halkı Savunma” kitabında ulus kavramı boyutuyla getirdiği yeni açılım, tarihi bazı yanlışlardan, saptırmalardan kurtarma yaklaşımı çok önemlidir. Kadın açısından ele alacağımız boyutu değerlendirirken, bu tarihi yanlışı ve Önderliğimizin getirdiği yeni açılımı iyi görmek gerekir. Çünkü kadın boyutunda temel halkayı buradan iyi yakalayabiliriz.

“Toplumlarda kılan, kabile, aşiret, milliyet ve millet şeklindeki süreç kendine özgü bir diyalektiğe sahiptir. Sınıflı toplumun ürünü olarak doğmazlar. Kapitalizm olmadan da ulus olabilir. Ulus şekillenmesinde dil, kültür, tarih ve siyasal güç daha belirleyici rol oynar.” (Bir Halkı Savunma kitabından)

Sosyal bir varlık olan insanın ve toplumun, ortak yaşam-ortak üretim eyleminde, kendine has, kendi zaman ve mekanına uygun geliştirdiği örgütlenme biçimleri vardır. İşte bu klandan başlar günümüzde ulusa kadar hatta ulusu da aşan örgütlenme biçimlerine kadar varır. Bunu yaratan, toplumun ortak yaşam kültürüdür, aynı topraklarda yaşama, aynı dilde konuşma, aynı acıları ve sevinçleri paylaşma, toplu emek harcama gibi faktörlerdir. Yoksa tepeden egemenlerin iktidar araçları sonucu ortaya çıkmaz. Bilakis egemenler burada olumsuz, dağıtıcı ve parçalayıcı bir rol oynar. Birleştirici ve biriktirici, geliştirici olanlar, üretimi gerçekleştiren iktidarın dışında kalan güçler,  halklardır.  

Burada halkların geliştirdiği değerler üzerine konan ve onu kendine mal eden egemen iktidar olgusunu görebilmek ve ayırt edebilmek önemlidir. Çünkü yazılan tarih gerçek emek sahiplerini yok sayarak ve egemen güçlere ait kılınarak yazılan, yani çarpıtılarak yazılan bir tarihtir. Dolayısıyla ortaya çıkan sonuçlarda köylünün, işçinin, kadının, çocuğun, zanaat çinin vb. emeği görülmez ve tüm bunlar matematikteki etkisiz eleman rolüne büründürülür ve herkes de buna inandırılır. Oysa tabandaki bu gelişim, önü alınamaz bir gelişimdir ve gerçekten kendine ait ve ihtiyaçlarına cevap veren bir tarzda gelişim gösterir. Dikkat edersek hangi ad altında olursa olsun bu tabandan gelişen örgütlenmeleri, belli bir süreden sonra egemen olan iktidar güçleri kendi çıkarlarına uygun bir yapılanmaya kavuşturur, kendine benzetmeye başlar. Tabii ki bu çarpıtma var olan gerçekliği ortadan kaldırmaya yetmez. İnsanlığın değişik biçimlerde ortaya çıkardığı mücadeleler ve bunun geliştirdiği alternatif zihniyet, gerçekliği daha doğru çözümleme ve yerli yerine oturtma noktasında gelişim göstermektedir. Nitekim bilimin ve teknolojinin bu denli geliştiği ve insanlık mücadelesinin artık daha da derinleştiği çağımızda, artık tarihi yalanlar deşifre edilip gerçekler daha güçlü açığa çıkarılmaktadır.

Kadın ve ulus konusu etrafında, tarihte gelişen toplumsal örgütlenmeleri ve son olarak ulus örgütlenmelerini ele almaya çalışırsak;

 Klan ve giderek kabile örgütlenmelerinde kadın toplumun başat öğesidir, yaşamın temel örgütleyici ve yönlendirici gücüdür. Anaerkil sistemin eşitlikçi özü belirgin ön plandadır yaşam içerisinde. Ancak erkek egemenlikli sistem adım adım geliştikçe, kadın doğacak olan uygarlığın eşitsizliğinin, sömürüsünün ve özgürlüksüzlüğünün en birincil kurbanı olur. Kadın her şeyiyle, fiziğinden ruhuna kadar sömürü alanı haline getirilir ve etkinlik yaratan-yaratacak tüm özellikleri aşağılanır, yok sayılır. Görünür yaşam ve gerçeklik içerisinde etkinlik alanları ve olanakları birer birer elinden alınır. Daha sonra gelişen tüm toplumsal örgütlenme biçimleri, kadına yaklaşım boyutuyla özsel bir farklılık arz etmez, bu artık bir gelenek, bir sistem, bir zihniyet haline getirilir. Ataerkil sistem dediğimiz bu sistem, yaşamın her boyutunda tek cinsliliği, tek taraflılığı getirir. Aşiretlerden bugünkü ulus şekillenmesine kadar kadın tek taraflı toplumsal örgütlenmelerin temel çelişkisi olarak varlık gösterir. Temel çelişki olarak var olan, ancak bir türlü temel çelişki olarak adlandırılmayan bir varlık gösterme biçimidir bu. Erkek eksenli bakış ve zihniyetle oluşan her yeni sistem, bazı biçimsel yumuşama veya reformsal yaklaşımlar geliştirse de özünde hep erkek lehine gelişen tek taraflılığı korudu, geliştirdi. 

Ulus adını verdiğimiz toplumsal örgütlenme modeli de böyle bir hezeyan yaratmıştır kadın açısından. Rönesans’la birlikte zihinsel aydınlanma süreci ve toplumsal üretimin daha kolektifleşmesi, ortak pazar ihtiyacının daha ön plana çıkması vb. nedenler, bir yandan bireyin gücünü daha ön plana çıkarttı, bir yandan da aynı topraklar üzerinde yaşayan insanların giderek daha fazla ortaklaşmasını, dil, kültür, pazar birliğini geliştirmeyi dayattı. Yıllar geçtikçe olgunlaşan bu tabandan gelişim, esasta bireysel ve toplumsal özgürlük, toplumsal kardeşlik, eşitlik arayışında idi. İktidarı, bu talepleri esas alan kitleleri kazanmakta gören burjuva sınıfı, bu söylemleri en radikal bir biçimde savunarak, dönemsel olarak en özgürlükçü, eşitlikçi sınıf kesildi. Kitleleri arkasına almak için bu sloganları kullanma kurnazlığını ustaca geliştirdi. Böylece ulus örgütlenme biçiminin doğal gelişim çizgisi, burjuvazinin bu ikiyüzlü yaklaşımıyla birlikte kırıldı. Ve nihayetinde tabandan gelişen gücü arkasına alarak ulusal değerleri kendine mal etti.

Bu devrimlerin ardına baktığımızda kadını çok belirgin görürüz. Bir Fransız devrimi bu noktada çok çarpıcıdır. Kadının Fransız devrimindeki yer alışı, inkar edilemeyecek düzeyde belirgindir. Feodal kurumlara, değer yargılarına karşı ayaklanmanın, ulusal savunmada direnişin baş tacıdır kadın. Nihayetinde devrim gerçekleşip burjuva iktidarlaşması kurumlaştığında, artık ulusallık tarihe yeni bir değer olarak hediye edilir, ancak kadın yine devre dışı bırakılır. Özgürlük, eşitlik, adalet taleplerinin esasta erkek için söylendiği çok geçmeden anlaşılır.

Egemen erkek zihniyeti burjuva devriminde kadını devre dışı bırakarak, doğal ulusal gelişimi rayından çıkartıp yarım bıraktı. Topal bir uluslaşmaya, yarım bir toplumsal örgütlenişe yol açtı. Uluslaşmanın doğal evrimine kendi çıkarlarına göre müdahale ederek kırılmasını sağladı. Kırılan ve yarım kalan, kompleksli ve kendine güvensizdir. Bu nedenle burjuvazi yarımlığından kaynaklı kompleksini, devletleşen, tekleşen ve merkezileşen uluslaşma sürecini geliştirerek örtmeye çalıştı. Sözde kadın ulusal gelişimin sembolü gibi gösterildi, ancak birey olarak erkeğe tanınan hiçbir hak tanınmadı, kadının adı bile geçmedi. Yani ulusal kurumlaşmalarda, eşitlik, özgürlük, adalet söylemlerinde kadın yok sayıldı.  

 Ulus özünde egemen ve ezici değildir. Ulus olgusunu ezici hale getiren, milliyetçi bir mecraya sürüklenmesi, sınırlara hapsedilmesi ve devletle özdeşleştirilmesidir. Ki bunun önemli bir nedeni de kadının uluslaşma sürecinden dışlanmasıdır. Ulus-devletler ve bunun temel ideolojisi milliyetçilik, başarısını ulus üzerinde erkek egemenliğini inşa etmesine ve bu anlamda kadını dışlamasına borçludur. Ulus-devlet ve milliyetçilik, kesinlikle egemen erkek karakterlidir. Egemen erkek zihniyeti, anti-demokratik karakteriyle hiçbir özgünlüğü tanımaz, farklılıkların kimliğine saygı göstermez, iradesini tanımaz. Bunun içindir ki ulus-devlet oluşumları, mevcut ulusal sınırlar içerisinde çok çeşitli etnik yapılanmaları tek bir potada eritme politikasını esas almışlardır. Cins boyutunda yaşanan teklik, ulusal boyutta da tekliği getirmiş ve bu zihniyet kendini daha sonraları zaten saf ırk anlayışına, faşizme kadar da götürebilmiştir. Kadın iradesini tanımama eşittir halkların iradesini tanımama, farklılıkları tasfiye etmedir.   

Burjuva devrimlerinde ulus olgusu böyle bir mecraya doğru sürüklenir iken, gerek sosyalist devrimler, gerekse de ulusal kurtuluş mücadelesi veren ve kazanan uluslar-halklar, ulusun bahsettiğimiz bu başlangıç karakterini aşamayıp bu hastalıktan sıyrılamadılar. Bir Sovyetler Birliği proleteryanın öncülüğünde Rus gericiliğine karşı amansız mücadele verip ezilenler adına ilk defa bir devletleşmeyi yaşarken, sonunu da özünde bu ulus-devletleşmeyi aşamamaktan, demokrasiyi-özgürlüğü içte geliştirememekten kaynaklı getirdi. Lenin’in getirdiği “ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesi, ezilen halklar açısından bir bayrak haline geldi, birçok ulusal mücadelenin temel perspektifi oldu. “Ulusların kendi kaderini tayin hakkı” ilkesinin ulus-devlet anlayışı ile, sınırlar çizme ile özdeşleşmesi, burjuvazinin saptırdığı ulus anlayışının yansımasından başka bir şey değildir. Çok büyük bedeller ödenerek, çok anlamlı değerler ortaya çıkarılarak gelişen bu mücadeleler sonucunda, aşılması gereken temel nokta zihniyette aşılamadığı için istenilen sonuç yaratılamadı. Tabii bu mücadelelerin anlamsız, boş olduğunu belirtmiyoruz, ancak çıkarılması gereken dersler boyutuyla ele almak önemlidir. Temel kaybedilen boyutu anlamak açısından değerlendirmek gereklidir.

Sonuçta ezilen halklar sömürgeci oligarşik güçlere karşı mücadelelerinde başarı kazandılar. Ancak o ulusun sınırları içerisinde, demokrasi, özgürlük, eşitlik ve adalet boyutunda gelişimi ölçü aldığımızda aynı başarı gösterilemedi. Dünyanın hemen her bölgesinde, her ulusun içinde, sosyal, ekonomik, ahlaki, kültürel sorunlar çözülmedi, uluslar hala yoğun olarak bu sorunlarla boğuşmaktadırlar. O halde ulus mücadelesi, salt egemen sömürücü güce karşı mücadele olarak ele alınamaz. Ulus mücadelesi, her şeyden önce bu sanal ‘tek’lik hastalığından sıyrılabilme mücadelesidir. Aynı topraklar üzerinde ortak yaşayan tüm etnik kimlikleri bir özne olarak görmek kadar kadın kimliğini de tanımak, onun yaşamsal ihtiyaçlarını ulusun yaşamsal ihtiyaçları olarak görmek, doğru bir ulus ve ulusal mücadele anlayışıdır. Ki bunun kendisi de demokratik ulus yaratmaya tekabül eder. 

Mevcut ulus hastalıklarında, gelişen milliyetçilikte ve milliyetçi savaşlarda, başta kadının dışlandığı anti demokratik özü görebilmek çok önemlidir. Ulus oluşumlarında kadın sadece ulusun neslini, soyunu devam ettirmenin bir aracı olarak ele alınır, bu nedenle de ulusun çekirdeği olan aile olgusuna hapsedilir. Özellikle de Batı ihracı uluslaşma elbisesi giydirilen Ortadoğu gerçeğinde bu çok daha katı biçimlerde yaşanmaktadır. Ortadoğu’da zaten despot bir çizgide gelişen iktidarlaşma, kendine ait olmayan ve zorla giydirilen ulus-devlet elbisesini de giyindiğinde, daha da katılaşır. Ulus ve aile konuları, en hassas konular haline gelir. Ulus devletin bekaası için, kadının çekirdek aile örgütlenmesini bozacak, aşındıracak herhangi bir yaklaşımının hesabı katledilerek sorulur. Bu sisteme itaat etmeyen kadın, bir nevi bölücü terörist muamelesi görür. Bu nedenle kadına aile yaşamı dışında hiçbir alternatif bırakılmaz. Çünkü bu da ulus devletin kırmızı çizgisi, bölünmez-parçalanmaz bir boyutudur. Mevcut aile gerçekliğine dokunmak, devletin kutsallığına dokunmak gibidir. Önderliğimiz bir görüşme notunda kadın-erkek ilişkileri boyutunda “Ben kadın erkek ilişkilerinin yüzde doksanını tecavüz olarak nitelendiriyorum. Bunların temelinde çok çirkin ilişkiler vardır. … Benim karşı olduğum husus, bu tecavüz kültürüdür. Evlilik öncesi ve hatta evlenildikten sonra birçok tecavüz vakası yaşanıyor. Aile içi şiddet boyutuyla olayı ele aldığımızda evlilik maskesi altında yapılan tecavüzler çok daha çirkindir.” değerlendirmesini yaptı. Uygarlığın başlangıç sürecinde kadın haklarına ve bedenine tecavüzle başlayan ve burjuvazinin öncülüğünde gelişen ulus-devlette devam eden, hatta kurumlaşan tecavüz kültürü, çekirdek aile gerçekliğinde belirgindir. Güncel gelişen olaylara, araştırma kurumlarının ortaya çıkardığı istatistiki verilere baktığımızda da bu iyi görülebilir. Örneğin Türkiye’de yapılan araştırmalar, tecavüzün en fazla aile içinde yaşandığını, ancak bunun ya normal görülmesi nedeniyle ya da birçok kadının açıklamaktan korkması nedeniyle gizli kaldığını ortaya koymaktadır. Anlatmak istediğimiz, ulus devlet sadece kadını dışlamakla kalmayıp bir yandan mevcut aile çekirdeği içerisinde bir yandan da farklı biçimlerde kadın katliamını, tecavüzünü beslemektedir. Bu zihniyet ve kurumlar, kadın ve toplum açısından sorunların kaynağı durumundayken, sorunlara asla çözüm geliştiremezler.  

Ulus olgusu burjuvazi tarafından kırılmaya uğratılarak kurumlaştırıldığında, temeli çarpık atıldı, kadın cinsinin ve çeşitlilik arz eden halkların iradesizleştirilmesi üzerine geliştirildi.

Yine klasik ulus-devlet oluşumlarının dışında çağımızda uluslar üstü oluşumlar, örgütlenmeler de giderek gelişmektedir. Bu tarz oluşumların da gerek kadına gerekse de halklara özgürlük esaslarında yaklaşmadığı bariz bir biçimde görülmektedir. Özgürlüğü, açılımı, yeniliği söylemde yoğun olarak kullanır iken, liberal politikalarla her şeyin ama her şeyin alım-satım konusu haline getirilmesi, kadın boyutunda fahişeleştirmenin, katletmenin uluslar arasılaştırılması gibi bir durum söz konusudur. Tek taraflı erkek egemenlikli zihniyet, kendini biraz daha cilalayarak ve incelterek dünya genelinde örgütlemeye çalışmaktadır. Bu tarz oluşumların esas zihniyetini böyle değerlendirebilmek mümkündür. 

Özetlersek; kadın iradesini tanımayan bir uluslaşma yaklaşımı ve yine aynı tarzda ulusları aşan uluslar üstü örgütlenmeleri oluşturma yaklaşımı, yaşanan temel sorunlara ve çelişkilere asla çözüm olamazlar. Kadınların sistemlerden dışlanması, aşağılanması, öz kimliğinin ezilmesi, sistemlerin en büyük zayıflığı, boşluğudur. Kadın mevcut sistemlerden memnun olmadıkça, ezildikçe, o sistemin mezar bekçiliği rolünü oynar. Her ne kadar egemenler tarafından etkisiz eleman gibi görülse de, bu kimsenin kaçamayacağı bir gerçektir. Resmiyette, söylemlerde, yazılan tarihte kadın en etkisiz eleman konumuna konulsa da, kadının ilkel örgütlenme biçimlerinden tutalım da bugün ortaya çıkan gelişkin örgütlenme biçimlerine kadar etkili olduğu şüphe götürmeyen bir husustur. Kuantum felsefesine göre şimdiye kadar cansız diye nitelendirdiğimiz maddelerin, örneğin taşın bile bir ruhu, etkileme-etkilenme ruhu olduğunu öğreniyoruz. Cansız maddeler açısından bile bu durum tartışılır iken, canlılığı tüm yönleriyle ortada olan kadının toplumsal gelişmeleri etkileme ve gelişmelerden etkilenme gerçeğini artık net ifade etmek durumundayız. Kadınlar egemenlerin bize öğrettiği tarzda değil, ama hapsedildiği duvarlar arasından kendine has biçimlerde tarihi, toplumsal gelişmeleri etkilemişlerdir. Egemenlerin bunu inkar etmesi, bunun olmadığı anlamına gelmez.  

 Önderliğimiz “Kadın, gericiliğin ve köleciliğin ilk ve köklü ezilen sınıfı, ulusu ve cinsiydi” derken, elbette ki sorunun çok yönlülüğünü ve derinliğini ortaya koymaktadır. Konumuz özgünlüğünde ele aldığımızda, bu ilk’in hala aşılmadığını görüyoruz. İlk’ler, gelişim evreleri içerisinde aşılmadığı müddetçe sonucu da belirleyen bir özellik taşır. Nitekim kadın boyutunda da, uygarlığın başlangıcında saklı olan bu ilk ezilme karakteri aşılmadığı için, var olan tüm güncel sorunlarda bunun izdüşümlerini görmekteyiz. Özellikle Ortadoğu açısından katı ulus-devlet oluşumlarının içerisinde kadının ezilme sürecinin en korkunç biçimlerde devam ettiğine tanık oluyoruz.

Bir gerçekliği ifade ediş biçimi, o gerçekliğin hangi açıdan ele alındığının ve özellikle neyin-kimin esas alındığının bir göstergesidir. Temel ve tali olanı kavramların diziliş biçiminden çıkarabiliriz. Tabii eğer bu bir mücadele perspektifi ise sadece bir cümle olmaktan çıkar ve kitlelerin eylem, yaşam, ilişki perspektifi ve karakteri haline gelir. Bu açıdan ele aldığımızda kadın ve ulus ilişkisi-çelişkisi sorununu sadece “ulusal sorunda kadının yeri” biçiminde bakmak, bu köklü sorunu aşmak açısından yeterli olacak mıdır? Kadının mücadelesi doğru ve demokratik bir uluslaşmayı, toplumsal örgütlenme biçimlerini yaratmayı nasıl geliştirebilir? Bu soruların cevaplarını daha güçlü bir biçimde oluşturmak da, kadın mücadelesinin temel görevlerinden olmaktadır. Bu cevaplar oluşturulduğu oranda, kadın ve ulus-devlet çıkmazı çözümlenecek, özgür kadın ve demokratik ulus diyalektiği oluşturulacaktır.

Selam ve Saygılarımla


Çiğdem Doğu

 

 

 

 

 

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com