| |
KADIN EMEĞİNE SALDIRININ KOD ADI: TECAVÜZ VE KÜLTÜRÜ!
Tecavüz
denince genelde ilk akla gelen, en ileri düzeyde uygulanan cinsel
şiddet, karşıdakine cinsel şiddet yoluyla sahip olma olur. Erkek
egemenlikli sistem vahşiliğinin, kadının (şimdilerde erkeğin ve
çocukların da) çaresiz çırpınışına ölümcül darbesidir. Toplumlar
tarihinin içinden süzülüp gelen kadınlık gerçeği karşısında,
erkekçiliğin –ve uygarlığın- kendini en başarmış hissettiği
eylem-saldırı şeklidir. Biraz tarihi, biraz da kadın sezgilerimizi
okuduğumuzda, tecavüz ‘eylemi’nin, anacıl kadın sisteminin alaşağı
edilmesinde, aşağılanmasında ve inkar edilmesinde ilk ve etkili yöntem
olarak kullanıldığını anlıyoruz. Kendilerine göre sonuç aldıkları için
de, binlerce yıldır uygulamaya devam etmişlerdir, etmektedirler.

Bir erkek
ve yine erkek sistemi, kaba anlamda ne kadar tecavüzcüyse, o kadar
erkektir, ‘gururludur’, ‘başı diktir’, ‘yiğittir’. Nikahla bu zaten
resmi bir hal almışken, diğer hallerde ise biraz da sırtı sıvazlanarak
meşru görülmektedir. Sisteme tabi olan her erkek, bu eylemi kadının
anacıl sisteminin alaşağı edilmesinde boyun borcu sayar. Bilinçli ya da
bilinçsiz, uygarlığın karanlık dehlizlerinden süzülen erkeklik böyle
şekillenmiştir. Şehirler ne kadar yakılıp yıkılsa, halklar ne kadar
katliamdan geçirilse de, kısaca ne kadar kan dökülse de, tam olarak
başarının gerçek ölçütü sayılmaz. Bu savaşlardaki başarının gerçek
ölçütü ve ödülü, kadınlara el koyma ve onlara tecavüz etmedir. Kadınlara
el konulup tecavüz edildi mi gerçek bir başarı sayılır.
Yani
erkekçiliğin başarı sembolüdür tecavüz!...
Egemen
sistem, insanlığı maddi-manevi toplumsal tarih değerlerinden kopardıkça,
tecavüz belli zamanlarla yapılan kaba şiddetle birlikte uygulanan
anlamını aşıp artık bir kültür halini alır. Bu, daha da korkunçtur.
Kadın sadece tecavüz nesnesi, metası olarak algılanır hale gelir.
Kadındaki tüm kadınlık anlamları, değerleri, insanlık hafızasından adım
adım böyle silinir. Ve günümüzde yaşamın her karesini bu tecavüz
kültürünün nasıl istila ettiğini, kendini bir adım bile sistemin dışına
çıkarabilen çok net görebilir. Örneğin her cinsel ilişki için “becerdim,
işini bitirdim, sahip oldum” biçiminde kullanılan ifade, tecavüz
kültürünün sadece literatürdeki meşruiyetini yansıtır. Günümüz
sisteminde ise tecavüze uğrayan sadece kadın bedeninin belli yerleri
değildir; kadın bedeninin-ruhunun her santimi tecavüz kültürünü beslemek
üzere pazara sunulmuş, korkunç metalaştırılmıştır. Bir bütün kadın
etrafındaki yaşam bunun üzerine oturtulmuş, ortasında kadın belleksiz,
dirençsiz, eylemsiz kılınmıştır.
Büyüleyici
yaşam yaratıcısı kadından tecavüz merkezli yaşamın ortasındaki kadına
uzanan karanlık yolu, kadının bu trajik yolculuğunu anlatmak değildir
amacımız. Fakat şunu artık çok iyi görebilmeliyiz: Egemenlikli zihniyet
tarzı ve algısından farklı olan hem direniş tarihimizi, hem de
egemenlikli sistemin tarihini öğrendikçe, bilinçleneceğiz,
örgütleneceğiz ve emeğimize sahip çıkmanın mücadelesini verebileceğiz.
Yoksa tecavüz kültürünün gereklilikleri temelinde ‘seç-beğen al’ kadın
gerçeği olmanın dışına çıkamayacağız. Dolayısıyla emeğimizin,
kimliğimizin, ruhumuzun ve bedenimizin değeri, bu korkunç kültürün keyfi
takdirinden kurtulamayacaktır.
Bedensel
tecavüz, erkekçi sistemin en görünen biçimidir. Ki her kadın yaşamında
bir kere de olsa –ki çoğu kez bir kereden fazladır- bedensel tecavüz
tehlikesinin korkusunu iliklerine kadar hissetmiştir. Nasıl ki kadının
bedeni böyle ele alınıyorsa, aynı biçimde kadın
bedeninin-ruhunun-aklının ürünleri de tecavüz, aşağılanma, horlanma
konusudur. Kadına karşıtlık temelinde her şey ustaca birbirini tamamlar
niteliktedir zaten. Erkekçi sistem, mekanı ve zamanı, egemenlikli
zihniyetin kendini yeniden yeniden üretmesi mantığıyla kullanır. Yani
bu, kadının dünyası değildir. Kadının yarattığı yaşam ondan çalınırken,
aynı zamanda yaşam ona haram kılınır. Erkekçi zihniyet ve sistem,
kadının yarattığı değerleri kadından çaldığı gibi, kadına ait bu öz
değerleri aynı zamanda kadına karşıtlık temelinde kullanır. Erkekçi
sistem, kendini böyle yaşatır. Bunda hiçbir şüphe yoktur.
Evli bir ev
kadınını düşünelim. Bu kadın, o evin tüm ihtiyaçlarını karşılayan olduğu
kadar, erkeğin cinsel ihtiyaçlarından tutalım da her türlü özel
ihtiyaçlarını karşılamaya kadar, yine soyu sürdürmenin tüm gereklerini
yerine getirmeye kadar hiçbir maddi değerle ölçülemeyecek bir emek
harcar. Sıkça kadınlar tarafından kullanılan “saçımı süpürge ettim”
cümlesi, asla sıradan değildir. Saç tellerinden tutalım da tüm beden
organlarının üretim ve hizmet aracı olarak kullanıldığı ve kullanıldığı
kadar da aşağılandığı başka bir canlı var mıdır? Nefes nefese bir
çalışma ve cehennem gibi bir yaşam! Tüm yaşamını nefes nefese ev
işlerinde tüketen kadın emeği, “kadınca işler” denilerek hep
basitleştirilmez mi, ucuzlaştırılmaz mı? Hatta alay edilmez mi? Peki bu
da bir tecavüz değil midir? Nihayetinde burada da kadın bedeninin
geliştirdiği emeğe, güzelliğe tecavüz edilir, kullanılır ve atılır.
Kaldı ki olayı analık açısından ele aldığımızda durum daha da
vahimleşir, korkunçlaşır. Bir çocuğu dokuz ay boyunca karnında taşımak,
onu doğurmak, onu kendi ayakları üzerinde duruncaya kadar büyütmek, ona
toplumsal kültürü kazandırmak, eğitmek ve ömrü boyunca da tüm
kötülüklerden korumaya çalışmak, ana olmanın sorumluluklarındandır. Ve
kutsal bir anlama sahiptir. Emeğin en yoğun halini ifade eder. Peki
anaya-analığa yapılan nedir? Yine tecavüz, aşağılama, onun bu en kutsal
emeğini küçümsemedir. Oysa yaşamı devam ettirmenin, toplumsal kültürü
hep yeniden çoğaltmanın emeğinin karşılığı bu mu olmalıydı? Tabii ki bu
emeğin karşılığı derken, asla maddi ücretsel bir karşılıktan
bahsetmiyoruz. Bu emeği karşılayacak bir maddiyat da yoktur. Sorun,
burada kutsallık arz eden ve yaşamı her açıdan güzelleştiren ve çoğaltan
kadın-ana öznesinin emeğine karşı bu tecavüz kültürünün aşılmasının
zorunluluğunu dile getirmektir. Nihayetinde “analık kutsaldır” deyip o
analığa her türlü dıştalamayı, aşağılamayı hak görme, en büyük
tecavüzdür. Günün yirmi dört saati her an, her saniye iş pozisyonunda
olan bir ev kadınını küçümseme, dıştalama, bir tecavüzdür. Emeğini
kullanıyorsun, kullanıyorsun ve atıyorsun. Tıpkı onun cinselliğini
kulandığın gibi. Dedik ya bu bir kültürdür. İşte bu tecavüz kültürünün
en önemli bir yanı budur.
Kadın
dışarıda çalışıyorsa durum nasıldır? Birincisi potansiyel olarak
“ahlaksız”dır. İkincisi onu sömürmenin bir ölçüsü, sınırı dahi yoktur.
“Ne kadar sömürebilirsen! Eti de, kemiği de, ruhu da, her şeyi de
senindir!”. “Potansiyel ahlaksız”ın, patronu karşısında bedeninin her
karesi, mimiği, davranışı cinselliği çağrıştırmalıdır. Kadın böyle
yapmasa bile böyle algılanır, böyle metalaştırılır. Erkekçi zihniyetin
esası böyle kodlanmıştır. Kadın, evde ya babasının-abisinin ya da
kocasının, işyerinde ya patronunun ya ustasının buyurduğuna tabi olmak
zorundadır ki bu tabi olmak bile çoğu kez bu erkek tabakalarını tatmin
etmez kadını sömürmek açısından. Kadının kendine dair bir refleksinin,
ifadesinin bile kalmaması, bu buyurucu erkek gönüllerini bir türlü
rahatlatmaz. Kadın emeğinin sömürüsünün bu anlamda hiçbir sınırı yoktur.
Sözde
kadının emeğinin karşılığını alabilmesi için bir kanun, yasa
oluşturulmuştur. Ama zaten kadın lehinde bir gelişmeyi yaratması,
sistemin var oluş karakterine terstir. Mevcut yasalar, toplumsal
cinsiyetçi özüyle zaten erkekçi sistemi korumaya yöneliktir, onun
dışında kadına çözüm geliştirmesi asla mümkün değildir. Bir de kadına
bir hak olarak sözde bazı yasal değişimler gerçekleştirilir. Bu yasalar
bile nihayetinde sistemin kar çarklarına kadını kurban etmekten başka
bir şeyi ifade etmiyor. Örneğin kadına hamilelik dönemlerinde izin
verilmesi, yine regl dönemi için beş günlük izin verilmesi gibi bazı
‘haklar’ tanınır. Oysa para kazanmanın ve emek sömürüsünün Allah olduğu
bu sistemde, bir çalışanın işyerinde çalışmamasının, izinli olmasının
patron açısından kayıp getireceği aşikardır. Bu nedenle de regl ya da
hamilelik gibi ‘problem’leri olmayan erkeklerin her zaman çalışan olarak
tercih edileceği de aşikardır. Bu kanunu çıkaran devlet baba, bu erkekçi
yasayı herkesten daha iyi bilir. Kadın çalışana iyilik diye sunulan, tam
da onu daha fazla işsizliğe, yoksulluğa itmenin politikası olmaktadır.
Çok kabaca
özetlersek; kadın eğer çalışıyorsa “potansiyel ahlaksızdır ve ne kadar
sömürebiliyorsan sömür” kuralı geçerlidir, evdeyse de “erkek bütün gün
çalışıyor o da yiyor” kuralı geçerlidir. Kadın asla kendi emeğinin,
bedeninin, gücünün farkına varmamalıdır, farkına varmaması için her
yerden baskı altına alınmalıdır. Çünkü egemen sistem bütünlüğünün
farkına-bilincine varan kadın, artık buyurduğu kadın olmayabilir de
ondan. Kadınlar için nezaket icabı, pozitif ayrımcılık adına yasa
yapanların; dokuz ay karnında çocuk taşıyan, kendi yaşamını o çocuğu
büyütmeye adayan değerden, emekten, yürekten anladıkları tek şey, daha
fazla kar için ucuz işgücünün her zaman emirlerinde amade olmasıdır.
Yaşam sürdürücüsü özneye biçilen paye budur. Saygıdeğer efendiler
kırmızı koltuklarında hangi emeğin değerinin karşılığının ne kadar
olduğunu tartışırken, tüm yaşamı boyunca çocuğu üzerine titreyen yüreğin
bir anını hissetmeye çalıştığı olmuş mu? Hayır. Kendilerine yakışmaz
elbette. Ondan dolayıdır ki devlet büyükleri, nikah törenlerinde her
kadının en az üç çocuk getirmesi gerekliliğini ferman eylerler. Karı,
parayı saymaya, hesap etmeye kodlanmış buz gibi beyinleri için, nasıl
olsa çocuk doğurma da bir sayı işi. Başka ne olabilir ki? Kadına kalan,
kutsal vatana erkek evlat yetiştirmenin övüncüdür. Bu, yakın tarihte
“insanlık cellatları, faşistleri” diye lanetlediklerimizin ruhunu içinde
saklamakla yetinmeyip ifadelendirmeleridir aynı zamanda. Kadın sağlığını
düşünme adı altında sezaryan doğum biçimine tepkilerini, ‘değerli
duyarlılıkları’nı da bu zihniyetlerine borçluyuz. “Kadın sağlığına
zararlı olan tek şey sezaryandır”, dolayısıyla “tek sorun da budur”!
Urfa’dan,
Diyarbakır’dan Türkiye’nin diğer ucuna, ortaçağdan kalma köle usulüyle
çocuğunu bırakıp gidip çalışmak zorunda olan ana, Ankara sokaklarında
aylardır çocuğunun karnını doyurmak için o soğukta direnen ana,
kadınların tüm işsizlik, yoksulluk, istihdam vb. sorunları, niye iki
dudağınızın arasına sıkıştırılmış ve çözümsüzlüğe mahkum edilmiş?
İşte
Türkiye’nin sözde tecrübeli politikacılarından Bülent Arınç’ın Sayın
Emine Ayna’ya yönelik kullandığı ‘yaratık’ kelimesi, aslında erkekçi
mantığın kadını nasıl gördüğünün çok çarpıcı bir örneği oluyor. Kadın,
erkeğin gözünde bir yaratıktır, nesnedir, üzerinde her türlü tasarruf
hakkına sahiptir. Bu ‘yaratık’ların, hayatları boyunca ölümden beter bir
yaşam sınırında olması hiçbir biçimde sistemin ilgi alanına girmez.
Bilakis ilgi alanına giren, bu ‘yaratığı’ ölümden beter bir yaşam
sınırında tutmaktır. Çünkü iğrenç zevkleri ve korkunç kar hırsları, bunu
emretmektedir, kadını böyle bir yaşam sınırında tuttukları oranda
erkekçi sistemlerini yaşatabileceklerdir.
Yaşam adına
kaybedilen bir anına, anlam parçası değerine dökülen ananın
gözyaşlarını, iktidar üslubunun popülistliğiyle anlamından koparan
egemenlerin, daha çok ana çocuğu ölsün diye silahlara harcadıkları
milyarlarca paranın binde birini bile kadın istihdamına harcamaları
beklenemez elbette. Çünkü onlar için insan canının değeri, çıkarlarının
aleti olduğu kadardır. Kendini emeğin hırsızlığı, tüketimi üzerine
örmeye başlayıp, günümüzde insani duyguların tümden iflas ettiği düzeye
gelen egemenlikli zihniyetten, emeğimizin değerinin karşılığını bulmayı
bekleyemeyiz. Bu durum bizler açısından en büyük cahillik kadar en büyük
kötülük olur. Kaldı ki en büyük emek olan çocuk büyütmenin maddi-sayısal
bir ölçüsü olabilir mi? Olamayacağını sadece kadın bilir. Bu nedenle
emeğimize sahip çıkmanın, emeği özgürce ifadelendirmenin garantisi; bin
bir kılıfla kendini gizleyen egemen sistemin gerçek yüzünü bütünlüklü
tanımak ve buna karşı kadının örgütlü mücadelesini ve eylem gücünü
geliştirmektir.
Erkekçi
sistem karşısında hiçbir kadın -ekonomik koşulları ne olursa olsun-
diğerinden daha toleranslı, avantajlı, güvenceli değildir. Bunun
bilincini, duygusunu, hissini, birbirimize karşı yaşamazsak, suni
kategoriler tuzağında parçalanmaya, birbirimize yabancılaşmaya devam
eder, sistem avının kurbanlık yemleri olmanın ötesine geçemeyiz.
Binlerce yıl boyunca kadın, yaşamı hangi emekle ilmek ilmek yüreğini
katarak nasıl ördüyse ve her yaratımına karşı heyecan duyduysa,
emeğimizin hak ettiği yere de o heyecanla, o fedakarlıkla mücadele
ederek yerleştirebiliriz. Böyle bir mücadelenin içine giren her kadın,
gerçek anlamının-değerinin, sistemin sunduğu en üst düzeydeki sahte
nimetten bin kat daha fazla olduğunu görür, hisseder.
‘Erkek
efendilerimize ve kutsal devletimize’ safça elimizi uzattığımız sürece,
o el kesilir, kadınlık onurumuz, gururumuz, emeğimiz daha bir tecavüze
uğrar. Uğradıkça sistem iktidarcılığı katmerleşir. Emeğimizle
büyüttüğümüz yaşam ve ortasındaki değerli varlığımızın daha fazla
tecavüz kültürünün ayakları altında çiğnenmesine tanıyacak şansımız,
hoşgörümüz, zamanımız yoktur. Emeğimiz karşısındaki sorumluluğumuz buna
izin vermemeli. Layık olduğumuz özgür yaşama kanat açmaktan, yoluna
girmekten korkmamalı, hiç arkamıza bakmadan özgürce uçabilmeyi
başarmalıyız.
Nergîs Faraşîn
|
|