| |
Kadın Kırımının İçselleştirilmesi Olarak Toplumsal Cinsiyetçilik
Dilzar
Dîlok
Hiçe sayılan ama vazgeçilmeyen doğal toplumun temel kurucu öğesi olan kadın
hangi aşamalardan
geçmiş, nasıl bir şekillenme yaşamıştır. Biyolojik farklılıklarından dolayı
insan türü iki cinse ayrılmaktadır. Birlikte üremeye rağmen kadının doğurganlık
özelliği doğal toplum dönemlerinde bir ayrıcalık gerekçesi olmuş, zamanla bu
doğal toplum kültürü kırılmalara uğramıştır. Ve aynı biyolojik özellik olan
doğurganlık bu defa kadının eksikliğine, geriliğine, kusurluluğuna,
hastalıklılığına gerekçe gösterilmiş, kadının aşağılanması için tarihi ve
değişmez delil olarak kullanılmıştır. Kadının biyolojik olarak geçirdiği evreler
dahi onun kötü kaderinin yansıması olan günahlar gibi ele alınmıştır. Bu ele
alış biçimi topluma öyle derinden içerilmiştir ki bir erkek dili şekillenmiş ve
kadınları anlatırken “kadın milleti” deyimini dillere pelesenk etmiştir. Bu
söylem sıradan, günlük bir söylem olmaktan ziyade mevcut erkek egemen dünyada
kullanım değeri olan ve aşağılama, değersizleştirme, basitleştirme, hafife alma,
zayıf görme imalarıyla dile gelen bir söylem olmuştur. Derinlikli bakıldığında
kadının salt biyolojik bir cins olarak ele alınmadığı, total olarak iktidarın
yürütülme alanı sayıldığı bir ulus ya da sınıf yaklaşımıyla yüzyüze kaldığı
görülmektedir. Tüm ırkçılıklar büyük oranda aşılmasına rağmen kadına karşı
geliştirilen sömürünün aşılmayan bir ezilen ırk statüsünü anımsattığı
yadırganamaz. Kadınlar dünyanın her yerinde dil, din, ırk gibi farklılıklara
rağmen aynı soyun üyeleri gibi ele alınmaktadır. Biyolojik kadınlık özellikleri
onu ezilen soy-ırk yapan özelliklere dönüştürülmüştür.
Birinci
cinsel kırılma ile gelişen birinci büyük kültürel kırılma tüm toplumu
sınıflandırıp tahakküme tabi tutarken kadına karşı ayrıca bir kölelik
misyonu biçilmiş, cins köleliği uygulanmıştır. Kadının kutsal görülen
biyolojik özelliği, doğurganlığı onun sırtında bir günah yükü olarak
görülmüştür. Kadındaki regl gerçeği evrenin oluşumunun mikro düzeyde
muntazam olarak tekrarlanışıdır. Yaşamın süreğenliğini ifade eden,
yaşanmayanın, zamana katılmayanın aşılacağını, yerine yenisinin
geleceğini sürekli olarak vurgulayan bir durumdur. Döllenmeyen
yumurtaların artık kadının rahminde kabul edilmemesi, yerini yeni
zamandaki yeni yaşam adımlarına bırakmak için dışarı atılması durumudur.
Her mevsim döngüsünde, kuruyan dalların toprağa yönelerek yerini yeni
yemyeşil yaşamlara bırakması gibidir bu. Kadınlar, beden takviminin her
döngüsünde bu yaşam sınavından geçmektedir. Ve bu dönemlere gerginlik,
kiminde hareketlilik, kiminde durgunluk ya da duygu yüklülük atfedilmesi
kadın bedeninde süren yaşam-ölüm mücadelesinin yoğunluğundan, bu
yoğunlukta yaşanan kaostan kaynaklanmaktadır. Kadınların bunları aylık
olarak düşünüp dile getirebilmeleri günümüz dünyasında mümkün değilse de
beden her şeye rağmen konuşmaktadır.
Eskiyi,
zamanını doldurmuş olanı aşmak ve ondan vazgeçmenin zorlukları,
sancıları kadar yeniye yönelişin rahatlığı yeni arayışların güzelliği ve
zamanın ruhunu yakalamanın huzuru oluşmaktadır her regl döneminde. Evren
gerçeğinin kadın bedeninde periyodik olarak kendini yeniden yaratması
her iki cins tarafından anlamının giderek derinleştirilmesi gerekirken
erkek aklı tarafından hastalık, kirlilik, haramlıkla adlandırılmış ve
kaçınılan, uzak durulan bir geri durum, zayıflık olmuştur. Ve bu
gerçeklikten kaçmak kendi insan gerçeğinden kaçmanın temel öğelerinden
birini oluşturmuştur. Çünkü erkeğin kadın gerçeğini anlamaması, diğer
yönü yani kendi erkek olma gerçeğini anlamasını da engellemiş, sakat
bırakmıştır. Kadın bedenini, kadın fiziğini anlayamamak, anlayamadığı
objeden korkmak, erkeğin temel saplantılarından olmuştur. Bugün kadına
bu kadar çok yönlü şiddetin uygulanması özünde erkeğin, kadın fiziğine
duyduğu tepki, öfke ve kıskançlıktan kaynaklanırken toplumu vareden
kadın kültürünün gücünü yok etmeye yönelmektedir. Doğurgan olmayan ve
kendi biyolojik özelliklerinin yarattığı karakterle üretken, kapsayıcı,
tamamlayıcı, eğitici ve öğretici bir kültür yaratamayan erkeğin
öfkesidir şiddet. Kendi fiziğini yenilemeyi süreğenleştiremeyen erkeğin
kıskançlığıdır. Hayatın tüm zorlanmalarına rağmen yaşamda ısrarlı olan,
direnen kadına yönelen tepkidir şiddet.
Kadın
fiziğinin kromozomlardan kaynaklı olarak erkeği kapsadığı ve erkek
nüfusunun giderek azaldığı bilinmektedir. Kadında duygusal zekânın güçlü
olması, analitik zekâyı dengelemesi kadın eksenli olduğundan daha yapıcı
ve uyumlu, yaratıcı ve yenileyici olmayı getirecektir. Sınıflaşmaya
dayalı toplumsal sistemin gelişmesi duygusal ve analitik zekâ arasındaki
bağı koparmıştır. Bundan itibaren kadına geri bir duygusallık, erkeğe
kuru bir mantık bırakılmış ve cinslerin bu temel üzerinden şekillenmesi
sağlanmıştır.
Doğal-organik toplumun temel dinamik gücü, temsilcisi ve esas yürütücüsü
olan kadın aşılmadan yeni bir toplumsal sistem geliştirilemeyeceğinden
yeni bir sistem kurmanın ilk adımı kadını, kadınlığı anlamak, çözmek ve
onu aşmak amacıyla kadın üzerinde otorite kurmak olmuştur. Bu durum
plânlı, programlı analitik zekânın gelişmesiyle mümkündür. Dolayısıyla
tarihi, tesadüflerle açıklamak yeterli ve doğru olmayacaktır. Doğal
toplumun kurucusu olan kadını aşmak, kadınlık özelliğini çarpıtarak ve
kadını cins kölesi haline getirerek kullanmak yeni sistemi oluşturan
temellerdir. Ki bu temelin kurulması verilen mücadeleden ataerkil
sistemin kazanarak çıkması kadının, kadınlığın kaybedilmesi şartına
bağlıdır.
Kadının
köleleştirilmesi zamanla kadın kavramının direkt olarak köle, kullanıma
açık, zayıf, güçsüz sıfatı olarak algılanmasına yol açmıştır. Ve bu
durum kadında fiziksel ve zihinsel bağımlılık yarattığı gibi, duygu ve
düşünüş biçiminde, giyim ve konuşma stilinde, duruş ve hareket tarzında
bir kültür, bir bağımlılık yaratmıştır. Dışa göre -ki bu dış erkektir-
şekillenmeyi, ona yamanmayı ve ona ait kılınmayı getirmiştir. Kadın
olmak toplumsal kavrayışta bugün bir dezavantaj durumuna indirgenmiştir.
Toplumun eksik, kusurlu, geri olduğuna inandığı kadınlık mevcut haliyle
hiçbir zaman istenen, özlenen olamaz. Bu ancak toplumun kadın
algılayışını değiştirebilmekle sağlanabilecektir. Kadınlık dünyaya
gelişle başlayan bir yenilgidir. Hayatın her adımında, başlamadan
kaybetmiş olmadır. Utanç kaynağıdır. Kadınlığa yapıştırılan bu
algılanmaları aşmak, yeni kadın tanımı oluşturmak toplumsal kültürel
devrimin temelini oluşturacaktır. Tanımları yenilemek yaratmaktan daha
zordur ve zihniyet anlamında devrimsel adımları gerektirir.
Kırılmalar
ardından kadın ideolojik olarak hiçleştirilmiş, kimliği yok edilerek yok
sayılma derekesine düşürülmüştür. Mallaşma özünde elindeki tüm
değerlerin çalınması, gasp edilmesi ve toplumun kurucu öğesi olan
kadınlık olgusunun içinin boşaltılarak nesne konumuna getirilmesidir.
Kadın eksenli değerlere tepki, kadına tepkiye dönüşüp erkeğin dar ve düz
yapılanmasıyla, kıskançlığıyla ve kaba yanlarıyla birleşince ortaya
baskın erkek karakteri çıkmıştır. Oluşan bu baskın erkek karakteri, yeni
sistemin erkek kimliğini oluşturmuştur ve bu kimlik kendini var etmeyi
kadını yok etme şartına bağlamıştır. Kadını ruhsal ve bedensel olarak
bir bütün yok etmek mümkün olmayınca ruhsal ve bedensel baskılar
arttırılmıştır. Kadının sınırlandırılması, sınırların giderek
daraltılması sınıflı toplumla birlikte icat edilen tahakkümcü egemen
erkek egosunu tatmin etmektedir. Ve bu durum kadındaki köleliği giderek
derinleştirdiği gibi kendi özüyle yaşadığı çelişkiler kadında hastalık
boyutunda çarpıklıklar yaratmıştır. Sinirsel kriz durumları yaşama
yayılmış ve öz giderek görünmez olmuştur. Öz, mevcut dünya ve yaşam diye
dayatılan gerçeğin bataklığına gömülerek kişiliksizleştirme,
kimliksizleştirme gelişmiştir.
Bu durumda
gelişen teslim olma bireysel olarak başlasa da kadın yoluyla başlangıçta
çocuklara yansımış ve giderek toplumsallaşmıştır. Kimi zaman içten içe
gelişen öfke sıkışmaları ve intikam arzusu en iyisinden kendi
cinselliğini kullanarak sonuç alma şeklinde yansır ki burada yine
yitiren kadındır. Cinselliğin kullanılarak meta konusu olması ve bu
pazarda her iki cinsin birden duygularının, güdülerinin çürütülerek,
özünden çıkarılması sonuç itibarıyla toplumsal köleliği
derinleştirmektedir. Özne-nesne ikileminde nesne olarak ele alınan,
edilgen bir toplumsal gölge haline getirilen kadının her yönden erkeğe
muhtaç kılınması, kadını düşünsel olarak kötürümleştiren, siyasal bir
cahil durumuna getiren, ekonomik olarak fakirleştiren hatta erkeğin
eline bakan bir dilenci konumuna indirgeyen bir sonuç yaratmıştır. Ve bu
cenderedeki kadın süresiz çalışmasına rağmen hiçbir zaman emeğinin
hakkını alamayan, ezilen sınıf olmayı da aşan aşağılanmış bir soy
durumundadır.
Bu durum,
her ne kadar günümüz Ortadoğu’sunda küreselleşmeyle birlikte belli bir
değişim yaşasa da yaygın olarak yaşanmakta ve kadınlar erkeksiz yaşamaya
cesaret edememektedirler. Baba, koca, kardeş, amca ya da herhangi bir
erkekten kopmak verili toplumsal sistemde, tüm erkeklerin eline düşmek,
erkek egemen sistemle birebir karşılaşmak olacağından bir korku
oluşturmaktadır. Bir kadının tek başına yaşaması tehlike sinyali
verirken bir erkeğe ait olup onunla yaşaması, başının bağlanması
toplumsal teminat olarak algılanmaktadır. Ve toplum da bu durumda
vicdani bir rahatlık yaşamaktadır. Evli kadının boşanmasının, bağımlı
olduğu erkekten ayrılarak kendi başına yaşamaya karar vermesinin
zorluğu, boşanmış kadına yapıştırılan statüden kaynaklanmaktadır. Mülk
gözüyle bakılan kadın evlendiğinde bir erkeğin mülkü iken, ayrıldığında,
bir erkek tarafından kullanılmış olan, deforme olmuş bir mal gibi
görüldüğünden mevcut normlar çerçevesinde toplumdan yalıtılmakta, yaygın
olarak da boşanmış bir koca olmayı kabullenemeyen erkek tarafından
öldürülmekte ya da yoğun şiddete ve farklı yaşamsal tehlikelere maruz
kalmaktadır. Bu durum her ne kadar belli oranda aşılmışsa da bu
durumdaki kadınların yaşadığı zorlanmalar, karşılaştıkları sistemsel
tehditler özünde erkek egemen yaşam tarzından kaynaklanmaktadır. Bunu
tüm kadınlara göstermek sistemin kendi sürekliliğini sağlayan bir
araçtır. Çünkü kadın bu sonucu gördükçe bir erkeğe teslim olarak
yaşamayı tercih etmekte, erkeksiz yaşamaya cesaret edememekte ve ona
dayatılan yaşamı kader gibi görmektedir.
Kadının
günümüzde yaşadığı enkaz olma durumu, müdahale edilmedikçe toplumun
beyninde patlamaya yol açacak tehlikeleri barındırmaktadır. Ve en doğru
müdahale de bu durumu ortaya çıkaran ve süreklileştiren işleyişi,
iktidarın şifresini çözmekle mümkündür. Bu işleyişi çözebilmek için
toplumsal düşüşün başladığı yerdeki ilişkilere, insan türünün diğer
yarısı olan erkek cinsine bakmak, bugüne kadar getirilen ve sistemin
çökerttiği erkeklik olgusuna ışık tutmak gerekmektedir.
Erkek
egemenliği tanımlamasının, kadınların egemenlik altında olup erkekler
arasında eşit ve özgür ilişkilerin var olduğu bir düzen olmadığının
bilinmesi konuya giriş anlamında önemlidir. Erkek, mevcut toplum
gerçeğinde insan deyince akla gelendir. Bilim, siyaset, ekonomi, din,
sanat deyince beyinde şekillenen insan türüdür. Doktor, mimar, mühendis,
hâkim ve daha çok fazla uzatabileceğimiz temel iş ve meslek kolları
sıralandığında akla gelendir. Erkek demek direkt bir üstünlük sıfatına
sahip olmak demektir. Toplumsal düzlemde birinci olma konumuna işaret
etmektir. Her yönlü güç, beceri, sahiplik, iktidar, yönetsel irade,
denetleyicilik, ayrıcalıklı olma, yetenek ve daha birçok özelliğin
atfedildiği toplum öğesidir. Alıp satma, çalma, vurup kırma, tecavüz
etme hakkına sahip olan doğal egemenliğin kullanıcısıdır.
Biyolojik
farklılıklarından dolayı kadının yapıp da erkeğin yapamadığı çocuk
doğurma ve regl durumu erkekte kendi fiziğine güvensizlik yaratmıştır.
Tüm çabasına, toplumsal ve siyasal işlevine rağmen bu özelliğin olmayışı
onda bir yoksunluk düşüncesini getirmiş, bu düşünce ile bir yandan
kadını kutsallaştıran erkek diğer yandan da kendi eksikliğini
kişiliğinin derinliklerinde bir öfkeye, kıskançlığa dönüştürmüştür. Ki
aynı tanrısal özelliklerin kırılma ardından kirlilik, zayıflık,
çirkinlik olarak yansıtılması, kadının aşağılanmasına, ikinci cins
kılınmasına gerekçe olarak kabul edilmesi bunun en bariz göstergesidir.
Kadının doğal toplumdaki yönetsel gücü, temsilci rolü ve tanrısallığı
kırılarak toplumun doğal gelişim seyrini darbeleyen karşı devrim
geliştirilmiştir. Bu anlamda kurnaz ve güçlü adamın ilk olarak kadın
üzerinde gücünü kanıtlaması rastlantı değildir.
Erkeğe
öyle bir ruh hali verilmiştir ki o her şeyi bilir, her şeyden anlar.
Bilmese de bilmiş gibi konuşma hakkına sahiptir. Anlamasa da söz
söyleme, hakkında karar alma ayrıcalığı vardır. Yanlış da olsa
dinlenmeli, görüşleri esas alınmalı, hatta mümkün olduğu kadar
sorgulamadan yerine getirilmelidir. Bu durumun tarihsel bir kökeni
vardır. Ana kadın gücünü yalan ve hileyle, güç ve kurnazlıkla aşan
erkeklik kendi cinsine stratejik bir rol vermiş ve kurduğu hiyerarşik
sistemle bunu süreklileştirerek iplerini toplumun erkek bireyleri
arasında en güçlü, en kurnaz, en entrikacı yani en erkek olanın eline
vermiştir. Bu tarihsel kırılmayla erkeğin eline verilenleri anlamak,
erkeğin karakteristik yapılanmasını çözmek açısından önemlidir. Ki bu
çözümleme de yine kadının toplumsal düşürülüşünü çözümleyebilmekle
bağlantılıdır.
Organik
toplumda, toplumu oluşturan üyelerin tamamı yaşamın idame ettirilmesinde
doğal bir tarzda rol sahibi olmaktadırlar. Her birey topluluğun doğal ve
farklılığı gözetilen eşit bir parçasıdır. Bu katılım, yaşamı kendine ait
görmeyi, ortak ruhu ve sürekli katılımı getirdiğinden tüm paylaşımlar
ortaklaştığından birbirini hissetme, empati daha da gelişmektedir. Bu
organik yaşam tarzını oluşturan temel kadınla yaratıldığından, karşı
devrim esasta kadını hedef almıştır. Toplumsallaşmanın temelini
oluşturan kadınlık yok edilirken, uygarlaşmanın ve sınıfsallığın
temeline erkek yerleştirilmiş ve ataerkilliğin alt yapısı
oluşturulmuştur. Ataerkillik kadın üzerinde güç olan, her oluşu
nesneleştirirken kendini sahip yapan erkeği uygarlığın temeline
yerleştirirken yok edemediği kadını köleleştirerek özünden
uzaklaştırmış, geri bir kadınsılık yaratarak onu da erkeğin hizmetine
sunmuştur. Artık tanrı erkektir ve bu tanrısallık koca olan erkekle
mikrolaştırılarak “kocalık” kurumu topluma hiyerarşiyi empoze etmesi
anlamında toplumun başına bela edilmiş, bu belanın tüm dertlerini sineye
çekecek bir “karılık” kurumuyla tahakkümcü sistem tamamlanmıştır.
Topluma
içerilmiş kadınsı kölelik, köleliğin salt kadınla sınırlı kalmayan,
bulaşıcı özelliğinin kendini göstermesinin bir sonucudur. Aynı zamanda
erkek iktidarının da topluma yayıldığı, çok farklı boyutlarda bunun tüm
toplumsal ilişkilere yansıdığı görülmektedir. Bu konuda farklı bir sesin
olmadığı, erkek tek sesliliğinin olduğu her yerde egemen-ezilen ikilemi
hemen pratiğe geçtiğinden insan ilişkilerinde yapay bir ayrım
oluşturarak doğal farklılıkların ötesinde bir ayrılıkçılık yaratmıştır.
Egemen statüde olan erkek imtiyazlıdır ve varoluşun tüm avantajlarını
kullanıp güven içinde hatta abartılı şekilde kendini ifade ederken,
ezilen statüdeki kadın kendine güvensiz olduğundan ifadesiz kalmış ve
bastırılmışlığı yaşamıştır.
Erkeğin
toplumdaki doğuştan başlayan şekillenişi, kendi bedeniyle, kendisinde
olup da kadında olmayan erkeklik organlarıyla gurur duyması, varoluşunu
kaygı duymadan dışa vurması ve erkek olmanın avantajlarını her zaman
kullanması yönündedir. Erkek çocuk bu telkinlerle erkekleşmektedir. Bu
içi tam doldurulamayan erkekleşme her erkek çocukta yaşandığında ortaya
abartılı, kof, kendi gerçeğini tanımayan, gücünün sınırlarını bilmeyen
bir aile üyesi çıkmaktadır. Ailede geliştirilen bu tipleme
toplumla-sistemle tanıştığı andan itibaren ona yedirilen statü ile
dışarıda ona yönelen bakışlardaki kimliği arasındaki gelgitleri
yaşamaktadır. Bu gelgitlerde erkeğin cinsellikte kendini iktidar sahibi
kılması da belirgin bir rol oynamaktadır. Çünkü cinsellik, verili
erkeğin kendini en rahat ifade ettiği sahadır.
Hiyerarşiyi, hiyerarşinin insan şekillenişi üzerindeki etkisini devletle
girdiği ilişkilerle birlikte görmeye başlayan erkek üye, devletin en
küçük bir memurunun dahi onun karşısındaki egemen statüsüyle
karşılaşınca kendi statüsüyle çelişmektedir. Bu çelişkiyi yaşama süreci
bir erkek için kader belirleyicidir. Çünkü kişi ya bu çelişkiyi
olgunlaştırıp çözüm arayışına girecektir. Ki bu durum erkekliğin
sorgulanması demektir. Ezilen olmadan ve köleleştirmeden sorgulanarak
ötekini anlama çabası demektir. Ya da her iki durumu çelişki olmaktan
çıkarıp bir bütün kabullenecektir. Bu durum teslimiyet demektir. Evdeki
efendi statüsünü kaybetmemek için dışarıdaki köle statüsü kabul
edilmektedir. Genel olarak yaşanan budur ve ortaya çıkan da ikiyüzlü,
bastırılmış, abartılı, kof, yalana eğilimli, hiçbir zaman kendisi
olamayan ve keskin bir özgürlük tercihi gösteremeyen erkek tipidir.
Yalancı ve zalim erkek bu tercihsizlikten çıkmaktadır. Boş gurur,
kaba-düz yaklaşım, şiddet eğilimi bu kendi gerçeğini yaşayamamaktan
kaynaklı olarak dışa vurmaktadır. Her ne kadar güçlüyse de erkek
bedeninin de bir dayanma sınırı vardır. Bu ve bunun gibi cinnet geçiren,
çocuklarını, eşini ve nihayetinde kendini öldüren erkekler,
öldürülemeyen erkekliğin kefaretini ödeyen kesimi oluşturmaktadır.
Erkek
zihniyetiyle oluşturulan paradigmalar mutlakıyet, bireycilik, inkâr,
egonun yüceltilmesi ve cinsellik üzerinden oluşturulmuştur. Erkek
inkârcılığı kadını güç görmeme üzerinden, bireycilik ise daha çok
bencillik ve irade kırma yoluyla şekillenmiştir. Mutlakıyet olgusu
dogmatizmle beslenmektedir. Kendi gücünü sonsuz görmek ve bu bakış
açısıyla da yaşamaya çalışmak egemen sistemin birincil dayanağı
olmaktadır.
Erkekte
toplumsal iktidar anlayışı bireysel iktidar perspektifi yoluyla aile
içinde gerçekleşmektedir. Erkekteki iktidar özentisi aile sınırları
içinde kadın üzerinde sergileyeceği tahakkümle başlamaktadır. Topluluk
içinde güç olma arayışının temel dayanağı, kadın cinsi üzerindeki
tahakkümün düzeyine direkt bağlıdır. Erkek birey, toplumda yer edinmek,
söz sahibi olmak ve güçlü bir kişilik olarak yansımak istiyorsa,
bencilliğine dayalı iktidarı hedeflemektedir. Bir diğer boyutuyla da
kendisinden daha güçlü bir iktidar duruşu veya kurumu karşısında ona
sığınmakta ve onunla kendini güçlü kılmaya yönelmektedir. Sistemle
aynılaşarak güçlü olma arzusu, kendi çıkarcı iktidarından
kaynaklanmaktadır.
Erkek
birey, gelişen cinslerarası farklılığa anlam verememiş, kendi
farklılığını ise bir hâkimiyet gerekçesine dönüştürmüştür. Kendi
toplumsal farklılığının bilincine varamaması sonucunda benmerkezci
düşünce yapısı ortaya çıkarak gelişmiş ve şekillenen bu olgu erkekte
bencilliği geliştirmiştir. Bu nedenle toplumsallaşmanın bir koşulu
olarak sorumluluk bilincini geliştirmekte yetersiz kalmış olan erkek,
toplum içerisinde daha eşitlikçi ve uyumlu tamamlayıcı bir rol
oynamaktan uzak kalmıştır. Böyle bir rol yetmezliği onu toplum içinde
kadına karşı zayıflık hissine ve kompleksine götürmüştür. Kadının
doğuran, besleyen, koruyan, tamamlayan, ortaklaştıran ve kendiyle
sınırlandırmayan özellikleri karşısında bu kompleks durumu daha da
derinleşmiştir. Erkeğin yaşamın anlamını bulma arayışında toplumsal bir
üye olarak kendi öz bilinci ve var oluşuyla, yetenekleri ve gücü
oranında sorumluluğu gereği mücadele etmemesi, onu güçlü bir öz iradeden
yoksun bırakmıştır. Egemen sistem gerçekliği karşısında güçlü bir
iradenin gelişmeyişi özgürlük ideallerinde ve ısrarında da erkeği
sınırlamıştır. Bu anlamda erkekteki kendini var edebilme ve
zayıflıklarını güce dönüştürme konusunda yaşanan boşluklar, erkeğin
zayıflıklarını ve korkularını giderme arayışına dönüşmüştür.
*
Mülkleştirmenin kaynağı itaat sistemidir. Bu anlamıyla mülkleştirme,
hiyerarşik mantık örgüsüyle iktidarın tek elde toplanması gerçeğini
anlatır. Bunun üzerinden kendini merkezileştirme, kendi içinde bütünlüğü
sağlamaya çalışma, insanların iradesizleşmesi üzerinden tekleşme ve
egemenleşme gelişmiştir. Farklılıkları kabullenme, bunlara kendi içinde
yer verme, ötekinin hakkına saygı, bir anlamda sistemin yıkılması
demektir. Erkek eliyle mülkleştirilen kadın aynı zamanda erkeğin de
sistemiçileşmesini ve metalaşmasını beraberinde getirmiştir. Kadının
itaat ettirilerek erkeği düşüren bir nesne konumuna getirilmesi, erkeğin
de sisteme karşı itaat ederek kendi egemenlik duygusunu kadın üzerinden
mülkleştirme anlayışıyla dengelemesi, bu anlayışın kurumlaşıp
derinleşmesini beraberinde getirmiştir.
Egemen
sistemin iradesizleştirip kendi olmaktan çıkardığı erkek kendisinin de
köleleştirildiğinin ve büyük bir karılaşmayı yaşadığının bilincinde
olmadığından kadın üzerinde büyük bir tahakküm uygulamaktadır. Kadına
karşı yürüteceği baskı, şiddet ve egemenlikte kendini güçlü görmesinin
erkeğin en zayıf noktası olması, sistem karşısında yenilmiş ve bu
yenilgili ruh halini, çaresizliğini çözecek veya güçlendirecek durumda
olmadığından hep yanılgılarıyla birlikte yaşar ki bu da temelde irade
olamamaktır. Kadın tahakkümcü sistem tarafından köleleştirilip kadınlık
değerlerinden yalıtılırken erkek de erkeksi özelliklerle
donatılmaktadır. Erkek bir egemen gibi şekillendirilirken, ona tahakküm
kurmanın, başkalarının iradesini kırmanın ve birlikte yaşadığı tüm
öğeleri sınıflandırarak kendisine tabi kılmanın yolları öğretilmektedir.
Erkek karakteri çocukluk yaşlarında özenti yoluyla çocuğa empoze
edilmekte ve erkek çocuk, egemen sistem içinde küçük yaşta yeni yetme
bir egemen olarak şekillendirilmektedir.
Erkek
karakterindeki zayıf-güçsüz yanların, erkeğin kendini güçlü gösterdiği
yanlar olması, erkeğin zayıflıklarına dayanması ve zayıflıkların
giderilmesini, bir bütün olarak kendinin aşılması olarak
algılamasındandır ve erkek buna karşı keskin bir muhafazakârlık
içindedir. Bu kendine yanılgılı yaklaşım erkek gururuyla birleştiğinde
de kendini kabul ettirmenin sistemsel arayışları ortaya çıkmaktadır.
Cinselliğin erkek için iktidarın temeli olarak görülmesinin temel
sebebi, cinselliğin sistemin erkeğe bahşettiği sayılı zevklerden
olmasındandır. Erkeğin kadın üzerindeki cinsel hâkimiyeti kadın ruh ve
bedeni üzerinde bir şiddet aracına dönüşürken erkek için bir zevk
aracıdır. Devlet hegemonyası altında ezilen erkeğin sistem karşıtı
olmaması, sistem için tehdit oluşturmaması ona bazı payelerin
verilmesiyle mümkündür. Kadın üzerindeki hâkimiyet bu payenin temel ve
ağırlıklı kısmını oluştururken, cinsellik de bunu günlük olarak yaşamak
istediği herhangi bir zamanda tatmine dönüştüren olgu olmaktadır.
Kadınlık
üzerinden geliştirilen cinsel, duygusal ve düşünsel hâkimiyet kadın
üzerindeki bedensel ve ruhsal erkek işgali, hiyerarşik devletçi sistem
iktidarının temelidir ve onu süreklileştiren bir olgudur. Doğallığını
yitiren, kendi gerçeğinden uzaklaştırılan erkek her şeyin merkezine
konarak sistem tarafından yanıltılmaktadır. Köleleştirilen erkeklik bu
yanıltmayla birlikte kendini ve ona giydirilen statüyü çözmekten
uzaklaştırılmaktadır. Özünde kısırlaştırılan erkek kişiliği kadına karşı
kışkırtılarak bu kısırlaşma iktidar yanılsamasına dönüştürülmektedir.
Kadın üzerindeki iktidar, erkeği hiyerarşik devletçi sistem karşısında
köleleştiren, bağımlılaştıran bir gerçeklik iken erkeğin vazgeçemediği,
bir özgürlük yanılsaması olarak belirginleşmektedir. Özüne ait olmasa da
erkekler, bu statünün gereklerine göre davrandıkça varolabilir,
yaşayabilir ve varlıklarını sürdürebilirler. Aksi halde erkek o kandıran
özgürlüğü dahi kullanamayacak kadar çaresiz bırakılmıştır ve bu durum
erkeği kendine yabancılaştırmıştır. Günümüzde toplumsal düzlemde erkekte
yaşanan bunalımlar ve patlamalar bu yabancılaşmanın bünyeyi delip
geçmesinin örnekleridir.
Erkek
kadına güvensiz yaklaşarak hem tarihsel özne-nesne ayrımında kendisini
özneleştirip kadını nesneleştirerek siyasal ve sosyal düzlemin dışına
atmakta hem de kadında içsel özgüven sorunu yaratmaktadır. Kadında bu
durum yaratıldığı oranda ona erkek dünyasında yer verilebilmekte, kadın
özü inkâr edilmekte aksi halde imha dayatılmaktadır. Erkeğin kadına
karşı yaşadığı korku, tedirginlik, kuşku, asla başıboş bırakmama
yaklaşımı sorgulandığında karşımıza binyılların baskı ve zulmüyle
gizlenen, yok edilemeyen gücü ve bu baskı ortadan kalktığında kadının
geçmiş çağların intikamını alacağı korkusu çıkmaktadır. Bu durum erkeğin
mevcut hâkimiyetini korumasını, bunu süreklileştiren her yol ve yöntemi
kullanmasını getirmektedir.
Erkek
hâkimiyetinin kadın üzerinde oluşturulup yaygınlaştırıldığı toplum
mekanizması ailedir. Kadına eksik zayıf olduğu, bedeninden utanması
gerektiği, her şeyinin erkeğe göre şekillenmesinin ona bırakılan tek
yaşam seçeneği olduğu aile çatısı altında öğretilmektedir. Duruş,
hareket, giyim tarzı ve davranış biçimlendirmesi yoluyla kız çocukları
erkeğe göre adım atmaya, kendine ve kendi dışındaki her şeye erkeğin
ölçüleri doğrultusunda yaklaşmaya telkin edilmektedir. Bu toplumsal
telkinler öyle güçlüdür ki cinslerin oturuş tarzını dahi
belirlemektedir. Genç kızlıkta annenin model alınmasıyla birlikte
cinselliğin kadına bırakılan tek yol olduğu erkekten istediklerini bu
yolla koparabileceği doğal yaşam seyrine yedirilmiş olarak verilmekte ve
kadınlığa geçiş cinselliğini kullanabilmeye indirgenmektedir. Evliliğe
odaklanma bunun son noktasıdır.
Bir bütün
kadın cinsinin fahişeleştirilmesi anlamına gelen yeni evlilikler kurma
yoluyla mevcut olana karışma, kadın kimliğinin düşürülmesi kadar erkeğin
de bu girdaba kaçınılmaz olarak atılmasıdır. Toplumun bir yandan
ekonomik sıkıntılara sürüklenmesi, bir yandan erkekliğin kışkırtılarak
tüm eğitim, medya, siyaset ve güncel araçlarla kadınlığa yönlendirilmesi
fuhuşu ortaya çıkardığı gibi bunu bir sektör haline getirmiştir. Kadın
bedeninin satıldığı bu tür ilişkilerde nesne sayılan kadın kadar özne
sayılan erkeğin de kirlendiği, fiziksel olduğu kadar toplumsal
hastalıkların da bu yolla arttığı görülmüştür. Bu ve benzer ilişkilerin
giderek aile içlerine girerek bir parçalamayı yaratması mikro iktidarın
merkezinde sarsılmalar yaratmaktadır. Bu durumda yapılan ise bu
sarsıntıları önlemek, iyileştirmelerle sorunları gidermek ya da çöpçatan
devlet ve hukuk sisteminin müdahalelerine açık hatta muhtaç bir aile
yaratarak sonuç alabilmektir.
Erkeğin
kendini, ona giydirilen erkekliği, toplumun tek sesliliğini ve bunun
yarattığı karakterin yaşama yansımalarını çözümlemesi, yaşanan toplumsal
huzursuzluğun, şiddetli geçimsizliğin ve kötürüm kişilik
yapılanmalarının aşılamamasının kaynağına inebilmesi, kendini anlaması,
son tahlilde gelip kadını anlamasına dayanmaktadır. Kadının köleleşme
düzeyiyle birlikte köleliğin yaygınlaşan ve içselleşen boyutuna
yönelebilmek kadında oluşturulan düşürülmüşlüğü kavrayabilmek bunu
anlamanın temelidir. Bu konu anlaşılmadan erkek ne özgür bir soluk
alabilir ne de varoluşuna bir anlam katabilecektir.
İnsan
türünün doğal cinsiyet ayrımlarının tahakkümcü sistem tarafından
toplumsal cinsiyete dönüştürülmesi, cinslerin yeni karakterle topluma
katılımlarını getirmiştir. Bu katılım toplumdaki bireyleri; davranış
modellerini, rolleri, sorumlulukları, nitelikleri, hak ve ödevleri
farklı olan erkek ve kadınlara dönüştürmektedir. Bebeklikten
oyuncakların ayrıştırılmasıyla başlayan yönlendirme, kadını kendini
erkeğe sermaye yapmaya, erkeği kadına hükmetmeye sevkeden hitaplar ve
sözel tanımlarla tamamlanmaktadır. Ve bundan itibaren kadın ve erkekler
arasındaki ilişki toplumsal cinsiyet tarafından belirlenmektedir.
Tahakkümcü
sistemin erkeğe yüklediği misyon kadın karşısında erkeklik tanımlamasını
giderek güçlendirmek olurken kadın karılaştırılmaktadır. Salt kadın
karşısında erkekliğinin farkına varan erkek, egemen sistem karşısında
ise kadının onun karşısında girdiği karı misyonuna girmektedir. Yani
karı-koca ikilemi aile içi ilişkilerden taşmaktadır. Kadın karşısında
koca olan erkek kişi, iktidar sahipleri karşısında karı olmaktadır. Bu
yolla iktidar odakları eline mikro iktidarı verdiği erkeğin sisteme
katlanılabilirlik oranını yükseltmektedir. Erkeğin tahrik edilmiş
saldırı pozisyonuyla, kadının bastırılmış savunma pozisyonu birbirini
tamamlamaktadır. Kadınlık olgusuna potansiyel tecavüz edilebilir gözüyle
bakılması ve egemen erkekliğin potansiyel tecavüzcü olması sistemin
ortaya çıkarıp kışkırttığı bir statüdür. Tecavüz olgusunu cinsel boyut
yanında ataerkil kültürün kadın üzerinde uyguladığı diğer tüm yönlerden
de ele almak gerekmektedir.
Bugün
kadınların, cinsel tecavüz yanında her gün, her an, hatta her saniye
kapitalist sistemin beyinsel, ruhsal tecavüzüne uğradığını görmek
gerekmektedir. Sistem, kendi kurumlaşmalarıyla bu uygulamayı
gerçekleştirirken koca statüsündeki erkeğe cinsel tecavüzcü rolü
verilerek koca-erkek tatmin edilmekte ve mevcut statüler güvenceye
alınmaktadır. Bu statünün temeli ise ezilen halk kesimlerinin, inanç ve
düşünce gruplarının iradesine yönelerek mutlak bir güçsüzlük
yaratmaktır. Yoksul ve ezilen sınıf erkeklerini köleleştirmenin,
mülksüzleştiren güç ilişkilerini kalıcı kılmanın bir yöntemi olan
tecavüzün temel bir yanı da erkeğe yönelmesidir. karılaştırılmış halk
gerçeği, halkların kadın gibi olduğu örneği bu gerçeklikle
bağlantılıdır. Bugün küresel taarruzun üçüncü dünya ülkelerine
uyguladıklarının, bir erkeğin kadına uyguladıklarına benzerlik derecesi
bu gerçeği anlatmaktadır. Azgelişmiş denilen ülkelerin ekonomik
boyuttaki hammadde ve insansal emek güçleri ellerinden alınarak, sosyal,
siyasal, bilimsel ve ekonomik iradeden yoksun bırakılmaları, üzerinde
sistemin bilim, hukuk, sanat, siyaset, aile, özel mülkiyet ve tüm diğer
kurumlarını inşa edebilmek içindir. Bu tamamlandığında köleleştirilmiş
kadına verilen statü üçüncü dünya ülkeleri somutunda halklara da
giydirilmiş olmaktadır. Kadının köleliğe alıştırılarak sistemin
muhafazasına alınması ile sağlamlaştırılan ve ayrıcalıklı kutsal yönetim
haline getirilen hiyerarşilerin kurulması ardından tüm toplum
kesimlerinin köleleştirilmesi için yol açılmıştır.
Kadının
cins köleliğinin ve erkeğin karılaştırılmışlığının derinliği iktidar
olgusuyla bağlantılıdır. İktidarın erkeğin elinde olması, bir bütün
kadın cinsinin köleleşmesi anlamına geldiği gibi iktidara sahip
olanların dışında kalan erkek kesimlerinin de bu iktidara, bu hâkim
erkekliğe göre şekillenmesi anlamına gelmektedir. İktidarı elinde
bulunduranlar devlet sınırlarını, mikro iktidarı ellerinde bulunduranlar
da altında ailenin bulunduğu çatıyı kendi sınırları olarak
görmektedirler. Erkeğin yönetiminde var edilen aile kadar derinlik ve
süreklilik kazanmış olan daha başka bir kölelik türü yoktur. Sınırların
bu kadar belirginleştirilmesi devletin tüm kurumlaşmalarını
tamamlamasındandır. Bu tamamlanışı çözümleyebilmek erkekliğin
sorgulanarak toplumsal kuruluşunun anlaşılmasından geçmektedir.
Hiyerarşik
devletçi yapı oluşturulurken doğal toplumda yer alan, gerekli ve yararlı
ana kadın ve tecrübeli erkek karşısındaki gönüllü saygınlık istismara
uğramaktadır. Saygınlığın istismara uğraması, gönüllü karşılıklı
bağımlılığı bozarak kadın üzerinde otoriteye dönüştürmektedir. Otorite
de uzun yıllar boyunca zorunlu olduğu kabul edilen zor aygıtını ortaya
çıkarmaktadır. Bu çerçevede devlet de bilgelerin kartopu-nartopu
benzetmesindeki rolünü oynamaya başlamıştır. Nar topu ateş topudur.
Geçtiği yeri yakarak ilerlemektedir. Kartopu da büyüyerek ve hızlanarak,
yıkarak ve ardındakileri yok ederek ilerlemektedir. Devletin denizden
çıkan canavara -Leviathan- benzetilmesi sömürüye doymayan yapısından,
her zerresinin kanla beslenmesinden kaynaklanmaktadır. Kurban kültürü bu
canavar için bir varlık şartı olurken ahlaki toplumun tüm mevcudiyeti
kurban etme mantığının bir kullanım malzemesi olmaktadır.
Devletin
doğuşundaki insanları düşürme, gereksizleştirme, değersizleştirme ve
tereddütsüz ezip geçme bir karakter özelliği olarak iktidarın doğasına
yerleşmiştir. Ve devlet mantığı erkek hanedanlığında elden ele geçerek
günümüze ulaşmıştır. Erkek iktidar, mevcut toplumsal düşürülmüşlüğü
ilişkiler yoluyla özelleştirerek meşrulaştırır. Özel ilişkilere bir
mahremiyet atfedilmesi özünde köleleşmeyi iktidarın ardında gizlemektir.
Mahremiyet erkeğe doğal bir koruma örtüsü sağlarken kadını
kanıtsız-ispatsız sistemli bir işkenceye maruz bırakan mekanizma haline
gelir. Aile çatısında maneviyat oluşturulmuşsa ve ilişkilere bu ruhsal
yön yerleşmişse iktidar kendini daha güzel saklayabilecektir. Çünkü
güçlü maneviyat, tüm mahremiyetleri haklı ve dokunulmaz kılan bir rol
oynamaktadır. Ve cinselliğin aşkla bütünleştirilmesi ilişkileri tümden
sorgulamasız kılmaktadır. Sorgulamasızlık ise iktidarın birey üzerinde
gerçekleşmesinin en eski adımlarındandır. Nasıl ki ikinci cinsel
kırılmayı yaratan dinlerle, tanrının her şeyin üstünde ve her şeyin
yaratanı olduğu, kulların yerine tanrının düşüneceği belleklere
kazınmışsa, tanrısallığın krallar yoluyla erkeğe geçmesiyle birlikte
erkek egemen karşısında kadınların ve karılaşan kulların
sorgulamasızlığı amaçlanmaktadır.
Erkek
egemenliği ile sağlamlaştırılan hiyerarşik devletçi iktidarın kendi
kurumlaşmasını sağladığı alanlar dincilik, milliyetçilik, bilimcilik ve
cinsiyetçilik ideolojileriyle gerçekleştirilmektedir. Hegemonik
sistemler bunalımlarını zor aygıtları olan hapishane, işkencehane ya da
ıslahhane niteliğindeki kurumlarıyla, jenositlerle, silahlar ve savaşlar
yoluyla aştıkları gibi, hegemonyanın ideolojik çıkışlarıyla da bu
krizlerini aşmaya yönelmektedirler.
Bu
ideolojik inşalar milliyetçilik, dincilik, bilimcilik ve
cinsiyetçiliktir. Sistemin temel kurumlarından olan ve talim terbiye (!)
kurullarına bağlı çalışan eğitim merkezleri bu ideolojileri toplum
üyelerine çocukluktan itibaren vermeye başladıkları gibi medya iletişim
organları da günlük hatta anlık olarak bir sistem empozesi görevini
görürler. Son olarak en uygar (!) sistem olan kapitalist modernitenin
gazabına sanat da uğramıştır. Sistem, sanatı endüstriyalizm
tezgâhlarında bir seri üretime tabi tutarak kâr yasası kanunlarına
bağlamıştır. Fabrikalarda heykellerin üretilmesi, simülasyon yöntemiyle
her gün binlerce kültürün tanımını dahi bilmekten uzak insanın sistem
adına kültür endüstrisine girişmeleri bu en uygar çağda sanatı bir
sanayi kolu haline getirilmesine yakınlaştırmaktadır.
Kadın
üzerinden gerçekleştirilen iktidara dayalı mülkiyet ilişkisi bu
ideolojiler aracılığıyla toplumun her kesimine indirgenmektedir. Yaygın
egemenlik bu ideolojiler yoluyla oluşturulmaktadır. Dincilik, teolojik
düşüncenin geliştirilmesi ardından ortaya çıkan, erkek egemenliğine
doğru evrilen tarihsel gidişatı tek tanrılılıkla sabitleştiren ve bundan
itibaren inancı bir egemen ideolojiyi kabul ettirme aracı olarak
kullanan bir gerçeklik olmuştur. Dinler incelenirken birbirleriyle ya da
daha geri yaşam tarzlarıyla karşılaştırıldığında kısmi olumluluklar
görülse de bir bütün olarak insan olma gerçekliğine, kadın dünyasına
vurulan en büyük darbe olduğu bilinmelidir.
Milliyetçilik, köken bakımından kendini ulusların oluşumundan
ayrıştırarak bir ideoloji biçiminde gerçekleşmeye yöneldiğinden tek
sesliliği de benimsemiş ve güç olduğu oranda benimsetmiştir.
Milliyetçilikteki tek seslilik, erkek egemen dünyanın erkek tek
sesliliğiyle bütünleştiğinden bu ideoloji dünya egemenleri tarafından
desteklenerek bugüne kadar gelmiş, farklılıkların yani ‘öteki’nin,
katledilmesiyle kendini yaşatmıştır.
Bilimcilik, bugünün egemen bir ideolojisi haline gelmiştir. Her şeyi
denetiminde tutan hiyerarşik devletçi sistem, bilimi dar bir çevrede
korkunç geliştirerek bilginin sınırlarını zorlamakta ama bir yandan da
bu bilgiyi iktidar sahipleriyle sınırlandırmaktadır. İktidar
sahiplerinin elinde, güçlü, anlaşılması ve çözülmesi zor bir araç olan
bilimin erkek egemenliği ekseninde yüceltilerek toplum ve dünya üzerinde
bir hâkimiyet kurması, kadın üzerinde geliştirilen ideolojilerin en
üstte kalanı ve aşılması zor olanıdır. Çünkü bilgiyi elinde
bulunduranlar iktidarı elinde bulunduranlardır ve bilimin objektifliği,
tarafsızlığı yanılsaması ezilenlerin ezilme konumunu derinleştiren bir
rol üstlenmiştir.
Cinsiyetçilik, kadının bağımlılaştırıldığı bir ideolojidir. İktidar
sahiplerinin erkek karakterini yüceltip kadını aşağılayarak aynı zamanda
bu aşağıladıkları kadına sahip olma yoluyla, mülk edinme güdülerini
tatmin ederek uyguladıkları bir ideolojidir. Cinsiyetçilik yoluyla kadın
iktidarın nesnesi kılınmakta ve iktidarın temeli olan mülkiyetin ana
konusu olmaktadır. Günümüzde cinselliğin iktidara odaklanması da insan
doğallığının bu yolla ne kadar kullanıldığını, istismar edildiğini
gösterir. İktidara yönelen erkek, daha da erkekleşmeye yöneleceğinden
kadın karşısında kendi hâkim konumunu korur ve oluşan iktidar da
kadının, kadınlığın yokedilmesi üzerinden gerçekleştirilir.
Cinsiyetçiliğin bir ideoloji olarak kurumlaşması ardından yaygın olarak
toplum üyelerine benimsetilmesi zamanla bir kültür halini alarak
doğuştan itibaren toplum üyelerinin bu yönlü terbiye (!) edilmesiyle
toplumsal cinsiyetçilik oluşturulmuştur. Kadınlar üzerinde kurulan
otoriteler bir yandan kadın soyunu denetim altına alırken bir yandan da
kadın üzerinde sahiplik yapan kocaların, babaların, kardeşlerin
oluşturduğu, amiyane tabirle erkek milletini tahakküm altına almaktadır.
Erkekler bu yolla denetlenmekte ve yönlendirerek kullanılacak hale
getirilmektedir. Oluşturulan bu sistem kutsallaştırılmaktadır. Bunların
yanında sanatın da egemenlikli ideolojide araçsallaştırılması anlamında
sanatçılık konusu başlıbaşına ele alınması ve üzerinde derinlikli
durulması gereken bir konudur.
Bu
cinsiyetçi oluşumun tüm karşı devrim, toplum ve insan karşıtı
özelliklerine rağmen topluma kabul ettirilerek sistemini sürdürmesi,
toplumun köklü inançlara bağlanmasıyla ilgilidir. Toplum hile ve
yalanlarla yeninin kutsalına inandırılmaktadır. Zaman içinde bu aşılmaz
mutlak gerçeklik olarak ele alınır ve iktidarın temelini oluşturur.
Bundan sonrası, iktidarı süreklileştirmek için savaş kültürü yaratmak ve
toplumu sahte kutsallıklara alıştırmaktır. Tüm toplumun bu sahte
inşalara alıştırılması kadının köleliğine, mülkleştirilmiş
kadınsılığına, erkeğin kof iktidarına, karılaştırılmış gücüne, kadın
köleliğinin taşeronluğuna alıştırılmasıdır. Ve mikro iktidarın sırtından
makro iktidarın binası inşa edilirken, erkek karakteri bu yükün, bu
iktidar harcının altında tümden kendisi olmaktan çıkarılmakta ve özgür
yaşamdan koparılmaktadır.
|
|