Kadın Kırımının İçselleştirilmesi Olarak Toplumsal Cinsiyetçilik
Dilzar Dîlok
Hiçe sayılan ama vazgeçilmeyen doğal toplumun temel kurucu öğesi olan kadın hangi aşamalardan geçmiş, nasıl bir şekillenme yaşamıştır. Biyolojik farklılıklarından dolayı insan türü iki cinse ayrılmaktadır. Birlikte üremeye rağmen kadının doğurganlık özelliği doğal toplum dönemlerinde bir ayrıcalık gerekçesi olmuş, zamanla bu doğal toplum kültürü kırılmalara uğramıştır. Ve aynı biyolojik özellik olan doğurganlık bu defa kadının eksikliğine, geriliğine, kusurluluğuna, hastalıklılığına gerekçe gösterilmiş, kadının aşağılanması için tarihi ve değişmez delil olarak kullanılmıştır. Kadının biyolojik olarak geçirdiği evreler dahi onun kötü kaderinin yansıması olan günahlar gibi ele alınmıştır. Bu ele alış biçimi topluma öyle derinden içerilmiştir ki bir erkek dili şekillenmiş ve kadınları anlatırken “kadın milleti” deyimini dillere pelesenk etmiştir. Bu söylem sıradan, günlük bir söylem olmaktan ziyade mevcut erkek egemen dünyada kullanım değeri olan ve aşağılama, değersizleştirme, basitleştirme, hafife alma, zayıf görme imalarıyla dile gelen bir söylem olmuştur. Derinlikli bakıldığında kadının salt biyolojik bir cins olarak ele alınmadığı, total olarak iktidarın yürütülme alanı sayıldığı bir ulus ya da sınıf yaklaşımıyla yüzyüze kaldığı görülmektedir. Tüm ırkçılıklar büyük oranda aşılmasına rağmen kadına karşı geliştirilen sömürünün aşılmayan bir ezilen ırk statüsünü anımsattığı yadırganamaz. Kadınlar dünyanın her yerinde dil, din, ırk gibi farklılıklara rağmen aynı soyun üyeleri gibi ele alınmaktadır. Biyolojik kadınlık özellikleri onu ezilen soy-ırk yapan özelliklere dönüştürülmüştür.

Birinci cinsel kırılma ile gelişen birinci büyük kültürel kırılma tüm toplumu sınıflandırıp tahakküme tabi tutarken kadına karşı ayrıca bir kölelik misyonu biçilmiş, cins köleliği uygulanmıştır. Kadının kutsal görülen biyolojik özelliği, doğurganlığı onun sırtında bir günah yükü olarak görülmüştür. Kadındaki regl gerçeği evrenin oluşumunun mikro düzeyde muntazam olarak tekrarlanışıdır. Yaşamın süreğenliğini ifade eden, yaşanmayanın, zamana katılmayanın aşılacağını, yerine yenisinin geleceğini sürekli olarak vurgulayan bir durumdur. Döllenmeyen yumurtaların artık kadının rahminde kabul edilmemesi, yerini yeni zamandaki yeni yaşam adımlarına bırakmak için dışarı atılması durumudur. Her mevsim döngüsünde, kuruyan dalların toprağa yönelerek yerini yeni yemyeşil yaşamlara bırakması gibidir bu. Kadınlar, beden takviminin her döngüsünde bu yaşam sınavından geçmektedir. Ve bu dönemlere gerginlik, kiminde hareketlilik, kiminde durgunluk ya da duygu yüklülük atfedilmesi kadın bedeninde süren yaşam-ölüm mücadelesinin yoğunluğundan, bu yoğunlukta yaşanan kaostan kaynaklanmaktadır. Kadınların bunları aylık olarak düşünüp dile getirebilmeleri günümüz dünyasında mümkün değilse de beden her şeye rağmen konuşmaktadır.

Eskiyi, zamanını doldurmuş olanı aşmak ve ondan vazgeçmenin zorlukları, sancıları kadar yeniye yönelişin rahatlığı yeni arayışların güzelliği ve zamanın ruhunu yakalamanın huzuru oluşmaktadır her regl döneminde. Evren gerçeğinin kadın bedeninde periyodik olarak kendini yeniden yaratması her iki cins tarafından anlamının giderek derinleştirilmesi gerekirken erkek aklı tarafından hastalık, kirlilik, haramlıkla adlandırılmış ve kaçınılan, uzak durulan bir geri durum, zayıflık olmuştur. Ve bu gerçeklikten kaçmak kendi insan gerçeğinden kaçmanın temel öğelerinden birini oluşturmuştur. Çünkü erkeğin kadın gerçeğini anlamaması, diğer yönü yani kendi erkek olma gerçeğini anlamasını da engellemiş, sakat bırakmıştır. Kadın bedenini, kadın fiziğini anlayamamak, anlayamadığı objeden korkmak, erkeğin temel saplantılarından olmuştur. Bugün kadına bu kadar çok yönlü şiddetin uygulanması özünde erkeğin, kadın fiziğine duyduğu tepki, öfke ve kıskançlıktan kaynaklanırken toplumu vareden kadın kültürünün gücünü yok etmeye yönelmektedir. Doğurgan olmayan ve kendi biyolojik özelliklerinin yarattığı karakterle üretken, kapsayıcı, tamamlayıcı, eğitici ve öğretici bir kültür yaratamayan erkeğin öfkesidir şiddet. Kendi fiziğini yenilemeyi süreğenleştiremeyen erkeğin kıskançlığıdır. Hayatın tüm zorlanmalarına rağmen yaşamda ısrarlı olan, direnen kadına yönelen tepkidir şiddet.

Kadın fiziğinin kromozomlardan kaynaklı olarak erkeği kapsadığı ve erkek nüfusunun giderek azaldığı bilinmektedir. Kadında duygusal zekânın güçlü olması, analitik zekâyı dengelemesi kadın eksenli olduğundan daha yapıcı ve uyumlu, yaratıcı ve yenileyici olmayı getirecektir. Sınıflaşmaya dayalı toplumsal sistemin gelişmesi duygusal ve analitik zekâ arasındaki bağı koparmıştır. Bundan itibaren kadına geri bir duygusallık, erkeğe kuru bir mantık bırakılmış ve cinslerin bu temel üzerinden şekillenmesi sağlanmıştır.

Doğal-organik toplumun temel dinamik gücü, temsilcisi ve esas yürütücüsü olan kadın aşılmadan yeni bir toplumsal sistem geliştirilemeyeceğinden yeni bir sistem kurmanın ilk adımı kadını, kadınlığı anlamak, çözmek ve onu aşmak amacıyla kadın üzerinde otorite kurmak olmuştur. Bu durum plânlı, programlı analitik zekânın gelişmesiyle mümkündür. Dolayısıyla tarihi, tesadüflerle açıklamak yeterli ve doğru olmayacaktır. Doğal toplumun kurucusu olan kadını aşmak, kadınlık özelliğini çarpıtarak ve kadını cins kölesi haline getirerek kullanmak yeni sistemi oluşturan temellerdir. Ki bu temelin kurulması verilen mücadeleden ataerkil sistemin kazanarak çıkması kadının, kadınlığın kaybedilmesi şartına bağlıdır.

Kadının köleleştirilmesi zamanla kadın kavramının direkt olarak köle, kullanıma açık, zayıf, güçsüz sıfatı olarak algılanmasına yol açmıştır. Ve bu durum kadında fiziksel ve zihinsel bağımlılık yarattığı gibi, duygu ve düşünüş biçiminde, giyim ve konuşma stilinde, duruş ve hareket tarzında bir kültür, bir bağımlılık yaratmıştır. Dışa göre -ki bu dış erkektir- şekillenmeyi, ona yamanmayı ve ona ait kılınmayı getirmiştir. Kadın olmak toplumsal kavrayışta bugün bir dezavantaj durumuna indirgenmiştir. Toplumun eksik, kusurlu, geri olduğuna inandığı kadınlık mevcut haliyle hiçbir zaman istenen, özlenen olamaz. Bu ancak toplumun kadın algılayışını değiştirebilmekle sağlanabilecektir. Kadınlık dünyaya gelişle başlayan bir yenilgidir. Hayatın her adımında, başlamadan kaybetmiş olmadır. Utanç kaynağıdır. Kadınlığa yapıştırılan bu algılanmaları aşmak, yeni kadın tanımı oluşturmak toplumsal kültürel devrimin temelini oluşturacaktır. Tanımları yenilemek yaratmaktan daha zordur ve zihniyet anlamında devrimsel adımları gerektirir.

Kırılmalar ardından kadın ideolojik olarak hiçleştirilmiş, kimliği yok edilerek yok sayılma derekesine düşürülmüştür. Mallaşma özünde elindeki tüm değerlerin çalınması, gasp edilmesi ve toplumun kurucu öğesi olan kadınlık olgusunun içinin boşaltılarak nesne konumuna getirilmesidir. Kadın eksenli değerlere tepki, kadına tepkiye dönüşüp erkeğin dar ve düz yapılanmasıyla, kıskançlığıyla ve kaba yanlarıyla birleşince ortaya baskın erkek karakteri çıkmıştır. Oluşan bu baskın erkek karakteri, yeni sistemin erkek kimliğini oluşturmuştur ve bu kimlik kendini var etmeyi kadını yok etme şartına bağlamıştır. Kadını ruhsal ve bedensel olarak bir bütün yok etmek mümkün olmayınca ruhsal ve bedensel baskılar arttırılmıştır. Kadının sınırlandırılması, sınırların giderek daraltılması sınıflı toplumla birlikte icat edilen tahakkümcü egemen erkek egosunu tatmin etmektedir. Ve bu durum kadındaki köleliği giderek derinleştirdiği gibi kendi özüyle yaşadığı çelişkiler kadında hastalık boyutunda çarpıklıklar yaratmıştır. Sinirsel kriz durumları yaşama yayılmış ve öz giderek görünmez olmuştur. Öz, mevcut dünya ve yaşam diye dayatılan gerçeğin bataklığına gömülerek kişiliksizleştirme, kimliksizleştirme gelişmiştir.

Bu durumda gelişen teslim olma bireysel olarak başlasa da kadın yoluyla başlangıçta çocuklara yansımış ve giderek toplumsallaşmıştır. Kimi zaman içten içe gelişen öfke sıkışmaları ve intikam arzusu en iyisinden kendi cinselliğini kullanarak sonuç alma şeklinde yansır ki burada yine yitiren kadındır. Cinselliğin kullanılarak meta konusu olması ve bu pazarda her iki cinsin birden duygularının, güdülerinin çürütülerek, özünden çıkarılması sonuç itibarıyla toplumsal köleliği derinleştirmektedir. Özne-nesne ikileminde nesne olarak ele alınan, edilgen bir toplumsal gölge haline getirilen kadının her yönden erkeğe muhtaç kılınması, kadını düşünsel olarak kötürümleştiren, siyasal bir cahil durumuna getiren, ekonomik olarak fakirleştiren hatta erkeğin eline bakan bir dilenci konumuna indirgeyen bir sonuç yaratmıştır. Ve bu cenderedeki kadın süresiz çalışmasına rağmen hiçbir zaman emeğinin hakkını alamayan, ezilen sınıf olmayı da aşan aşağılanmış bir soy durumundadır.

Bu durum, her ne kadar günümüz Ortadoğu’sunda küreselleşmeyle birlikte belli bir değişim yaşasa da yaygın olarak yaşanmakta ve kadınlar erkeksiz yaşamaya cesaret edememektedirler. Baba, koca, kardeş, amca ya da herhangi bir erkekten kopmak verili toplumsal sistemde, tüm erkeklerin eline düşmek, erkek egemen sistemle birebir karşılaşmak olacağından bir korku oluşturmaktadır. Bir kadının tek başına yaşaması tehlike sinyali verirken bir erkeğe ait olup onunla yaşaması, başının bağlanması toplumsal teminat olarak algılanmaktadır. Ve toplum da bu durumda vicdani bir rahatlık yaşamaktadır. Evli kadının boşanmasının, bağımlı olduğu erkekten ayrılarak kendi başına yaşamaya karar vermesinin zorluğu, boşanmış kadına yapıştırılan statüden kaynaklanmaktadır. Mülk gözüyle bakılan kadın evlendiğinde bir erkeğin mülkü iken, ayrıldığında, bir erkek tarafından kullanılmış olan, deforme olmuş bir mal gibi görüldüğünden mevcut normlar çerçevesinde toplumdan yalıtılmakta, yaygın olarak da boşanmış bir koca olmayı kabullenemeyen erkek tarafından öldürülmekte ya da yoğun şiddete ve farklı yaşamsal tehlikelere maruz kalmaktadır. Bu durum her ne kadar belli oranda aşılmışsa da bu durumdaki kadınların yaşadığı zorlanmalar, karşılaştıkları sistemsel tehditler özünde erkek egemen yaşam tarzından kaynaklanmaktadır. Bunu tüm kadınlara göstermek sistemin kendi sürekliliğini sağlayan bir araçtır. Çünkü kadın bu sonucu gördükçe bir erkeğe teslim olarak yaşamayı tercih etmekte, erkeksiz yaşamaya cesaret edememekte ve ona dayatılan yaşamı kader gibi görmektedir.

 

Kadının günümüzde yaşadığı enkaz olma durumu, müdahale edilmedikçe toplumun beyninde patlamaya yol açacak tehlikeleri barındırmaktadır. Ve en doğru müdahale de bu durumu ortaya çıkaran ve süreklileştiren işleyişi, iktidarın şifresini çözmekle mümkündür. Bu işleyişi çözebilmek için toplumsal düşüşün başladığı yerdeki ilişkilere, insan türünün diğer yarısı olan erkek cinsine bakmak, bugüne kadar getirilen ve sistemin çökerttiği erkeklik olgusuna ışık tutmak gerekmektedir.

Erkek egemenliği tanımlamasının, kadınların egemenlik altında olup erkekler arasında eşit ve özgür ilişkilerin var olduğu bir düzen olmadığının bilinmesi konuya giriş anlamında önemlidir. Erkek, mevcut toplum gerçeğinde insan deyince akla gelendir. Bilim, siyaset, ekonomi, din, sanat deyince beyinde şekillenen insan türüdür. Doktor, mimar, mühendis, hâkim ve daha çok fazla uzatabileceğimiz temel iş ve meslek kolları sıralandığında akla gelendir. Erkek demek direkt bir üstünlük sıfatına sahip olmak demektir. Toplumsal düzlemde birinci olma konumuna işaret etmektir. Her yönlü güç, beceri, sahiplik, iktidar, yönetsel irade, denetleyicilik, ayrıcalıklı olma, yetenek ve daha birçok özelliğin atfedildiği toplum öğesidir. Alıp satma, çalma, vurup kırma, tecavüz etme hakkına sahip olan doğal egemenliğin kullanıcısıdır.

Biyolojik farklılıklarından dolayı kadının yapıp da erkeğin yapamadığı çocuk doğurma ve regl durumu erkekte kendi fiziğine güvensizlik yaratmıştır. Tüm çabasına, toplumsal ve siyasal işlevine rağmen bu özelliğin olmayışı onda bir yoksunluk düşüncesini getirmiş, bu düşünce ile bir yandan kadını kutsallaştıran erkek diğer yandan da kendi eksikliğini kişiliğinin derinliklerinde bir öfkeye, kıskançlığa dönüştürmüştür. Ki aynı tanrısal özelliklerin kırılma ardından kirlilik, zayıflık, çirkinlik olarak yansıtılması, kadının aşağılanmasına, ikinci cins kılınmasına gerekçe olarak kabul edilmesi bunun en bariz göstergesidir. Kadının doğal toplumdaki yönetsel gücü, temsilci rolü ve tanrısallığı kırılarak toplumun doğal gelişim seyrini darbeleyen karşı devrim geliştirilmiştir. Bu anlamda kurnaz ve güçlü adamın ilk olarak kadın üzerinde gücünü kanıtlaması rastlantı değildir.

Erkeğe öyle bir ruh hali verilmiştir ki o her şeyi bilir, her şeyden anlar. Bilmese de bilmiş gibi konuşma hakkına sahiptir. Anlamasa da söz söyleme, hakkında karar alma ayrıcalığı vardır. Yanlış da olsa dinlenmeli, görüşleri esas alınmalı, hatta mümkün olduğu kadar sorgulamadan yerine getirilmelidir. Bu durumun tarihsel bir kökeni vardır. Ana kadın gücünü yalan ve hileyle, güç ve kurnazlıkla aşan erkeklik kendi cinsine stratejik bir rol vermiş ve kurduğu hiyerarşik sistemle bunu süreklileştirerek iplerini toplumun erkek bireyleri arasında en güçlü, en kurnaz, en entrikacı yani en erkek olanın eline vermiştir. Bu tarihsel kırılmayla erkeğin eline verilenleri anlamak, erkeğin karakteristik yapılanmasını çözmek açısından önemlidir. Ki bu çözümleme de yine kadının toplumsal düşürülüşünü çözümleyebilmekle bağlantılıdır.

Organik toplumda, toplumu oluşturan üyelerin tamamı yaşamın idame ettirilmesinde doğal bir tarzda rol sahibi olmaktadırlar. Her birey topluluğun doğal ve farklılığı gözetilen eşit bir parçasıdır. Bu katılım, yaşamı kendine ait görmeyi, ortak ruhu ve sürekli katılımı getirdiğinden tüm paylaşımlar ortaklaştığından birbirini hissetme, empati daha da gelişmektedir. Bu organik yaşam tarzını oluşturan temel kadınla yaratıldığından, karşı devrim esasta kadını hedef almıştır. Toplumsallaşmanın temelini oluşturan kadınlık yok edilirken, uygarlaşmanın ve sınıfsallığın temeline erkek yerleştirilmiş ve ataerkilliğin alt yapısı oluşturulmuştur. Ataerkillik kadın üzerinde güç olan, her oluşu nesneleştirirken kendini sahip yapan erkeği uygarlığın temeline yerleştirirken yok edemediği kadını köleleştirerek özünden uzaklaştırmış, geri bir kadınsılık yaratarak onu da erkeğin hizmetine sunmuştur. Artık tanrı erkektir ve bu tanrısallık koca olan erkekle mikrolaştırılarak “kocalık” kurumu topluma hiyerarşiyi empoze etmesi anlamında toplumun başına bela edilmiş, bu belanın tüm dertlerini sineye çekecek bir “karılık” kurumuyla tahakkümcü sistem tamamlanmıştır.

Topluma içerilmiş kadınsı kölelik, köleliğin salt kadınla sınırlı kalmayan, bulaşıcı özelliğinin kendini göstermesinin bir sonucudur. Aynı zamanda erkek iktidarının da topluma yayıldığı, çok farklı boyutlarda bunun tüm toplumsal ilişkilere yansıdığı görülmektedir. Bu konuda farklı bir sesin olmadığı, erkek tek sesliliğinin olduğu her yerde egemen-ezilen ikilemi hemen pratiğe geçtiğinden insan ilişkilerinde yapay bir ayrım oluşturarak doğal farklılıkların ötesinde bir ayrılıkçılık yaratmıştır. Egemen statüde olan erkek imtiyazlıdır ve varoluşun tüm avantajlarını kullanıp güven içinde hatta abartılı şekilde kendini ifade ederken, ezilen statüdeki kadın kendine güvensiz olduğundan ifadesiz kalmış ve bastırılmışlığı yaşamıştır.

Erkeğin toplumdaki doğuştan başlayan şekillenişi, kendi bedeniyle, kendisinde olup da kadında olmayan erkeklik organlarıyla gurur duyması, varoluşunu kaygı duymadan dışa vurması ve erkek olmanın avantajlarını her zaman kullanması yönündedir. Erkek çocuk bu telkinlerle erkekleşmektedir. Bu içi tam doldurulamayan erkekleşme her erkek çocukta yaşandığında ortaya abartılı, kof, kendi gerçeğini tanımayan, gücünün sınırlarını bilmeyen bir aile üyesi çıkmaktadır. Ailede geliştirilen bu tipleme toplumla-sistemle tanıştığı andan itibaren ona yedirilen statü ile dışarıda ona yönelen bakışlardaki kimliği arasındaki gelgitleri yaşamaktadır. Bu gelgitlerde erkeğin cinsellikte kendini iktidar sahibi kılması da belirgin bir rol oynamaktadır. Çünkü cinsellik, verili erkeğin kendini en rahat ifade ettiği sahadır.

Hiyerarşiyi, hiyerarşinin insan şekillenişi üzerindeki etkisini devletle girdiği ilişkilerle birlikte görmeye başlayan erkek üye, devletin en küçük bir memurunun dahi onun karşısındaki egemen statüsüyle karşılaşınca kendi statüsüyle çelişmektedir. Bu çelişkiyi yaşama süreci bir erkek için kader belirleyicidir. Çünkü kişi ya bu çelişkiyi olgunlaştırıp çözüm arayışına girecektir. Ki bu durum erkekliğin sorgulanması demektir. Ezilen olmadan ve köleleştirmeden sorgulanarak ötekini anlama çabası demektir. Ya da her iki durumu çelişki olmaktan çıkarıp bir bütün kabullenecektir. Bu durum teslimiyet demektir. Evdeki efendi statüsünü kaybetmemek için dışarıdaki köle statüsü kabul edilmektedir. Genel olarak yaşanan budur ve ortaya çıkan da ikiyüzlü, bastırılmış, abartılı, kof, yalana eğilimli, hiçbir zaman kendisi olamayan ve keskin bir özgürlük tercihi gösteremeyen erkek tipidir. Yalancı ve zalim erkek bu tercihsizlikten çıkmaktadır. Boş gurur, kaba-düz yaklaşım, şiddet eğilimi bu kendi gerçeğini yaşayamamaktan kaynaklı olarak dışa vurmaktadır. Her ne kadar güçlüyse de erkek bedeninin de bir dayanma sınırı vardır. Bu ve bunun gibi cinnet geçiren, çocuklarını, eşini ve nihayetinde kendini öldüren erkekler, öldürülemeyen erkekliğin kefaretini ödeyen kesimi oluşturmaktadır.

Erkek zihniyetiyle oluşturulan paradigmalar mutlakıyet, bireycilik, inkâr, egonun yüceltilmesi ve cinsellik üzerinden oluşturulmuştur. Erkek inkârcılığı kadını güç görmeme üzerinden, bireycilik ise daha çok bencillik ve irade kırma yoluyla şekillenmiştir. Mutlakıyet olgusu dogmatizmle beslenmektedir. Kendi gücünü sonsuz görmek ve bu bakış açısıyla da yaşamaya çalışmak egemen sistemin birincil dayanağı olmaktadır.

Erkekte toplumsal iktidar anlayışı bireysel iktidar perspektifi yoluyla aile içinde gerçekleşmektedir. Erkekteki iktidar özentisi aile sınırları içinde kadın üzerinde sergileyeceği tahakkümle başlamaktadır. Topluluk içinde güç olma arayışının temel dayanağı, kadın cinsi üzerindeki tahakkümün düzeyine direkt bağlıdır. Erkek birey, toplumda yer edinmek, söz sahibi olmak ve güçlü bir kişilik olarak yansımak istiyorsa, bencilliğine dayalı iktidarı hedeflemektedir. Bir diğer boyutuyla da kendisinden daha güçlü bir iktidar duruşu veya kurumu karşısında ona sığınmakta ve onunla kendini güçlü kılmaya yönelmektedir. Sistemle aynılaşarak güçlü olma arzusu, kendi çıkarcı iktidarından kaynaklanmaktadır.

Erkek birey, gelişen cinslerarası farklılığa anlam verememiş, kendi farklılığını ise bir hâkimiyet gerekçesine dönüştürmüştür. Kendi toplumsal farklılığının bilincine varamaması sonucunda benmerkezci düşünce yapısı ortaya çıkarak gelişmiş ve şekillenen bu olgu erkekte bencilliği geliştirmiştir. Bu nedenle toplumsallaşmanın bir koşulu olarak sorumluluk bilincini geliştirmekte yetersiz kalmış olan erkek, toplum içerisinde daha eşitlikçi ve uyumlu tamamlayıcı bir rol oynamaktan uzak kalmıştır. Böyle bir rol yetmezliği onu toplum içinde kadına karşı zayıflık hissine ve kompleksine götürmüştür. Kadının doğuran, besleyen, koruyan, tamamlayan, ortaklaştıran ve kendiyle sınırlandırmayan özellikleri karşısında bu kompleks durumu daha da derinleşmiştir. Erkeğin yaşamın anlamını bulma arayışında toplumsal bir üye olarak kendi öz bilinci ve var oluşuyla, yetenekleri ve gücü oranında sorumluluğu gereği mücadele etmemesi, onu güçlü bir öz iradeden yoksun bırakmıştır. Egemen sistem gerçekliği karşısında güçlü bir iradenin gelişmeyişi özgürlük ideallerinde ve ısrarında da erkeği sınırlamıştır. Bu anlamda erkekteki kendini var edebilme ve zayıflıklarını güce dönüştürme konusunda yaşanan boşluklar, erkeğin zayıflıklarını ve korkularını giderme arayışına dönüşmüştür.

 

*

 

Mülkleştirmenin kaynağı itaat sistemidir. Bu anlamıyla mülkleştirme, hiyerarşik mantık örgüsüyle iktidarın tek elde toplanması gerçeğini anlatır. Bunun üzerinden kendini merkezileştirme, kendi içinde bütünlüğü sağlamaya çalışma, insanların iradesizleşmesi üzerinden tekleşme ve egemenleşme gelişmiştir. Farklılıkları kabullenme, bunlara kendi içinde yer verme, ötekinin hakkına saygı, bir anlamda sistemin yıkılması demektir. Erkek eliyle mülkleştirilen kadın aynı zamanda erkeğin de sistemiçileşmesini ve metalaşmasını beraberinde getirmiştir. Kadının itaat ettirilerek erkeği düşüren bir nesne konumuna getirilmesi, erkeğin de sisteme karşı itaat ederek kendi egemenlik duygusunu kadın üzerinden mülkleştirme anlayışıyla dengelemesi, bu anlayışın kurumlaşıp derinleşmesini beraberinde getirmiştir.

Egemen sistemin iradesizleştirip kendi olmaktan çıkardığı erkek kendisinin de köleleştirildiğinin ve büyük bir karılaşmayı yaşadığının bilincinde olmadığından kadın üzerinde büyük bir tahakküm uygulamaktadır. Kadına karşı yürüteceği baskı, şiddet ve egemenlikte kendini güçlü görmesinin erkeğin en zayıf noktası olması, sistem karşısında yenilmiş ve bu yenilgili ruh halini, çaresizliğini çözecek veya güçlendirecek durumda olmadığından hep yanılgılarıyla birlikte yaşar ki bu da temelde irade olamamaktır. Kadın tahakkümcü sistem tarafından köleleştirilip kadınlık değerlerinden yalıtılırken erkek de erkeksi özelliklerle donatılmaktadır. Erkek bir egemen gibi şekillendirilirken, ona tahakküm kurmanın, başkalarının iradesini kırmanın ve birlikte yaşadığı tüm öğeleri sınıflandırarak kendisine tabi kılmanın yolları öğretilmektedir. Erkek karakteri çocukluk yaşlarında özenti yoluyla çocuğa empoze edilmekte ve erkek çocuk, egemen sistem içinde küçük yaşta yeni yetme bir egemen olarak şekillendirilmektedir.

Erkek karakterindeki zayıf-güçsüz yanların, erkeğin kendini güçlü gösterdiği yanlar olması, erkeğin zayıflıklarına dayanması ve zayıflıkların giderilmesini, bir bütün olarak kendinin aşılması olarak algılamasındandır ve erkek buna karşı keskin bir muhafazakârlık içindedir. Bu kendine yanılgılı yaklaşım erkek gururuyla birleştiğinde de kendini kabul ettirmenin sistemsel arayışları ortaya çıkmaktadır.

Cinselliğin erkek için iktidarın temeli olarak görülmesinin temel sebebi, cinselliğin sistemin erkeğe bahşettiği sayılı zevklerden olmasındandır. Erkeğin kadın üzerindeki cinsel hâkimiyeti kadın ruh ve bedeni üzerinde bir şiddet aracına dönüşürken erkek için bir zevk aracıdır. Devlet hegemonyası altında ezilen erkeğin sistem karşıtı olmaması, sistem için tehdit oluşturmaması ona bazı payelerin verilmesiyle mümkündür. Kadın üzerindeki hâkimiyet bu payenin temel ve ağırlıklı kısmını oluştururken, cinsellik de bunu günlük olarak yaşamak istediği herhangi bir zamanda tatmine dönüştüren olgu olmaktadır. 

Kadınlık üzerinden geliştirilen cinsel, duygusal ve düşünsel hâkimiyet kadın üzerindeki bedensel ve ruhsal erkek işgali, hiyerarşik devletçi sistem iktidarının temelidir ve onu süreklileştiren bir olgudur. Doğallığını yitiren, kendi gerçeğinden uzaklaştırılan erkek her şeyin merkezine konarak sistem tarafından yanıltılmaktadır. Köleleştirilen erkeklik bu yanıltmayla birlikte kendini ve ona giydirilen statüyü çözmekten uzaklaştırılmaktadır. Özünde kısırlaştırılan erkek kişiliği kadına karşı kışkırtılarak bu kısırlaşma iktidar yanılsamasına dönüştürülmektedir. Kadın üzerindeki iktidar, erkeği hiyerarşik devletçi sistem karşısında köleleştiren, bağımlılaştıran bir gerçeklik iken erkeğin vazgeçemediği, bir özgürlük yanılsaması olarak belirginleşmektedir. Özüne ait olmasa da erkekler, bu statünün gereklerine göre davrandıkça varolabilir, yaşayabilir ve varlıklarını sürdürebilirler. Aksi halde erkek o kandıran özgürlüğü dahi kullanamayacak kadar çaresiz bırakılmıştır ve bu durum erkeği kendine yabancılaştırmıştır. Günümüzde toplumsal düzlemde erkekte yaşanan bunalımlar ve patlamalar bu yabancılaşmanın bünyeyi delip geçmesinin örnekleridir.

Erkek kadına güvensiz yaklaşarak hem tarihsel özne-nesne ayrımında kendisini özneleştirip kadını nesneleştirerek siyasal ve sosyal düzlemin dışına atmakta hem de kadında içsel özgüven sorunu yaratmaktadır. Kadında bu durum yaratıldığı oranda ona erkek dünyasında yer verilebilmekte, kadın özü inkâr edilmekte aksi halde imha dayatılmaktadır. Erkeğin kadına karşı yaşadığı korku, tedirginlik, kuşku, asla başıboş bırakmama yaklaşımı sorgulandığında karşımıza binyılların baskı ve zulmüyle gizlenen, yok edilemeyen gücü ve bu baskı ortadan kalktığında kadının geçmiş çağların intikamını alacağı korkusu çıkmaktadır. Bu durum erkeğin mevcut hâkimiyetini korumasını, bunu süreklileştiren her yol ve yöntemi kullanmasını getirmektedir.

Erkek hâkimiyetinin kadın üzerinde oluşturulup yaygınlaştırıldığı toplum mekanizması ailedir. Kadına eksik zayıf olduğu, bedeninden utanması gerektiği, her şeyinin erkeğe göre şekillenmesinin ona bırakılan tek yaşam seçeneği olduğu aile çatısı altında öğretilmektedir. Duruş, hareket, giyim tarzı ve davranış biçimlendirmesi yoluyla kız çocukları erkeğe göre adım atmaya, kendine ve kendi dışındaki her şeye erkeğin ölçüleri doğrultusunda yaklaşmaya telkin edilmektedir. Bu toplumsal telkinler öyle güçlüdür ki cinslerin oturuş tarzını dahi belirlemektedir. Genç kızlıkta annenin model alınmasıyla birlikte cinselliğin kadına bırakılan tek yol olduğu erkekten istediklerini bu yolla koparabileceği doğal yaşam seyrine yedirilmiş olarak verilmekte ve kadınlığa geçiş cinselliğini kullanabilmeye indirgenmektedir. Evliliğe odaklanma bunun son noktasıdır.

Bir bütün kadın cinsinin fahişeleştirilmesi anlamına gelen yeni evlilikler kurma yoluyla mevcut olana karışma, kadın kimliğinin düşürülmesi kadar erkeğin de bu girdaba kaçınılmaz olarak atılmasıdır. Toplumun bir yandan ekonomik sıkıntılara sürüklenmesi, bir yandan erkekliğin kışkırtılarak tüm eğitim, medya, siyaset ve güncel araçlarla kadınlığa yönlendirilmesi fuhuşu ortaya çıkardığı gibi bunu bir sektör haline getirmiştir. Kadın bedeninin satıldığı bu tür ilişkilerde nesne sayılan kadın kadar özne sayılan erkeğin de kirlendiği, fiziksel olduğu kadar toplumsal hastalıkların da bu yolla arttığı görülmüştür. Bu ve benzer ilişkilerin giderek aile içlerine girerek bir parçalamayı yaratması mikro iktidarın merkezinde sarsılmalar yaratmaktadır. Bu durumda yapılan ise bu sarsıntıları önlemek, iyileştirmelerle sorunları gidermek ya da çöpçatan devlet ve hukuk sisteminin müdahalelerine açık hatta muhtaç bir aile yaratarak sonuç alabilmektir.

Erkeğin kendini, ona giydirilen erkekliği, toplumun tek sesliliğini ve bunun yarattığı karakterin yaşama yansımalarını çözümlemesi, yaşanan toplumsal huzursuzluğun, şiddetli geçimsizliğin ve kötürüm kişilik yapılanmalarının aşılamamasının kaynağına inebilmesi, kendini anlaması, son tahlilde gelip kadını anlamasına dayanmaktadır. Kadının köleleşme düzeyiyle birlikte köleliğin yaygınlaşan ve içselleşen boyutuna yönelebilmek kadında oluşturulan düşürülmüşlüğü kavrayabilmek bunu anlamanın temelidir. Bu konu anlaşılmadan erkek ne özgür bir soluk alabilir ne de varoluşuna bir anlam katabilecektir.

İnsan türünün doğal cinsiyet ayrımlarının tahakkümcü sistem tarafından toplumsal cinsiyete dönüştürülmesi, cinslerin yeni karakterle topluma katılımlarını getirmiştir. Bu katılım toplumdaki bireyleri; davranış modellerini, rolleri, sorumlulukları, nitelikleri, hak ve ödevleri farklı olan erkek ve kadınlara dönüştürmektedir. Bebeklikten oyuncakların ayrıştırılmasıyla başlayan yönlendirme, kadını kendini erkeğe sermaye yapmaya, erkeği kadına hükmetmeye sevkeden hitaplar ve sözel tanımlarla tamamlanmaktadır. Ve bundan itibaren kadın ve erkekler arasındaki ilişki toplumsal cinsiyet tarafından belirlenmektedir.

Tahakkümcü sistemin erkeğe yüklediği misyon kadın karşısında erkeklik tanımlamasını giderek güçlendirmek olurken kadın karılaştırılmaktadır. Salt kadın karşısında erkekliğinin farkına varan erkek, egemen sistem karşısında ise kadının onun karşısında girdiği karı misyonuna girmektedir. Yani karı-koca ikilemi aile içi ilişkilerden taşmaktadır. Kadın karşısında koca olan erkek kişi, iktidar sahipleri karşısında karı olmaktadır. Bu yolla iktidar odakları eline mikro iktidarı verdiği erkeğin sisteme katlanılabilirlik oranını yükseltmektedir. Erkeğin tahrik edilmiş saldırı pozisyonuyla, kadının bastırılmış savunma pozisyonu birbirini tamamlamaktadır. Kadınlık olgusuna potansiyel tecavüz edilebilir gözüyle bakılması ve egemen erkekliğin potansiyel tecavüzcü olması sistemin ortaya çıkarıp kışkırttığı bir statüdür. Tecavüz olgusunu cinsel boyut yanında ataerkil kültürün kadın üzerinde uyguladığı diğer tüm yönlerden de ele almak gerekmektedir.

Bugün kadınların, cinsel tecavüz yanında her gün, her an, hatta her saniye kapitalist sistemin beyinsel, ruhsal tecavüzüne uğradığını görmek gerekmektedir. Sistem, kendi kurumlaşmalarıyla bu uygulamayı gerçekleştirirken koca statüsündeki erkeğe cinsel tecavüzcü rolü verilerek koca-erkek tatmin edilmekte ve mevcut statüler güvenceye alınmaktadır. Bu statünün temeli ise ezilen halk kesimlerinin, inanç ve düşünce gruplarının iradesine yönelerek mutlak bir güçsüzlük yaratmaktır. Yoksul ve ezilen sınıf erkeklerini köleleştirmenin, mülksüzleştiren güç ilişkilerini kalıcı kılmanın bir yöntemi olan tecavüzün temel bir yanı da erkeğe yönelmesidir. karılaştırılmış halk gerçeği, halkların kadın gibi olduğu örneği bu gerçeklikle bağlantılıdır. Bugün küresel taarruzun üçüncü dünya ülkelerine uyguladıklarının, bir erkeğin kadına uyguladıklarına benzerlik derecesi bu gerçeği anlatmaktadır. Azgelişmiş denilen ülkelerin ekonomik boyuttaki hammadde ve insansal emek güçleri ellerinden alınarak, sosyal, siyasal, bilimsel ve ekonomik iradeden yoksun bırakılmaları, üzerinde sistemin bilim, hukuk, sanat, siyaset, aile, özel mülkiyet ve tüm diğer kurumlarını inşa edebilmek içindir. Bu tamamlandığında köleleştirilmiş kadına verilen statü üçüncü dünya ülkeleri somutunda halklara da giydirilmiş olmaktadır. Kadının köleliğe alıştırılarak sistemin muhafazasına alınması ile sağlamlaştırılan ve ayrıcalıklı kutsal yönetim haline getirilen hiyerarşilerin kurulması ardından tüm toplum kesimlerinin köleleştirilmesi için yol açılmıştır.

Kadının cins köleliğinin ve erkeğin karılaştırılmışlığının derinliği iktidar olgusuyla bağlantılıdır. İktidarın erkeğin elinde olması, bir bütün kadın cinsinin köleleşmesi anlamına geldiği gibi iktidara sahip olanların dışında kalan erkek kesimlerinin de bu iktidara, bu hâkim erkekliğe göre şekillenmesi anlamına gelmektedir. İktidarı elinde bulunduranlar devlet sınırlarını, mikro iktidarı ellerinde bulunduranlar da altında ailenin bulunduğu çatıyı kendi sınırları olarak görmektedirler. Erkeğin yönetiminde var edilen aile kadar derinlik ve süreklilik kazanmış olan daha başka bir kölelik türü yoktur. Sınırların bu kadar belirginleştirilmesi devletin tüm kurumlaşmalarını tamamlamasındandır. Bu tamamlanışı çözümleyebilmek erkekliğin sorgulanarak toplumsal kuruluşunun anlaşılmasından geçmektedir.

Hiyerarşik devletçi yapı oluşturulurken doğal toplumda yer alan, gerekli ve yararlı ana kadın ve tecrübeli erkek karşısındaki gönüllü saygınlık istismara uğramaktadır. Saygınlığın istismara uğraması, gönüllü karşılıklı bağımlılığı bozarak kadın üzerinde otoriteye dönüştürmektedir. Otorite de uzun yıllar boyunca zorunlu olduğu kabul edilen zor aygıtını ortaya çıkarmaktadır. Bu çerçevede devlet de bilgelerin kartopu-nartopu benzetmesindeki rolünü oynamaya başlamıştır. Nar topu ateş topudur. Geçtiği yeri yakarak ilerlemektedir. Kartopu da büyüyerek ve hızlanarak, yıkarak ve ardındakileri yok ederek ilerlemektedir. Devletin denizden çıkan canavara -Leviathan- benzetilmesi sömürüye doymayan yapısından, her zerresinin kanla beslenmesinden kaynaklanmaktadır. Kurban kültürü bu canavar için bir varlık şartı olurken ahlaki toplumun tüm mevcudiyeti kurban etme mantığının bir kullanım malzemesi olmaktadır. 

Devletin doğuşundaki insanları düşürme, gereksizleştirme, değersizleştirme ve tereddütsüz ezip geçme bir karakter özelliği olarak iktidarın doğasına yerleşmiştir. Ve devlet mantığı erkek hanedanlığında elden ele geçerek günümüze ulaşmıştır. Erkek iktidar, mevcut toplumsal düşürülmüşlüğü ilişkiler yoluyla özelleştirerek meşrulaştırır. Özel ilişkilere bir mahremiyet atfedilmesi özünde köleleşmeyi iktidarın ardında gizlemektir. Mahremiyet erkeğe doğal bir koruma örtüsü sağlarken kadını kanıtsız-ispatsız sistemli bir işkenceye maruz bırakan mekanizma haline gelir. Aile çatısında maneviyat oluşturulmuşsa ve ilişkilere bu ruhsal yön yerleşmişse iktidar kendini daha güzel saklayabilecektir. Çünkü güçlü maneviyat, tüm mahremiyetleri haklı ve dokunulmaz kılan bir rol oynamaktadır. Ve cinselliğin aşkla bütünleştirilmesi ilişkileri tümden sorgulamasız kılmaktadır. Sorgulamasızlık ise iktidarın birey üzerinde gerçekleşmesinin en eski adımlarındandır. Nasıl ki ikinci cinsel kırılmayı yaratan dinlerle, tanrının her şeyin üstünde ve her şeyin yaratanı olduğu, kulların yerine tanrının düşüneceği belleklere kazınmışsa, tanrısallığın krallar yoluyla erkeğe geçmesiyle birlikte erkek egemen karşısında kadınların ve karılaşan kulların sorgulamasızlığı amaçlanmaktadır.

Erkek egemenliği ile sağlamlaştırılan hiyerarşik devletçi iktidarın kendi kurumlaşmasını sağladığı alanlar dincilik, milliyetçilik, bilimcilik ve cinsiyetçilik ideolojileriyle gerçekleştirilmektedir. Hegemonik sistemler bunalımlarını zor aygıtları olan hapishane, işkencehane ya da ıslahhane niteliğindeki kurumlarıyla, jenositlerle, silahlar ve savaşlar yoluyla aştıkları gibi, hegemonyanın ideolojik çıkışlarıyla da bu krizlerini aşmaya yönelmektedirler.

Bu ideolojik inşalar milliyetçilik, dincilik, bilimcilik ve cinsiyetçiliktir. Sistemin temel kurumlarından olan ve talim terbiye (!) kurullarına bağlı çalışan eğitim merkezleri bu ideolojileri toplum üyelerine çocukluktan itibaren vermeye başladıkları gibi medya iletişim organları da günlük hatta anlık olarak bir sistem empozesi görevini görürler. Son olarak en uygar (!) sistem olan kapitalist modernitenin gazabına sanat da uğramıştır. Sistem, sanatı endüstriyalizm tezgâhlarında bir seri üretime tabi tutarak kâr yasası kanunlarına bağlamıştır. Fabrikalarda heykellerin üretilmesi, simülasyon yöntemiyle her gün binlerce kültürün tanımını dahi bilmekten uzak insanın sistem adına kültür endüstrisine girişmeleri bu en uygar çağda sanatı bir sanayi kolu haline getirilmesine yakınlaştırmaktadır.

Kadın üzerinden gerçekleştirilen iktidara dayalı mülkiyet ilişkisi bu ideolojiler aracılığıyla toplumun her kesimine indirgenmektedir. Yaygın egemenlik bu ideolojiler yoluyla oluşturulmaktadır. Dincilik, teolojik düşüncenin geliştirilmesi ardından ortaya çıkan, erkek egemenliğine doğru evrilen tarihsel gidişatı tek tanrılılıkla sabitleştiren ve bundan itibaren inancı bir egemen ideolojiyi kabul ettirme aracı olarak kullanan bir gerçeklik olmuştur. Dinler incelenirken birbirleriyle ya da daha geri yaşam tarzlarıyla karşılaştırıldığında kısmi olumluluklar görülse de bir bütün olarak insan olma gerçekliğine, kadın dünyasına vurulan en büyük darbe olduğu bilinmelidir. 

Milliyetçilik, köken bakımından kendini ulusların oluşumundan ayrıştırarak bir ideoloji biçiminde gerçekleşmeye yöneldiğinden tek sesliliği de benimsemiş ve güç olduğu oranda benimsetmiştir. Milliyetçilikteki tek seslilik, erkek egemen dünyanın erkek tek sesliliğiyle bütünleştiğinden bu ideoloji dünya egemenleri tarafından desteklenerek bugüne kadar gelmiş, farklılıkların yani  ‘öteki’nin, katledilmesiyle kendini yaşatmıştır.

Bilimcilik, bugünün egemen bir ideolojisi haline gelmiştir. Her şeyi denetiminde tutan hiyerarşik devletçi sistem, bilimi dar bir çevrede korkunç geliştirerek bilginin sınırlarını zorlamakta ama bir yandan da bu bilgiyi iktidar sahipleriyle sınırlandırmaktadır. İktidar sahiplerinin elinde, güçlü, anlaşılması ve çözülmesi zor bir araç olan bilimin erkek egemenliği ekseninde yüceltilerek toplum ve dünya üzerinde bir hâkimiyet kurması, kadın üzerinde geliştirilen ideolojilerin en üstte kalanı ve aşılması zor olanıdır. Çünkü bilgiyi elinde bulunduranlar iktidarı elinde bulunduranlardır ve bilimin objektifliği, tarafsızlığı yanılsaması ezilenlerin ezilme konumunu derinleştiren bir rol üstlenmiştir.

Cinsiyetçilik, kadının bağımlılaştırıldığı bir ideolojidir. İktidar sahiplerinin erkek karakterini yüceltip kadını aşağılayarak aynı zamanda bu aşağıladıkları kadına sahip olma yoluyla, mülk edinme güdülerini tatmin ederek uyguladıkları bir ideolojidir. Cinsiyetçilik yoluyla kadın iktidarın nesnesi kılınmakta ve iktidarın temeli olan mülkiyetin ana konusu olmaktadır. Günümüzde cinselliğin iktidara odaklanması da insan doğallığının bu yolla ne kadar kullanıldığını, istismar edildiğini gösterir. İktidara yönelen erkek, daha da erkekleşmeye yöneleceğinden kadın karşısında kendi hâkim konumunu korur ve oluşan iktidar da kadının, kadınlığın yokedilmesi üzerinden gerçekleştirilir.

Cinsiyetçiliğin bir ideoloji olarak kurumlaşması ardından yaygın olarak toplum üyelerine benimsetilmesi zamanla bir kültür halini alarak doğuştan itibaren toplum üyelerinin bu yönlü terbiye (!) edilmesiyle toplumsal cinsiyetçilik oluşturulmuştur. Kadınlar üzerinde kurulan otoriteler bir yandan kadın soyunu denetim altına alırken bir yandan da kadın üzerinde sahiplik yapan kocaların, babaların, kardeşlerin oluşturduğu, amiyane tabirle erkek milletini tahakküm altına almaktadır. Erkekler bu yolla denetlenmekte ve yönlendirerek kullanılacak hale getirilmektedir. Oluşturulan bu sistem kutsallaştırılmaktadır. Bunların yanında sanatın da egemenlikli ideolojide araçsallaştırılması anlamında sanatçılık konusu başlıbaşına ele alınması ve üzerinde derinlikli durulması gereken bir konudur.

Bu cinsiyetçi oluşumun tüm karşı devrim, toplum ve insan karşıtı özelliklerine rağmen topluma kabul ettirilerek sistemini sürdürmesi, toplumun köklü inançlara bağlanmasıyla ilgilidir. Toplum hile ve yalanlarla yeninin kutsalına inandırılmaktadır. Zaman içinde bu aşılmaz mutlak gerçeklik olarak ele alınır ve iktidarın temelini oluşturur. Bundan sonrası, iktidarı süreklileştirmek için savaş kültürü yaratmak ve toplumu sahte kutsallıklara alıştırmaktır. Tüm toplumun bu sahte inşalara alıştırılması kadının köleliğine, mülkleştirilmiş kadınsılığına, erkeğin kof iktidarına, karılaştırılmış gücüne, kadın köleliğinin taşeronluğuna alıştırılmasıdır. Ve mikro iktidarın sırtından makro iktidarın binası inşa edilirken, erkek karakteri bu yükün, bu iktidar harcının altında tümden kendisi olmaktan çıkarılmakta ve özgür yaşamdan koparılmaktadır.

 

 

 

 

 
    ygk_unur@hotmail.com