HAKİKATİN TECAVÜZDEN ARINDIRILMASI, ÖZGÜRLEŞMENİN TEMELİDİR
Sahip olmak ne demektir?

Yakın bir zamana kadar en iyimser bakışla kişisel ve toplumsal belleğimize, yeterli olmak, tamamlanmak, tam olmak anlamlarıyla kattığımız, olmadığında eksik kaldığımızı sandığımız bu kavram, köken olarak mülkiyet-mülk kavramlarından çıkmaktadır. Maddi zenginliklere ulaşmak, mal-mülk sahibi olmak, ev-araba sahibi olmak, karı-koca(!) sahibi olmak gibi kavramlarla başlayan maddenin esaret altına alıcılığından sıyrıldıkça bu özellikleri atarak yerine yenilerini koyma ihtiyacı doğmaktadır.

Ahlak sahibi olmak, kişilik sahibi olmak, toplumsal değerler sahibi olmak…

Uzayıp giden bir yeni değerler sistemi. Neden değerler sistemimizi sahip olmak kavramı üzerinden kurarız ki? İnsanlık, uygar sistemin kavramlarıyla öyle bir yoğrulmuştur ki, en ahlaki değerleri dahi anlatırken ahlaksızlığın kavramlarına başvurmaktadır. Doğrusu sahip olmanın hiçbir biçimi insanı özgürleştirmeyecektir. Ahlaki değerlere sahip(!) olmanın bizi ahlaklı insanlar yapacağından kuşku duyuyorum. Özgürlük değerlerine sahip olmanın da bizleri özgürleştireceğinden… Doğrusu özgürlük değerlerinin içerisinde kendini ifade edebilmek, bu değerler içinde bir anlam damlası olabilmektir. Sahip olmadan bu değerleri yaşatabilmenin, bu değerlerin bizden önce de varolduğu, bizden sonra da varolacağı ve bu değerlere sahiplik yapmanın mümkün olmadığını bilmek, özgürlüğün başlangıç adımları olabilir. Ahlaklı olmak için ahlaki değerlere sahip olmak değil, ahlaki değerler içinde kendimizi bulabilmek gerekmektedir.

“Aç karınlar ahlak tanımaz” diyorsa anarşist bir teorisyen, ahlak sahibi olmayı hangi değerlerle tamamlayarak açıklayabiliriz. Ahlaklı olmanın zengin olmakla koşullandığı uygarlık sistemi, kendi ahlak değerlerini, yoksullukla, yoksunlukla özdeşleştirdiği ezilen tüm kesimlerin, ötekileştirilenlerin, nesneleştirilenlerin üzerinde bir aşağılama aracı olarak kullanmaktadır. Her an, kendi kurallarını yaşama dayatarak ve kendini çeşitli hanelerle haklı çıkararak (hapishane, hastahane, kütüphane, ıslahhane, kerhane ve tüm özel haneler yoluyla) kendi iktidarının zihinsel hâkimiyetini de tamamlamaktadır.

Mülkiyetin tüketiciliği, bozuculuğu, ahlak yıkıcılığı gün gibi ortadayken mülkiyet üzerine kurulan bir adalet sistemine dayanan uygarlık, ne kadar ahlaki olabilir ki! Uygarlığın kendi değerleri addettiği unsurlar, talan, sömürü, işkence, katliam, tecavüz, yok etme ve her türlü kullanım hakkını içinde barındıran bu gibi kavramlarla özdeşleşen edimlerdir. Ve bu edimlerin tamamı uygarlık hanelerinde yasal olarak uygulanmakta, uygulananlardan daha fazla bunu gören ve bilenlere sistemin gücü kanıtlanmakta ve toplum bu yolla iktidara hazır hale getirilmektedir.

Uygar kapitalist sisteme baktığımızda, her şeyiyle bir aşağılamanın, kullanmanın, iğfal etmenin ve anı anına bir saldırının varolduğunu görürüz. Çünkü bu sistem mülkiyet üzerine, sahip olma üzerine kurulmuştur. Sahiplik, her zaman için sahip olunan üzerinde, öldürme de dâhil her türlü hakka da sahip olmayı anlatır. Patronlar işçilerin üzerinde, erkekler kadınların, tanrılar kulların, devletler vatandaşların, beyazlar siyahların, insanlar hayvanların, doktorlar hastaların, gardiyanlar tutsakların üzerinde her türlü uygulamayı yapmaya kadirdirler. Bu kabullenilmiş hiyerarşik algılardır. Bu isimler silsilesi uzayıp gitmektedir. Uygar sistemin değer yargılarına, sistem anlayışına göre, birinciler ikincilerin sahibidir. Ve sahip olan, her hakka sahiptir. “Döver de sever de” deyişi bunun en kanıksanmış halidir. Ki bu durum, sadece erkeklerin kadınlar üzerindeki uygulamalarını anlatmaz. Tüm nesneleştiren ilişkilerde bu böyledir. Cezalandıran, affedici olan ve ödüllendiren tanrılar da kullar üzerinde aynı nüfuza sahiptir. Tek farkla ki, kadına ilişkin deyişler daha yaygındır. Çünkü tüm kırılmalar kadın üzerinden gerçekleştirilmiştir.

Bundan dolayı üzerinde en çok durulması gereken konu, kırılmaların yaşanması, yani hakikatin tecavüze uğramasıdır.

Nefs olgusu, bu olaydan sonra ortaya çıkmış olsa gerek. Doğal bir yaşam gereksinimine ulaşamamak insanda, o ihtiyaç üzerine sürekli düşünmeyi, ona ulaşmanın yöntemlerini aramayı, imkânsız denilecek konumdaysa da onu ele geçirmeye yönelişi ortaya çıkarır. Açlık giderilemediğinde hırsızlık ortaya çıkmakta, hırsızlık oldukça da hırsız olmayan toklar, kendilerini ahlaklı insan örnekleri diye insanlığa sunmaktadırlar. Aç insanın karnını doyurması, susayan insanın su içmesi kadar doğal ve gerekli başka bir şey daha yokken, su içmenin bir karşılığa bağlanması, yemek yemenin, bedelini çok çok aşan bir çalışmayla koşullanması, toplumsal ahlaka saldırmanın en belirgin yansımalarındandır. Bugün bu durum tüm insanlık tarafından kabullenilmiştir. İnsanlar, doğada bolca varolan bir kaynağa büyük bedeller ödeyerek ulaşmayı garipsemedikleri gibi, bunu yapmaya karşı koyanları garipsemekte hatta cezalandırmaktadırlar. İşte bu nokta, hakikatin tecavüze uğradığı noktadır. 

Varoluşumuzu anlamlandırmak istiyorsak, ilk yapmamız gerekenin kendi hakikatimizi tanımak olduğunu kabul etmek durumundayız. Hem de en temizinden. Bunu tanımanın bugün ne kadar zorlaştığını kadın erkek hepimiz bilmekteyiz. Çünkü erkeklerin dahi tecavüz edilerek sistem köleleri haline getirilmeye çalışıldığı iğrenç bir iktidar anlayışıyla karşı karşıyayız. Bununla birlikte tecavüz kavramı dile geldiğinde, akla bir kadına zor yoluyla cinsel saldırının gerçekleştirilmesinin algılanması da, kadını da giderek düşüren, kadının hakikatini cinselliğe sıkıştıran ve bu yolla da kadını köleleştiren bir yaklaşımdır. Kaldı ki, cinsel birleşmenin de “kadına sahip olmak” deyişiyle anlatılması, tecavüzün çok daha yaygın bir durum olduğunu göstermektedir. Tam da bu noktada ayırdında olmamız gereken gerçeklik, tecavüzün bir zihniyet olayı olduğudur. Tecavüz, sahiplik anlayışıyla, mülkiyet mantığıyla örülen ve her toplumsal odağa yönelebilen bir saldırı edimidir. İktidarın aşağılama yöntemidir. Nesneleştirmenin bakışlara kadar yansıtılması da bir tür tecavüz biçimidir.

Örneğin, sonsuz bilgi akışı sağlamasıyla birlikte bugün elektronik bilgi ortamlarında beyinsel tecavüzün yaşandığını kim inkâr edebilir ki! Uygar sistemin vahşeti öyle yaygınlaşmıştır ki hiçbir namuslu erkek, kendini bu tecavüzden kurtaramamaktadır. Kendisiyle birlikte, sahibi olduğunu sandığı karısı(!) ve çocukları da bu sistemin saldırısı altında, zihinsel olarak an an bu aşağılanmayı yaşamaktadır.

Bunlara rağmen temel bir fark vardır. Bilinçlenmek özgürlüktür deriz. Farkında olmak özgürlüktür. Kendini tanımak özgürlüktür. Kadınlar her an karşı karşıya oldukları saldırıların farkındadır. Bu tecavüz de olabilir, tecavüze giden taciz de olabilir, dayak ya da her hangi bir saldırı potansiyeli de. Fakat ilginç olan erkeğin bunun farkında olmaması ve bu konuda sadece kadınları mağdur olarak görmeleridir. Hem de sistem mağdurları da değil, kendini bilmez birkaç ahlaksızın mağduru sayarlar erkekler tecavüze uğrayan kadınları. Sistem tarafından her an düşünsel iğfale uğramasına rağmen hiçbir erkek, egemen sistem karşısında yaşadığı mağduriyetin bir tecavüz olduğunu dile getiremez. Bunu dile getirmek erkekliğe bir saldırı, bir leke olarak algılanmaktadır. Ama bir yandan da oluşturulan erkek literatürü bu korkunun itirafını yapmaktadır. Örneğin bir savaş terimi olarak ortaya çıkan ve bugün birçok alanda kullanılan “arkayı kollamak” deyimi aslında bir anlamda bu yönlü bir fobinin de yaşandığını göstermektedir. Kadınların derdi ise arkayı kollamak değildir. Çünkü saldırı, her an ve her yönden gelebilmektedir. Çünkü vahşi kapitalist sistem kadının ruhunu yok sayarak bedenini de parçalara ayırarak her parçasına, hatta her hücresine her an saldırmaktadır. Örneğin bir tıraş reklamında kadının gözleri ya da dudakları kullanılıyorsa, tıraş olan erkeğin zihniyetine kadının bu beden parçası kazınmakta ve kadının bütünsel kimliği o anda o erkeğin zihniyetinde yokolmakta ve o parçayla özdeşleştirilerek kadının nesneleştirilmesi süreklileştirilmektedir. Bunu yaşayan erkek kendi uğradığı tecavüzlerden bihaber olsa da arkasını kollama ihtiyacını da bir fobinin giderilmesi olarak sürekli yaşamaktadır.

Oysa bugün, arkayı kollamak, erkekliği kurtarmaya yetmemektedir. 

Aslolan yüreğini ve beynini kollayabilmektir.

 Erkek aklın kadın üzerindeki saldırılarının başlangıcını oluşturan hakaret, tecavüz, sindirme, dayak gibi edimler, neden bir toplumun düşüşüdür. Bunu her an sormak zorundayız. Ve aynı zamanda, yaşamın her anında aldığımız cevabın ehemmiyetini bilerek bizlere yapıştırılan kaderi değiştirmek durumundayız. Yoksa yaşamak nedir ki! Toplumsal yaşamda normalleşen, giderek kabul gören ve toplumsal alışkanlıklara dönüşen davranışlar, cins ilişkileri başta olmak üzere özne-nesne ikilemi üzerinden kurulan tüm ilişkilerin eziciliğini gözler önüne serer. Çünkü tümden bir taciz ve tecavüz içermektedirler. Kürdistan özgürlük dağlarına gelen (Kürt ya da Türk, erkek ya da kadın, bizden ya da bizim dışımızdan olsun) her bireyin ilk gözüne çarpan gerçeklik cins ilişkilerinin farklılığıdır. Ve ilk gözlemde dile gelen gerçek, dağ zeminindeki ilişkilerin toplumdakinden çok farklı olduğudur.

Özgürleşme yolunda hala, alınması gereken mesafelerin varlığı bir gerçektir. Ki Önderliğimiz bu anlamda bizler için özgür insan modelidir. Bu gerçeği yadsımamakla birlikte, özgürlük dağlarında uygar sistemin tecavüz kültürünün önemli oranda kırıldığı, bu gerçeğin farkındalığının önemli bir düzeyde bilince çıkarıldığı da inkâr edilemeyecek bir yaşam düzeyi yarattığını belirtmek gerekmektedir. Dışarıdan gelen birçok kişinin dile getirdiği, itiraf etmek zorunda kaldığı bir gerçek, özgürlük dağlarında erkeğin, kadına istediği gibi davranma tasarrufunda bulunamadığı, bu yönlü her iki cinste de önemli bir bilinçlenme düzeyinin yaratıldığıdır.

Tecavüz kültürünün sadece bedensel bir durum olmaktan öte, zihniyet boyutunda çözümlenmesi ve bu durum karşısında yürütülen mücadelenin bilinçle yoğrularak yaşam anlayışına dönüştürülmesi, temel bir özgürlük adımıdır. Atılan adımları özgürlük adımı yapan gerçeklik, mevcut iktidarların eziciliğinin bilincinde olmakla başlamaktadır. Tüm cinsiyetçilik, milliyetçilik, bilimcilik, dincilik ve tabi ki makineleştirilen sanatçılık dayatmalarının bu iktidarı arttıran etkenler olduğunu bilmek ve yaşamımızdaki bu yönlü emareleri çözümleyerek aşmak, hakarete ve tecavüze uğramış hakikat tanelerini hak ettiği yere koymanın başlangıcı olabilir. Özellikle cinsiyetçilik karşısında kadınlar olarak yapmamız gereken, bizi nefessiz bırakan ataerkil sistem karşısında sürekli tecavüz korkusu yaratılmaya çalışılan nesneler olmaktan kendimizi çıkarmaktır.

Bunu yaptığımız oranda özgürleşmemiz bu gerçek ışığında daha anlaşılır olmaktadır. Çünkü hakikat, özgürlüktür. Evrenin hakikati nasıl özgürlükte ifade buluyorsa, kendi özgürlüğümüzü hakikatin ışığında bulmamız da buna bağlı olarak anlam kazanmaktadır. Tecavüz edilmiş, iğdiş edilmiş ya da hadım edilmiş gerçeklik, hakikatin hakikat olmaktan çıkarılması anlamında bir ahlaksızlık saldırısıdır. Ve bu saldırının başarısı birey inşa etme adına, topluma saldırarak insan olma gerçeğinin darbelenmesidir. Bu anlamda kendini başka bir cinsin, halkın ya da grubun üzerinde gören ve bu üstündelik anlayışıyla kendine her hakkı makbul gören bireyler olmak, özgürlüğün çok çok uzağına düşmek olacaktır.

Mevcut sistem yargıları toplumsal değerleri öylesine çarpıtmıştır ki, ahlaklılık yerine tecavüzcülük makbul kılınmıştır. Uygar sistem içindeki uygar erkek, kendini tüm kadınların sahibi görmektedir. Sıradan olaylar olarak kabullendirilmeye, meşrulaştırılmaya çalışılan tacizler, kadını aşağılamakta ve bunun yanında yeni tecavüzlerin basamaklarını oluşturmaktadır.  Özellikle tecavüz edilerek öldürülen kadınların sayısının azımsanmayacak düzeyde olması, tecavüzün yok etmenin bir biçimi olduğunu göstermekte ve savaşlar, bunun zirveye çıktığı süreçler olmaktadır.

Bugün hala, Kürdistan’da savaş sürüyor. Ve savaşın sürdüğü tüm coğrafyalarda en çok zarar gören, savaşın bilançosundaki zarar hanesinde en çok yer edinen ve en çok acı çekenler de yine kadınlar oluyor. Kürdistan’daki savaşlarda tarih boyunca bilindiği gibi kadınlar da yer almışlardır. Salt evde oturup babasını, kardeşini ya da kocasını bekleyen kadın imgesi yerine savaşta yer alan kadın figürü vardır Kürdistan’da. Uygarlık çağıyla birlikte yiğitlik ölçüleri değişmiş ve savaşların biçimi, yöntemi değişmiş olsa da yönelimi değişmemiştir. Tüm savaşlarda olduğu gibi temel yönelim kadına olmuştur. Kürdistan’da PKK’nin başlattığı direnişin ardından geliştirilen kirli yöntemlerin temel yönelim alanı kadın olmuştur. Kontra örgütler kadar koruculuk gibi yasal örgütlerin saldırıları da kadına yönelik olmuş ve yaklaşık son otuz yıl içinde tecavüz ve kaçırarak öldürmelerin sayısı çok çok artmıştır. Erkeğe yönelim olduğunda dahi bunun kadın yoluyla yapılması, anne, eş ya da kız kardeşe tecavüz yoluyla erkeğin düşürülmesi özellikle zindan tarihinde sıkça görülmüştür. Yine kadın tutsaklara uygulanan işkencelerin yanı sıra her an tacizlerin olması ya da bunun normal bir uygulama olarak görülmesi, egemen ulusa mensup egemen cins olan erkeğin, ezilen ulusun ezilen cinsi olan kadına karşı, her türlü uygulamayı kendine hak görmesine örnektir. Aşağılamanın, egemenlik hiyerarşisini oluşturmanın ve iktidarı her an vurgulamanın en belirgin yöntemidir çünkü tecavüz kültürünün uygulamaları. Çünkü egemen ulus devletler için belirgin bir ıslah etme yöntemidir tecavüz.

Kısacası, kirli savaş, erkeğin işine gelmekte ve mevcut erkekliği güçlendirmektedir.

Mevcut erkeklik güçlendikçe erkek bireyler güçsüzleşmekte, ruhlarından koparılarak iktidarın birer nesnesi haline gelmektedirler. Ve fark edilip aşılmadığı sürece mevcut cins şekillenmeleriyle toplumsal hastalıkların arttırılmasına hizmet edilmektedir. Özgür ilişkiler geliştirilmedikçe kölelik derinleştirilmekte ve bu yolla sistem günlük ilişkilerde ezici bir şekilde üretilmektedir. Ve mevcut tecavüz kültürünün suyuyla yıkanmış ruhlarla hakikate ulaşılamayacağı da bir gerçektir. Çünkü bu tarz şekillenmelerle oluşturulan birliktelikler, ancak bu kültürün meyvelerini verebilirler.

Oysa gerçek aşk, hakikattir. Özgürlüğe yöneliştir.

Özellikle kadınlar olarak özgürleşme adımları atmak istiyorsak, en temelde kadın devrimini gerçekleştirmek durumundayız. Bunu gerçekleştirmek de, yaşamın her anında tecavüz kültürüne ve onun zihniyetine karşı verilecek mücadeleyi derinleştirmekle mümkündür. Köleliğin kirleriyle donanmış kişiliklerle özgür yaşanmayacağına göre, özgür yaşam için temel şart, köleliğin kirlerinden arınmaktır. Kendimizi tecavüz kültürünün nesnesi olmaktan çıkarmak kadar, bu fobiyle yaşayan ve yaşamımızı bu korkuların gölgesinde olan sinmiş ruhlar olmaktan çıkarmak da özgürleşmek için başattır.

Özgürleşmek, hakikat bilgisine ulaşmak ve kendi hakikatini kavramsallaştırabilmektir.

                    Dilzar Dîlok

              

 

 

 
    ygk_unur@hotmail.com