| |
GÜNEŞİMİZ VE BİZ KADINLAR…
Doğanın kendisi aydınlığı da karanlığı da içinde barındırır. Ama doğanın
ve canlılığın-yaşamın asıl eğilimi aydınlıktan yanadır. Canlıların büyük
bir bölümü aydınlığın ve ısının kaynağı olan güneşin doğuşu ile
uykularından uyanmaya, yaşam belirtileri göstermeye başlar. Kışın bitimi
baharın gelişi, doğa açısından tam bir bayram gibidir, her canlı kendini
yeniden üretmenin, geliştirmenin hazzı ve mücadelesi ile sunarlar
kendilerini güneşe.

Bu nedenle hep kutsal oldu güneş ve doğa-canlı ilişkisi…
İnsan da böyledir. İnsan daha evrimleşmesinin başında, bir yanıyla
doğanın karanlık yanından duyduğu o büyük korku ve ürküntü sonucu
insanlaşmaya doğru evrilmeye başladı. Evrimin asıl eğilimi aydınlığa
doğruydu. Ve bu aydınlık beyinsel, duygusal, güdüsel bir aydınlanmaya
doğru hattını belirlemeye başladı. Yani içsel bir aydınlık oldu. Tabii
ki hep karşıtı olan karanlığa karşı kıyasıya bir mücadele ile
aydınlandı, aydınlattı. Karanlık oldukça insan hep güneşin aydınlığını
ve yaşam sunan ısısını aradı.
Bu nedenle hep kutsal oldu güneş ve insan ilişkisi…
Yaşamın doğurgan ve bereketli gücü kadın da hep güneşle olmak istedi,
aydınlanmak istedi yüreğinde gizli gizli. Aydınlanma isteği yüreğinde
bir gölge gibi kaldı, erkek egemenliğinin kararttığı dünyasında. Erkekçe
gelişen uygarlık yaşamı, kadının yaşam ışığını çalarak sahte-çalıntı bir
aydınlanmayı geliştirdi. Ama istisnasız her kadın, çalınan ışığını
aradı, aydınlanmayı özledi gizli gizli.
Gizli de olsa hep kutsal oldu güneş ve kadın ilişkisi…
Ve
Kürtler. Mezopotamya’da, güneşle toprağın bereketinin en güzel
buluşmasının yaşandığı bu coğrafyada, insanca yaşamın tohumlarını atan
bu kadim halk, güneşi, ateşi hep kutsal gördü. Toplumsal yaşamı güneşin
sunduğu nimetlerle mucizevi bir şekilde yaratan bu halk ve yaşadığı
coğrafya, bir çekim merkezi olması itibariyle hep işgal, savaş, sömürü
konusu oldu. Savaşla, sömürüyle, inkarla yaşamı hep karartılmak istendi,
hatta eşi benzeri görülmemiş bir soykırımla nesli yok edilmek istendi.
Kürtler karanlığa mahkum edildikçe güneş daha büyük bir özlem, aydınlık
daha kutsal hale geldi.
Bu nedenle hep kutsal oldu Kürt ve güneş ilişkisi…
Bazı bağları, bazı ilişki biçimlerini analitik bir dille ifadelendirmek
çok zordur. Bazı hissettirdiklerini, çağrıştırdıklarını anlatabilirsin,
ama tümüyle ifade etmek çok zordur. Buraya kadar anlatmaya çalıştığım
doğadaki güneşin, toplumun beyninde ve yüreğinde edindiği yer ve güneşle
oluşturulan kutsal bağ oldu. Ama bir de güneşin zihniyetlerde edindiği
bu yerin, başkalarında temsil bulması vardır. Tıpkı Kürt Halk Önderi
Abdullah Öcalan gibi.
Kutsaldır, Kürt halkı ve Kürt kadını ile Sayın Abdullah Öcalan’ın
ilişkisi…
Sayın Öcalan da çağımızda Kürt halkının içinden çıkan ama tüm halkların
özgürlük mücadelesine mal olan bir aydınlanmayı ifade eder. Çok doğal ve
kendiliğinden bir biçimde güneş olarak tanımlandı. Bunu geleneksel bir
tapınma ya da tanrısallaştırma olarak ifade etmiyoruz asla. Çünkü her
şeyden önce bu O’nun özgürlük öğretisine terstir. Kendisini büyük bir
emekle yaratmış yüceltmiş, önderleşmiş bir bireye yapılabilecek en büyük
kötülük olur bu.
Aydınlandığı kadar başkalarını da aydınlatmanın o amansız emeği, zamanla
yarışarak adeta insanı özgürleştirmenin mücadelesi, eşitsizliğe,
sömürüye olan o büyük nefreti ve mücadelesi, en ezilen-en ‘cahil’
denilene değer veriş ve elinden tutarak ayağa kaldırma ve daha arka
arkaya sıralayabileceğimiz bir çok boyut, Kürt Halk Önderini halkının ve
yoldaşlarının dimağına güneş olarak yerleştirmiştir.
Kürt kadınlarının, kadın yoldaşlarının Önderliğine bağlılığı çok
farklıdır. Geleneksel zihniyetlerle bunu anlayabilmek imkansızdır.
Geleneksel zihniyet bunu hemen klasik davranış ve ilişki kalıplarına
sıkıştırır ve anlamsızlaştırmaya çalışır. Erkek sisteminin hem ulusal ve
hem de cinssel anlamda ellerini-kollarını bağladığı, dilini kilitlediği
Kürt kadınına bir özgürlük alanının açılması, orada kadına kendini bilme
ve yaratma şansının verilmesi, Sayın Abdullah Öcalan’ın en temel
çalışmasıdır. Bir toplumu, toplumun özgürlüğünü kadının özgürlüğü ile
yaratma yaklaşımıdır. Kadın yüreğinde gizli tuttuğu aydınlık arayışını,
bu öğretinin sunduğu yaşamda buldu. Kadın bu nedenle bir kelebeğin ateşe
yönelmesi gibi bu öğretiye yönelmiştir. Kadın yüreği ile hissettiği ve
zamanla bilinciyle öğrendiği özgürlüğün aydınlığı, artık yüreğinde gizli
bir gölge olmaktan çıkmaya başlamış, güneşin aydınlığı ile buluşma
fırsatını bulmuştur.
Şimdi bu güneş karartılmaya çalışılıyor. 17 Kasım’da Sayın Öcalan’ın
deyimiyle bir darbeyle “ölüm çukuru” hücresine götürülmesinin,
Kürdistan’da ve Ortadoğu’da yükselen güneşin karartılması operasyonundan
başka hiçbir anlamı yoktur. Bir halkın, ezilen halkların, emekçilerin ve
kadınların Önderliğine sürece yayılmış idam cezası uygulanıyor ve
üstelik de bunun kabul edilmesi isteniyor. Öylesine hain bir plan ve
öylesine çirkin bir bilinç çarpıtması var ki, akıl ve duygu almaz,
vicdan kabul etmez bir durum. Türk devletinin-AKP hükümetinin
gardiyanlığında uygulanan bu İmralı sistemi ve politikası, çok yönlü bir
bilinç karartmasını yaratarak süreci provoke etmektedir.
Her şeyden önce Sayın Öcalan, toplumsallaşmış, toplumun O’nda kendini
gördüğü bir kimlik, bir Önderdir. Bir halkın acılarını, sorunlarını,
yüreğini, beynini, sevinçlerini, başarılarını, kültürünü kendinde
çözümlemiş ve yeniden yaratmış bir kimlik. Zaten bu nedenle Güneş olarak
tanımlanmış, zihinlere, yüreklere yerleşmiştir. Ve Kürdistan’da
toplumsal kültürün çok güzel bir örneği olarak, yol arkadaşını, dostunu
koruyup kollama, sahiplenme geleneği vardır. Bu, özünü kaybetmeyen
Kürdün bir geleneğidir ki, PKK de zaten toplumsal ideolojisiyle bu
geleneği çok anlamlı ve yiğit örnekleriyle tarihi boyunca ortaya
koymuştur. Kürt Halk Önderliği’nin ölüm çukuruna hapsedilmesi
karşısında, elbette ki Kürtler, kadını-erkeğiyle, yaşlısı-genciyle,
çocuğuyla ayağa kalkacak, tavrını ortaya koyacak, Önderliğini
sahiplenecektir. Fakat Türk faşist zihniyeti ve onun izdüşümü medyası,
bunu alabildiğine çarpıtarak, birincisi işkenceyi zihinlere çok
normalmiş gibi işlemeye, ikincisi de Kürt Halk Önderini kendi
toplumundan, mücadelesinden, örgütünden, her şeyden soyutlayıp
tekleştirmeye, böylece imha politikası karşısında savunma
mekanizmalarını öldürmeye çalışıyor. Zaten hücre koşullarını boğma
derecesinde tutarak yavaşlatılmış idam uygulaması da, bu nedenledir.
Yani önce tüm iç ve dış kamuoyunu yavaş yavaş hazırlamak, savunma
mekanizmalarını öldürmek ve ondan sonra da amacına ulaşmaktır esas
hedefleri.
Sayın Öcalan son görüşme notlarından birinde kurbağa örneğini
vermektedir ki, çok çarpıcı ve uyarıcı niteliktedir. Bir kurbağayı
kaynamakta olan bir suyun içine atarsanız, önce herhangi bir tepki
vermez, su ısınmaya başladıkça, kurbağa ısısı artan suya alışmaya başlar
ve nihayetinde su kaynayıp da kurtulmaya çalıştığında artık kurtulacak
gücü ve fırsatı bulamaz. İşte devlet yetkililerinden tutalım da medyada
verilen haberlerin, sözde aydın diye konuşanların hepsi, özünde halkı
yavaş yavaş uyuşturma, alıştırma ve nihayetinde de tepki veremez duruma
getirmenin peşindedir. Bunun kabul edilecek hiçbir yanı yoktur. Tamamen
işkenceye alıştırarak ölüm tüccarlığı yapılmaktadır. Hükümet
açıklamalarında yeni hücrenin standartların da üzerinde olduğunu iddia
ederek, santimetre hesaplarıyla işkenceyi, boğma harekatını gizlemeye
çalışmaktadır.
Ve
yine sürecin bu yanını küçümseyerek, göz ardı ettirerek Sayın Öcalan’ın
ve özgürlük hareketinin süreci sabote ettiğini propaganda etmektedirler.
Tabii bu da bir özel savaş yöntemidir. Kürt halkının, kadınlarının en
hassas olduğu, hatta “savaş ve barış gerekçesi” olarak ortaya koydukları
Kürt Halk Önderine yapılan bu saldırıyı çok normalmiş gibi gösterip,
ondan sonra da halkın tavrını ‘açılım’a yönelik bir provokasyon olarak
değerlendirmek, tam bir özel savaştır. Ortada açılım adına elle tutulur,
gözle görülür tek bir şey yoktur. İşte açılımın ne olduğu, Sayın
Öcalan’a karşı gizlice yürütülen saldırıdan, gençlere, çocuklara,
kadınlara karşı gerçekleştirilen saldırılardan, linç provokasyonlarından
çok iyi anlaşılmaktadır. Aslında tam da Altan Öymen’in meclis oturumunda
savunduğu gibi daha çok anaları ağlatacak bir süreci
geliştirmektedirler. ’38 Dersim katliamındaki gibi biçimiyle değil, ama
aynı mantıkla ve inkar-imha amaçlarını gizleyerek bir katliam politikası
yürürlüktedir. Bu gelişmelerin başka türlü bir açıklaması olamaz.
Nitekim Erdoğan başta olmak üzere bir çok yetkili, halkın gösterdiği
tepkiyi terör olarak nitelemekte ve polise hedef göstermektedir. Zaten
halka, gençlere kurşun sıkanlar da cesareti ve yetkiyi buradan
almaktadır. Bir çok insanımız gözaltına alınıp işkence görürken,
tutuklanırken, bir çok insanımız da gösterilerde yaralanmaktadır. İşte
17 Kasımla başlayan sürecin ilk şehidi Amed’de verildi.
Ölümüne sahiplenilen bir Halk Önderliği, özgürlük Önderliği vardır.
Artık herkesin bunu iyi görmesi gerekir. Kürt halkı kaderini
sömürgecilere terk etmeyecek ve kendi kaderini belirleyecek kadar bir
bilinç olgunluğunu ve inanç yoğunluğunu yaşıyor. Bu da çok iyi
görülmelidir. Hele de bir toplumda kadın, on beşindeki genç kızından
yetmişindeki anasına kadar yüreğini-beynini bir mücadeleye vermişse, o
mücadele kazanacak demektir. Kadınlar beş bin yıllık tarihin
dışlanmışlığına, ezilmişliğine, tecavüzcülüğüne karşı, ilk defa kadın
kurtuluş ideolojisiyle, kadın partileşmesiyle, kadın ordulaşmasıyla ve
kadın bilimiyle aydınlığa gerçek anlamda gözünü açmıştır. Kürt kadını
gözlerini Güneşiyle açmış, aydınlığı Güneşiyle yaşamıştır. Bu nedenle
asla ve asla Güneşinin karartılmasına izin vermez. En çok da bunun iyi
görülmesi ve okunması gerekir.
Şovenizmin, geri geleneksel kalıpların gölgesinde kalan yürekler bunu
anlayamazlar ve saptırırlar. Ama artık anlaşılmalıdır. Kürt kadınlarının
özgün ve genel tüm eylemlerde “varlığın varlığımızdır, sağlığın
sağlığımızdır” sloganını atmaları, on beş yaşındaki gencecik kızlardan
yetmiş yaşındaki analara kadar tüm kadınların meydanlarda ölümüne
Önderliklerini sahiplenmeleri anlaşılmalıdır. Bu, dostun da, düşmanın da
iyi anlaması gereken bir hakikattır. Bu, klasik aşkların çok çok
ötesinde, yepyeni, özgürlük ateşinde sınanmış ve kutsanmış bir aşktır.
İçinde derin anlamları ve hakikati barındıran bir aşktır.
Kürt kadını güneşin aydınlığını, ısısını, bereketini Sayın Öcalan’da ve
O’nun öğretisinde görüyor. Bu bir buluşmadır, karşılıklı yaşamların ve
iradelerin bir araya geldiği bir buluşmadır. Bu nedenle 17 Kasım’da yeni
hücresine getirilmeyle güncelleştirilen uluslar arası komployu, aynı
zamanda kadınlara yönelik olarak da geliştirilen bir komplo olarak
görüyor ve bunu kabul etmiyor.
Güneşimizi karartmak isteyenlere karşı Güneşimizin bize kazandırdığı
bilinç, duygu ve düşünce aydınlanması ile cevap vereceğiz. Başta da
demiştik ya, güneş ve doğa, güneş ve insan, güneş ve Kürt, güneş ve
kadın ilişkisi kutsaldır. Şimdi güneş Sayın Öcalan’da temsilini buluyor
ve bu kutsal ilişkiye dokunan lanetli ve karanlık komploya karşı
kadınlar olarak her şeyimizi ortaya koyarak mücadele edeceğiz.
Kadınlar olarak ne İmralı sistemini kabul edeceğiz ve ne de Sayın
Abdullah Öcalan’ın esaretini. Tarihe doğru ve anlamlı cevap vereceksek,
önce bu tarihi görevimizi yerine getireceğiz.
Çiğdem Doğu
|
|