DEVLET BABANIN KUCAĞINDA TECAVÜZLE TANIŞMA  

Tecavüz kültürü bugün çocuklara yönelerek savunmasız olan küçücük bedenleri hedef alıyor. Kıyamet koparmalıyız diyoruz ama pek koparamıyoruz. İçimizde bu olaylar karşısında kopan kıyametleri tam olarak dışa yansıtamıyoruz. Çünkü herkesin kendi içinde yaşattığı bir kıyamet var bu çağda. Ülkemizde yaşanan tecavüzleri duydukça içimizde kıyametler kopsa da, tecavüzcü sistemlerin başında kıyamet koparamıyorsak, bu durum, tecavüz kültürünün yaygın etkilerinden kaynaklıdır. Her şeye rağmen kadınlar olarak bize yönelen saldırıları anlamaya ve bunları reddetmeye başladık. Az ya da çok kendini savunmasını da öğrendi analarımız, bacılarımız. Ama tecavüzcü devlet sistemi bunun karşısında da boş durmadı. Kadınlar konuşup kendilerini savunmaya başlayınca savunmasız olan çocuklara tecavüz edilmeye başlandı.

Bugün tecavüz sistemi olan ulus devletler bunu temel politika edinmiş, çünkü devlet kültürünün kökeninde talan, gasp, tecavüz ve katliam var. Türkiye ve İran, Ortadoğu’da güçlü devlet kökenlerine dayalı iktidarlarıyla kendilerini kurumlaştıran ve halklar üzerinde kılıç olup sallanan ülkeler. Bugün her iki devletin de tüm kirli uygulamalarının temeline tecavüzün, baskının, inkârın ve işkencenin yerleşmesi tarihsel geçmişleriyle bağlantılıdır. Güncel uygulamalarda da iki komşu devlet birbirlerine bakarak yeni öğrenmeler geliştiriyor. Ve hedef kitlenin de temelde kadınlar olarak belirlenmesi, sistemin genel olarak yapamadığını tek tek erkeklere yaptırarak  henüz bilinç gelişmeden sindirme, tüm direniş hücrelerini yakma ve bedenlere yapılan saldırı yoluyla ruhları katletmedir.

Tüm tarih ve sistem çözümlemelerine, tüm bilgilerimize rağmen tecavüz olgusunu anlamak, bir yerden sonra oldukça zorlaşıyor. Aslında zor olan, tecavüz eden insanların nasıl insan olmadıklarının farkında olmadan yaşamaya devam etmeleridir. Sistem koşullarında baktığımızda bir insanın en sevdiği kişi ile yaşadığı bir edimi, nasıl olup da en nefret ettiği, düşman bellediği kişi ile yaşadığını anlamak mümkün değil. Asker-polis eşlerinin utancı, hiçbir zaman temizlenmeyecek bir insanlık utancı, bir kadınlık utancı olarak zamanın ruhuna yazılıyor. Gündüz devletin elindeki tutsağa, gece kendi evindeki tutsağa (eşine) aynı uygulamayı yapmak ne büyük kirlilik. Hele bu uygulamalar içinde mutlu aile tablosu sergilemeye çalışmak, devletin bekası için bunu yapmak zorunda olmak, bu aileler için ne büyük acı.

Tecavüz kültürü, güncel olarak gözümüze-yüreğimize batan kirli bir gerçektir. Ve bu kirli kültürü gözlemlediğimizde, Türkiye’nin bugünlerde İran’a ağabeylik yaptığını görüyoruz. İran devleti, faşist Türkiye devletinin kurumlarından öğrendiklerini Doğu Kürdistan’daki halkımız üzerinde uyguluyor. Öyle ki beyni-aklı-dili-gözü saire tüm insansal aktiviteleri cinsel organa indirgenmiş bir sistem gerçeğiyle karşı karşıyayız.

Geçen günler içinde, İran’da idam edilen değerli Ferzad Kemanger arkadaşın mektubunu, saygıyla ve tarihe yazılan derin bir acıyla dinledim. Diyarbakır zindanlarındaki uygulamalara ve direnişlere gittim onun sözcüklerinde. Öncülerimizin acılarını anlamaya çalıştım. Bir gecelik cinsel hüküm ve tecavüz anlamına gelen ve kökenine mülk anlayışını alan devlet kelimesinin, anlamının en iyi ortaya çıktığı mekânların hapishaneler olduğunu bir kez daha derinden, acıyla gördüm. Ve gördükçe iğrençliğin haddini aştığını, tüm uygarlık kirlerinin zindanlarda toplanarak halkımıza dayatıldığını bir kez daha duyumsadım. Mektupta, İran devlet memurlarının ona tecavüz etmek istediğini, bunu ona söyleyerek bir köleleştirme yöntemi olarak dayattıklarını ve bu yolla teslim alınmaya çalıştıklarını anlatmış. Bunları dinleyince sistemlerin birbirlerine baka baka karardıklarını, giderek kendi kirlerini halklarımıza bulaştırarak kendilerini yaşattıklarını bir kez daha gördüm. Ulus devletlerin birbirlerini beslemelerini, birbirlerinin katliam ve tecavüz kültürünü destekleyişlerini bu kirli uygulamalarda bir kez daha fark ettim.

Bir ülke geliyor gözlerimizin önüne, boydan boya bataklık.

Kadınlara tecavüz ediliyor. Genç-yaşlı kadınlardan sonra sıra erkeklere geliyor. Erkekler de tecavüzden geçirildikten sonra (ki Türkiye bu konuda köklü bir tarihsel tecrübeye sahiptir) sıra çocuklara geliyor ve böylece tahrik edilmiş erkeklik hükümdarlığı sürüp gidiyor. Tabi kadın, tüm zamanlarda tecavüzün temel nesnesi haline getiriliyor ve bir kenarda teslim alınmış bir toplumsal örnek olarak hazırda tutuluyor. Bu yolla bir kere tecavüze uğrayan erkek gerçeğinin, bin kere tecavüze uğrayan kadın gerçeğine bakarak kendine namus payesi çıkarması bekleniyor.

Sanırım kısa bir süreye kalmaz TC devlet görevlileri hayvanlara tecavüze başlar ve hayvanlar da bittiği zaman artık taşa toprağa yönelirler. Merak ederim, onları azdıran ve insanlıktan uzaklaştıran bu bataklıktan hiç mi iğrenmezler. Hiç mi bir an durup, kendi çocuklarının geleceğinin bu ülkede nasıl olacağını düşünmezler. Tahrik edilmişlikten çıkarıp kendilerini bir an durulup insan gibi, bakmazlar hayat ırmağının neresinde aktıklarına.

Çocukların, 3-4 yaşındaki bebeklerin bedenlerine yönelen saldırı, salt bedensel bir amaç taşımıyor. Çocuklara tecavüz eden bir sistemden her türlü insanlık dışı edim beklenir. Onlarda var olacak ruhları, gelecek hayallerini, özgür yaşam yarınlarını ve arayışları yok etme amacı güdülür burada. O yaşlarda tecavüze uğrayan ve bunu sistemli olarak yaşayan bir insanın geleceği, tecavüzcü devletin de bildiği üzere pek parlak olamaz. YİBO adıyla örgütlenen yatılı okullar, bu kültürün oluşturularak temelde Kürt toplumuna empoze edilmeye çalışıldığı yerlerdir.

Bu anlamda devlet kurumlarında genelev kültürü oluşturulmakta, halkımızın çocukları da, ekonomik olarak yoksul, eğitimsiz bırakılarak muhtaç haline getirilerek devlet babanın kucağında tecavüzle tanışmaktadır. Eğitim bakanlığı çatısı altında tecavüzler resmi olarak geliştirilmekte ve bu mekânlar devşirme ocakları olarak kullanılmaktadır. Hapishane, ıslahhane ve birçok hane, bir tek hanede, devlet hanesinde toplanmakta ve tecavüz sistemi, belgeli kayıtlı iş yapmaktadır. Türkiye bugün bunu kanıtlamıştır. Zira büyük millet meclisinde belden aşağı bir dil kullanan ve sokak politikacılığı yapan bir ülkeden de farklı bir şey beklenemez.

Bunları düşündükçe, yazdıkça bu işi yapanlarla aynı canlı türünden olmaktan utanıyorum. Bu uygulamalar içinde bulunanların çocukları, aileleri ya da tanıdık akraba çevrelerinden olmadığım için mutlu olsam da, böyle insanların var olduğunu da biliyor ve onları düşünerek onlar adına üzülüyorum. Değerli insanlık yükselişleriyle aynı çağı yaşamaktan mutluluk duyduğum kadar, bu insanlık kirleriyle aynı çağı yaşamaktan utanıyorum. Ve utancının büyüklüğüyle lanetliyorum onları.

Bu sistemin lanetinden kurtulmanın ilk adımı da çocuklarını yatılı okullara göndermemek, devlet babaya teslim etmemektir. Okusun, bir meslek sahibi olsun, büyük insan olsun diye devlet babaya teslim edilmiş bir çocuk, tam tersine geleceği karartılmış bir insan olmaya sürüklenmektedir. Büyük insan olsun diye çocuklarını yatılı okullara gönderen ana babaların çocukları küçük insan dahi olamayacaktır. Bunu bilmek, bu okulların aydınlanma yerleri olmadığını bilmek şarttır.

Kürt ana-babaları, çocuklarını bu tecavüz kültüründen korumayı, kendi özgürlük mücadelelerinin en temel adımı saymalıdırlar. Çocuk kaçırmalar, çocukları katlederek onların minicik organları üzerinden katliam kültürü geliştirmek ve bunun ticaretini yapmak, bir halkın geleceğini karartmaktır, bir halkı köleleştirmektir. Ve geleceği kirletilen, karartılan bir toplumun özgürlüğü olamaz. Her ana baba gerekirse, mahallesinde, sokağında, evinde kendisi çocuğuna okuma-yazma öğretmeli ama bu okullara göndermemelidir. Okuma yazma işinin devlete bırakılmasının bir sonucudur bu uygulamalar.

Devlet dışında, toplumun kendini var etme çabalarının, demokratik toplumu inşa çalışmalarının temeline öğrenim hakkı özgürlüğü ve bu hakkın devlet tarafından istismar edilmemesi ele alınmalıdır. Öğrenim hakkı, devletin insafına bırakıldığı müddetçe, bu uygulamalar da devlet okullarında devam edecektir.

Kürtler, Türkiye devletinin talim terbiye kurullarının Kürtler için tezgâhladığı terbiyesizliği reddetmelidir. Nasıl ki gençlerini asker ocağına göndermek onları öldürmek oluyorsa ve halkımız bunu reddediyorsa, çocuklarını devlet babanın kucağı olan yatılı okullara göndermemelidir. Geleceğimizin karartıldığı bu okulları reddetmek, öğrenim hakkının istismarı karşısında mücadele etmek, halkımızın özgürleşmesi ve onurumuza sahip çıkmak için bir zorunluluktur.

 

 

Dilzar Dîlok  

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com