| |
YAYGINLAŞMIŞ ERKEK İKTİDARI-İÇERİLMİŞ KADIN
KÖLELİĞİ VE BUNA KARŞI MÜCADELE
Erkek
ve iktidar olgusu, yine bunun etrafında gelişen yaşamsal, ilişkisel, politik,
ideolojik olgular oldukça karmaşık bir iç içelik taşır. Kadın üzerinden
başlayarak geliştirilen bu olgunun, en büyük zulümleri ve soykırımları içinde
taşımasına rağmen, binlerce yıl kendisini yaşatabilmesi de bu karmaşık iç
içeliğinden ileri gelir. Konuya ilişkin özellikle son yıllarda daha bilimsel ve
çözümleyici yaklaşımlar geliştirilmektedir. Ancak tarihin bu en eski geleneğinin
hala çok köklü ve çok kurnazca yaşandığını hepimiz çok aleni bir biçimde
görüyoruz.
İktidar kavramından konuya giriş yaparsak; bu kavram egemenlikçi
kültürlere has bir kavram olduğu ve yine egemenlikçi kültür de erkek
cinsinin hakimiyeti ile birlikte ortaya çıktığı için, egemen erkek bir
öze sahiptir. Çoğu kez güç olma ile karıştırılmaktadır. Güç olmak, doğal
yaşamın tüm canlılara hasrettiği bir gerçekliktir. Fiziksel olarak
yaşamak bile bir güçtür, konuşmak, insanlar arası ilişkiye girmek,
toplumsal üretime geçmek vb. yaşamın tüm detaylarında güç olabilmek
gereklidir ve de önemlidir. Burada beyinler ve yürekler, güç olmanın
sadece iktidarcı zihniyet ve yöntemlerle gerçekleşebileceği batıl inancı
ile karmaşıklaştırılmakta, buna inandırılmaktadır. Özgürlük
ideolojisinin öncelikle bu noktada aydınlanmayı gerçekleştirmesi de
bundan kaynaklıdır. Tek güç olma biçimi, iktidarcı anlayışla tüm gücü
kendi tekeline alma ve bunun için baskı uygulayarak ötekini
iradesizleştirme, çalarak güç olma biçimi değildir. Gücün, tek biçiminin
iktidarsal olduğu yaklaşımı, beyinlerdeki bir yanılsama, bir
iradesizleştirme biçimidir.
Evet, yaşamak için, özellikle de özgür yaşayabilmek için güç olmak
şarttır, ama bu güç asla iktidarcı zihniyetten ileri gelen bir güç
anlayışı olmamalıdır. Çünkü özgürlük ve iktidar birbirinin tersi,
birbirini dıştalayan iki olgudur. Birinin olduğu yerde diğeri olmaz.
Bunu mutlaka iyi ayırt etmek gerekiyor. Kadın özgürlük mücadelelerinin
de öncelikle bu kördüğümü çözebilmeleri, buradan başlayarak sistemi ve
kendini aşma eylemini gerçekleştirmeleri çok önemlidir. Nasıl ki
toplumsal eşitlik, özgürlük, kardeşlik mücadelesi veren güçler, reel
sosyalizm, bu çıkmazı çözemedi ve yenilgiye uğradı, aynı akibet –ders
çıkarılmaması durumunda- kadın özgürlük mücadeleleri açısından da
geçerlidir. Güç olmak, iktidarı ele geçirmek olarak algılandığı anda
iktidar güçlerine benzeşme, aynılaşma ortaya çıkmaktadır. Daha doğrusu
esas iktidar güçlerinin bir karikatürü gelişmektedir. Bu bir tuzak
gibidir ve hemen hemen her eşitlik-özgürlük mücadelesi veren güç, bu
tuzağa düşmüştür.
Erkek egemenliği ve oluşturduğu iktidar anlayışını aşmak, sistemi
aşmanın temel faktörü konumundadır.
Erkek egemenliği ilk olarak kadın üzerinde ilkel iktidarını kurarken,
çeşitli yöntemler uygulaya geldi. Ana kültürünün maddi ve manevi anlamda
henüz güçlü olduğu geçiş dönemlerinde, kurnazca yaklaşarak gücü tek elde
–erkek elinde- toplamanın girişimlerinde bulundu. Maddi yaşamın
üretilmesinde, fiziki gücün kullanımında erkeği daha ön plana çıkartan
ve kadını öncelikle ikinci plana iten giderek de dıştalayan bir yaklaşım
içerisine girdi. Bununla birlikte toplumun manevi yaşam kültüründe de
kadını aynı biçimde dıştalamaya başladı. Aslında kadının fiziksel olarak
soyu devam ettirme ve erkeğin cinsel ihtiyaçlarını giderme gibi bir
işlevi olmasaydı, belki de kadın cinsini toptan soykırıma da tabi
tutabilirlerdi. Ancak kadın, insan türünün devamı açısından böylesine
stratejik bir rol oynayınca, sadece soyu sürdürmenin ve erkeğin cinsel
ihtiyaçlarını karşılamanın bir nesnesi olmaya mahkum edildi. İktidar,
yani tek elde güç biriktirme olgusu, ilk defa kadın üzerinde uygulanarak
insanlık tarihine korkunç bir zihniyet, kültür mal edilmiş oldu.
Önderliğimiz bunu Savunmalarda “Mülkiyetin en temel kaynağı yine ailede,
kadın üzerindeki kölece tasarrufta aranmalıdır. Mülkiyetin kaynağında
köleleştirilmiş kadın yatar. Kadın üzerine yayılmış kölelik ve mülkiyet
dalga dalga tüm toplumsal düzeye yayılır. Böylelikle de toplum ve
bireyin zihniyet ve davranış yapısına mülkiyetçi ve köleci her duygu ve
düşünceyi yerleştirir” biçiminde çok güçlü ifade etmektedir.
Kadın üzerinde mülkiyet sağlama ve özelleştirme, yine fahişeleştirme
erkek iktidarının genlerini oluşturur. Erkek iktidar olan özne, salt
cinsel kimliğe bürünerek nesneleşmiş kadın köleliğine dayanmak
zorundadır. Bu, olmazsa olmaz bir kanundur. Kadın, binlerce yıl bu
zihniyetin sonucu olarak, cinsel kimliği başta olmak üzere kimlik adına
onda ne varsa sömürü alanı haline getirilmiştir. Tarihin en büyük ve en
iğrenç işgali kadın bedeni, düşüncesi ve yüreği üzerinde gerçekleşir.
Her çağda, isimlerini bile bilmediğimiz sayısız kadın bu iktidara çok
çeşitli ve trajik biçimlerde kurban edilmiştir.
Tabii kadın üzerinde inşa edilen ilkel iktidar, giderek sınıfları
oluşturarak sınıflar üzerinde, etnik kimlikler, uluslar üzerinde,
toplumsal çeşitli kategoriler, hatta ırklar üzerinde geliştirilen
iktidara dönüştü. Bin yılları alan bu gerçeklik, başlangıçtaki özünden
hiçbir şey kaybetmez iken, bilim ve tekniğin gelişimi ile birlikte
günümüzde daha da inceltilmiş, mikrolaştırılarak daha makro düzeylerde
tahakküm biçimi haline dönüştürülmüştür. Onca gelişme ve bilimsel
atılıma rağmen, insanın duygu ve güdü donanımı büyük bir çelişki olarak
geri kalmıştır. En gelişkin görünen erkekte veya kadında, bu geriliğin
izlerini, karakterini görebilmek mümkündür. Çünkü erkek iktidarı, mevcut
geriliği büyük oranda ikili veya çoklu ilişkilerde özel kılarak
gözlerden uzak kılmakta, artık saklayamadığını ise muğlaklaştırmaktadır.
Dolayısıyla bireyin ve toplumun en yaşamsal, en temel ihtiyacı,
çelişkisi, iktidarın kara perdesi arkasında görünmez kılınarak, sistemin
devamı sağlanmaktadır.
Aynı yaklaşımı devletlerin, egemen olan çeşitli güçlerin, tahakkümü
altında tuttukları insanlara, halklara yaklaşımında da görebilmek
mümkündür. Kadın karşısında uygulanan politika ne ise, halklar
karşısında uygulanan politika da odur. Bir devletin içerisinde
yaşanabilecek, ortaya çıkabilecek tüm uygulama ve politikaları, bir aile
gerçekliği içerisinde de rahatlıkla görebiliriz. Aile, kadın-erkek
ilişkisine bu gözle baktığımızda gerçekten aynılıklar insanın gözüne çok
çarpıcı biçimlerde görünecektir. Aile gerçekliğinde bunu görmek ya da
kabullenmek daha zordur, çünkü aile direkt içinde yaşanılan ve direkt
etkileşim içerisinde olunan bir gerçekliktir. Bir de kadın-erkek
arasında, yine anne-baba çocuklar arasında sevgi ilişkisi de sözkonusu
olduğunda, tüm bu öznelerin arasında var olan iktidar olgusu, çelişkisi
ve çatışması yokmuş gibi görünür ya da yok sayılır. Çünkü devlet gibi
aile de kutsaldır, dokunulamaz, tartışılamaz. Oysa bu eşitsizlik
sisteminin kendini her an üretmesinde, çoğaltmasında mevcut aile
gerçekliği çok stratejik bir role sahiptir. Dokunulmaz kılınması da
bundandır. Düşünelim ki yeni nesilleri, toplumsal cinsiyet rollerine
göre, yine devlet karşısında kulluk kültürüne göre ilk eğiten bu kurum
değil midir? Beyinlerimizdeki ve yüreklerimizdeki ilk ‘terbiye’yi
buradan almıyor muyuz? Her birimiz kadın veya erkek olmamıza göre,
iktidarın ihtiyaçları doğrultusunda sıkıştırılmış kalıplarla
büyütülmüyor muyuz?
Kadın olanın büyük dezavantajlarla, erkek olanın ise sözde avantajlarla
büyütüldüğü bir sistemdir bu. Ailede tohumu atılır, okulda, işyerinde,
sokakta, tatilde, herhangi bir ilişkide, politikada, yaşamın
sayabileceğimiz her alanında giderek yeşermeye, dallanarak büyümeye
başlar. Bu kısır döngü aşılamadığı müddetçe, bireyle birlikte büyüyen
erkek egemenlikli sistemdir, iktidardır aslında.
Kadına önce bedeninden utanması, erkeğe ise bedeniyle gurur duyması
gerektiği çok ilginç yöntemlerle öğretilir.
Kadını kölece terbiye etmek, öncelikle bedeninden başlar. Yaşamı en
zengin ve çoğul biçimlerde içinde barındıran kadın bedeni, lanetli,
gizli, kışkırtıcı kılınır. Kadının fiziksel doğallığı, onun başının en
büyük belasıdır artık. Erkek ve toplum karşısında sürekli kendini
sıkıştırılmış kalıplara sokmak zorundadır. Aksi taktirde başına
gelebileceklerden kadın sorumludur çünkü. Bedeninde ve cinselliğinde hem
mahkum ve hem de gardiyandır artık kadın. Elbette ki bu sadece
cinsellikle-bedenle sınırlı kalmaz, bu sınırlanma hangi ölçekte ise aynı
ölçekte beyin de, duygu da sınırlanır. Yok etmek mümkün değildir hiçbir
zaman, ancak beyinde ve duyguda bastırılmışlık, sınırlandırılmışlık
köleliği besler, davranış bozukluğuna, gizliden çeşitli öç alma
biçimlerine dönüşür. Kapalılığın, bastırılmışlığın olduğu yerde, bu
durumlar boy vermeye başlar. Özcesi, kadın bu terbiye sistemi ile
edilgen bir nesne konumuna getirilir. Öte yandan ekonomik olarak muhtaç
hale getirilme, düşünsel gelişimin önünün kapatılması, sosyal
sınırlandırılmışlık, politikadan ve stratejik tüm örgütlerden
uzaklaştırılmışlık ya da yer verilmişse de yedeklendirilmişlik, yoksul
ve erkeğe muhtaç bir kadın soyunu ortaya çıkarır. Dünyada en çok çalışan
kadınlar olmasına rağmen, istatistiklere göre en fakir olanlar
kadınlardır. Kendini var edebilmek ve yaşamını sürdürebilmek için erkeğe
muhtaçtır, bu nedenle geleneksel kadın kimliği kendini erkeğe sığınarak
ifade eder. Erkeksiz bir yaşam kurmak, çok ama çok zordur. Kurma şansını
bulan kadınlar ise, öyle çok ve gurur kıran engellerle karşı karşıya
gelir ki, bağımsız kalma arzusu sistem tarafından adeta burnundan
getirilir.
Erkek ise mevcut standartlara göre avantajlı denilse de özünde hiçbir
avantajı olmayan ve abartılmışlıkla köleleştirilen bir eğitim sistemine
tabi tutulur. Doğallığın gizlenmesi ve edilgenleştirilmesi –kadında
olduğu gibi- ne kadar köleleştirici ise, doğallığın abartılması ve her
şeyin merkezine konması da –erkekte olduğu gibi- o denli
köleleştiricidir. Toplumda sayısız erkek, kendi cinsel gücünün kölesi
olmuştur. Bir erkeğin güç (daha doğrusu iktidar) olabilmesi cinsel
gücüne bağlıdır. Hatta toplumda bir erkeğin cinsel gücünden
bahsedilirken, ‘iktidar’ tanımı kullanılır. Cinsel ilişkide sorun
yaşayan erkeklere ‘iktidarsız’ denilir. Gerçekten de çok çarpıcıdır.
Sistemin erkek karakterini tanımlamak ve kanıtlamak için, bu tabirden
daha iyisini bulmak mümkün değildir. Bugün bile bu tanımlamanın
kullanılması, bize iktidarın tarihsel gelişim hattını da çok iyi
anlatır. Demek ki gerçekten iktidar önce erkekliğin kadınlık üzerinde
cinsel, düşünsel ve duygusal hakimiyeti ile oluşmuştur ki hala erkeğin
cinsel gücü ifade edilirken bu tanım kullanılmaktadır. Özünde ise bu,
erkeğin kişiliğini korkunç fakirleştirmekte, fakirleştirdikçe saldırgan
kılmaktadır. Bu yetiştirme tarzı, kadına yöneltme, çoğunlukla da
saldırtma tarzıdır. Kadın katliamları karşısında neden devletler uyduruk
hafifletme gerekçeleri bulurlar? Toplum neden kadınıyla erkeğiyle bu
katliamlara çoğu kez sessiz kalır? Çünkü erkeğin kadın üzerinde her
türlü hakimiyet hakkı vardır, ne yapsa mübahtır! Çünkü erkekler buna
göre yetiştirilmiştir, yapmaması anormaldir! Bu da bir köleleşmedir.
Erkek, toplum ve egemen sistem tarafından kendisine biçilmiş bu
abartılı, doğallığından çıkmış kimliğe, statüye uygun davranmak
zorundadır. Oysa bu erkeğe ait değildir. Kimileri hemen doğadan,
hayvanlardan örnekler vererek, benzetmeye çalışırlar. Şüphesiz bu, kabul
edilemez bir yaklaşımdır. Çünkü, birincisi her varlık aynılaştırılamaz,
ikincisi de insan doğanın bir varlığı olarak çok önemli düşünsel ve
duygusal bir evrim süreci yaşamıştır. Dolayısıyla mevcut erkek
tiplemesinin toplumsal statüde iktidar olması, onun özgür olduğu
anlamına gelmez. Tersine, erkek, iktidarın hem kendi içinden ve hem de
kendi dışından kölesidir. Bu durumun da erkekte yol açtığı kişilik
bozulmaları söz konusudur, çünkü kendine yabancılaşmıştır.
Tabii her iki cinsi bu yönleriyle değerlendirir iken, cinsler arası
gelişen aşk ilişkisine de değinmek gerekir. Şüphesiz aşkı, aşkın gücünü
inkar etmemek gerekir, ancak mevcut gelişen ilişkilere aşk deyip aşkı
muğlaklaştırmamak da gerekir. Biraz önce belirttiğimiz tarzda bir
terbiyeden geçen kadınların ve erkeklerin, ne denli sağlıklı, üretken,
birbiri ile güçlendirici etkileşimleri yaratacak tarzda ilişki
geliştirecekleri tartışmalık bir konudur. Yirmibirinci yüzyılın revaçta
deyimi ile fiziksel, duygusal bazı elektriklenmelerin varlığı, aşkın
varlığına işaret değildir. Çünkü cinsler arası ortaya çıkan bu
elektriklenmeler, zamanla kısa devre yapmaktadır. Bu ilişkiler evlilikle
sonuçlanmışsa eğer, ömür boyu bir karartmaya dönüşür. Sadece bir ilişki
olarak kalmışsa da, cinslerin daha sonrasında başkalarıyla yaşayacağı
ilişkilerde, aynı şeylerin tekrarlanacağı bir kırılmaya dönüşecektir.
Kötü ve kırık bir tecrübe olacaktır yani. Komik gelebilir belki ama
genelde kalp resimlerinin kırık çizilmesi, bunun bir göstergesidir.
Aşk ve cinsellik, iktidarın en gizlenmiş, örtük ve kandırıcı yüzüdür.
Toplumsal geleneklere göre ayıplanması, onu zaten baştan gizli
kılmıştır. Kandırıcıdır çünkü içerisinde sevgi diye tabir edilen hoş,
sarhoş edici duygular vardır. Yine böyle bir ilişkinin teması sonucu,
yeni bir yaşamı var etme, çoğalma boyutu vardır. Dolayısıyla bir
ilişkide öne çıkan bu iki yön, bireyleri başlangıçta yanıltır iken,
sonraları da katlanması gereken bir durumu ortaya çıkarır. Romantizm bu
nedenle iktidar sahipleri tarafından büyütülür, kutsanır, öne çıkarılır.
Duygular aşırı abartılır. Örneğin cinsler içerisinde erkek olanın aşk
ifadeleri hep abartılıdır, doğal değildir. Bir kadını elde etmenin süslü
tuzağıdır. Elde etme, yani kendinin yapma, kadının sahibi olma,
iktidarını yaratma. Romantizm, bu süslü tuzaktan başka bir şey değildir.
Bu romantizmin arkası, kadın açısından genelde ya ömür boyu susarak
kaderine boyun eğmedir ya da biraz buna direnmeye kalkışsa katline
ferman yazdırmaktır. Dikkat edelim gazete sayfaları aşkından!,
sevgisinden! Kadın katletme haberleriyle doludur. Bazen de kadınlar bunu
yapar. Aşkın yaşamı, üretkenliği, sevgiyi ve güzelliği getirmesi gerekir
iken, habire acıyı, ölümü ve katletmeyi getirmesi nedendir? Neden
Ortadoğu toplumları özellikle de arabesk kültürde bol acılı aşk
şarkılarına bu kadar rağbet gösterir? Tüm şarkılar “senin için ölürüm”
ya da “öldürürüm” sözleriyle doludur. Tüm bunlar içine iktidar girmiş
kadın-erkek ilişkilerinin ölümcül gerçekliğini kanıtlar bize. Mülkiyet,
sahiplik, olmazsa da ölüm!
Doğal kimlikleri bozulmuş, karakterlerinin genleri ile oynanmış kadın
veya erkeklerin özgür ilişkilenmesi, özgür bir aşk yaşabilmesi mümkün
değildir. Dikkat edilirse “aşk mümkün değildir” demiyoruz, öz
kimliklerini kaybetmiş kişilerin aşkı mümkün değildir diyoruz. Bu,
tamamen bir özgürleşme mücadelesidir, bireysel de değil, toplumsal bir
mücadeledir. Toplumsal dönüşümü sağladıkça, geleneksel ve geri değer
yargılarını aştıkça, bireyin de dönüşümü ve kendini aşma eylemi
gerçekleşecektir. Kısacası aşk, iktidar döngüsü içinde boğulmuş kadın ve
erkeklerin yaşayabilecekleri bir eylem, duygu paylaşımı olamaz.
İktidarın bireylerde ve toplumsal, kurumsal yansımalarında aşılması ile,
özgür bir toplumun ve eşitlikçi bir yaşamın kurulması ile aşkın
kutsallığına ve güzelliğine denk ilişkiler yaşanabilecektir. Bu nedenle
özgürlük mücadelesi aynı zamanda bir aşk mücadelesidir de aynı
zamanda.
Karşılaştırmalı biçimde mikrodan makroya, yani bireylerden devlete doğru
giderek düşündüğümüzde de benzer olguları görürüz. Devletler de
–özellikle Ortadoğu’da- vatandaşlarına tam sahiplik ederler. Her türlü
uygulama için kendilerinde hak görürler. “Devlet babadır, döver de,
sever de, öldürür de”. Her iki cins de, çeşitli etnik kimlikler veya
toplumsal çeşitli kategoriler de, devlet karşısında geleneksel kadın
statüsündedir. Devletin birey ve toplum haklarına tecavüz etmesinin,
iradesini tanımamasının, bir kadına karşı gerçekleştirilen tecavüzden
farkı var mıdır? Vatandaşlarının emeğini çalarak hep yoksulluğa ve
işsizliğe mahkum ederek kendine muhtaç kılması, bir kadının bir erkeğe
muhtaç kılınmasından farklı mıdır? Ta binlerce kilometre uzaklardan
gelip de başka bir ülkeye zorla dışardan “demokrasi, barış getireceğim”
demenin, başka bir halka tecavüz etmekten başka bir anlamı var mıdır?
Yine fahişeleştirme de hem özel kadına yönelik ve hem de genel topluma
yönelik bir politikadır. Fahişeleşme ve fahişeleştirme oldukça siyasal
bir gerçekliktir. Sadece cinsel bir içerik taşımaz. Ve devletler
tarafından özellikle geliştirilmektedir. Kadınların para için kendi
bedenlerini satışa sunmaları, sadece o kadınların bir ayıbı olarak ele
alınamaz, insanlığın ve o toplumun bir ayıbıdır. Sonuçta bu da
karşılıklı yaşanan bir ilişkidir ve öznesi de nesnesi de fahişeleşir,
kirlenir, bedenine ve kendi kimliğine yabancılaşır. Cinsellik üzerinden
erkeği kendine bağlama ve kadını küçültme, bir iktidar politikasıdır.
Erkeğe ucuz zevkler sunarak kendi sistemine bağlama yöntemidir. Ve yine
erkeğe kadın üzerinden küçük iktidar alanları yaratarak makro iktidarla
objektif uzlaşma alanları açılır. Bunlarla birlikte çok önemli bir
sermaye kapısıdır özellikle devlet için. Türkiye’de bir dönemin vergi
rekortmeni genelev patroniçesi Madam Manukyan’dı. Bir çok kişiye –resmi,
gayri resmi görevlilere- ekmek kapısıdır. İktidar güçlerinin fuhuşa
karşı söylemleri, görüntüde namusu kurtarma yaklaşımından başka bir şey
değildir, tersine teşvik edici ve örgütleyici temel güç konumundadır.
Benzer biçimde kadın katliamlarını da değerlendirebiliriz.
Kurtlaştırılmış erkek kuzulaştırılmış kadına saldırtılır adeta.
Basın-yayın organları bu işi gayet ciddi biçimde organize eder,
neredeyse cazip kılar. Pornografiden tutalım da normal bir haber veriş
biçimine, dizilerden sinemalara kadar birçok alanda rolünü oynamaya
çalışır. Roller sadist erkek, mazoşist kadın tiplemelerine göre
belirlenmiştir, olaylar ve olgular hep bunun etrafında kurgulanır ve
topluma sunulur. Feodalizmin kapalı gelenekleriyle kapitalizmin açık
saçık kültürü, birey ve toplum için korkunç bir mücadeleye dönüşür. İki
kültür çarpıştıkça, kadın kurban edilir. Ya fuhuşa sürüklenir, ya bir
yakını tarafından öldürülür, ya tecavüze uğrar, ya da günlük olarak
çeşitli şiddet biçimlerine maruz kalır. Her ölen, tecavüz edilen,
bastırılan kadınla, toplumun da yavaş yavaş öldüğü, bir çöp yığınına
dönüştüğü görülmeden birçok katliam gerçekleşir. İşte bu da genel bir
politikadır. “Böl-parçala-yönet” ilkesinin muazzam bir örneğidir.
Toplum, mikro iktidar batağına saplanmış kadınların ve erkeklerin
çatışmaları ile büyük bir bölünmüşlüğü yaşar, sorunun kaynağı olan esas
makro iktidarı görmekten, analiz etmekten uzaklaşır. İlişkilerde
birbirine girmiş, yaşamı kararmış, her anı acıyla dolu olan insan-toplum
gerçekliği, çözümü daha fazla iktidara bağlanmakta görür ve sistem
çarklarını döndürmeye devam eder. Bu nedenle devletler, iktidar odakları
hiçbir zaman kadın-erkek sorununun çözümünü istemez, kadın katliamlarına
son verilmesini istemez. Yine görüntüyü kurtarmak için bazı girişimlerde
bulunurlar, ancak sorunun kaynağına asla ve asla yönelmezler.
Kürdistan’da ve Türkiye’de son yıllarda açığa çıktığı gibi birçok kadın
korunabilecekken, katlolmaktan kurtarılabilecekken, devlet tarafından
korunmamıştır. Erkek eksenli gelenek hep bir şekilde korunmuş, göz
yumulmuştur.
Erkek iktidarlaşmasına ilişkin daha detayda birçok örnek verilebilir.
Duruş biçimleri bile buna örnektir. Bir erkeğin duruş biçimi ile bir
kadının duruş biçimi, bir erkeğin konuşma biçimi ile bir kadının konuşma
biçimi, duygularını ortaya koyuş biçimi arasındaki farklar çok
belirgindir. Tabii erkek ve kadın doğalarının farklılık arz ettiği
yanlar vardır, ancak bizim belirttiğimiz farklılıklar egemen kültürün
ortaya çıkardığı farklılıklar üzerinedir. Erkek iktidarı bu doğrultuda
mimiklerden duruşa kadar tüm ayrıntılarda karakteristik farklılıkları
geliştirmiştir.
Yine bu yazıda özellikle Ortadoğu’yu esas aldık, ama Batı’daki erkek
iktidar tiplemesi ve kadın tiplemesi de farklılıklar arz eder. Batı’da
da bu ata erkil kültür çok derin ve daha görünmez biçimlere
dönüştürülmüştür. Çelişki yokmuş gibi gösterilerek kadın sisteme daha
entegre edilmiş, iktidar mekanizmalarına çekilmiş ve benzeştirilmiştir.
Ebu Garip Cezaevi’nde tutsaklara kadın gardiyanlar tarafından
geliştirilen işkenceler, kadına yaklaşımın çok tipik bir göstergesidir.
Kadın kendi karakterine en tersinden bir yaklaşım içerisine sokulmuştur.
Bu en uçtan bir örnektir, ancak genel yaşamın içerisinde de kadın
erkekleşerek vardır. Yine kapalılık açısından farklılığa bir göz
attığımızda ise, Batı’daki kadın daha açıktır, kendi bedeni üzerinde
daha söz sahibi gibi görünür. Ancak bu da Doğu’nun köleleşmesinin diğer
bir yüzü olmaktan başka bir şey değildir. İstatistikler kadına yönelik
şiddet ve katliamların Batı’da da çok yoğun yaşandığını göstermektedir.
Kadın-erkek arasında mutsuzluk orada da çok belirgindir. Kısaca Batı da
bu konuda köklü bir çözümü geliştirememiş, mikro ve makro iktidar Batı
kültürünün de temeli olarak varlığına devam etmektedir.
Gerek Doğu açısından gerekse de Batı açısından belirttiklerimiz genel
anlamda yaşananları ortaya koymak içindir. Bu genel yaşananlara karşı
bir de mücadele içerisinde olanlar vardır, bir şekilde bu erkek
iktidarlaşmasını aşmak isteyen örgütlenmeler, bireyler vardır. Mücadele
edenlerin varlığı ve her geçen gün bu soruna eğilen, çözmek isteyenlerin
çoğalması, umut vericidir. Çünkü bu tarihin en kadim sorununu aşmak hiç
de kolay değildir. Ne kadar çeşitli ve yaygın örgütlenmeler
geliştirilse, o kadar yeri vardır. Erkek iktidarlaşması nasıl ki bireyin
duygusuna, güdüsüne, düşüncesine kadar mikrolaşarak girebilmişse, bunu
aşmak ve kadını yaşamın her alanında var olan yerine kavuşturmak
isteyenler de mikro ve makro düzeylerde mücadeleyi yürütmek
durumundadırlar.
İktidarlaşan güç, tek yanlıdır, cinsiyetçidir, sınıfçıdır,
ulusçu-milliyetçi, faşizandır. Kadın üzerinden geliştirilmeye başlayan
ötekileştirme ve kendini her şeyin merkezine koyarak gücü de tek elinde
toplama, insanlık ahlakı açısından büyük tahribatları, ters düşüşleri
ortaya çıkarmıştır. Kendinden olmayana yaşam hakkı tanımayan bu iktidar
anlayışı, yok etme mantığı üzerine kurulmuştur. Maddi ve manevi yok
oluş, tükeniş, sadece insan açısından geçerli olmayıp doğaya yönelik de
geliştirilir. Nitekim bugün insanlığın en acil çözülmesi gereken
sorunlarından bir tanesi, doğanın dengesinin bozulması ve iklimin,
atmosferin değişerek yeryüzü kaynaklarının her geçen gün artan oranda
kurumasıdır. Sadece insan çıkarları açısından belirtmiyoruz, doğada
yaşayan tüm canlıların yaşamını ilgilendiren bir konudur bu. Bu konuda
da insan merkezli yaklaşım, doğaya faşizan bir uygulamayı getirmiş ve
doğanın iradesi yok sayılarak korkunç biçimlerde tüketilmiş,
tüketilmektedir. Ancak doğa da bunun karşısında bir iradesi olduğunu,
korkunç biçimlerde göstermektedir. Doğayı dinleyen, onun iradesine ve
ürünlerine sevgi ve saygı ile yaklaşan demokratik, paylaşımcı zihniyet,
dengenin yeniden oluşmasına yol açacaktır.
Kısacası iktidarlaşan zihniyet, erkeksi, tekçi, baskıcı ve gücü
yettiğince yok edicidir. Bu zihniyetten en olumsuz biçimde nasibini
alanlar, kadınlar, çocuklar ve doğadır. Dikkat edersek her üçü de
yaşamın temel dinamik güçleridir, her boyutta doğurgan ve gelişmeyi
yaratan öğelerdir. Bunların maddi ve manevi olarak öldürülmesi, yaşamın
öldürülmesi, tek renklileştirilmesidir. Oysa yaşam çeşitlilikleri, yaşam
öğeleri ile güzel ve yaşanılasıdır. Bu nedenle erkek egemenlikli iktidar
zihniyetine karşı mücadele etmek kutsal bir görev, kutsal bir
sorumluluktur. Yaşamın yeniden ve güzel, özgürce yeşermesinde tohum
serpmek gibidir. Çağımızın özellikle de kadın özgürlük mücadelesi
yürüten güçleri, böylesine anlamlı ve kutsal bir görevi yerine
getirmektedir.
Kadın Hareketimiz de bu anlamlı görevi yerine getirmenin çabası
içerisindedir. Dünya çapında ve Ortadoğu’da özgün bir deneyim olarak
ortaya çıkmıştır. Salt teorik yanlarıyla değil, kadını ve erkeği,
sınıfsal-milliyetçi bakış açılarını en köklü yanlarıyla sorgulayıp birey
üzerinde yaratma mücadelesi yürüten bir harekettir. Önderliğimizin bir
yöntem olarak devreye koyduğu kopuş teorisi, yine kadın kurtuluş
ideolojisi, kadın partileşmesi, çeşitli kadın örgütlenmeleri, bu anlamda
kadına ve erkeğe önemli değerler kazandırmıştır. En başta belirttiğimiz
gibi, böylesine karmaşıklaştırılmış ve iç içe girmiş sömürü biçimini
doğru çözebilmek ve bireylerin kendisi ile bulaşmasını sağlayabilmek
için böyle bir kopuş sürecinin yaşanması gereklidir. Şüphesiz bunun
kendisi hemen özgürleşen bireyleri yaratmıyor, ancak özgürleşmenin
önemli bir adımı olan kendini tanımayı, bağımsız kalabilmeyi öğretiyor.
Gerisi zaten sürekli bir iç savaşımdır. Hareketimiz içerisinde kadın
erkeksiz yaşamayı, en zor koşullarda mücadele etmeyi, kendi yaşamını
örgütlemeyi, kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmiştir. Kendi
kimliğinden utanmayı değil, kimliğinin yaşamın en temel öğesi olduğunu
öğrenmiştir. Erkek ise kadını fiziksel, düşünsel ve duygusal açıdan
sömürmemeyi, kadına dayanmadan kendi yaşamını örgütlemeyi, birilerinin
iradesine basmadan ayakta durmayı öğrenmiştir. Kadına karşı şiddet bir
günah gibidir hareketimizde, bu çok önemli bir değer yargısı, bir
gelenek olmuştur. Kadın bu açıdan oldukça rahattır ve üzerinde şiddet
baskısı olmadan gelişim gösterebilmektedir.
Belki bizler için sıradanlaşmış durumlardır bunlar, ancak dünyanın bir
coğrafyasında böyle bir yaşam gerçekliğinin yaratılması çok önemli bir
kazanım, çok önemli bir deneyimdir. Erkeklerin ve kadınların tarihi
çelişkileriyle birlikte, hem bir arada kalmaları ve hem de böyle ilişki
ölçülerini geliştirmeleri gerçekten iyi anlaşılması gereken bir
durumdur. Belirttiğimiz gibi bunlar tümden özgürleştiğimizin bir
göstergesi değildir, ancak bu yolda asla azımsanmaması gereken
gelişmelerdir. Tabii bu gelişim düzeyini toplumsallaştırmada yaşadığımız
sorunlar vardır. Mevcut gelişim topluma da mal oldukça yaygınlaşacak ve
daha ileri düzeylere doğru bir sıçramayı yaşayacaktır. Bu konuda daha
yoğunlaşan ve yayılan bir örgütlenme tarzını geliştirmemiz, hızla çözüm
üreten bir yapılanmaya kavuşmamız gerekmektedir. Daha fazla proje
geliştiren ve yaşamsallaştıran, konu kapsamında bir çok özgün-özel
örgütlenmeler geliştirmemiz bir zorunluluktur.
“Unutmamak gerekir ki, geleneksel kadınsı teslimiyet fiziki değil
toplumsaldır. İçerilmiş kölelikten gelir. O halde öncelikle ideolojik
alanda teslimiyet düşünce ve duygularını yenmek gerekir.” Önderliğimizin
de belirttiği bu içerilmiş köleliği ve yaygınlaşmış erkek egemenliğini
aşmak için her an, her gün başımızı ağrıtmalı, ideolojik çözümler
oluşturmalıyız. Aynı zamanda bu yolda mücadele eden herkesle
ortaklaşalığı yakalama gücünü göstermeliyiz. Teslim alan ve teslim olan
tüm geleneksel zihniyetlere karşı ideolojik, ekonomik, sosyal, politik
mücadeleyi geliştirmeliyiz.
Çiğdem Doğu
|
|