| |
Toplumsal cinsiyetçilik kadın-erkek
ilişkilerindeki iktidarla sınırlı
bir kavram değildir
Uygarlığı hazırlayan temel ayaklardan biri bu gerçeklikti. Maddi
kültürün sınır tanımazlığının altındaki temel etkenlerden biri olması da
bu gerçeklikle bağlantılıydı. Kadında yaşanan başarılı deneyim tüm
topluma taşırılmak istendi. İkinci vahim etkileyicilik buydu. Toplum,
efendileri için karı gibi işlevsel olmalıydı. Toplumun karılaşmasının
kapitalist sistemde tamamlandığını belirtmeye çalışacağız. Ama bu
eylemin temeli ilk uygarlık aşamasında atılmış, Greko-Romen kültüründe
ise başarılı toplum örneği olarak sunulmak istenmişti.
Ancak erkeğin karılaşmasıyla toplumun karılaşmasından bahsedilebilirdi.
Greko-Romen bunu iyice sezen ve tedbirini alan toplumdu. Kölelerin
durumunun karıdan beter olduğu çokça bilinen husustur. Sorun köle
olmayan erkeğin karılaştırılmasıydı. Ensest veya cinsel sapıklıktan,
çifte cinsellikten bahsetmiyorum. Psikolojik boyutları, hatta biyolojik
nedenleri olan bazı olguları, bahsetmek durumunda olduğum olaydan ayrı
değerlendirmek gerekir. Klasik Yunan toplumundaki moda, her özgür genç
erkeğin mutlaka bir sahibi, bir erkek partneri olmalıydı. Genç tecrübe
kazanıncaya kadar partnerin sevgilisi olmalıydı. Daha önce değindiğim
gibi, Sokrates bile “bu olayda önemli olanın genç oğlanın çok
kullanılması değil, o ruhu yaşamasıdır” diyor. Buradaki zihniyet açık.
Kölelik toplumu özgürlük, onur ilkesiyle bağdaşmayacağından, bu
özellikler toplumdan silinmeliydi. Çünkü toplumu tehdit ediyorlardı.
Doğruydu da. İnsan özgürlüğü ve onurunun olduğu yerde kölelik yaşanamaz.
Sistem bunu kavramıştı ve gereğini yapmak durumundaydı.
İktidar en
süreklilik ve yoğunlaşma istidadında olan bir toplumsal olgudur. Kadını
evcilleştiren erkek belki de ilk ve en büyük pay sahiplerindendir.
Şamanistlerin anlam gücü üzerinde tekel kurmaları, rahipleşerek dini
hüviyet kazanmaları, iktidarın çıplak gücünün kutsallaştırılmasında ve
sır niteliğine bürünmesinde çok etkili olmuştur. İktidar mitolojisini ve
tüm tanrısallaştırma kavramlarını bu gruba bağlamak mümkündür. Mitolojik
ve dini söylem büyük oranda iktidarın inşa edilmesinde ve
meşrulaştırılmasında çok etkilidir. Hiyerarşik ataerkil rejimin rahip +
yönetici + komutan üçlüsü toplumda iktidar zeminini en geniş yayan grup
niteliğindeydi. İktidarın ilk taht kurma, sembolize etme geleneğinin
yaratıcılarıdır. Tanrısallık, taht, yüceliş, tanrı-insan kopukluğu,
kadın tanrıçanın gözden düşürülmesi, kulluk gibi kavramlar bu dönemden
kalma güçlü iktidar simgeleridir.
Gerek kitap olarak Kapital’e, gerek sistem olarak kapitalizme ilişkin
tanımlamaların ikinci büyük hatası, yanlışlığı; iktidar, hiyerarşi
dolayısıyla zor ve artık-değer birikimi arasındaki diyalektik ilişkinin
doğru kurulmamasına ilişkindir. Tarihsel topluma ilişkin tüm gözlemler
zorunlu ihtiyaçlar dışındaki tüm toplumsal artıkların birikiminde zor’un
belirleyici rol oynadığını göstermektedir. Zor içermeyen bir toplumsal
artık, birikim yoktur. Hiyerarşi ve iktidarların tüm inşa gerekçeleri
altında toplumsal birikimlerin gaspı yatar. İktidarın tüm inşa biçimleri
dolaylı ve direk birikimle bağlantılıdır. Daha da soyutlarsak iktidar ve
hiyerarşilerin ezici çokluğu yoğunlaşmış toplumsal emektir. İktidarı
yoğunlaşmış, kurumlaşmış toplumsal emekten soyutlamak mümkün değildir.
Daha avcılık ve toplayıcılık döneminden beri “güçlü ve kurnaz adam”ın
göz diktiği başta kadın olmak üzere klan toplulukların çaba
değerlerinden; kapitalist zor örgütü olarak ulus-devletin biçimlenmesine
dayalı gelişmiş toplumsal artıkların ele geçirilmesine kadar, iktidardan
soyut olarak gerçekleşme gücünde değildir. 5000 yıllık merkezi uygarlık
sürecinin kendisi yoğunlaşmış, kurumlaşmış toplumsal birikimdir. Ezici
çoğunluğuyla vahşet derecesinde savaşlarla, güç kurumları ile
devletlerle yönetilen toplumsal birikimdir. Bazı akademik
sosyalistlerin kapitalizme paye olarak biçtikleri devlet kurumu dışında,
pazara dayalı olarak patron-işçi gönüllü birlikteliğiyle gelişen ilk
üretim tarzı ifadeleri koca bir yalan propagandasıdır. Böyle bir üretim
tarzı yoktur. Tersine tarihte en çok kapitalizm, en gelişmiş ve
kurumlaşmış zor temelinde bir artık-değer, birikim tarzıdır. Bütün tarih
didik didik edilsin. Sümer’lerin, Mısır’lıların ilk tarıma dayalı
toplumsal artıklarından ticaret ve sanayi kaynaklı toplumsal birikimlere
kadar iktidar ve hiyerarşilerin sıkı bir denetim, icra yönetimleri hep
geçerli olmuştur. Paradan para kazanma olarak faizin de, zor
aygıtlarının devrede olmadığı ortamlarda gerçekleşmeyeceği en rahat fark
edilebilir bir toplumsal gerçekliktir. Tarih bu konuda kesintisiz ve
birikimli her toplumsal alana zincirlemesine bağlı bir gerçeklik olarak
da tanımlanabilir. Kapitalizmin tarihi bu konuda en çok bilinen bir
gerçeği ifade etmesine rağmen Kapital söylemleri ezici çokluğuyla
bilinçli çarpıtmalardan örülü mitolojik anlatımlar ve propagandalar
olmaktan öteye gitmez. Marks’ın ve Marksistlerin iyi niyetlerinden kuşku
duyulamaz. Ancak iktidar-devlet ve emek-değer inşaları devlet
kapitalizmi olarak sisteme liberal kapitalizminden daha fazla hizmet
etmiştir. Yalnız başına Çin ve Sovyet deneyimleri bile bu gerçeği
kanıtlamaya kâfidir. Sağ Hegelizm Avrupa ve Alman Ulus-devletçiğini
doğururken, sol Hegelizm ise Sovyet, Rusya ve Çin başta olmak üzere
çevre ulus-devletçiliklerini doğurmuşlardır. Sonuçta her ikisi de
kapitalizmin ulus-devletçiliği ile bütünleşmişlerse herhalde temeldeki
Hegelyan felsefe ile bağları bu konuda inkâr edilemez. Çok sarsıntı da
geçirmiş olsa halen güncel olarak yaşanan da Hegel’in devlet
felsefesidir.
Toplumsal sorunların karakteri farklıdır. Şüphesiz iktidar
ve sömürüden kaynaklanma anlamında ortak yönleri bulunmaktadır. Ama
günlük olarak daha sık yaşanma gibi farklı bir yönleri bulunmaktadır.
Ayrıca bazı birey ve gruplar için sorun olan, bazı grup ve bireyler için
çözümdür. Bunalımlar için bu husus daha geneldir. Tüm toplumsal kesimler
olumsuz etkilenir. Ancak marjinal olan bazı toplum düşmanları süreçten
kazançlı çıkabilir. Toplumsal sorunların kaynağı eğer dış kaynaklı
değilse esas olarak iktidar odaklarının baskı ve sömürüsünden
kaynaklanır. Kadın erkek odağından, hiyerarşisinden, köle efendisinden,
köylü ağasından, memur amirinden, işçi patronundan, tüm toplum iktidar
tekellerinin baskı ve sömürü aygıtlarından olumsuz etkilenir. Zarar
görür, sömürülür. Baskı ve işkenceye uğrar. Sonuçta hepsi toplumsal
sorun yaşar. İktidar ve sömürü tekellerinin çözüm olarak sundukları ise
daha yoğunlaşmış iktidar biçimleri ve sömürü yöntemleridir. Devlet ve
sömürü biçimlerinin sürekli gelişim göstermeleri bu nedenledir. Karşılık
ise sürekli direnme ve ayaklanmalardır. Karşı savaşlardır. İktidar
mantığına ve sömürü cazibesine sıkça düşmeler nedeniyle sonuç adeta bir
kader gibi en onursuz biçimde sorunların baskısı ve sömürüsü altında
yaşamadır. Devletli uygarlığın tarihi bir anlamda baskı ve sömürü
yöntemlerinin sürekli yenilenme ve geliştirilmesiyle, buna karşı
direnenlerin özgürlük ve eşitlik felsefesi ve eylemlerinin gelişme
tarihidir.
Geleneksel hiyerarşinin kadın üzerinde geliştirdiği erkek egemenliği
uygarlık tarihi boyunca hep yetkinleştirilmiştir. Ulus-devlet formunda
azamileşen iktidar bu gücünü büyük oranda yaydığı ve yoğunlaştırdığı
cinsiyetçilikten alır. Cinsiyetçilik en az milliyetçilik kadar iktidar
ve ulus-devlet üreten bir ideolojidir. Normal bir biyolojik işlev
değildir. Erkek egemen için kadın cinsiyeti; üzerinde her tür ihtirasını
gerçekleştirdiği bir obje, nesnedir. Kutsal kitaplardaki “tarlanızdır,
istediğiniz gibi sürebilirsiniz” deyimiyle, modernitenin “bir saz
gibidir istediğiniz gibi çalabilirsiniz” deyimi bu gerçekliği dile
getirir. Ayrıca “sırtında sopa, karnında sıpayı eksik etmeyin” deyişi
egemenliğin faşist karakterini yansıtır. Toplumsal cinsiyetçilik en az
kapitalizm kadar tehlikeli bir toplumsal canavardır. Ne yazık ki amansız
ve kurnaz erkek egemenliği bu olgunun hakikatinin açığa çıkmasını
engellemek için gözü kara bir tutum içindedir. Kapitalizm kadar
araştırmayı gerektirdiği halde en karanlıkta bırakılan toplumsal
alandır. Tüm iktidar ve devlet ideolojileri ilk kaynağını cinsiyetçi
tutum ve davranışlardan alırlar. En derin, örtbas edilmiş ve üzerinde
her tür kölelik, baskı ve sömürünün gerçekleştiği toplumsal alan, kadın
köleliğidir. Tüm iktidar ve devlet biçimlerinin üzerinde denendiği,
kaynak bulduğu toplumsal nesnedir.
Toplumsal cinsiyetçiliğin bir yan kolu olarak demografya, nüfus bilimi;
modernite ile birlikte askeri ordu işsizler ordusu, standart ulus
toplumu için istatistiği de kullanarak kadın doğumunu ideal ölçülere
bağlar. Maltusçuluk denen ideoloji bunu ifade eder. Toplumu ve ekolojiyi
tehdit eden insan nüfusu özünde biyolojik bir sorun olmayıp, özünde
cinsiyetçi ideolojinin kapitalizm ve ulus-devlet tarafından istismar
edilmesinin bir sonucudur. Modern ailecilik de dâhil kapitalizm
ulus-devletin cinsiyetçilik ideolojisi ve uygulamaları toplum ve çevre
için belki de en büyük sorun kaynağıdır. Dolayısıyla toplumsal
cinsiyetçiliği ulus-devlet bağlamında beşinci büyük toplumsal sorun
kaynağı olarak değerlendirmek gerekir. .
Toplumsal Hiyerarşi ve Devlet:
Kadın etrafında organik olarak sağlanan toplumsal otoritenin avcı
toplumun gelenekleri ile hile ve zorbalıkta büyük güç kazanmış erkek
tarafından ele geçirilişi hiyerarşik düzenin temelidir. Toplum yaşamına
zorbalık ve hilenin girmesini beraberinde getirir. Hiyerarşi esas olarak
hileciliğin temsilcisi rahip, zorbalığın sahibi asker ve toplumsal
tecrübenin sahibi yaşlı erkek tarafından temsil edilir. Ana-kadınla
aralarında ilk büyük sosyal mücadele dönemi başlar. Proto-uygarlık
döneminde otorite büyük oranda erkek hiyerarşisine geçer. Devlet
hiyerarşik yönetimin kent toplumunda kurumlaşması ile başlar.
Toplumlarda hiyerarşik ve devletçi kesimlerin gelişimi ile ahlaki ve
politik düzen bozulur. Toplum karşıtı gelişmeler hız kazanır. Bunlar;
Şuraya gelmek istiyorum: Uygar toplumlarda iktidar zemini binlerce
yıldır özenle ve bir karılaşma misali hazırlanmıştır. Uygarlık geleneği
kadını ‘erkeğin tarlası’ olarak yargılar. Toplumda da benzer gelenek
geçerlidir. Erkek iktidara kendini bir kadın gibi sunmalıdır. İsyan
eden, sunmayı reddeden, savaşlarla hazır hale getirilmeye çalışılır
Ulus-devlet sadece birey bazında tek tipleşmeyi değil, tüm toplumsal
bütünlüklere de tek tipleşmiş bir zihniyet ve duygu dünyasını aşılar.
Böylelikle kendi iktidarını hem tüm topluma yayar, hem de tek tip
toplumu, ulus-devlet toplumunu yaratmış olur. Korporatif (faşizmin
toplum modeli) bir toplum oluşturmayı hedefler. Toplumun
iktidarlaşmasını yanlış anlamamak gerekir. Tersi doğrudur. Tüm toplum
gözeneklerine kendi ajan kişi ve kurumlarını yerleştirerek, iktidarını
derinliğine ve genişliğine çoğaltmayı esas alır. Toplum ancak bu
yöntemle gerçekleşir. Yani iktidarın topluma yayılımı, tüm topluma karşı
savaş anlamına gelir. Yoksa toplumun iktidarlaşması anlamına gelmez. M.
Foucault bu noktayı önemser. Karısı üzerinde egemen erkeklik bir ajanlık
kurumu olarak bu rolü oynar. Toplumsal cinsiyet seks politikalarıyla bir
veba hastalığı gibi topluma yayılarak toplumla savaşılır. Özellikle
kadın derinliğine köleleşir. Erkekleşmeyi özgürlük sanması yenilmiş
kadınlıktır. Hem de en derinliğine!
Ulus-devlet hem aile içinde, hem dışında cinselliğe yönelik yürüttüğü
politikalarla tam bir iktidar sapıklığına yol açmıştır. Kadın kendini
seks metası olarak, erkek ise cinsel iktidar aracı kılarak hem
kendilerini hem toplumu sadece ahlaki buhrana değil, iktidar savaşının
kurbanı haline de getirmiş oluyorlar.
İktidar
bulaşıcı bir hastalığa benzetilerek de daha iyi anlaşılabilir. Yani
iktidar bulaşıcıdır. Başlangıçta ‘güçlü ve kurnaz adam’ın tek başına
önce av hayvanları, sonra birikimli ana kadınlar üzerinden yürüttüğü bu
toplumsal hastalık; önce hiyerarşik ataerkil düzende rahip (anlam sahibi
kişi) + yönetici (tecrübesiyle toplumu idare eden) + askeri komutan
(gücü tekelinde tutan) üçlüsünce kurumsallaştırıldı. Sınıf ve kent
inşasıyla devletleştirildi. Fakat şunu hemen belirtelim ki, devlet
iktidarının kurulmasıyla güçlü ve kurnaz adamların hiyerarşik ataerkil
düzeninin ortadan kalktığı sanılmasın. Bu sefer iktidar formülünü şöyle
geliştirebiliriz:
Bakunin’in
deyişiyle en sağlam, en ahlaklı adamın kendisine bulaşması halinde hasta
edecek kadar çürümüştür. Bu yargı aslında şöyleydi: “İktidar en demokrat
adamın başına tacını koyduğunda, yirmi dört saat içinde en alçak
diktatör yapar.” Doğrudur. Çürüme halindeki iktidarı en ezilen kadının
başına bir taç gibi koyun, o da yirmi dört saat içinde diktatör
kesilecektir. Bu çürümenin, hastalığın önüne geçmenin yegâne yolu, bir
sistem olarak demokratik moderniteyi inşa etmekten geçe
-
Cinsiyetin etkisi babanın aile ocağında devletin temsilcisiymiş gibi
algılanmasından ileri gelir. Evde her erkek kadınlar karşısında devlet
demektir. Bu algılanma toplumun bütünlüğü açısından da geçerlidir.
Ulus-devlet bu algıyı daha da eğitip kendisine uyarlamaya çalışır.
Cinsel istismar, denilebilir ki, sistemin en temel hegemonik
araçlarındandır. Sadece metalaştırılarak dev bir endüstriye
dönüştürülmemiştir; toplumda Hint fallus tanrısallığını hem yozlaştırıp
hem de kırk kat geride bırakan bir erkek egemen cinsiyetçilik dini
haline getirilmiştir. Özellikle her erkekte bu yeni dini gösterge başta
edebiyat olmak üzere sanatın baş köşesine oturtularak tam bir uyuşturucu
araca dönüştürülmüştür. Kimyasal uyuşturucular bu yeni cinsellik dini
karşısında solda sıfır gibi kalmıştır. Tüm toplum bireyleri medyatik
reklam (sadece alelade reklam değil) kampanyalarıyla bir cinsel sapık
haline getirilmiştir. Genç, yaşlı, hatta çocuk fark etmiyor. Herkes
kullanılıyor. Kadın en gelişkin seks nesnesine dönüştürülmüştür. Her
zerresi seks çağrıştırmasa sanki para etmeyecekmiş gibi bir zihniyete
mahkûm edilmiştir. Kutsal aile ocağı bir seks dergâhına
dönüştürülmüştür. Kutsal ana ve tanrıçalıktan geriye işe yaramaz, bir
köşeye atılan ‘kocakarılar’ kalmıştır. Çok hazin ve acı verici bir
durum. Suni döllenmeyle kadının tam bir seks aracı olma süreci zirveye
tırmandırılmıştır.
Tersi bir konum da sistem gereği varlığını dayanılmaz boyutlara
taşımıştır. Özünde bir ataerkil toplum geleneği olan başta erkek olmak
üzere çok çocuklu olma, sağlık tekniklerinin devreye sokulmasıyla alt
tabaka kadınlarında çocuk doğum makinesi rolüne indirgenmiştir.
Böylelikle zor olan çocuk yetiştirilmesi de yoksullara yüklenerek, bir
yandan genç işçi ihtiyacı gideriliyor, diğer yandan içinden çıkılmaz bir
aile yozlaşması yaratılıyor. Bir taşla birkaç kuş vuruluyor. Üst tabaka
kadın ve erkeği artık suni bebek, üvey evlat ve hayvan beslemeyle evlat
kavramını yozlaştırarak eksikliğini giderirken, sonuna kadar seksi
kalmaya çalışıp yeni seks dinini ritüelleştirerek baygınlaşıyorlar.
Sonuç, altından çıkılamaz anlamsız bir nüfus, tarihin hiçbir döneminde
görülmemiş bir işsizlik ve çevre bunalımının insan yükünü taşımaz bir
konuma getirilmiş bulunmasıdır. Bu sorunla nasıl baş edilmesi
gerektiğini daha çok ‘özgürlük sosyolojisi’nde işlemeyi düşündüğümü
belirtmeliyim.
Merkezi uygarlık sistemlerinde özne her zaman sermaye ve iktidar
kaynaklıdır. Bilinci, söylemi ve hür iradeyi temsil eder. Bazen fert
bazen kurumdur, ama hep vardır. Nesnenin payına düşen ise, hep iktidar
dışı barbarlar, halklar ve kadınlardır. Ancak doğa gibi özneye kaynak
hizmeti gördükçe akla gelirler. Başka tür anlamlarının olması doğası
gereği düşünülemez. Sümer mitolojisinde insanın kul olarak tanrıların
dışkısından, kadınların ise erkeklerin kaburga kemiklerinden yaratılış
öyküleri, nesneleştirmenin boyutlarını tarihin derinliklerinde
yansıtmaktadır. Bu nesne ve özne yaklaşımının Avrupa düşüncesine
taşınması şüphesiz önemli dönüşümlerden sonra mümkün olmuştur. Ama
gelişim zincirinin bu doğrultuda olduğu inkâr edilemez.
Birincisi, ilk ev kölesi haline getirilmesidir. Bu süreç korkunç
sindirme, baskı, tecavüz, hakaret ve katliamlarla yüklüdür. Ona tanınan
rol, mülklü düzene gerekli olduğu kadar ‘döl’ üretmektir. Hanedanlık
ideolojisi bu döle çok bağlıdır. Kadın bu statü içinde mutlak mülktür.
Yüzünü bile başkasına gösteremeyecek kadar sahibinin malı, namusudur.
İkincisi, seks aracıdır. Cinsellik tüm doğada üremeyle ilgilidir.
Yaşamın devamı amaçlanmıştır. İnsan erkeğinde özellikle kadın
tutsaklığıyla birlikte ve ağırlıklı olarak uygarlık sürecinde asıl rol
sekse, cinsel arzunun patlamasına ve çarpıkça gelişimine tanınmıştır.
Hayvanlarda çok sınırlı olan çiftleşme dönemleri (çoğunlukla yıllık),
erkek insanda neredeyse yirmi dört saate çıkarılmak istenir. Kadın
günümüze doğru seksin, cinsel iştah ve iktidarın sürekli üzerinde
denendiği araçtır. Özel-genel ev ayrımları anlamını yitirmiştir. Her yer
ve her kadın artık genel-özel ev ve kadın sayılır.
Dördüncüsü, en ince metadır. Marks, para için ‘metaların kraliçesi’ der.
Aslında bu rol daha çok kadınındır. Metaların gerçek kraliçesi kadındır.
Kadının sunulmadığı hiçbir ilişki yoktur. Kadının kullanılmadığı hiçbir
alan da yoktur. Bir farkla ki, her metanın kabul görmüş bir karşılığı
varsa da, kadında bu karşılık da koca bir ‘aşk’ yüzsüzlüğünden tutalım,
“Anaların emeği ödenmez” martavalına kadar koca bir saygısızlıktan
ibarettir.
Toplumsal Cinsiyetçilik, Aile, Kadın ve Nüfus Sorunu
Kadını biyolojik farklılığı olan bir cins insan olarak algılamak,
toplumsal gerçeklik konusunda körlüğün temel etkenlerinin başında
gelmektedir. Cinsiyet farklılığı kendi başına hiçbir toplumsal sorun
nedeni olamaz. Evrende her zerredeki ikilem nasıl hiçbir varlıkta sorun
olarak ele alınmazsa, insan varlığındaki ikilem de sorun olarak
işlenemez. “Varlık neden ikilemlidir?” sorusuna verilecek cevap ancak
felsefi olabilir. Ontolojik (varlık bilimi) çözümleme bu soruya (sorun
değil) yanıt arayabilir. Benim cevabım şudur: Varlığın ikilem dışında
başka türlü varoluşu sağlanamaz. İkilem, varoluşun mümkün tarzıdır.
Kadın ve erkek mevcut haliyle olmayıp eşeysiz (eşi olmayan) olsalar
bile, bu ikilemden kurtulamazlar. Çift cinslilik denilen olay da budur.
Şaşırmamak gerekir. Fakat ikilemler hep farklı oluşmaya eğilimlidirler.
Evrensel zekâya (Geist) kanıt aranacak temel de bu ikilem eğiliminde
aranabilir. İkilemin iki tarafı da ne iyi ne kötüdür; sadece farklıdır,
farklı olmak zorundadır. İkilemler aynılaşırsa varoluş gerçekleşemez.
Örneğin, iki kadın veya iki erkekle toplumsal varlığın üreme sorunu
çözümlenemez. Dolayısıyla “Niçin kadın veya erkek?” sorusunun değeri
yoktur veya bu soruya ille cevap aranacaksa, evren böyle oluşmak
(zorunda, eğiliminde, aklında, arzusunda) durumundadır da ondan diye
felsefi bir cevap verilebilir.
Cinsiyetçiliğe, hiyerarşik çıkıştan beri iktidar ideolojisi olarak anlam
yüklenmiştir. Sınıflaşma ve iktidarlaşma ile yakından bağlantılıdır.
Bütün arkeolojik, antropolojik ve güncel araştırma ve gözlemler, kadının
otorite kaynağı olduğu dönemler olduğunu ve uzun süreye yayıldığını
göstermektedir. Bu otorite artık-ürün üzerine kurulu iktidar otoritesi
olmayıp, tersine verimlilik ve doğurganlıktan kaynaklanan ve toplumsal
varoluşu güçlendiren bir otoritedir. Kadında etkisi daha fazla olan
duygusal zekâ, bu varoluşla güçlü bağlara sahiptir. Artık-ürün üzerine
kurulu iktidar savaşlarında kadının pek belirgin yer almayışı, toplumsal
varoluş tarzı bu konumuyla ilgilidir.
Hiyerarşik ve devletsel düzen bağlantılı iktidar gelişiminde
erkeğin öncü rol oynadığını, tarihsel bulgular ve güncel gözlemler
açıkça göstermektedir. Bunun için neolitik toplumun son aşamasına kadar
gelişkin olan kadın otoritesinin kırılması, aşılması gerekiyordu. Buna
ilişkin biçimi çeşitli, süresi uzun büyük mücadelelerin verildiğini yine
tarihsel bulgular ve güncel gözlemler doğrulamaktadır. Özellikle Sümer
mitolojisi neredeyse tarihin ve toplumsal doğanın hafızası gibi oldukça
aydınlatıcıdır.
Uygarlık tarihi, kadının kaybedişi ve kayboluşu tarihidir aynı
zamanda. Bu tarih tanrı ve kullarıyla, hükümdar ve tebaalarıyla,
ekonomi, bilim ve sanatıyla erkek egemen kişiliğin pekiştiği tarihtir.
Dolayısıyla kadının kaybedişi ve kayboluşu, toplum adına büyük düşüş ve
kaybediştir. Cinsiyetçi toplum, bu düşüşün ve kaybedişin sonucudur.
Cinsiyetçi erkek, kadın üzerinde sosyal hâkimiyetini inşa ettiğinde o
kadar iştahlıdır ki, doğal her türlü teması bir egemenlik gösterisi
haline getirir. Cinsel ilişki gibi biyolojik bir olguya sürekli iktidar
ilişkisi yüklenmiştir. Kadın üzerinde zafer havasıyla cinsel temas
kurduğunu hiç unutmaz. Bu yönlü çok güçlü bir alışkanlık oluşturmuştur.
Bir sürü deyim icat etmiştir: “Becerdim”, “İşini bitirdim”, ‘kancık’,
“Karnında sıpayı, sırtında sopayı eksik etme!”, ‘fahişe, orospu’, ‘kız
gibi oğlan’, “Kızını serbest bırakırsan, ya davulcuya ya zurnacıya
kaçar”, ‘başını hemen bağlamak’ gibi benzer sayısız öykü, darbımesel
anlatılır. Cinsellikle iktidar ilişkisinin toplum içinde nasıl etkili
olduğu çok açıktır. Günümüzde bile her erkeğin, kadın üzerinde ‘öldürme
hakkı’ dahil, sayısız hak sahibi olduğu sosyolojik bir gerçektir. Bu
‘haklar’ her gün uygulanırlar. İlişkiler ezici çoğunlukla taciz ve
tecavüz karakterindedir.
Nüfus sorunu cinsiyetçilik, aile ve kadınla yakından bağlantılıdır.
Daha çok nüfus, daha çok sermaye demektir. ‘Ev kadınlığı’ nüfus
fabrikasıdır. Sisteme çok ihtiyaç duyduğu en değerli malları, ‘dölleri’
üretme fabrikası da diyebiliriz. Maalesef tekelci egemenlik altında aile
bu duruma sokulmuştur. Tüm zorluklar kadına çıkarılırken, malın değeri
ise sisteme en değerli hediyedir. Artan nüfus en çok kadını mahveder.
Hanedanlık ideolojisinde de böyledir. Modernitenin en gözde ideolojisi
olarak ailecilik, hanedanlığın vardığı son aşamadır. Tüm bu hususlar
fazlasıyla ulus-devletçiliğin ideolojisiyle de bütünleşmektedir.
Ulus-devlete sürekli evlat yetiştirmekten daha değerli ne olabilir? Daha
çok ulus-devlet nüfusu, daha çok güç demektir. Demek ki, nüfus
patlamasının altında sıkı sermaye ve erkek tekellerinin hayati çıkarları
yatmaktadır. Zorluk, kahır, hakaret, acılar, suçlamalar, yoksulluk,
açlık kadına; keyfi kazancı ise ‘bey’ine ve sermayedarınadır. Tarihte
hiçbir çağ günümüzdeki kadar kadını çok yönlü bir istismar aracı olarak
kullanma güç ve deneyimini göstermemiştir. Kadın ilk ve son sömürge
olarak tarihinin en kritik anını yaşamaktadır.
4- Cinsiyetçilik tarihte en çok liberalizm çağında ideolojik bir öğe
olarak geliştirilip kullanıldı. Cinsiyetçi toplumu devralan liberalizm,
kadını sadece evde ücretsiz işçiye dönüştürmekle yetinmedi. Daha
fazlasını cinsiyet objesi olarak metalaştırıp piyasaya sunmakla elde
etti. Erkekte sadece emek metalaştırılırken, kadın bütün bedeni ve
ruhuyla metalaştırıldı. Aslında en tehlikeli kölelik biçimi inşa edilmiş
oluyordu. ‘Kocanın karısı’ iyi bir sıfat olmasa da, sınırlı bir
istismara konu teşkil eder. Fakat tüm kişiliğiyle metalaşma, firavun
köleliğinden daha kötü köle olmak anlamına gelir. Herkesin köleliğine
açılmak, bir devlet veya kişinin kölesi olmaktan katbekat daha
tehlikelidir. Modernitenin kadına kurduğu tuzak budur. Görünüşte
özgürlüğe açılan kadın, en rezil istismar aracı konumuna düşmüş
oluyordu. Reklâm araçlığından tutalım seks, porno araçlığına kadar temel
istismar aracı kadındır. Rahatlıkla diyebilirim ki, kapitalizmin
taşınmasında kadın en ağır yük altına konulmuştur.
Devletin ailedeki temsilcisi olarak erkek, kadın üzerinde hem sömürü
hem de iktidarın geliştirilmesinden kendini sorumlu yetki sahibi olarak
değerlendirir. Kadın üzerindeki geleneksel baskıyı yaygınlaştırarak, her
erkeği iktidarın bir parçasına dönüştürür. Toplum bu yolla azami
iktidarlaşma sendromuna girer. Kadının statüsü erkek egemen topluma
sınırsız iktidar duygusu ve düşüncesi verir. Öte yandan tavizci
işçiliğin oluşumundan işsizliğe, ücretsiz işçilikten asgari ücretliye
kadar her olumsuzlukta bedel ödetilen kadın emekçilerdir; kadının
kendisidir. Liberalizmin eklektik cinsiyetçi ideolojisi bu durumu
saptırıp farklı göstermekle kalmaz; bir de kadınlar için özenle
geliştirilen ideolojik variyetlere dönüştürülür. Kendi eliyle kendi
köleliğini benimsetmek gibi bir şey. Denilebilir ki, sistem ideolojik ve
maddi olarak kadını istismar etmekle sadece en ağır krizlerini aşmıyor,
kendi varoluşunu da sağlıyor ve güvence altına alıyor. Kadın genelde
uygarlık tarihinin, özelde kapitalist modernitenin en eski ve en yeni
sömürge ulusu konumundadır. Eğer her bakımdan sürdürülemez bir kriz
durumu yaşanabiliyorsa, bunda kadın sömürgeleşmesinin payı başta
gelmektedir.
Kadın biliminin gelişmesi halinde sorunlarının çözümünü bir
örnekle açıklamak hayli öğretici olacaktır: Cinsellik içgüdüsünün
yaşamın en eski öğrenim biçimlerinin başında geldiğini anlamak gerekir.
Yaşamın kendini sürdürme ihtiyacına cevaptır. Bireyin sonsuz yaşama
olanaksızlığı, çözümü bir’i kendini tekrar üretme potansiyelini
geliştirmeye zorlamıştır. Cinsel güdü denen şey, bu potansiyelin uygun
koşullarda üreyerek yaşamı sürdürmesidir. Bir nevi soyun tükenmesi
tehlikesine ve ölüme çare oluyor. Hücrenin ilk bölünmesi, bir olan
hücrenin çoklaşarak kendini ölümsüz kılmasıdır. Daha da
genelleştirirsek, evrenin kendini yutmak isteyen boşluğa, yokluğa karşı
kendini sürekli çeşitlendirip çoğaltarak sonsuzlaşma eğiliminin canlı
yaşamında devam etme olayıdır.
Bu evrensel olayın insan türünde devam ettiği bir veya birey
daha çok kadındır. Çoğalma kadının bedeninde gerçekleşmektedir. Erkeğin
rolü bu olayda son derece talidir. Dolayısıyla soy sürdürme olayında tüm
sorumluluğun kadında olması bilimsel olarak anlaşılır bir husustur.
Kaldı ki, kadın sadece cenini karnında taşımak, büyütmek ve doğurmakla
kalmaz. Neredeyse ölümüne kadar bakım sorumluluğunu da doğal olarak
taşır. O halde bu olaydan çıkarmamız gereken ilk sonuç, tüm cinsel
ilişkiler konusunda kadının mutlak söz sahibi olmasıdır. Çünkü her
cinsel ilişki kadın için potansiyel olarak altından kalkılması çok güç
sorunları beraberinde getiriyor. On çocuk doğuracak kadının fiziksel
olarak ve hatta ruhen ölümden beter hallere düştüğünü anlamak gerekir.
Erkeğin cinselliğe bakışı daha çarpık ve sorumsuzcadır. Bunda
cehalet ve iktidarın körleştirmesi birinci derecede rol oynar. Ayrıca
hiyerarşiyle ve hanedanlık devletiyle birlikte çok çocuklu olmak erkek
için vazgeçilmez bir güç olma anlamına gelir. Çok çocukluluk sadece
soyun sürmesini değil, iktidar ve devlet olarak kalmasının da
garantisini oluşturur. Bir nevi mülk tekeli anlamına gelen devletin
elden gitmemesi, hanedanlığın büyüklüğüne bağlıdır. Kadın böylelikle hem
biyolojik varoluş, hem iktidar ve devletsel varoluş için çok çocuk
doğurmanın aracına dönüştürülür. Kadın için korkunç sömürgeleşmenin
birinci ve ikinci doğayla bağlantılı temeli böyle hazırlanmış olur.
Kadının çöküşünü bu iki doğayla bağlantılı olarak çözümlemek büyük önem
taşır. Fazla açmaya gerek yok ki, bu ikili doğa statüsü altında kadının
ruhen ve bedenen uzun süreli dinç ve yıpranmamış olarak ayakta kalması
mümkün değildir. Fiziksel ve ruhsal çöküş iç içe erken gelişir ve kadını
başkalarının yaşamını sürdürme ve sağlama alma karşılığında acımalı,
kısa ve kahırlı bir yaşamla sonlandırmaya götürür. Uygarlık ve
modernitenin tarihini bu gerçeklik temelinde çözümlemek ve okumak büyük
önem taşır.
Sorunun kadın açısından vahametini bir tarafta tutalım. Daha ağır
etkilerini tüm toplumsal doğa ve ekolojik çevre üzerinde hissettiren
aşırı insan nüfusu, yani demografik sorun boyutudur. Gerek kadın bilimi,
gerek tüm sosyal bilimler açısından çıkarılması gereken en temel
derslerden biri, insan nüfusunun ‘içgüdüsel öğrenme’ yöntemiyle
sürdürülememesi, büyütülememesi, ender bazı durumlarda da küçültülmemesi
durumu ve gerçeğidir. İçgüdüsellik gibi en ilkel bir yöntemle soy
sürdürmeyi uygarlık ve modernite tarihi boyunca geliştirilmiş bilimsel
yöntemlerle desteklemek aşırı nüfus artışının temel nedenidir. İnsan
türünün toplumsal doğa olarak sadece içgüdüsel yollarla, özellikle
cinsel güdü itmesiyle varoluşunu sürdürmesi çok geri bir durumu ifade
eder. Zekâ ve kültür düzeyi toplumsal varoluşları daha gelişkin
nitelikte sürdürebilecek öğrenme potansiyelleri sunarlar. Birey ve
topluluklar zekâ ve kültürleriyle, felsefi ve politik kurumlarla
kendilerini en uzun sürelerde yaşatma olanağını kullanabilecek
durumdadır. Dolayısıyla soyun cinsel içgüdü yoluyla çoğalarak
sürdürülmesinin gereği kalmaz. İnsanın kültür ve zekâsı bu yöntemi
çoktan aşmış durumdadır. Dolayısıyla bu ilkellikten esas olarak uygarlık
ve modernitenin kâr ilkesi sorumludur. Hiç şüphesiz aşırı nüfus artışı,
AŞIRI TEKEL VE İKTİDAR’dır; o da eşittir aşırı, azami KÂR demektir.
Tarih boyunca insan türünün aşırı çoğalarak sadece toplumu değil, çevre
ve doğasını da imhanın eşiğine getirmesi kesinlikle KÜMÜLÂTİF SERMAYE VE
İKTİDAR BİRİKİMİ ve dolayısıyla AZAMİ KÂR KANUNU’nun sonucudur. Diğer
tüm etkenler ve nedenler tali, ikincil planda rol oynar.
Üçüncü önemli ideolojik form toplumsal cinsiyetçiliktir. Cinsiyetçilik
tarih boyunca da uygarlık sistemlerinin en çok kullandığı (ahlaki ve
politik topluma karşı) silah olmuştur. Kadının çok amaçlı
sömürgeleştirilmesi bunun en çarpıcı örnek anlatımıdır. Zürriyet üretir,
ücretsiz işçidir, en kahırlı işlerin sahibidir, en uysal köledir. Cinsel
arzunun süreklileştirilmiş nesnesi durumundadır. Reklâm aracıdır. En
değerli metadır, metaların kraliçesidir. Erkeğin sürekli tecavüz aracı
olarak iktidarını gerçekleştiren fabrikası görünümündedir. Güzellik, ses
(süs) nesnesi olarak, erkek egemen toplumun manevi olarak da
sürdürücüsüdür. Kadın tüm bu yönleriyle erkek toplumun içindeki konumuna
azami olarak ulus-devlet yapısı içinde kavuşur. İlahe olarak ulus-devlet
toplumundaki imge kadın (ortak kadın kimliği, tasavvuru), görünü
Ortaçağlarda iktidar artımı hızından hiçbir şey kaybetmedi. Tarih
daha geniş mekânlara yayılarak artan iktidar savaşlarıyla doludur. Bunda
şüphesiz toplumun artan üretkenliği de neden oluşturmaktadır. Kral
hanedanlıklarına geniş bir aristokrasiler tabakası, sınıfı eklendi. Buna
rağmen yönetici sınıfın henüz kanserleştiğinden bahsetmek mümkün
değildir. Felaket krallık ve aristokratik yapıyı yıkarak, dönüştürerek
yönetim olmaya başlayan orta sınıfın, burjuvazi ve bürokrasinin iktidar
sınıfları haline gelmesiyle başladı. Şüphesiz önceki yönetimleri de
felaket olarak adlandırmak mümkündür. Ama bunlar toplumu tümüyle yutacak
durumda değillerdi. Nicel ve nitel konumları buna el vermiyordu.
Burjuvazinin üst tekelci kesimleriyle birlikte orta burjuvazinin önemli
bir kısmı, bürokrasinin iktidarlaşması ve devlet sınıfları haline
gelişi, eskinin birkaç hanedanlık ve krallık gücü yerine binlerce,
onbinlerce yeni hanedanlık gücünün ikame edilmesi demektir. Bir kral
yerine binlerce kralın geçişi anlamına gelir. Cinsiyetçi toplumda
gelişen erkek egemen kişilikle bu yeni krallık güçlerinin birleşimi,
toplumsal doğanın tümüyle yeni iktidar güçleri tarafından fethedilmesi
ve sömürgeleştirilmesi demektir. Başta kadın olmak üzere, ahlaki ve
politik toplumun tüm kesimleri bu iç sömürgeciliğin kurbanları
durumundadır.
Açıkça belirtmeliyim ki toplumsal cinsiyetçi çözümlemeleri pozitivist
buluyorum. Kaba nesnelci yaklaşımlarla kadını çözümleyebileceğimizi
sanmıyorum. Özellikle kadına içerilmiş kölelik kodlarını bilmiyoruz.
Fazlasıyla fallus-vajina zihniyetine bulaştırıldığı, bu zihniyetin
insanın diğer yeteneklerini kötürümleştirdiği kanısındayım. Bu konuda
dikkati çeken nokta tüm bitkiler ve hayvanlar âleminde belli, anlamlı
bir işlevi, süresi ve biçimi olan cinsi birleşme olgusu insan türünde
sınırsız süre, biçim ve işlevle azami yozlaştırılmış gibi
gözlemlenmektedir. Toplumsal kaynaklı bir yozlaşma olduğu kesindir. Daha
doğrusu toplumsal sorunun (baskı-sömürü) doğuşu ve genelleşmesiyle
birlikte geliştiği belirtilebilir. Her bakımdan anacıl toplumun
çözdürülmesinden kaynaklanan toplumun ana sorunu olduğunu
belirleyebilmek doğru tanımlama yapabilmek için gereklidir. Kadın
konusunda erkeğin bencilliği ve gözü karalığı güncel bir olgu olarak her
saat gözlemlenebilir. Bu konuda da hiçbir ahlaki ve hukuki kural
tanımadan her toplumsal tabakada gözünü kırpmadan cinayet işleyebildiği
de vicdanı olan herkesin göz ardı edemeyeceği bir gerçekliktir.
Çoğunlukla aşk adına bu tutumlar sergilenir. Hâlbuki aşkın hakikatle
ilişkisi az çok yorumlandığında bu söylemin en aşağılık bir yalan olduğu
hemen anlaşılacaktır. Aşka konu olan hiçbir özne ne bitki, ne hayvanlar
hatta “cansız” diye yorumladığımız fiziki âlemde bu tür bir eylem içine
asla yönelmez. Bazı anlamı hala çözümlenemeyen sapmalar gözlemlense de
insan türündeki bu yönlü cinayetlerin nedenleri ve anlamı açık ki çok
farklıdır. Egemenlikle, sömürüyle bağı öncelikle belirtilmesi gereken
hususların başında gelmektedir. Sorulması gereken temel soru, erkek
neden kadın konusunda bu kadar kıskanç, tahakkümcü ve cani
kesilmektedir, yirmi dört saat tecavüzcü konumla yaşamaktan
vazgeçmemektedir? Şüphesiz tecavüz ve tahakküm toplumsal istismar
kavramlarıdır. Olup-bitenin toplumsal niteliğini ifade etmektedir. Daha
çok da hiyerarşiyi, ataerkil ve iktidarı çağrıştırmaktadır. Daha
derinlikte yatan bir anlamı ise yaşama ihaneti ifade etmektedir. Kadının
yaşamla çok yönlü bağlılığı erkeğin toplumsal cinsiyetçi tutumunu açığa
kavuşturabilir. Toplumsal cinsiyetçilik; yaşam zenginliğinin
cinsiyetçiliğin köreltici, tüketici etkisi altında yitimini, bunun
doğurduğu öfke, tecavüz ve hâkimiyetçi tutumu ifade eder. Cinsiyet
güdüsünün yaşamın devamlılığıyla ilişkisi açıktır. Fakat hiçbir canlının
yirmi dört saat sürekli cinsiyet açlığı içinde bir zihniyete sahip
olması gözlemlenememektedir. Yaşamın cinsiyetten ibaret olmadığı
açıktır. Bilakis cinsi birleşmenin bir nevi ölüm anı olduğu, daha
doğrusu ölüme karşı yaşamın ölümcül bir hamlesi olduğu söylenebilir.
Dolayısıyla ne kadar çok cinsi eylem o denli yaşam kaybı anlamına da
gelir. Tümüyle cinsel eylemin ölümcül olduğunu belirtmiyorum. Yaşamın
sonsuzluk idealini içinde taşır. Fakat bu ideal, yaşamın kendisi
değildir. Tersine ölüm korkusuna karşı bir tedbirdir ki, fazla hakikat
değeri taşımadığı söylenebilir. Söylem şöyle açıklığa kavuşturulabilir:
Yaşam döngüsünün tekrarları mı önemlidir, yoksa döngünün tekil olarak
kendisi mi? Tekil olanın, hakikati tam ifade edildikten sonra döngünün
sonsuz defa tekrarlanması fazla anlam ihtiva etmez. İhtiva edeceği anlam
da “mutlak bilgiye” ulaşma ihtiyacıdır. Bu durumda döngü ne kadar
kendini iyi tanırsa mutlak bilgi ihtiyacı da karşılanmış olur ki,
döngülerin az veya çok, dolayısıyla cinsi çoğalmanın fazla değeri,
anlamı kalmaz. Bu kısa değerlendirmelerden çıkarılabilecek sonuç;
kadının anaerkil dönemden beri sistemli kuramsal bir toplumsal baskı ve
sömürüye tabi tutulduğuna ilişkindir. Kadındaki kölelik hiçbir kölelik
biçimiyle karşılaştırılmayacak denli karmaşık ve yaşamsaldır. Uygarlık
tarihi içinde kadın köle pazarı, cariyelik, haremlik kurumları olguyu
kısmen yansıtabilir. Fakat kapitalist modernitenin kadın üzerindeki
uygulamalarının haddi-hesabı yapılamayacak denli çoğaltılmıştır. Hiçbir
uygarlık kapitalizm kadar kadın üzerinde oynamamıştır. İstismarını
kurumsallaştıramamıştır. Olgu o denli istismar edilmiştir ki, kadınların
ezici çoğunluğu kendilerini en alçakça durumlara indirgeyen uygulamaları
kadının temel kimlik özellikleriymiş gibi yansıtmaktadır. Hatta
kendilerini oyunların bir parçası olarak oynamakta sakınca görmeyecek
kadar ele geçirilmiş bulunmaktadır. Sadece olgusal baskı ve sömürüden
bahsetmiyoruz. Yaşamın hücrelerine kadar özümsetilmiş bir köleliği ses,
renk, beden ve zihniyet biçimleri olarak gönüllü sunmaktan
çekinmemektedir. Toplumsal hakikatle bağını yitirmiş, tamamen sahnede
oynatılan bir yaşamdan ibaret hale getirildiklerinin farkına bile
varamamaktadırlar. Daha doğrusu bu imkânı bulamamaktadır. Yaşamın
onurunu ve hakikatini, kazanabilmek için kadın etrafındaki sisleri
dağıtmak olanca yakıcılığıyla önemini korumaktadır.
Kadınsız
yaşamın olamayacağı bir gerçek olmakla birlikte bu
Toplumsal cinsiyetçilik kadın-erkek ilişkilerindeki iktidarla sınırlı
bir kavram değildir. Toplumsalın her düzeyine yayılmış bir iktidarcılığı
ifade eder. Moderniteyle azamileşmiş devlet iktidarını gösterir. Hiçbir
nesne, kadın kadar tahrik ettirme ve iktidara konu arz etme durumunda
değildir. Kadın nesneleştirilmiş bir varlık olarak iktidarı azami kılma
özelliklerine sahiptir. Sürekli tahrik ettirilme ve iktidarı çoğaltma
konumunda tutulur. Kadının iktidarla ilişkisini bu kapsam üzerinde
çözümlemek hakikatini açığa çıkartmak açısından önemlidir. Her erkek,
iktidar hırsını kadında gerçekleştirme zihniyetine fazlasıyla sahiptir.
Aynı zihniyet kadın cinsinin birbirleri ve çocuklar üzerindeki iktidar
hırsı olarak daha da çoğalır ve uygulanır. Bu sefer kadın kadının kurdu
olur. Zincirleme reaksiyon denilen olay budur. Kadının kapitalist sömürü
sistemindeki rolü çok daha açık ve elverişli durumdadır. Sistem için
ücretsiz doğurma ve büyütmekle yetinmez, en az ücretle her işe
koşturulur. İşsizler ordusunun baskı ve ücret sistemini sürekli düşürme
pozisyonunda tutulur. Ne acıdır ki en kahırlı emeğin sahibi olduğu halde
Marksistler de dâhil hiçbir öğreti kadının haklarından-emeğinden
bahsetme gereği duymaz. Bunun için gerekli çözümleme ve politik tutum
geliştirmez. Erkek egemenliğinin, toplumsal cinsiyetçiliğinin
yaygınlığını kanıtlayan bir gösterge de kadın emeğiyle ilgilidir.
Demografya, nüfus sorunu dünyayı, toplumu sınıf sorunundan giderek daha
fazla tehdit etmektedir. Nüfus çoğalması cinsiyetçi toplum ve kapitalist
moderniteyle yakından bağlantılıdır. Günün yirmi dört saatinde cinsel
iştah, hanedanlık, aile kültürü ve kapitalizmin, ulus-devletin kâr ve
güç için artan nüfus politikası çığ gibi nüfus patlamasın beraberinde
getirir. Buna tekniğin ve tıbbın katkıları eklendiğinde ortaya çıkan
gerçeklik toplumun ve çevrenin sürdürülebilirliliği açısından en büyük
tehlike konumunu ifade eder. Demografik kaos bu gerçeklikle
bağlantılıdır. Gezegenimiz ve çevre çoktan mevcut hacmi (6,5 milyar
katlanarak devam ederse) kaldıramaz sınıra dayanmıştır. Sistemin
iflasını bu yönüyle de değerlendirmek önemlidir. Çok iyi bilmek gerekir
ki çok çocuk doğurma araçsallığı olarak kadın, korkunç ve dayanılması
güç bir yük altına sokulmuştur. Sorun çocuk sahibi olmanın çok ötesinde
çok ağırlaştırılmış bir angarya sisteminden kaynaklanmaktadır. Ayrıca
çocuk doğurmanın biyolojik değil sistemsel, kültürel bir olgu olduğunu
iyi bilmek gerekir. Her çocuk bir değil defalarca kadının ölümü demektir
mevcut kültür açısından. Çok az, tüm sağlık tedbirleri alınmış, her
şeyden önce zihnen hazırlanmış bir çocuk doğurma kültürü gereklidir.
Sonsuzluk ve güç fikrini çocuk üzerinden değil, mutlak bilgiye,
güzelliğe, ahlaki ve politik toplumun gelişimine dayandırmak, çocuk
yetiştirilmesini bu ………………………………(bir satır okunamadı) çözümlemek daha
anlamlı ve iyi olacaktır. Özcesi çocuk yetiştirilmesini ekonomik ve
ekolojik toplumun ihtiyaçları ve özgürlük felsefesi temelinde çözümlemek
ve çözmek gerekir.
REBER APO’nun savunmalarından derlemeler.
|
|