| |
Ortadoğu
Toplumunda Kadın Sorunu
Toplumda öncelikle kadının yaşadığı sorunları tarihsel-toplumsal
boyutları içinde değerlendirmek önem taşır. Tüm sorunların kaynağındaki
bir sorundur. Daha sınıflı devletli topluma geçiş olmadan kadın üzerinde
sert bir erkek egemen (ataerkil) hiyerarşinin kurumlaştığını görüyoruz.
Erkek egemenliğinin gerekçesi için birçok mitolojik ve dinsel söyleme
başvurulmuştur. Uruk Tanrıçası İnanna Destanı bu sürecin yansımasıdır.
Eski kutsal ana tanrıçaya, doğaya büyük özlem duyulmaktadır. İçine
kısıldığı ataerkil hiyerarşi ve devlet düzenindeki egemen erkekliğin
hile, kurnazlık ve zorbalığından inlemektedir. Babil Destanında bu yönlü
gerçeklik (Babil’in kudretli tanrısı Marduk ve kadın tanrıça Diamat’ın
kavgaları) çok daha açık ve çarpıcıdır. Sümer mitolojisinde kadının
erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı söylenir. Simgesel bir ifadedir.
Tek tanrılı dinlerde bu yaklaşım sürdürülür. Sümer Ziguratlarına tanrıça
olarak giren kadın tapınak fahişesi olarak çıkar. İlk genelev Sümer
kentlerinde açılır. Tapınak fahişeliğinden saray cariyeliğine terfi
ettirilir. Ticaret pazarlarının vazgeçilmez köle nesnesidir. Greko-Romen
uygarlığında sadece ev işlerinin kölesidir. Politikada yeri yoktur.
Avrupa uygarlığında erkeğe sözleşme ile bağlanmış cinsel objedir.
Kapitalist uygarlıkta genelleşmiş evrensel fahişedir. Tarih erkek
egemenle tam bir cinsiyetçi yapı ve anlam kazanmıştır. Artık tarih erkek
olarak yürümektedir.
Kadının karılaşması (kadın köleliği anlamına gelir) ardı sıra toplumun
sömürülen, baskı altına alınan erkek nesnelere de olduğu gibi
yansıtılır. Toplumun üst siyasi, askeri ve rahip kliği egemen cinsiyet
konumuna taşınırken yönetilen alt kesim gittikçe karılaştırılır. Greko-Romen
toplumunda gençlikten itibaren yoğun bir cinsiyetçi yaklaşımla erkek
eğitilir. Tüm uygarlık çağları boyunca cinsel çarpıklıklar kadına
cinsiyetçi yaklaşımın sonucu olarak yaygınca yaşanır. Artık kadın ne
kadar köle ise erkek köle de o kadar kadın veya karıdır.
Ortadoğu toplumunda günümüzde de bu tarihsel kökenli sorunlara
kapitalist baskı ve sömürü aygıtlarından kaynaklananları da eklenince
kadın için gerçekten kâbuslu bir yaşam kaçınılmaz olur. Kadın olmak
belki de en zorda insan olmak demektir. Toplumun yaşadığı kaba baskı ve
sömürünün en katmerlisi kadın bedeni ve emeği üzerinde gerçekleştirilir.
Kadının da insan olduğunun yeni farkına varılmaktadır. Katı cinsiyetçi
onursuz yaklaşım yerini ihtiyacı duyulan bir dosta ve yoldaşa terk etmek
arayışına bırakmak durumuna gelinmiştir. En azından bunun tartışılması
yapılmaktadır. Kadınla toplumda doğru yaşamak gerçekleşmedikçe anlamlı
bir yaşamın yaşanmayacağı bilinmelidir. En anlamlı ve güzel yaşamın tam
onurunu kazanmış özgür kadınla gerçekleştirilebileceğini bilerek söylem
ve eylemlerimizi geliştirmeliyiz.
Ortadoğu toplumunda tarihten günümüze en sıkça yaşanan sorunların
başında kabile (aşiret), etnisite ve ulus sorunları gelmektedir.
Devletli uygarlık geliştikçe bu yönlü sorunlar da hem yaygınlaşmış hem
yoğunlaşmıştır. Uygarlık gelişmeden önce kadında olduğu gibi
kabilede de oldukça doğal bir özgür yaşam geçerliydi. Kabile ahlakı çok
üstündü. Birey kabilesi için, kabile bireyi için her fedakârlığı
yapabilirdi. Gerçek bir birey ve toplumculuk söz konusuydu. Uygarlık
yapıları kabilelere el atıp köleleştirmek isteyince tarihin en geniş ve
yoğun direniş sürecine de geçilmiş olunuyordu. Başat çelişki köleleşmeye
direnen kabile-devlet ilişkisidir. Dağlar ve çöller direniş ortamı
olmuşlardır. Savunma, beslenme ve üremenin vazgeçilmez koşuludur.
Tarihin kadından sonra en vahşi yüzünün kabilelerden köle derlemek
olduğunu iyi bilmek gerekir. Kabileler aşiretleşerek direnişlerini daha
da geliştirerek bu sorundan kurtulmak istemişlerdir. Fakat uygarlık
güçlerinin silah teknolojisi ve örgütlenmesi çoğunlukla hep üstün
gelmiştir. Ortaçağ’da kabile ve aşiret organizasyonlarına milliyet-kavim
düzeyine kadar bir örgütlülük eşlik etmiştir. Ulusallığa doğru bir adım
daha atılmıştır. Kabile, aşiret ideoloji ve örgütlenmelerine kavim
ideolojisi ve örgütlenmesi de eklenmiştir. Çin, Hint ve Ortadoğu’nun tek
tanrı dinleri bir nevi kavim dinleri anlamını da kazanmış oluyorlardı.
Din ve kavim savaşları iç içe yürüyordu. Grek, Ermeni, Asuri, Arap, Fars
ve Kürt kavimleri dinlerini kavim çıkarlarına göre seçiyorlardı. Kimi
Hıristiyan kimi Müslüman oluyorlardı. Yahudi kavmi zaten baştan beri din
ve kavim sentezi olarak şekillenmişti. Fakat ne kabile, aşiret
ideolojileri ne de kavim dinleri yaşanılan sorunları çözme yeteneğinde
değildi. Yahudilik baştan itibaren yaşanan bir sorundu. Putçuluktan
vazgeçen ilk halklar olan Asuri, Ermeni ve Hellen halkları
Hıristiyanlıkta aradıkları barış, kardeşlik ve birliği bir türlü tam
yaşama geçiremiyorlardı. Yüzyıllarca Hıristiyanlık uğruna yaşadıkları
talihsiz gelişmelere de yol açıyordu. Putçuluğa karşıt temelde yükselen
İslam, Arap kabile ve aşiretlerine barış, birlik ve üstünlük getirdiyse
de kısa sürede kendini Yahudi ve Hıristiyanlarla çatışma içinde buldu.
Din bir kısım sorunlara çözüm olmaya çalışırken büyük bir sorun yumağını
da beraberinde getirdi. Özellikle Anadolu’ya sıkışan Ermeni, Helen,
Asuri ve Yahudi kavimleri biraz da erken gelişmelerinin kurbanı olarak
İslamiyet’le tanışan Arap, Türk, Fars ve Kürtlerin karşısında çok zor
sürece gireceklerdi. Yaşadıkları sorunlara kendi aralarındaki bitmek
tükenmek bilmeyen mezhep kavgaları da eklenince sorunlar giderek
tasfiyelerine yol açacaktı. İspanya yarımadasında Müslümanların
yaşadıkları tasfiyelerin benzerini Anadolu’da aynı dönemde ve benzer
yöntemlerle Hıristiyanlar yaşayacaklardı.
Ortadoğu uygarlık tarihi çevreyi yıkım ve inkâr tarihidir. Hem maddi ve
manevi kültür olarak uygarlık değerleri neolitik toplum değerlerini
inkârla (diyalektik anlamda olumsuzlama) oluştuklarından ötürü tarih
böyle akışkanlık kazanır. Hâlbuki neolitik toplum her iki kültür
değerleri açısından da ekolojiktir. Manevi dünyasında, dininde çevre
canlı ve en yüce değerler olarak kutsallaştırılır. Kadın etrafında
gelişen beslenme olanakları ekonominin başlangıcıdır. Doğa ve kadın
uyumlu bir birlik içindedir. Canlı bir doğal din anlayışı ana tanrıça
ile simgeleştirilir. Maddi üretim araçlarının büyük kısmı kadın
icatlarıdır. Beslenme ve giyim kültürü de kadın damgasını taşır. Tüm bu
değerler uygarlıkla inkâra uğrayacak ve erkeğin hegemonyası altında kâr
ve baskı araçlarına dönüştürülecektir. Toprak ana hakir görülecektir.
Kutsal kitaplar erkekler için “kadınlar tarlanız, istediğiniz gibi
sürün” der. Daha da vahimi Sümer kentleri kâr amaçlı toprağı sürekli
kullandıklarından tuzlanmaya yol açarak doğal çölleşme tehlikesini suni
çölleşme ile besleyip büyütmüşlerdir. Mezopotamya’nın çölleşmesinde
uygarlaşmanın rolü çok olumsuzdur. Uygarlığın manevi dünyasında doğa,
çevre, toprak hep hakir görülür. Aslında bu yaklaşım ideolojiktir.
Zıttına geliştiği tarım-köy toplumunu aşağılamak ve kolayca yönetmek
içindir. Uygarlık ideolojik olarak öyle bir dünya imgesi yaratmıştır ki
sanki insanlığın düşmanı ve hesap vermesi içindir. Yine Kutsal Kitaplar
“orası imtihan yerinizdir sadece” der. Diğer taraftan devletliler bu
dünyada kendi cennetlerini yaratırken icat ettikleri dinlere de hiç
inanmamışlardır. Çünkü kendilerinin icat ettiklerini iyi bilmektedirler.
Öte yandan jeobiyolojik ortamla iç içe oluşan toplumsal gelişme;
uygarlık tarihi ilerledikçe (aslında sürekli geriledikçe olmalıdır) bu
özünü ideolojik olarak inkâra zorlanacak, hayali, soyut öte dünya
imgeleriyle zıttına dönüştürülecektir.
Ortadoğu toplumu evrensel tarihte sınıf, hiyerarşi ve iktidar
sorunlarıyla en erken tanışandır. İktidar öncesinin ilk hiyerarşi
düzeneğinin gençler ve kadın üzerine kurulduğunu bilmekteyiz. Zorba ve
kurnaz erkek + şaman ve rahip + tecrübeli yaşlı adamlar ittifakı tüm
hiyerarşilerin ve sonradan gelişecek iktidar ve devletlerin protipidir.
Tüm toplumsal sorunların ana rahmidir. Aşağı Mezopotamya’da Uruk kent
hegemonyasından önce El Ubeyt hiyerarşik dönemine (MÖ 5.000 – 3.500)
tanık olmaktayız. Tüm Mezopotamya’ya yayılmış bir hiyerarşi söz
konusudur. Büyük ev ve aile etrafında örülü bir sistemdir. Hanedanlık
sisteminin başlangıcıdır. Kadının, gençlerin ve üst hiyerarşik tabaka
dışındakilerin sistemik bir köleleşmeye tabi tutuldukları dolayısıyla
toplumsal sorunun ilk defa temellendiği bir dünya imgesi ve pratiği
oluşturulmaktadır. Mezopotamya bir de bu sistemin küresel önderi olma
gerçeğine sahiptir. Hanedan ve ailecilik ideolojisinin de kökenidir.
Ortadoğu’da halen her iki kurumun çok güçlü olması bu tarihsel nedenle
de yakından bağlantılıdır. Toplumun erkek önderlikli bu en eski
kurumları tarih boyunca sürekli gelişim göstermişlerdir. Hanedanlık
temel iktidar odağı ve devlet biçimine dönüşürken ailecilik tüm
toplumların resmi ana hücresine dönüşmüştür. Hanedanlar ve ailelerin
kuruluş ve yıkılışları için tarih boyunca yürütülen iktidar savaşlarının
haddi ve hesabı yoktur. Toplumlar adeta bu savaşlarla sadece sorun
kaynağına dönüştürülmüyor adeta içten içe tüketiliyorlar.
Hanedanlık sistemi, ideolojik ve yapılanmanın iç içe geçtiği bir
bütünlük olarak anlaşılması gerekir. Kabile sisteminin içinden
gelişmekle beraber onun inkârı ve üst tabaka, yönetici aile çekirdeği
olarak kendini oluşturur. Çok katı bir hiyerarşisi vardır. Ön hâkim
sınıftır. İktidar ve devletin prototipidir. Erkek ve erkek evlat esasına
dayalıdır. Çok sayıda erkeğe sahip olmak iktidarı için önemlidir. Bu
husus çoklu kadınla evlenme, harem hayatı ve cariye sistemine yol
açmıştır. Bazı erkeklerin onlarca kadına ve yüzlerce çocuğa sahip olması
hanedanlık ideolojisiyle bağlantılıdır. İktidar ve devlet öncelikle
hanedan içinde üretilir. En önemlisi hanedan başta kendi kabile ve
aşireti olmak üzere dışındaki diğer kabile sistemlerini ilk sınıflamaya
köleliğe alıştıran kurumdur. Ortadoğu uygarlığında hanedansız iktidar ve
devlete neredeyse rastlamak mümkün değildir. Hanedan gerçekliğinin
köklülüğü ve iktidar-devlet için hazırlık okulu teşkil etmesinden ötürü
böyledir.
Hanedanlığın resmi ideolojiye dönüşmesi aile yapısına da damgasını
vurmuş, “ailecilik” biçiminde alt ideolojiye yol açmıştır. Aileden
aileye fark vardır. Tarih boyunca ve tarih öncesinde kadın-erkek
beraberliğinin çok farklı biçimleri mevcut olmuştur. Özellikle kadın
ağırlıklı klan aile tipi çok yaygındı. Bu aile tipinde erkek-koca pek
tanınmaz. Dayı ve çocuklar daha çok önemlidir. Diğer bir tip erkek-kadın
ikiliğinin denk olduğu tiptir. Sanıldığının aksine bu tip de tarihte
yaygın yaşanmıştır. Erkeğin aile reisliğindeki sistem çok sonraları ve
hanedanlık-iktidar-devlet üçlüsünün izdüşümü olarak geliştirilmiştir.
Esas hedefi kadınlarını ve çocuklarını üst tabakaların hanedan, iktidar
ve devlet çıkarları için yetiştirmektir. Bağımlı uydu kişilikler
yaratmaktır. Hiç de gerekmediği ve çok ağır toplumsal sorunlara yol
açtığı halde çok karılı ve çocuklu ailenin temelinde bu iktidar ve
devlet çıkarı vardır. Hanedan gibi her aile reisi de ona öykünerek, çok
karılı ve çok çocuklu olmayı bir güç ve yaşam garantisi olarak görür.
Topluma hâkim zihniyet bu yönü sürekli teşvik eder. Hâlbuki çözümden
ziyade tüm toplumsal soruna kapı aralanmış olur. Bu durumun resmi
ideolojinin gereği olduğu dince de desteklenerek pekiştirilmek
istendiğini bilmek toplumsal sorunları kavramak için önemlidir. Günümüz
Ortadoğu toplumunda halen güçlü olan hanedancılık ve ailecilik kültürü
yol açtığı aşırı nüfus, iktidar ve devletten pay alma hırsı nedeniyle
sorunların ana kaynaklarındandır. Kadının aşağılanması, eşitsizliği,
çocukların eğitimsizliği, aile kavgaları, namus sorunu hep ailecilikle
bağlantılıdır. Adeta iktidar ve devlet içi sorunların küçük bir maketi
aile içinde kurulmuş gibidir. Aileyi çözmek iktidar-devlet-sınıf ve
toplumu çözmek için şarttır.
Eğer
aile ve hanedan iktidar merkezli kurulmuşlarsa toplumda iktidarcılık ve
devletçilik ideolojisi ve pratiğinin en gözde konular olması
anlaşılırdır. Ortadoğu’da sürekli iktidar ve devlet sorunlarının
yaşanması, üzerinde yükseldikleri toplumun ailecilik ve hanedancılıkla
kaplanmış olmasındandır. Karşılıklı birbirini besleyen sorunlardır. Bu
konuda sorunların ideolojik yönünü kavramak çok önemlidir. Sorun çözme
aracı olarak düşündükleri iktidar ve devlet gücünün tersine sonuç
doğurduğu, güçsüz, yaratıcısız, kölelikle dolu bir yaşam ürettikleri
halen Ortadoğu toplumunun zihniyetinde anlaşılmaktan uzaktır. Bu
ilişkiler yumağını sorunların ana kaynağı olarak yorumlamamız bu
nedenledir ve çok önemlidir. Çok erkenden fark ettiğim bu durum
nedeniyle demokratik ideoloji ve örgütlenmelere, tartışma ve eylemlere
büyük ilgi gösterdim. Yaşam bana, toplumsal sorunların çözüm yolunun
buradan geçtiğini her geçen gün daha fazla öğretiyordu.
Ortadoğu
merkezi uygarlığı toplumun bu üç temel olgusu ve kavramsal ifadesiyle
çelişki içinde ve zıtlaşarak gelişmiştir. Aralarında temel bir
diyalektik ilişki mevcuttur. Uygarlık toplumu (kent-sınıf-iktidar) ne
kadar gelişirse ahlak, politika ve demokrasi o denli gerileme yaşar.
Aynı zamanda aralarında o denli bir gerilim ve mücadele yaşanır. Sümer
destanlarında özellikle kadın, çiftçi ve çobana ilişkin söylemlerde bu
süreci izlemek mümkündür. Bu gerilim ve mücadele gerçeğini dile
getirmektedir. Daha sonraki destan ve dinsel metinlerde bu üçlünün
(toplumun temel direkleri) sesini pek duyamayız. Demek ki mücadeleyi
kaybetmişlerdir. Buna karşın kabile ve aşiret destanları halen canlıdır
ve günümüze kadar ulaşmışlardır. Demek ki ahlak, politika ve demokrasi
geleneğini tümüyle kaybetmemişler. Daha üst bir soyutlama olarak tek
tanrılı dinler, Firavun ve Nemrut’tan çok bahsederler. Yine demek ki en
azından başlangıç itibariyle ahlaki, politik ve demokratik adımların
sahibidirler. Avrupa uygarlığına dayalı ahlak, politika ve demokrasi
anlatımları çok eksik, temelsiz ve burjuvacadır. Burjuvazi gibi en
bencil bir sınıfın bakış açısından ahlak, politika ve demokrasi olgusu
ve kavramsal ifadelerinin tarihsel gelişimini dolayısıyla gerçekliğini
bütünlük içinde kavramak mümkün gözükmemektedir. Batı’nın bu yönlü
bilimine oldukça eleştirel yaklaşmak gerekir.
Ortadoğu’da Kadın, Hanedanlık, Aile, Nüfus Sorunu ve Kadın Devrimi
Tarihin şafak vaktinde görkemli toplumsal kimliğiyle ana tanrıça rolünü
kendine yakıştıran kadın, ne yazık ki, günümüz Ortadoğu’sunda en
değersiz meta konumuna indirgenmiştir. Başlı başına trajik bir öyküsü
olması gereken bu tarihi fazla açma imkânından yoksunuz. Ama sonuçlarını
eleştirebiliriz. Kadın etrafındaki insan eliyle sağlanmış sis
bulutlarını dağıtarak gerçeğini keşfetmek ivedi toplumsal görevlerin
başında gelmektedir.
Ortadoğu toplumsal kültüründe güçlü yaşandığı çeşitli kanıtlarla
desteklenen anaerkil düzenden sonra gerçekleştirilen ataerkil düzen (M.Ö.5000’li
yıllardan beri yükselişe geçtiği gözlemlenmektedir) bir güç, ilk
toplumsal baskı ve istismarın denendiği sistemi ifade eder. Çocukların
ve malların egemenliğinin erkeğe, babalık kurumuna geçtiği köklü kadın
karşıtı bir devrimdir. Tutucu, baskıcı ve istismarcı düzene yol
açmasından ötürü daha çok bir karşı-devrimdir. Çok çocuk sahibi olmak
ilk mal düzeni olsa gerek. Çocuklar ne kadar çoğalırsa güç ve mal,
mülkiyet sahibi olmak o denli artar. Ataerkillik, hanedanlık ve mülkiyet
arasındaki ilişki açıktır. Hanedanlık klandan daha büyük bilincine
varılmış, mülkiyeti tanımış ilk geniş aile kurumudur. Ataerkilliğin ilk
biçimidir. Kadının çocuklar ve mallar üzerindeki sahipliğinin
gerilemesi, düşüşüyle el ele gider. Ana-tanrıça kültürü yerini erkek
kral-tanrılar kültürüne bırakır. Sümer kültüründe bu gelişmeler çarpıcı
gözlemlenir. Evlilik, aile kurumu uygarlık tarihi boyunca hanedanlık
modelinin etkisi altında gelişir. Erkek-kadın güç dengesine dayalı
evlilik daha sınırlı yaşanır. Hanedanlık bir erkek egemen ideoloji ve
iktidar tekeli olarak kabul gördüğünden veya ettirildiğinden ötürü
baskın çıkan evlilikler baba otoritesini tanımak zorundadır. Kısacası
doğal değil inşa edilmiş, otoriter istismarcı mikro düzenlerdir.
Kapitalist modernite bu düzeni daha da geliştirmiştir. Hukuk alanında
kadın lehine yapılan düzenlemeler fiili eşitliği sağlamaktan uzaktır.
Evliliği; uygarlığın damgası altında geliştirilmiş, erkek egemenliğinin,
toplumsal cinsiyetçiliğin meşrulaştırıldığı bir kurum olarak tanımlamak
mümkündür. Hiyerarşi, iktidar ve devlet tekelinin en yaygın ve toplumun
hücresi niteliğindeki birime yansımış halidir. Özüyle, görünüşü,
meşrulaştırılması arasında örtük bir çelişki vardır. Kadın şahsında
toplumun genel köleliğini en iyi kamufle eden kurum niteliğindedir.
Kadının karılaştırılmasıyla (düşürülme, alçaltılma, erkeğin uzantısı
haline getirilme) başlayan süreç esas alınarak toplum da adım adım
karılaştırılır. Erkek köleliği, kadının karılaştırılmasından sonra ve
onunla hep iç içe yürütülmüştür. Kadında uygulanan ve sonuç alınan
kölelik, karılık daha sonra erkeklere ve ezilen sınıflara
benimsetilecektir. Uygarlıkla gelişen bu süreç kapitalist modernite ile
zirve yapar. Faşizm, toplumun karılaştırılma sürecinde özel bir anlama
sahiptir. Teslim alınmış toplumu ifade eder. Modernite iğdiş edilmiş
………………………….. (bir satır okunamadı) karısı ve koca edilmiş genel karı
toplumunu ifade eder. Süreklileşen sermaye birikimi başka türlü topluma
fırsat tanımayacak kadar saldırganlığı, barbarlığı gerektirir.
Köleliğin, tecavüzün namus adı altında hem meşrulaştırılıp, hem
derinliğine uygulandığı alandır.
Ortadoğu toplumu ikinci bir tarım-köy devrimine ihtiyaç duyduğu gibi
ikinci bir kadın devrimine de ihtiyacı vardır. Anaerkillik neolitiğin
kadın devrimidir. Daha doğrusu muhteşem neolitik devrim bir kadın
devrimiydi. İnsanlığın halen mirası üzerinde geçindiği bir devrimdir.
Ataerkin, uygarlığın ve modernitenin karşı-devrimiyle yıkılan ve kadının
en derin köleliği, sömürüsünü doğuran tüm topluma yaygınlaştıran bu
büyük karşı-devrim günümüzde sistematik krizini ve kaotik durumunu bütün
toplumsal alanlarda yaşıyor, çözüyor. Kadına dayatılanın yaşama ihanet
olduğu anlaşılıyor. Yaşanmak isteniyorsa öncelikle bunun kadınla yeniden
karşılıklı bilgelikle güç dengesi içinde güzellik, yücelik duygularının
üretilmesi ve paylaşılmasının başarılması gerekiyor. Bu gerçeğin inşa
edilmesi, hakikatine varılması gerekiyor. Bu konuda tekilin ve
evrenselin yani somut kadın ve erkekle; ideal soyut erkek ve kadınlığın
iç içe yaşanması gerekiyor. Yaşanması için bilincinin ve iradesinin
oluşturulması gerekiyor. Mülk olarak, sahip olarak birbirini köklü
olarak terk etmek gerekiyor. Geleneksel namus yerine güzelliğin ve soylu
kişiliğin çekiciliğini geçerli kılmak gerekiyor. Köklü bir kadın devrimi
dolayısıyla erkeğin zihniyet ve yaşam değişikliği yaşanmadan yaşamın
kurtuluşu olanaksızdır. Çünkü yaşamın başat kendisi olan kadın
kurtulmadan yaşamın kendisi hep bir serap olarak yaşanacaktır. Erkeğin
yaşamla, yaşamın kadınla barışması sağlanmadıkça mutluluk da boş bir
hayal olacaktır. Kadın ve özgür yaşam için toplumsal gerçekler
sınırsızdır. Ortadoğu toplumu, kadını yaşadığı uygarlık ve fethine
uğradığı moderniteyle düşürüleceği kadar düşürülmüş, kendisi olmaktan
çıkarılmış, nesne konumuna getirilmiştir. Toplumsal sorunun kadın
üzerinde çözümlenmesi ve çözümüne aynı olgu üzerinden gidilmesi doğru
bir yöntemdir. Sorunların anasına ancak çözümlerin anası yani kadın
devrimi dayatılarak hakikate doğru adımlarla varılabilir.
REBER APO’nun savunmalarından derlemeler.
|
|