Ortadoğu Toplumunda Kadın Sorunu

 

Toplumda öncelikle kadının yaşadığı sorunları tarihsel-toplumsal boyutları içinde değerlendirmek önem taşır. Tüm sorunların kaynağındaki bir sorundur. Daha sınıflı devletli topluma geçiş olmadan kadın üzerinde sert bir erkek egemen (ataerkil) hiyerarşinin kurumlaştığını görüyoruz. Erkek egemenliğinin gerekçesi için birçok mitolojik ve dinsel söyleme başvurulmuştur. Uruk Tanrıçası İnanna Destanı bu sürecin yansımasıdır. Eski kutsal ana tanrıçaya, doğaya büyük özlem duyulmaktadır. İçine kısıldığı ataerkil hiyerarşi ve devlet düzenindeki egemen erkekliğin hile, kurnazlık ve zorbalığından inlemektedir. Babil Destanında bu yönlü gerçeklik (Babil’in kudretli tanrısı Marduk ve kadın tanrıça Diamat’ın kavgaları) çok daha açık ve çarpıcıdır. Sümer mitolojisinde kadının erkeğin kaburga kemiğinden yaratıldığı söylenir. Simgesel bir ifadedir. Tek tanrılı dinlerde bu yaklaşım sürdürülür. Sümer Ziguratlarına tanrıça olarak giren kadın tapınak fahişesi olarak çıkar. İlk genelev Sümer kentlerinde açılır. Tapınak fahişeliğinden saray cariyeliğine terfi ettirilir. Ticaret pazarlarının vazgeçilmez köle nesnesidir. Greko-Romen uygarlığında sadece ev işlerinin kölesidir. Politikada yeri yoktur. Avrupa uygarlığında erkeğe sözleşme ile bağlanmış cinsel objedir. Kapitalist uygarlıkta genelleşmiş evrensel fahişedir. Tarih erkek egemenle tam bir cinsiyetçi yapı ve anlam kazanmıştır. Artık tarih erkek olarak yürümektedir.

Kadının karılaşması (kadın köleliği anlamına gelir) ardı sıra toplumun sömürülen, baskı altına alınan erkek nesnelere de olduğu gibi yansıtılır. Toplumun üst siyasi, askeri ve rahip kliği egemen cinsiyet konumuna taşınırken yönetilen alt kesim gittikçe karılaştırılır. Greko-Romen toplumunda gençlikten itibaren yoğun bir cinsiyetçi yaklaşımla erkek eğitilir. Tüm uygarlık çağları boyunca cinsel çarpıklıklar kadına cinsiyetçi yaklaşımın sonucu olarak yaygınca yaşanır. Artık kadın ne kadar köle ise erkek köle de o kadar kadın veya karıdır.  

 Ortadoğu toplumunda günümüzde de bu tarihsel kökenli sorunlara kapitalist baskı ve sömürü aygıtlarından kaynaklananları da eklenince kadın için gerçekten kâbuslu bir yaşam kaçınılmaz olur. Kadın olmak belki de en zorda insan olmak demektir. Toplumun yaşadığı kaba baskı ve sömürünün en katmerlisi kadın bedeni ve emeği üzerinde gerçekleştirilir. Kadının da insan olduğunun yeni farkına varılmaktadır. Katı cinsiyetçi onursuz yaklaşım yerini ihtiyacı duyulan bir dosta ve yoldaşa terk etmek arayışına bırakmak durumuna gelinmiştir. En azından bunun tartışılması yapılmaktadır. Kadınla toplumda doğru yaşamak gerçekleşmedikçe anlamlı bir yaşamın yaşanmayacağı bilinmelidir. En anlamlı ve güzel yaşamın tam onurunu kazanmış özgür kadınla gerçekleştirilebileceğini bilerek söylem ve eylemlerimizi geliştirmeliyiz.            

 Ortadoğu toplumunda tarihten günümüze en sıkça yaşanan sorunların başında kabile (aşiret), etnisite ve ulus sorunları gelmektedir. Devletli uygarlık geliştikçe bu yönlü sorunlar da hem yaygınlaşmış hem yoğunlaşmıştır. Uygarlık gelişmeden önce kadında olduğu gibi kabilede de oldukça doğal bir özgür yaşam geçerliydi. Kabile ahlakı çok üstündü. Birey kabilesi için, kabile bireyi için her fedakârlığı yapabilirdi. Gerçek bir birey ve toplumculuk söz konusuydu. Uygarlık yapıları kabilelere el atıp köleleştirmek isteyince tarihin en geniş ve yoğun direniş sürecine de geçilmiş olunuyordu. Başat çelişki köleleşmeye direnen kabile-devlet ilişkisidir. Dağlar ve çöller direniş ortamı olmuşlardır. Savunma, beslenme ve üremenin vazgeçilmez koşuludur. Tarihin kadından sonra en vahşi yüzünün kabilelerden köle derlemek olduğunu iyi bilmek gerekir. Kabileler aşiretleşerek direnişlerini daha da geliştirerek bu sorundan kurtulmak istemişlerdir. Fakat uygarlık güçlerinin silah teknolojisi ve örgütlenmesi çoğunlukla hep üstün gelmiştir. Ortaçağ’da kabile ve aşiret organizasyonlarına milliyet-kavim düzeyine kadar bir örgütlülük eşlik etmiştir. Ulusallığa doğru bir adım daha atılmıştır. Kabile, aşiret ideoloji ve örgütlenmelerine kavim ideolojisi ve örgütlenmesi de eklenmiştir. Çin, Hint ve Ortadoğu’nun tek tanrı dinleri bir nevi kavim dinleri anlamını da kazanmış oluyorlardı. Din ve kavim savaşları iç içe yürüyordu. Grek, Ermeni, Asuri, Arap, Fars ve Kürt kavimleri dinlerini kavim çıkarlarına göre seçiyorlardı. Kimi Hıristiyan kimi Müslüman oluyorlardı. Yahudi kavmi zaten baştan beri din ve kavim sentezi olarak şekillenmişti. Fakat ne kabile, aşiret ideolojileri ne de kavim dinleri yaşanılan sorunları çözme yeteneğinde değildi. Yahudilik baştan itibaren yaşanan bir sorundu. Putçuluktan vazgeçen ilk halklar olan Asuri, Ermeni ve Hellen halkları Hıristiyanlıkta aradıkları barış, kardeşlik ve birliği bir türlü tam yaşama geçiremiyorlardı. Yüzyıllarca Hıristiyanlık uğruna yaşadıkları talihsiz gelişmelere de yol açıyordu. Putçuluğa karşıt temelde yükselen İslam, Arap kabile ve aşiretlerine barış, birlik ve üstünlük getirdiyse de kısa sürede kendini Yahudi ve Hıristiyanlarla çatışma içinde buldu. Din bir kısım sorunlara çözüm olmaya çalışırken büyük bir sorun yumağını da beraberinde getirdi. Özellikle Anadolu’ya sıkışan Ermeni, Helen, Asuri ve Yahudi kavimleri biraz da erken gelişmelerinin kurbanı olarak İslamiyet’le tanışan Arap, Türk, Fars ve Kürtlerin karşısında çok zor sürece gireceklerdi. Yaşadıkları sorunlara kendi aralarındaki bitmek tükenmek bilmeyen mezhep kavgaları da eklenince sorunlar giderek tasfiyelerine yol açacaktı. İspanya yarımadasında Müslümanların yaşadıkları tasfiyelerin benzerini Anadolu’da aynı dönemde ve benzer yöntemlerle Hıristiyanlar yaşayacaklardı.  

Ortadoğu uygarlık tarihi çevreyi yıkım ve inkâr tarihidir. Hem maddi ve manevi kültür olarak uygarlık değerleri neolitik toplum değerlerini inkârla (diyalektik anlamda olumsuzlama) oluştuklarından ötürü tarih böyle akışkanlık kazanır. Hâlbuki neolitik toplum her iki kültür değerleri açısından da ekolojiktir. Manevi dünyasında, dininde çevre canlı ve en yüce değerler olarak kutsallaştırılır. Kadın etrafında gelişen beslenme olanakları ekonominin başlangıcıdır. Doğa ve kadın uyumlu bir birlik içindedir. Canlı bir doğal din anlayışı ana tanrıça ile simgeleştirilir. Maddi üretim araçlarının büyük kısmı kadın icatlarıdır. Beslenme ve giyim kültürü de kadın damgasını taşır. Tüm bu değerler uygarlıkla inkâra uğrayacak ve erkeğin hegemonyası altında kâr ve baskı araçlarına dönüştürülecektir. Toprak ana hakir görülecektir. Kutsal kitaplar erkekler için “kadınlar tarlanız, istediğiniz gibi sürün” der. Daha da vahimi Sümer kentleri kâr amaçlı toprağı sürekli kullandıklarından tuzlanmaya yol açarak doğal çölleşme tehlikesini suni çölleşme ile besleyip büyütmüşlerdir. Mezopotamya’nın çölleşmesinde uygarlaşmanın rolü çok olumsuzdur. Uygarlığın manevi dünyasında doğa, çevre, toprak hep hakir görülür. Aslında bu yaklaşım ideolojiktir. Zıttına geliştiği tarım-köy toplumunu aşağılamak ve kolayca yönetmek içindir. Uygarlık ideolojik olarak öyle bir dünya imgesi yaratmıştır ki sanki insanlığın düşmanı ve hesap vermesi içindir. Yine Kutsal Kitaplar “orası imtihan yerinizdir sadece” der. Diğer taraftan devletliler bu dünyada kendi cennetlerini yaratırken icat ettikleri dinlere de hiç inanmamışlardır. Çünkü kendilerinin icat ettiklerini iyi bilmektedirler. Öte yandan jeobiyolojik ortamla iç içe oluşan toplumsal gelişme; uygarlık tarihi ilerledikçe (aslında sürekli geriledikçe olmalıdır) bu özünü ideolojik olarak inkâra zorlanacak, hayali, soyut öte dünya imgeleriyle zıttına dönüştürülecektir.

 Ortadoğu toplumu evrensel tarihte sınıf, hiyerarşi ve iktidar sorunlarıyla en erken tanışandır. İktidar öncesinin ilk hiyerarşi düzeneğinin gençler ve kadın üzerine kurulduğunu bilmekteyiz. Zorba ve kurnaz erkek +  şaman ve rahip + tecrübeli yaşlı adamlar ittifakı tüm hiyerarşilerin ve sonradan gelişecek iktidar ve devletlerin protipidir.  Tüm toplumsal sorunların ana rahmidir. Aşağı Mezopotamya’da Uruk kent hegemonyasından önce El Ubeyt hiyerarşik dönemine (MÖ 5.000 – 3.500) tanık olmaktayız. Tüm Mezopotamya’ya yayılmış bir hiyerarşi söz konusudur. Büyük ev ve aile etrafında örülü bir sistemdir. Hanedanlık sisteminin başlangıcıdır. Kadının, gençlerin ve üst hiyerarşik tabaka dışındakilerin sistemik bir köleleşmeye tabi tutuldukları dolayısıyla toplumsal sorunun ilk defa temellendiği bir dünya imgesi ve pratiği oluşturulmaktadır. Mezopotamya bir de bu sistemin küresel önderi olma gerçeğine sahiptir. Hanedan ve ailecilik ideolojisinin de kökenidir. Ortadoğu’da halen her iki kurumun çok güçlü olması bu tarihsel nedenle de yakından bağlantılıdır. Toplumun erkek önderlikli bu en eski kurumları tarih boyunca sürekli gelişim göstermişlerdir. Hanedanlık temel iktidar odağı ve devlet biçimine dönüşürken ailecilik tüm toplumların resmi ana hücresine dönüşmüştür. Hanedanlar ve ailelerin kuruluş ve yıkılışları için tarih boyunca yürütülen iktidar savaşlarının haddi ve hesabı yoktur. Toplumlar adeta bu savaşlarla sadece sorun kaynağına dönüştürülmüyor adeta içten içe tüketiliyorlar.           

 Hanedanlık sistemi, ideolojik ve yapılanmanın iç içe geçtiği bir bütünlük olarak anlaşılması gerekir. Kabile sisteminin içinden gelişmekle beraber onun inkârı ve üst tabaka, yönetici aile çekirdeği olarak kendini oluşturur. Çok katı bir hiyerarşisi vardır. Ön hâkim sınıftır. İktidar ve devletin prototipidir. Erkek ve erkek evlat esasına dayalıdır.  Çok sayıda erkeğe sahip olmak iktidarı için önemlidir. Bu husus çoklu kadınla evlenme, harem hayatı ve cariye sistemine yol açmıştır. Bazı erkeklerin onlarca kadına ve yüzlerce çocuğa sahip olması hanedanlık ideolojisiyle bağlantılıdır. İktidar ve devlet öncelikle hanedan içinde üretilir. En önemlisi hanedan başta kendi kabile ve aşireti olmak üzere dışındaki diğer kabile sistemlerini ilk sınıflamaya köleliğe alıştıran kurumdur. Ortadoğu uygarlığında hanedansız iktidar ve devlete neredeyse rastlamak mümkün değildir. Hanedan gerçekliğinin köklülüğü ve iktidar-devlet için hazırlık okulu teşkil etmesinden ötürü böyledir.            

Hanedanlığın resmi ideolojiye dönüşmesi aile yapısına da damgasını vurmuş, “ailecilik” biçiminde alt ideolojiye yol açmıştır. Aileden aileye fark vardır. Tarih boyunca ve tarih öncesinde kadın-erkek beraberliğinin çok farklı biçimleri mevcut olmuştur. Özellikle kadın ağırlıklı klan aile tipi çok yaygındı. Bu aile tipinde erkek-koca pek tanınmaz. Dayı ve çocuklar daha çok önemlidir. Diğer bir tip erkek-kadın ikiliğinin denk olduğu tiptir. Sanıldığının aksine bu tip de tarihte yaygın yaşanmıştır. Erkeğin aile reisliğindeki sistem çok sonraları ve hanedanlık-iktidar-devlet üçlüsünün izdüşümü olarak geliştirilmiştir. Esas hedefi kadınlarını ve çocuklarını üst tabakaların hanedan, iktidar ve devlet çıkarları için yetiştirmektir. Bağımlı uydu kişilikler yaratmaktır. Hiç de gerekmediği ve çok ağır toplumsal sorunlara yol açtığı halde çok karılı ve çocuklu ailenin temelinde bu iktidar ve devlet çıkarı vardır. Hanedan gibi her aile reisi de ona öykünerek, çok karılı ve çok çocuklu olmayı bir güç ve yaşam garantisi olarak görür. Topluma hâkim zihniyet bu yönü sürekli teşvik eder. Hâlbuki çözümden ziyade tüm toplumsal soruna kapı aralanmış olur. Bu durumun resmi ideolojinin gereği olduğu dince de desteklenerek pekiştirilmek istendiğini bilmek toplumsal sorunları kavramak için önemlidir. Günümüz Ortadoğu toplumunda halen güçlü olan hanedancılık ve ailecilik kültürü yol açtığı aşırı nüfus, iktidar ve devletten pay alma hırsı nedeniyle sorunların ana kaynaklarındandır. Kadının aşağılanması, eşitsizliği, çocukların eğitimsizliği, aile kavgaları, namus sorunu hep ailecilikle bağlantılıdır. Adeta iktidar ve devlet içi sorunların küçük bir maketi aile içinde kurulmuş gibidir. Aileyi çözmek iktidar-devlet-sınıf ve toplumu çözmek için şarttır.  

 Eğer aile ve hanedan iktidar merkezli kurulmuşlarsa toplumda iktidarcılık ve devletçilik ideolojisi ve pratiğinin en gözde konular olması anlaşılırdır. Ortadoğu’da sürekli iktidar ve devlet sorunlarının yaşanması, üzerinde yükseldikleri toplumun ailecilik ve hanedancılıkla kaplanmış olmasındandır. Karşılıklı birbirini besleyen sorunlardır. Bu konuda sorunların ideolojik yönünü kavramak çok önemlidir. Sorun çözme aracı olarak düşündükleri iktidar ve devlet gücünün tersine sonuç doğurduğu, güçsüz, yaratıcısız, kölelikle dolu bir yaşam ürettikleri halen Ortadoğu toplumunun zihniyetinde anlaşılmaktan uzaktır. Bu ilişkiler yumağını sorunların ana kaynağı olarak yorumlamamız bu nedenledir ve çok önemlidir. Çok erkenden fark ettiğim bu durum nedeniyle demokratik ideoloji ve örgütlenmelere, tartışma ve eylemlere büyük ilgi gösterdim. Yaşam bana, toplumsal sorunların çözüm yolunun buradan geçtiğini her geçen gün daha fazla öğretiyordu.            

         Ortadoğu merkezi uygarlığı toplumun bu üç temel olgusu ve kavramsal ifadesiyle çelişki içinde ve zıtlaşarak gelişmiştir. Aralarında temel bir diyalektik ilişki mevcuttur. Uygarlık toplumu (kent-sınıf-iktidar) ne kadar gelişirse ahlak, politika ve demokrasi o denli gerileme yaşar. Aynı zamanda aralarında o denli bir gerilim ve mücadele yaşanır. Sümer destanlarında özellikle kadın, çiftçi ve çobana ilişkin söylemlerde bu süreci izlemek mümkündür. Bu gerilim ve mücadele gerçeğini dile getirmektedir. Daha sonraki destan ve dinsel metinlerde bu üçlünün (toplumun temel direkleri) sesini pek duyamayız. Demek ki mücadeleyi kaybetmişlerdir. Buna karşın kabile ve aşiret destanları halen canlıdır ve günümüze kadar ulaşmışlardır. Demek ki ahlak, politika ve demokrasi geleneğini tümüyle kaybetmemişler. Daha üst bir soyutlama olarak tek tanrılı dinler, Firavun ve Nemrut’tan çok bahsederler. Yine demek ki en azından başlangıç itibariyle ahlaki, politik ve demokratik adımların sahibidirler. Avrupa uygarlığına dayalı ahlak, politika ve demokrasi anlatımları çok eksik, temelsiz ve burjuvacadır. Burjuvazi gibi en bencil bir sınıfın bakış açısından ahlak, politika ve demokrasi olgusu ve kavramsal ifadelerinin tarihsel gelişimini dolayısıyla gerçekliğini bütünlük içinde kavramak mümkün gözükmemektedir. Batı’nın bu yönlü bilimine oldukça eleştirel yaklaşmak gerekir. 

Ortadoğu’da Kadın, Hanedanlık, Aile, Nüfus Sorunu ve Kadın Devrimi

 Tarihin şafak vaktinde görkemli toplumsal kimliğiyle ana tanrıça rolünü kendine yakıştıran kadın, ne yazık ki, günümüz Ortadoğu’sunda en değersiz meta konumuna indirgenmiştir. Başlı başına trajik bir öyküsü olması gereken bu tarihi fazla açma imkânından yoksunuz. Ama sonuçlarını eleştirebiliriz. Kadın etrafındaki insan eliyle sağlanmış sis bulutlarını dağıtarak gerçeğini keşfetmek ivedi toplumsal görevlerin başında gelmektedir.      

     Ortadoğu toplumsal kültüründe güçlü yaşandığı çeşitli kanıtlarla desteklenen anaerkil düzenden sonra gerçekleştirilen ataerkil düzen (M.Ö.5000’li yıllardan beri yükselişe geçtiği gözlemlenmektedir) bir güç, ilk toplumsal baskı ve istismarın denendiği sistemi ifade eder. Çocukların ve malların egemenliğinin erkeğe, babalık kurumuna geçtiği köklü kadın karşıtı bir devrimdir. Tutucu, baskıcı ve istismarcı düzene yol açmasından ötürü daha çok bir karşı-devrimdir. Çok çocuk sahibi olmak ilk mal düzeni olsa gerek. Çocuklar ne kadar çoğalırsa güç ve mal, mülkiyet sahibi olmak o denli artar. Ataerkillik, hanedanlık ve mülkiyet arasındaki ilişki açıktır. Hanedanlık klandan daha büyük bilincine varılmış, mülkiyeti tanımış ilk geniş aile kurumudur. Ataerkilliğin ilk biçimidir. Kadının çocuklar ve mallar üzerindeki sahipliğinin gerilemesi, düşüşüyle el ele gider. Ana-tanrıça kültürü yerini erkek kral-tanrılar kültürüne bırakır. Sümer kültüründe bu gelişmeler çarpıcı gözlemlenir. Evlilik, aile kurumu uygarlık tarihi boyunca hanedanlık modelinin etkisi altında gelişir. Erkek-kadın güç dengesine dayalı evlilik daha sınırlı yaşanır. Hanedanlık bir erkek egemen ideoloji ve iktidar tekeli olarak kabul gördüğünden veya ettirildiğinden ötürü baskın çıkan evlilikler baba otoritesini tanımak zorundadır. Kısacası doğal değil inşa edilmiş, otoriter istismarcı mikro düzenlerdir. Kapitalist modernite bu düzeni daha da geliştirmiştir. Hukuk alanında kadın lehine yapılan düzenlemeler fiili eşitliği sağlamaktan uzaktır. Evliliği; uygarlığın damgası altında geliştirilmiş, erkek egemenliğinin, toplumsal cinsiyetçiliğin meşrulaştırıldığı bir kurum olarak tanımlamak mümkündür. Hiyerarşi, iktidar ve devlet tekelinin en yaygın ve toplumun hücresi niteliğindeki birime yansımış halidir. Özüyle, görünüşü, meşrulaştırılması arasında örtük bir çelişki vardır. Kadın şahsında toplumun genel köleliğini en iyi kamufle eden kurum niteliğindedir. Kadının karılaştırılmasıyla (düşürülme, alçaltılma, erkeğin uzantısı haline getirilme) başlayan süreç esas alınarak toplum da adım adım karılaştırılır. Erkek köleliği, kadının karılaştırılmasından sonra ve onunla hep iç içe yürütülmüştür. Kadında uygulanan ve sonuç alınan kölelik, karılık daha sonra erkeklere ve ezilen sınıflara benimsetilecektir. Uygarlıkla gelişen bu süreç kapitalist modernite ile zirve yapar. Faşizm, toplumun karılaştırılma sürecinde özel bir anlama sahiptir. Teslim alınmış toplumu ifade eder. Modernite iğdiş edilmiş ………………………….. (bir satır okunamadı) karısı ve koca edilmiş genel karı toplumunu ifade eder. Süreklileşen sermaye birikimi başka türlü topluma fırsat tanımayacak kadar saldırganlığı, barbarlığı gerektirir. Köleliğin, tecavüzün namus adı altında hem meşrulaştırılıp, hem derinliğine uygulandığı alandır.     

Ortadoğu toplumu ikinci bir tarım-köy devrimine ihtiyaç duyduğu gibi ikinci bir kadın devrimine de ihtiyacı vardır. Anaerkillik neolitiğin kadın devrimidir. Daha doğrusu muhteşem neolitik devrim bir kadın devrimiydi. İnsanlığın halen mirası üzerinde geçindiği bir devrimdir. Ataerkin, uygarlığın ve modernitenin karşı-devrimiyle yıkılan ve kadının en derin köleliği, sömürüsünü doğuran tüm topluma yaygınlaştıran bu büyük karşı-devrim günümüzde sistematik krizini ve kaotik durumunu bütün toplumsal alanlarda yaşıyor, çözüyor. Kadına dayatılanın yaşama ihanet olduğu anlaşılıyor. Yaşanmak isteniyorsa öncelikle bunun kadınla yeniden karşılıklı bilgelikle güç dengesi içinde güzellik, yücelik duygularının üretilmesi ve paylaşılmasının başarılması gerekiyor. Bu gerçeğin inşa edilmesi, hakikatine varılması gerekiyor. Bu konuda tekilin ve evrenselin yani somut kadın ve erkekle; ideal soyut erkek ve kadınlığın iç içe yaşanması gerekiyor. Yaşanması için bilincinin ve iradesinin oluşturulması gerekiyor. Mülk olarak, sahip olarak birbirini köklü olarak terk etmek gerekiyor. Geleneksel namus yerine güzelliğin ve soylu kişiliğin çekiciliğini geçerli kılmak gerekiyor. Köklü bir kadın devrimi dolayısıyla erkeğin zihniyet ve yaşam değişikliği yaşanmadan yaşamın kurtuluşu olanaksızdır. Çünkü yaşamın başat kendisi olan kadın kurtulmadan yaşamın kendisi hep bir serap olarak yaşanacaktır. Erkeğin yaşamla, yaşamın kadınla barışması sağlanmadıkça mutluluk da boş bir hayal olacaktır. Kadın ve özgür yaşam için toplumsal gerçekler sınırsızdır. Ortadoğu toplumu, kadını yaşadığı uygarlık ve fethine uğradığı moderniteyle düşürüleceği kadar düşürülmüş, kendisi olmaktan çıkarılmış, nesne konumuna getirilmiştir. Toplumsal sorunun kadın üzerinde çözümlenmesi ve çözümüne aynı olgu üzerinden gidilmesi doğru bir yöntemdir. Sorunların anasına ancak çözümlerin anası yani kadın devrimi dayatılarak hakikate doğru adımlarla varılabilir.

 

REBER APO’nun savunmalarından derlemeler.

 

 

 

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com