| |
Modernitenin maskesini düşüren kurum yine ailenin iflas
durumudur.
Kapitalist modernizmde, uygarlık (sınıflı kent uygarlığı) tarafından
karılaştırılması (en gelişkin köle) tamamlanan kadına ek olarak, erkeğin
de (vatandaşlık sayesinde) iğdiş edilip karılaştırılmasıyla toplumun
genel karı gibi güdümü (Hitler’e göre toplum karı gibidir) sağlanmıştır.
Toplum ulus-devletin binek atı ve avradı gibidir.
İtiraf etmeliyim ki, bir dönem ben de modernite hastalığına tutularak,
ana-baba dahil, her şeyinden kaçmak istedim. Hayatta en büyük yanılgımın
bu olduğunu kendime sıkça itiraf ederim. Ama Bradway’ın gözleminden
tümüyle kopmadığımı biliyorum; o eteklerin çocuğu olarak, dağların
başını tanrı ve tanrıçaların kutsal tahtı, eteklerini ise bolca
yarattıkları cennetin köşe parçaları olarak görüp hep dolaşmak istedim.
Adım daha çocukken ‘dağ delisi’ olarak çıkmıştı. Sonradan öğrendim, bu
yaşam daha çok tanrı Dionysos’a aitmiş. Peşinde ve paşında (Kürtçe,
önünde ve arkasında) Bakha’lar adlı özgür ve sanatkâr kızlar grubu
dolaşırmış. Birlikte yiyip içip eğlenirlermiş. Bu tanrısal yaşamı
sevmiştim. Filozof Nietzsche de bu tanrıyı Zeus’a tercih etmiş. Hatta
birçok özdeyişinin altına ‘Dionysos’un Çömezi’ unvanını atarmış.
Köydeyken ve dinin gereklerine pek uymasa da, kızlarla nişan, baş göz
oyunlarından çok, birlikte oynamaya çok istekliydim. Doğalı da bana göre
böyle olmalıydı. Hâkim kültürün kadını kapatmasına asla hoşgörü
göstermedim. Namus dedikleri kanunu tanımadım. Halen kadınla sınırsız
özgür tartışmaya, oynamaya, yaşamın diğer tüm kutsallarını paylaşmaya
yanıtım ‘evet’, ama birbiriyle adına ne dersek diyelim, gerekçesi ne
olursa olsun, güç temelinde ve mülkiyet kokan köleliklere, bağlılıklara
ise sonuna kadar ‘hayır’dır.
Uygarlığın büyük aşamalarından biri sayılan Yunanlılarda gençler resmen
tecrübeli bir erkeğe ‘oğlan’ olarak sunulurdu. Uzun süre bunun nedenini
çözememiştim. Sokrates gibi bir filozof bile “Önemli olan oğlanın
sürekli kullanılması değil, efendisinden terbiye görmesidir” der.
Buradaki mantık, gaye gençlerin oğlan olarak sürekli kullanılmasından
ziyade, kadınsı özelliklere hazırlanmasıdır. Daha da açıklayıcı olarak,
Yunan uygarlığı da karılaşan bir toplum ister. Soylu, asil gençler
oldukça, bu toplum oluşamaz. Bu toplumun oluşması için kadınsı
davranışları içselleştirmeleri gerekir. Tüm uygarlık toplumlarında
benzer eğilimler vardır. Oğlancılık bu toplumda çok yaygındır. Öyle bir
hal almıştır ki, her efendinin oğlan sahibi olması gelenekselleşmiştir.
Oğlancılığı bir bireysel cinsel sapıklıktan, hastalıktan ziyade, sınıflı
toplumun, iktidar toplumunun yol açtığı sosyal bir olgu olarak
anlamlandırmak önemlidir. Cinsellik ve iktidar uygar toplumda toplumsal
bir hastalıktır. Hem de kanser gibi. Birbirleri olmaksızın edemedikleri
gibi birbirlerini çoğaltırlar: Tıpkı kanser hücrelerinin çoğalması gibi.
Kaldı ki, bireysel kanserlerle toplumsal kanser arasındaki ilişkiyi
kapitalist modernitede daha kapsamlı yorumlayacağız.
İnsan toplumunda cinsellik ve üremeyi daha yakından tartışacağız. Yaşamı
tekrarlama niteliğinde sürdürme garantisi veren cinsel eylemdeki hazzı
‘aşk’ olarak değerlendirmek büyük hatadır. Tersine, cinsel eyleme dayalı
haz aşkın inkârıdır. Kapitalist modernite cinsiyetçiliği kanser gibi
çoğaltarak, aşk adı altında toplumu öldürmektedir. Gerçek aşk evrenin
oluşum dilinden duyulan büyük heyecandır. Mevlana’nın “Âlemde ne
varsa aşk imiş, gerisi kıyl u kal imiş” sözü hakiki bir aşk yorumu
olabilir. Aşk cinsel hazzın aşılmasına, daha doğrusu insan ahlakındaki
karşılıklı özgürlük düzeyinin gelişimine bağlıdır. Cinsel şehvet
özgürlük yitimiyle, maddi hareketsizlikle de bağlantılıdır. Sadece
kadın-erkek arasında değil, tüm evren unsurları arasındaki aşkı oluşum
ahengine bağlamak en doğrusudur
Günümüzde medyanın sunduğu ve orduların sağladığından belki de katbekat
daha fazla itaate ve düzen düşkünlüğüne katkı sunan kadın sunulmaları!
Kapitalizmle mücadelede yoğunlaştığımda, aklıma hep karı-koca ilişkisi
düşer. Eğer koca ortama göre karıya normal bir yaşam sunmuşsa, bu kadını
kocaya karşı mücadeleye çekmek ne kadar zorsa, işçiyi de eğer dolgun bir
ücret vermişse, efendisi kapitaliste karşı mücadeleye çekmek o denli
zordur. Bırakın özgürleşmeyi, basit bir ücret sınırında bile kapitalist
efendiye karşı takla atan işçi, toplumsal çokluklara karşı artık
efendisinin sistematiğinin bir uşağıdır. Hele işsizler ordusu çığ gibi
büyürken, konumu güvencede olan bir işçi aynen devlet memuru kadar,
belki de ondan daha fazla kendini güvencede sayar.
Kapitalist modernite, tüm liberal süslemelere rağmen, eskiden kalma
statüyü özgür ve eşit kılmadığı gibi, ek görevler yükleyip kadını
eskisinden daha ağır bir statü altına almıştır. En ucuz işçi, ev işçisi,
ücretsiz işçi, esnek işçi, hizmetçilik gibi statüler durumunun daha da
ağırlaştığını gösterir. Üstelik en magazinel varlık, reklâm aracı olarak
istismarı daha da derinleştirilmiştir. Bedeni bile en çeşitli istismar
aracı olarak, sermayenin vazgeçmediği meta düzeyinde tutulur.
Reklâmcılığın sürekli tahrik aracıdır. Özcesi, modern kölenin en verimli
temsilcisidir. Hem sınırsız zevk aracı, hem en çok kazandıran köleden
daha değerli bir mal düşünülebilir mi?
Kadını kutsal ana, temel namus, vazgeçilmez, onsuz olunmaz eş
statüsünden çıkarıp bir özne-nesne toplamı olarak araştırmaya almak
gerekir. Tabii bu araştırmaları aşk soytarılıklarından öncelikle korumak
gerekir. Hatta araştırmanın en önemli bir boyutunu aşk adı altında
örtbas edilen büyük alçaklıkları (başta tecavüz, cinayet, dayak, bini
bir para eden küfürler) sergilemesi gerekir. Heredot’un deyişiyle “Tüm
Doğu-Batı savaşları kadın yüzünden olmuştur” sözü ancak bir gerçeği
açıklayabilir. O da sömürge olarak değer kazandığı, bu nedenle önemli
savaşlara konu edildiğidir. Uygarlık tarihi böyle olduğu gibi,
kapitalist modernite bin kat daha ağır ve çok yönlülük kazanmış bir
kadın sömürgeleştirilmesini temsil ediyor. Kimliğine kazımış oluyor. Tüm
emeklerin anası, ücretsiz emeğin sahibi, en düşük ücretli işçi, en çok
işsiz, erkeğinin sınırsız iştah ve baskı kaynağı, düzenin çocuk doğurma
makinesi, yetiştirme ebesi, reklam aracı, seks-porno aracı vb. olarak
sömürgeleştirilmesi uzayıp gider. Kapitalizm, hiçbir sömürü düzeneğinde
olmadığı kadar kadına ilişkin sömürü düzeneği geliştirmiştir. İstemesek
de tekrar tekrar kadın statüsüne dönmek acı oluyor. Ama gerçeklerin dili
sömürülenler için başka türlü de olmuyor.
Kadın ve çevre sorunlarına ilişkin hareketlerin moderniteyi aşmadan
amaçlarına tutarlı olarak yürümeleri mümkün değildir. Kendilerini
demokratik toplum hareketinin bütünlüğüne bağlamaları tutarlılık ve
başarı için şarttır.
Endüstriyalizm, Kadın ve Aile
Endüstri kapitalizmi çağında tarım-köy toplumundan sonra dağılan ikinci
önemli toplumsal kurum aile ve kadındır. Batı sosyolojisinin ört bas
ettiği önemli bir konu da aile ve kadındır. Neden ve nasıl yıkıma
uğratıldığını açıklamaya yanaşmamaktadır. Bu gerçeklik ilk çağdaki
kölelerin aile hakkının olmamasıyla bağlantılı olarak izah edilebilir.
Artan işsizlik ve yoksulluk karşısında uygarlık toplumunda
gelenekselleşen aile kurumunun maddi koşulları büyük oranda ortadan
kalkar. Ailenin toplumsal anlamı kalmaz. Birey toplumdan kopartılırken
bu konuda kadına düşen pay çok zalimane bir biçimde kendini sokağa ve
hiç istemediği doğasına aykırı koşullar dayatan egemen erkeğe teslim
olmadır. Kadın köleliği reklamının yapıldığı gibi bu çağda özgürlük
kazanmamıştır. Doğası metalaştırılmadık tek bir hücresinin
bırakılamayacak denli derinleştirilmiş bir piyasa köleliğidir.
Endüstriyalizm çağında yaşanan krizlerin en önemli bir unsuru, aile ve
kadın üzerinde yaşanmaktadır. Sadece yoğun boşanmaları, sokak çocukları
biçiminde değil toplumsal cinsiyetçiliğin sınır tanımaz iktidarcılığı ve
sömürücülüğü bu krizin, çöküşün derinliğini yansıtmaktadır. Toplumun
aile ve kadını sorunu; özgür yaşamın en temel unsurları olarak teorik ve
pratik düzeyde büyük çabalara ihtiyaç göstermektedir.
Modernitenin birinci sacayağı olan kapitalizmin kendisi sistem olma
şansını yakaladığı zaman tarih öncesi ve sonrasının ana
toplumsallıklarını tasfiyeyle işe başlamıştı. Öncelikle “cadı kadın avı”
sloganı altında kadın toplumsallığının ayakta durmaya çalışan gücünü
ateşte cayır cayır yakmıştır. Cadı kadın avı sermayeden bağımsız
düşünülemez. En derin kölelik olarak kadın üzerindeki hegemonyasını inşa
etmek için bu yakma sahneleri son derece işine gelmiştir. Eğer günümüzde
kadın en kahpeleşmiş haliyle sistemin hizmetindeyse bu hale gelişinde
çıkış aşamasındaki yakılışlarla sıkıca bağından ötürüdür. Yakılmanın
anıları kadını Avrupa’da erkeğin sınırsız hizmetine sokmuştur. Sistem,
kadından sonra tarım-köy toplumsallığını da acımasızca yıkmıştır.
Komünal, demokratik yanı ayakta kaldıkça azami iktidar ve kâr
sağlanamayacağından bu toplumsallığın hedeflenmesi kaçınılmazdı. On
binlerce yıllık insan direnişinin, acılarının, sevincinin anlam ve
hakikatinin zemini olan bu toplumsallıkların tasfiyesi sağlandığı oranda
sistemin çıkış şansı artar. Tüm uygulamalar (16. yüzyıl ve sonrası
Avrupa’sında ve dünyada) bu gerçekliği doğrulamaktadır. Modernite öncesi
toplumun sınırlı da olsa hakikatini ifade eden Kilise’ye karşı savaşı da
bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Şüphesiz kendi içinde yanılmalı bir
toplumsallığın ifadesi olarak Hıristiyan evrenselliği eski iktidar ve
sömürü tekelinde pay sahibi olsa da toplumu savunmanın en önemli
mevzilerindendir. Kapitalizm bu mevziiyi de etkisizleştirmeden çıkış
sağlayamazdı. Büyük din savaşları bu hakikatin ifadesidir.
Post-modern dönemde moderniteyle faşizm, soykırım, totalitarizm,
otoriterizm, toplumsal cinsiyetçilik, milliyetçilik, endüstriyalizm,
iklim değişikliği ve her tür çevre yıkımı, iktidarın azamileşmesi,
toplumun karılaştırılması, metalaştırılması, aklın analitikleşmesi,
ruhun boşalması, bireylerin posalaşması, herkesin herkesle
savaştırılması, toplumun dağıtılması, tarımın yıkılması, maskeli kral
tanrıların yerine çıplak ve maskesiz birey-tanrıların alması, yaşamın
büyüsünü yitirmesi, kadının soyluluğunu ve güzelliğini yitirmesi ve
azami fahişeleşmesi, ahlak yerine tecavüzcülüğün egemen olması, yaşam
anlamına gelen farklılaşmanın yerini ölüm anlamına gelen homojenliğin
alması, politikanın bitimi ve yerine iktidarın ikamesi vb. binlerce
olumsuzluk arasındaki ilişkileri çözümlemek daha kolaylaşmakta ve
olasılık dâhiline girmektedir. Post-modernite kendi başına devrim
değildir. Ama modernitenin katı dinsel kalıplarını kırılgan hale
getirmekte, ortamı yumuşatmaktadır. Anti-modernite devrimi; açık ki
bütünlük içinde parçalılık, evrensellik içinde yerellik, uzun süre
içinde anlık yaklaşımı içinde; anti-kapitalist, anti-ulusdevletçilik ve
anti-endüstricilik temelinde; sosyalist, demokrasist ve ekolojist amaç
etrafında; farklı yapılanmaların öz savunma ve kendiliklerini
anlamlandırma ve hakikatleştirmesi olacaktır.
Kapitalizm
bir etken olarak toplumsal antiteden sadece proleter oluşturmaz.
Toplumsal varlıktan proleter tiplemeyi çeker. Fakat bu çekişte bile
proleterle birlikte bu proleteri çektiği topluma karşı çoğunlukla
ittifak halindedir. Marksistlerin feodal topluma karşı proletaryanın
burjuvaziyle geçici ittifak dedikleri olay, olgu budur. Fakat
hatalarının temelini oluşturan bir anlatımdır. Kapitalizm asıl olarak
toplumdan ücret denilen bir taviz karşılığında proletarya adı altında
bir ajan derlemekte, oluşturmaktadır. Eski topluma karşı ittifak değil,
ihanet yapılmaktadır. Kaldı ki toplum gibi evrenin en harika bir esnek
zekâ doğasına karşı bir istismarcı, tıpkı bir kadını kullanır gibi
efendice bir kullanıcılık yapılmaktadır. Binlerce yıllık efendiler
(Rabler, krallar, zorbalar) mirasını da kullanarak kâr adı altında
sistemli ve sürekli olarak toplumun tümünden, varlıksal olarak değer
aşındırmaktadır. Sadece kâr olarak değer değil, o toplumun tüm maddi ve
manevi kültürel değerleri istismar edilmektedir. Bu durumda kapitalizm
toplumu en çok ve sistemlice, sürekli olarak karşısına alan, sömüren
TEKELCİ DOKU’nun kendisi olmaktadır. Bu anlamda toplumla ilgilidir.
Üzerinde etkilidir. Ama hâkim sistemini kurarak; eski ticari, parasal ve
iktidar sahiplerini kendi önderliğinde eriterek, işçi ve zanaatkârları
yedekleri haline getirerek, entelektüellerden ideolojik hegemonya inşa
ederek bu etkiyi, istismarı gerçekleştirmektedir. Toplumun antitesini,
varlıksallaşmasını bilimsel ifadeye kavuşturmak istiyorsak “kapitalist
toplum” olarak adlandırılan dokunun bu özde ve biçimlerde geliştiğini
anlamak doğru belirlenimlerin gereğidir. Sürecin bu karakteristik
yapısını görmeden, işleyişinin bu niteliğini kavramadan toplum adına
“BİLİMCİLİK” yapmak kaba POZİTİVİZM’den öteye gitmez.
Modernitenin maskesini düşüren kurum yine ailenin iflas durumudur. Batı
uygarlığında ailenin iflası sadece toplumsal bağların zayıflığını
göstermez. Toplumla olan çelişkisinin, krizin ve kaotik durumun
derinliğini gösterir. Nasıl ki kadın köleliği toplumsal köleliğin
düzeyini belirtiyorsa; kadın-erkek ilişkilerindeki kaotik durum da
günümüz kapitalist modernitenin çelişkisini ve kaotik durumunu yansıtır.
REBER APO’nun savunmalarından derlemeler.
|
|