| |
KADINDA
ÖZETLENEN DOĞA
Kadın
ve doğa ikilemi son yılların en çok ilgi odağı hali alan bir konu
olmakta. Üzerine en çok yoğunlaşmayı, araştırmayı ve düşünmeyi
gerektiren konu olması itibarı ile önem kazanan bir konum arz etmekte.
Günlük yaşam içinde, ilişkilerde ve toplumsal yapılarda bu konum çok
rahatlıkla görülebilecek bir durumda. Şimdi bir düşünelim bakalım hiçbir
çiçeğin adının Ali, Veli, Haydar, ya da Hüseyin olduğu duyulmuş mu?
Hiçbir erkek adı veya ismi reyhan, bınevş, şilan, menekşe, çiğdem, lale,
sorgul, nergis vb. olmaz. Bunun nedeni nedir diye bir soru sorulursa
eğer, cevap çok karmaşık, bilenemeyecek bir soru değildir. Hiçbir
günümüz erkeği çiçek yetiştirmeye, ot toplamaya, doğayla baş başa
kalmaya meyilli değildir. Neden? Çünkü kadının doğayla ilişkisine ana
çocuk ilişkisi kutsallığında bakamıyor da ondan. Erkek, kadın gibi
doğayla yaşamsal, canlı bir ilişki içerisinde değildir de ondan. Erkek,
kadın kadar doğayı hissedemiyor, onunla doğrudan bağ kuramıyor da ondan.
Kendinin onsuz olamayacağı gibi önemli bir gerçeklikten uzaktır da
ondan. Hep yalana, kandırmaya dayalı erkek toplumu ve karakteri hiçbir
zaman bu ilişki yumağı içerisine kendisini yerleştiremedi. Bin yıllardır
yaratılmak istenen ve egemen erkek zihniyetiyle örülen inkâra, sömürüye,
talana dayandırılmak istenen bir zihniyet söz konusudur. Ve bu ince ve
kurnazca örülen örgü yaşamın ince ayrıntılarına bakabilmeyle ve görüp
anlamlandırmayla bağlantılı sorunlar olmakta.
Toplum, yaşamının yüzde 98’lik gibi büyük bir bölümünü ana kadın
etrafında şekillenen ahlaklı ve politik yapılanmaya sahip olarak
yaşamıştır. Toplumsal doğacılık yanı ağır basan, ekolojik bir denge
içerisinde yaşam örülmüştür. İnsanlığın bu kadar uzun süre anacıl doğal
toplum sistemiyle varlığını devam ettirmesi, sürekli gelişim kaydederek
ve kendisini yenileyerek varlık bulması, doğayla güçlü bağını korumasına
bağlanabilir. Çünkü kadın ana toplumu öyle bir toplum ve sistemdir ki
herkesin kendi biricikliğinde katılımı esastır. Toplumda herkesin gücü
oranında katılımının esas alan, herkesin kendini ifade hakkının olduğu,
eşitlikçi, adaletli, ahlaklı bir sistem oturtulmuştur. Bunu da kadının
oturtmuş olduğu sistem, yaşam etrafında örmüş olduğu bağ ve doğayla
uyumunda yaratmış olduğu denge açıklayabilir ancak. İnsanlığın ilk
oluşum anından itibaren toplumsallaşmayı geliştirmesini, doğayla iç içe,
dost bir yaşam geliştirme şansını ana etrafında gelişen toplumsallılığa
borçlu olduğunu belirtmek bu anlamda yerinde olur. Kadının sosyal ilişki
yoğunluğu anlamında özellikle çevreyle, doğayla, yine canlılıkla bağı da
bu çerçevede önem kazanmakta diyebiliriz. Doğa, insan ve diğer
canlılarla arasında öyle bir bağ vardır ki ana-çocuk ilişkisini
aratmayan, doğayı ve diğer canlıları bağrında yaşatan, kendisi de doğa
ve canlıların bağrında yaşamını sürdüren bir yoğunluktadır.
Ana kadın etrafında gelişen toplumsallılığın kolektif düşünce ve üretim
biçimi de yaşamın kutsallık kazanmasında büyük önem taşıyor. Ahlak
kolektif düşünce, yaşam biçimini ifade ederken, politika kolektif iş
yürütme rolü oynar. Politika toplumun ortak çıkarını gözettiği için
vazgeçilmez önemdedir. Ve bu ahlak olmadan çok fazla bir şey ifade
etmez. Ahlak ve politika toplumun vazgeçilmez iki ana kural gücü olarak
varlık ve değer kazanır. Toplum çok uzun süre bu toplumsal değerlerle
yaşamını sürdürebiliyor. Huzurlu, kendine yeten, kutsallıklarla dolu
uzun bir süre. Toplumsal yaşamın anlam yüklü duygusal zekâsıyla,
toplumsal üretimin çokluğu ve kolektif değerlere taşırılmasıyla geçen
çok uzun bir süre. Ne zaman ki ahlaki ve politik değerlerden
uzaklaşıldı, toplumsallık yok olmayla karşı karşıya geldi. Yaşamın
şiirsel büyüsü bu temel değerlerden uzaklaşmayla zayıfladı ve baş aşağı
doğru gitmeye başladı. Tam da bu noktada toplum, hakikatten kopuş da
diyebileceğimiz anlamından bir kopuşu yaşadı. Hakikatten uzaklaştıkça,
anlamdan kopuş da geldi kapıya dayandı.
Yalancı (rahip-şaman), kurnaz (avcı erkek) ve güçlü (askeri komutan)
erkek, ana kadın etrafında gelişen toplumsal düzeni ve yaşam sistemini
yok edip kendi yalancı, baskıcı, talana ve gaspa dayalı sistemini
oturtmak için öncelikle kadın değerlerini ele geçirip doğayla bağını
kopardı. Doğanın ana kadını, kutsal yaşam yaratıcısı tanrıça kadın,
artık toplumsal yaşamda etkinliğini bir anlamda yitiren, doğayla
arasında korkunç mesafe açılan, kendine, doğasına yabancılaşmaya doğru
giden bir zamana doğru savruluyor artık. Başta en kutsal görülen ve
toplumun yaşamsal gerekçesi olan ekonomi alanından uzaklaştırılması (ki
bu üretim ve ekonomi doğadan sağlanıyor), bir bakıma ilk kendinden,
toplumdan ve doğadan uzaklaşması anlamı taşıyor diyebiliriz. Kutsal
kadın, ana, artık yaşamın her alanında zayıf düşmeyle, eski tanrıça
kutsallığını yitirmeyle yüz yüze kalmış bir gerçekliği ifade emekte.
Artık kutsal ana ve aşk tanrıçasından geriye gözü yaşlı ana, yaşamda bir
değer görmeyen kadın, yeri geldiğinde dövülen, yeri geldiğinde taşlanan,
yine çoğunlukla da satılan, mal konumunda olan fahişe, çocuk doğurmak,
yemek yapmak gibi yaptığı işler ucuz ve değer görmeyen ücretsiz işçi,
erkeğin ölümüne hizmetinde köle konumuna alıştırılmıştır. Şairin de
dediği gibi ‘sofradaki yeri öküzümüzden sonra gelen’ bir statüye mahküm
bırakılmıştır artık. Bununla da yetinilmemiş tapınak fahişesinden, genel
ve özel ev kadınlığına, özelikle erkek için cinsel zevk aracına ve yine
çocuk doğurma makinesine ve en son da kapitalizm ile birlikte vücudunun
her bir parçası ayrı ayrı satılan meta konumuna, statüsüne
indirgenmiştir. Bu konuma razı edilmiş kadın, içerisinde olduğu konumun
farkında değildir. Yalan o kadar inandırıcı söylenmiş ki, tümden olmasa
da kadın bu içinde bulunduğu pozisyon dışında kendisine rol biçemez
duruma gelmiştir artık. Yani razı edilmiştir.
Bütün bu yaşananlara rağmen halen bazı soruları sormak aklımıza geliyor
kadın olarak. Toplumsal hafızamızda halen canlı kalmışlığın, ana’cıl
toplumun çok zayıf da olsa kalıntılarını taşıdığımızın bir ifadesidir
sorulan sorular.
Kadın doğadan ve dolayısıyla yaşamdan tamamen koptu mu peki? Bu yaşam
bağı tümden koptuysa eğer, hala özgürlük çığlıkları nasıl atılıyor?
Toplumsal dinamikler toplumlarda hala nasıl nefes alabiliyor? Yaşam
hala kendisini, yaşadıklarına rağmen nasıl yaşanılır kılıyor? . Bu
soruları sorarken aslında an’da her şeyin bitmediğini, bütün yapılanlara
rağmen halen devam eden yaşamın bir yerinde doğayla bağını, canlılığını
yitirmeyen tarihsel bir hakikatin varlığını görebiliriz. Toplumsal
tarihin tüm evrelerinde bir biçimde kadının direnişinden kopmadığını
söyleyebiliriz. Tarihten günümüze kadar süre gelen kadın direnişlerinde
de bu gerçeğı görebiliriz. Mitolojik dönemde tanrı ve tanrıçaların
kıyasıya mücadelelerinden tutalım kilise tarafından cadı adı altında
avlanıp yakılan binlerce bilge kadına, emeğinin karşılığını almak için
ölümüne mücadele veren ve bu uğurda yakılarak can veren binlerce işçi
kadına, yine son dönemlerin feminist hareketlerinden tutalım ulusal
kurtuluş mücadeleleri içerisinde yer alan sayısız kahramanlık örneği
sergileyen, özgürlük mücadelesi veren kadınlar bu gerçeği çok çarpıcı
gösteriyorlar gerçekten. Uygarlık tarihi boyunca erkek egemen zihniyetin
anlamak istemediği ve korktuğu bu gerçeklik, doğanın akışıyla ahenkli
bir ilişki içerisinde olan kadın gerçeğidir. Çünkü yıkım, talan, savaş
üzerine temellenmiş erkek aklın kapsamı dışındadır. Duygusal zekâ yüklü
kadın toplumu, bu yıkım ve talan toplumuna ters bir yapılanmaya
sahiptir. Yaşamın doğal akışının şenlik havasında, bayram ve
kutsallıklarla dolu geçmesi, duygusal zekâ ağırlıklı, doğayla canlı
bağını koruyan kadın sisteminin yaşamsal olmasıyla bağlantılıdır.
Şimdi bizim bunun için çok uzağa gitmemize gerek yok. Biz Kürt toplumu
olarak bugün kendi toplumumuza bir bakalım. Analarımızı düşünelim bir.
Anamızın yaşadığı coğrafyayla ilişkisini, toplumuyla bağını, aşiret ve
ailesine olan yaklaşımlarını, özgürlüğe susamışlığını ve her gün tank,
top, zehirli gaz demeden sokaklara dökülmesini, özüne ve özgürlüğüne
ulaşma mücadelesiyle ilişkisini de hatırlayalım. Doğayla hala canlı
ilişki halinde olan ve özellikle köy toplumunda yaşayan ana kadın,
tarlasına, bağına, bostanına, her türlü evde beslenebilir hayvanına,
insanına, çocuğuna, yaşlısına, gencine olan yaklaşımına bir bakalım.
Yine üretim araçlarıyla ve üretimle olan ilişkisine bakalım. Tarım
aletlerinin hala kutsallıkla korunması, doğanın hala kendisinin bir
parçası ve canlı olarak görülmesi, toplumda, aşirette ve ailede herkesin
kendi gücü oranında katılabildiği kadar ve farklılığıyla kendini ifadeye
kavuşturması, bu aranan ve özlem duyulan kadın doğa ilişkisinin bir
sonucu ve hala yaşadığının bir kanıtı değilse nedir o zaman? Yine
kadının toplumumuzda çok yaygınca özgürlük arayışından kopmayışı,
sürekli ama farklı dönemlerde hep çok güçlü arayışlar içinde olup ayakta
kalma mücadelesi de ana tanrıça döneminden kalıntılar değil midir? Leyla
Kasım’dan Bese’ye, Zarife’den Beritan’a, Zilan’dan Sema’ya, Viyan’dan
Nuda’ya sürüp gelen ve her an her yerde kendisini sürdürecek olan
özgürlük arayışı, kadının, doğaya daha doğrusu kendisine ulaşma, kendini
bulma, bilme arayışı ve kendi hakikatine ulaşma özleminden başka neyle
izah bulabilir?...
Ferzê
28. 01. 2010
|
|