“GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ” 

 

Başkan APO’nun kadın yaklaşımı, çokça tartışma konusudur. Şimdilerde özellikle Önderliğimiz bir yandan fiziki bir zehirlemeye tabii tutulurken bir yandan da üzerinde çirkin karalama kampanyaları düzenlenmektedir. Egemen sistem, Türkiye oligarşik iktidarı özgürlük hareketimiz ve Önderliğimiz üzerine zehir saçmaktadır her bir yandan. Bir tarafıyla böyle çirkince tartışma konusu iken, hareketimiz içerisinde ve dostlarımız bünyesinde ise pozitif, özgürlükçü ve bilimsel yanlarıyla esas alınmakta, söz konusu olan kadın özgürlük yaklaşımı bir çizgi olarak izlenmektedir. Bizim açımızdan bu, bir yaşam, mücadele ve gerektiğinde ölme gerekçesidir. Elbette ki doğmatik ya da müritçe bir şey değil bu. Biraz anlaşılmaya çalışıldığında, Önderliğimizin bu konudaki hem çözümlemeleri ve hem de direkt kadın ve kadın hareketi üzerindeki emeği irdelendiğinde, bu rahatlıkla görülebilir. Başkan APO’nun kadın yaklaşımı, şimdiye kadarki ortaya çıkan kadın yaklaşımlarından çok farklı bir orjinaliteyi barındırmaktadır.
 

Önderliği yakından görme şansını yakalayan bir kadın olarak, anlayabildiğim ve anlatabildiğim kadarıyla bu özgün yaklaşımı koymaya çalışacağım.

Aslında Önderliği henüz görmeden etkilendiğimi öncelikle belirtmeliyim. Büyük bir şehirde doğup büyüyen ve arayış içerisinde olan Türkiyeli bir kadın olarak, şehirlerin bir kadına sunduğu tüm sanal özgürlük ‘nimetlerin’den faydalanmıştım. Solculuk, anarşistlik, entellik, öğrencilik, iş hayatı vb. hemen her boyutta özgürlüğü ve bağımsızlığı aramaya çalıştım. Ancak hep gelip gelip de takıldığım kendi iç gelenekselliklerim ve egemen erkeğin ördüğü çeşitli tuzaklar oldu. Ne kadar istesem de bu tuzağı aşmayı başaramadım. ‘90’lı yıllarla birlikte PKK’yi tanımam, Başkan APO’nun o dönem çıkan bazı kadın çözümlemelerini okumam, bende çok farklı bir etkiyi yarattı. Mistik bir etkilenme demiyeyim ama düşünce ve duygu dünyam var olandan farklı bir frekansa geçmeye doğru başladı. Herkesten farklı bir ele alış, düşünme biçimi, cesaretle sorunu ortaya koyuş ilk ilgimi çeken boyutlardı. Derinliğini elbette ki çok anlayamıyordum ancak farklılığı ve yaklaşımdaki dürüstlüğü belirgin olarak hissediyordum. Bir Türkiyeli olarak PKK hareketini tercih etmem ve katılmam, en başta bu hissedişe dayandı. Ve bu hissediş, içinde olmaktan, katılmaktan, bağlı olmaktan gurur duyduğum bu hareket içerisinde militan olmaya kadar götürdü. Egemen sistemin toplumsal yaşam gerçekliği içerisinde, neredeyse her attığın adımda var olan tuzaktan kurtuluşu, Başkan APO’nun kurduğu yaşam ve ilişki sisteminde gördüm.

Türkiye’den bir grup Türkiyeli arkadaşla ayrıldık ve saflara katıldık. Eğitim sahasına geçtik, bu eğitim sahasında var olan Türkiyelilerin yarı sayısı kadınlardı. Yoğun bir kadın katılımı söz konusu idi. Ve hemen her Türkiyeli kadın arkadaşın çıkış noktası, benzer özellikler taşıyordu. O dönem Önderlik bizim durumumuzu yakından takip ediyordu, yönetimimizde yer alan arkadaşlarla sürekli konuşuyor, bizleri soruyor, tek tek öğrenip anlamaya çalışıyordu. Uzaktan bizlerin gelişimini merak ediyor ve bizlere hep selam gönderiyordu. Bizler sonuçta bir eğitim grubuyduk, eğitimden sonra da düzenlemelerimiz olacaktı. Sonuçta herkes gerillaya gitmek istiyordu, ama herkesin gönlünde mutlaka Önderliği görüp öyle gitmek istemi vardı. Tabii merakla devre sonunu ve düzenlemelerimizi bekliyorduk. Eğitimlerimiz ise bir beyin fırtınası gibiydi, çok yoğun tartışıyor, kendimizi eğitmeye çalışıyorduk. Çözümlemeleri rahat koşullarda ve bol sayıda ilk defa gördüğümüz için, adeta su içer gibi okuyorduk. Ben bu konuda gerçekten de çok meraklıydım, oldukça okuyup, soru sorarak tartışıyordum. Ama yine de Önderliği görerek anlamak en büyük istemimdi. Ve bu istemim yerine geldi, ‘97’nin şubat ayında Önderlik sahasına geçiş yaptım.

Üç arkadaştık Önderliğin yanına gittiğimizde. Türkçe kampa bizi götürdüler. İlk karşılaşmamız, kampa ulaştığımız günün akşamında oldu. Önderlik odasında televizyon izliyordu, bizlere ilk “hoş geldin” demek için çağırmıştı. Üç arkadaş gittik, bir de sanıyorum Avrupa’dan gelen bir arkadaştı, o da vardı. Biz odaya girer girmez ayağa kalktı ve büyük bir sevecenlikle hepimizi kucakladı. İçten bir karşılamaydı. Sonra oturduk, bizleri tanımak için teker teker sorular sordu. Bizler önce heyecan ve gerginlik yaşarken, Önderliğin doğal ve rahat yaklaşımları karşısında rahatlamaya, konuşabilmeye başladık. Türkiye partisine ilişkin bazı sorular sordu, anlamaya çalıştı, yine eğitimden geldiğimiz sahaya ilişkin tartıştı. O Avrupa’dan gelen arkadaşla konuşurken, Siirtli olduğunu, daha önce şehit düşen Mervan arkadaşın yakını olduğunu öğrendi. Ancak bunu öğrendiğinde Önderlik çok etkilenmişti. Hep şehit düşen Mervan arkadaşı anlattı, öyle sevecen, özlemle ve onu kaybetmenin acısıyla anlatıyordu ki, gerçekten çok etkilenmiştim. Yeni gelen arkadaşın ismi farklı bir isimdi, şimdi hatırlayamıyorum, ona dedi “senin ismin Mervan olsun. Sen de onun gibi ol”. Arkadaşla öyle içten bir ilişkileri oldu ki birden, yaşanmaya ve görülmeye değer bir andı. Arkadaşın gözleri hemen pırıl pırıl oldu, çok sevinmişti. Çünkü Önderlik onu yeniden isimlendirmişti. Daha sonra bizlerle yarın öğlen yemeği yiyeceğini söyledi ve biz ayrıldık.

Ertesi gün öğlen yemeği saatinde yemeğe gittik. Yemekte Fuat, arkadaş, Zeki (Şemdin Sakık), Kazım arkadaş ve biz üç arkadaş vardık. O zaman Zap pratiği soruşturmaya alınmıştı, diğer üçü o soruşturmadan yeni çıkmışlardı. Yemeği ortak yedik. Önderlik yemekte sürekli tartışma yürütüyordu. Gerçekten de diyalog ve sohbet yöntemini, O’nun kadar iyi geliştirebilen yoktur sanıyorum. Zap sürecine ilişkin, gelişen sürece ilişkin diğer komutanlarla tartışıyordu. Biz de biraz acemi acemi ve hayretle onları dinliyor, izliyorduk. Önderlik bir yandan bu çok önemli konuları tartışırken, bir yandan da herkesin yemeğiyle ilgileniyordu. Hemen yanında Kazım arkadaş oturuyordu, grubun içinde zaten en çok konuşan da Kazım arkadaştı. Habire kendi tabağındaki yemekleri Kazım arkadaşın tabağına koyuyor “Ye Kazım ye” diyordu, Kazım arkadaş da itirazsız yiyordu. Bir yandan da bizlere “yiyin, yiyin” diyordu. Bir süre sonra bizlerle tartışmaya başladı, Türkiye devrimi üzerinden. Bir ara bana bir soru sordu, ben de artık heyecandan mı bilmiyorum, düşük bir sesle cevap verdim ve boğazım gıcık tuttu. Bana hemen “kendine güven, köleler kısık sesle konuşur” diyerek müdahale etti. Tabii bu sözler benim o an heyecanımı daha da artırdı. Ama sonraları asla unutmadığım bir ders haline geldi. Sesli konuşmayı, karakterimin bir parçası haline getirmeyi esas aldım. Çünkü gerçekten de kendime güvensizliğimin bir yansımasıydı.

İki yıla yakın Önderlik sahasında kaldım. Merakla, ilgiyle, soru işaretleriyle hep Önderliği anlamaya çalıştım. Düzenden edinmiş olduğum aşırı gerçekçiliğin “olmaz”cılığı, ince bir biçime bürünmüş kadercilik, Önderliğin sınır tanımayan girişimciliği ve devrimciliği ile parçalanmaya başlamıştı. Olanı gerçekçi biçimde ortaya koymanın devrimcilik olduğunu sanıyordum, ancak Önderlik buna çok kızıyordu. O’nun felsefesinde olan şey, değiştirilmesi gereken şeydi. O’nun beyin ve duygu sistematiği böyle çalışıyordu. Bu nedenle de kimseyi olduğu gibi asla kabul etmiyordu, her şeyi ama her şeyi eleştiriyordu. Fakat bu eleştiri, insana verdiği büyük emekle ve sevgi hissiyle iç içe olduğu için tepki yaratmıyor, tersine esas alınan bir gerçeklik oluyordu. Çok yaratıcı tespitlerde, değerlendirmelerde bulunuyordu. Beyin sisteminin bu kadar farklı çalışması, alternatif olmayı bu denli güçlü bir biçimde başarması, bana çok ilgi çekici geliyordu. Olaylara ve olgulara tersinden bakıyordu, standart değildi. İşte kadına yaklaşımı da, sistemin tüm ahlaki değer yargılarının ötesinde, onların çok tersinden bir yaklaşım olarak ortaya çıkıyordu.

Bir kadın arkadaşın duruşundan tutalım, ses tonuna, mimiklerine, yürüyüşüne, kendini ifade ediş biçimine, düşünce sistemine, duygularına kadar değerlendiriyordu. Bu öylesine yapılan bir şey değil, bir kadın sistem içerisinde en ayrıntıdaki hareketlerine kadar köleleştirilme eğitimine tabi tutuluyorsa, özgürlük mücadelesi veren bir kadının da en ayrıntısına kadar kendisini özgürlük eğitimine tabi tutması gerekirdi. Önderlik, kadını hep bu boyutlarda ideolojik bir yaklaşım sergilerdi. Biraz kambur mu duruyorsunuz, Önderlik hemen sırtınıza vurur “dik dur” derdi. Bende olduğu gibi alçak sesle kendine güvensiz mi konuşuyorsunuz, uyarırdı. Top oynarken iyi oynayamıyor musunuz, savunma ya da saldırı sisteminizde bir sorun mu var, hemen değerlendirir, kişilikle bağlantısını kurardı. Bakışlarınız mı ölgünleşmiş, değerlendirirdi. Geleneksel mi görünüyorsunuz, mutlaka ideolojik ele alırdı. Sizi daha hiç tanımıyorken bile tespitlerde bulunurdu. Her kadın arkadaşın gelişimini çok yakından takip ederdi, tek tek sorardı. İnsanla, kadınla bu kadar yakından ilgilenen bir önderlik yoktur.

Büyük bir incelik, ciddiyet, disiplin ve hassasiyetle ele alış, kadının beynine ve duygusuna emek veriş, klasik erkek egemen yaklaşımların tümden dışında olan bu yaklaşım, kadın olarak bizim açımızdan da farklı bir etkiyi ortaya çıkarmıştır. Çünkü bu yaklaşım, bizim açımızdan da klasik toplumsal değer yargıların tümden dışında bir yaklaşımı gerekli kılıyordu. Ne abi gibi, ne baba gibi, ne koca gibi ne de başka biçimlerde gelişen erkekle ilişki gibiydi. Tüm bunların dışında bir ilişkilenme ve etkileşim gerçeği. İşte bu, kadın açısından özgürlüğe açılan kapıydı. Kadının kendi kendini, erkeği, erkek karşısındaki kimliksizliğini sorgulamaya itme, bununla birlikte kadının kadına olan sevgisini yaratma ve böylelikle örgütlülüğünü geliştirme, yoğun bir cins mücadelesi yaratma temel bir yaklaşımıydı. Kadının erkek karşısındaki pasifliğini, etkisizliğini, kabullenişini asla ve asla kabul etmezdi, yaşamdaki en küçük bir davranış eksikliğini bile çok sert eleştirirdi. Yani sen bir kadın olarak özgürleşme iddiasındaysan, en büyüğünden en küçüğüne kadar her şeyi sorgulamak ve sorguladığın gerçeklik karşısında alternatif davranışı, kimliği oluşturmak zorundasın. Sürekli bir mücadeleciliği yaşamak zorundasın. Tüm yaklaşımlarıyla kadına verdiği mesaj buydu.

Çok çeşitli alanlardan, kültürlerden, yaşlardan, yaşam tecrübelerinden gelen onlarca kadındık. Önderlik her birimize, özgünlüğümüze göre yaklaşır, kaldırma gücümüze göre eleştirir, güçlendirmeye çalışırdı. Kadına sorumluluk verme konusunda en küçük bir tereddütü olmazdı. Örgüt tecrübesi fazla olmayan ya da çok genç yaşlardaki kadın arkadaşlar vardı, bu arkadaşları herhangi bir alana sorumlu olarak atardı. Büyük görevler ve sorumluluklar yükleyerek hem kadına olan güvenini ortaya koyar ve hem de kadınların yaşam ve mücadele tecrübesini geliştirmeyi esas alırdı. Okulda ve yoğunlaşmada kalan kadın arkadaşlarla sürekli tartışır, görüşlerini büyük bir dikkatle dinlerdi. Bazen bakardınız hiç okul yüzü bile görmemiş bir kadın arkadaşa, dönemsel siyasete ilişkin sorular sorar, görüşlerini almaya çalışırdı. Laf olsun diye sormazdı, gerçekten dinlerdi, değerlendirirdi. Yine gerilla mücadelesine ilişkin, dağdaki durumlara ilişkin en ince detaylara kadar sorar tartışırdı. Bazen öyle konuşurdu ki siz Önderliğin o alanı gidip gördüğünü sanırdınız, oysa gitmemiştir. Ama öyle detayda sorup öğrenmiştir ve dikkatle dinlemiştir ki gitmiş gibi olurdu.

Yaşardı, yoldaşını, dağları, kadını, erkeği, yaşlıyı, genci, çocuğu, bazen bir güvercini, bir serçeyi, bazen bir çimeni gerçekten yaşardı. Her şahadet karşısında yaşadığı duygu yoğunluğu, bu duygu yoğunluğunun bir başka yoldaşa tecrübe olarak aktarımı, aynı akibetin tekrar tekrar yaşanmaması için yoldaşını en güçlü bir biçimde eğitme, bilinçlendirme çabası, muazzam bir çalışma enerjisi vardı. Akşam üzerleri güvercinlerle olan ilişkisi bambaşkaydı. Aralarında oluşmuş bir dünya vardı. Yine top oynarken topumuzun çimenlere doğru kaçtığı esnada topu almak için giden bir arkadaşımıza, uçarak gidemeyeceğini bile bile “sakın çimenleri çiğneme” diye bağırışı, kızışı, bir çimenin yaşamına verdiği değerdi. İşte böylesine yaşama saygılı, incelikli yaklaşım, O’nun kadın karşısında oluşturduğu yaklaşımla doğrudan bağlantılıdır. Bu bir özgürlük erdemi, bir özgürlük ahlakıdır Önderlikte.

Karşınızda bir önder vardır, ama siz o önderle kendinizi eşit hissederdiniz. Bir önder olarak psikolojik baskı, üstünlük oluşturmazdı hiçbir zaman. Eleştirileri gerçekten sertti, ama siz o eleştirilerin ardındaki sizi geliştirme, bilinçlendirme, düzeltme niyetini çok derinden hissettiğiniz için tepkiyle karşılamazdınız. Eleştiriler üstünlük sağlamanın değil, tersine eşit insanların ilişkisini, onun kültürünü yaratmak içindi. O’nun büyüklüğünü, gerçekten insanca olmasında, insana değer verişindeki inceliğinde, bunu önderliksel özelliklerle bütünleştirmesinde bulurdunuz. İşte bu, bir yüceliktir, büyüklüktür ama egemence bir üstünlük değildir. 

Sosyalizm bir çok yönüyle birlikte ama esas olarak da kadın özgürlük mücadelesinin toplumsal özgürlük mücadelesiyle bütünleştirilmesiyle yaşanır Önderlikte. Bu, çağımız açısından büyük bir kazanımdır. Sosyalizmi PKK’de, Önderlik’te kadın özgürlük mücadelesini esas alarak yaşadık, yaşıyoruz. Elbette ki bu bir mücadele, yaşadıkça, mücadele ettikçe eksiklikleri, yanlışlıkları da ortaya çıkar, fakat süreklilik esas alındıkça kendini geliştirecektir. Nitekim böyle bir gelişimi yaşamakta, yaşamaktayız.

Yaşamımın bu iki yıllık kesitini, bazen cennetten çalınmış bir zaman dilimi olarak düşünüyorum. Bilge insanın öğreticiliğinde, ışığında yaşanmış iki yıl. Işığın bir insanın gözlerinde bu kadar yoğunlaşabildiğini, bu ışığın gerçek bir iç aydınlanmanın sonunda gerçekleştiğini ilk defa Önderlikte gördüm. En son Önderliği 3 Ekim ’98 günü gördüm. 9 Ekim komplosundan bir hafta önceydi. Bizlerin çok farkında olmadığımız ama Önderliğin hissettiği tehlikenin yoğunlaştığı günlerdi. Görev alanlarımıza düzenlenmiştik ve gitmeden önce Önderlik bizi yanına çağırmıştı. Geniş geniş çalışmamıza ilişkin perspektif vermişti. En son bizimle fotoğraf çektirmek istedi. Yoğunlaşmadaki bir kadın arkadaşa “haydi fotoğrafımızı çek” dedi, arkadaş makinenin hazır olmadığını söyledi. Önderlik tekrar ısrar edince arkadaş da tekrar olmadığını söyledi. Önderlik bu defa bir koluyla bana bir koluyla da diğer kadın arkadaşa sarılarak “öyleyse beynine çek, yüreğine çek” deyip poz verdi. En son böyle ayrıldık. Daha sonra zaten komplo süreci başladı ve bilinen esaret süreci gelişti.

Tabii ki tüm kadın yoldaşlarım gibi ben de sindiremedim, kabul edemedim, etmeyeceğim de. Böylesine insan sevgisi, kadın sevgisi ile dolu bilge bir insanın, bilge bir Önderliğin böyle çirkin bir komploya konu edilmesi, insanlığın lanetli gerçekliğinden başka bir şey değildir. Hele şimdilerde sinsice zehirlenmesi ve tedavi edilmemesi, tam bir vahşet politikasıdır. Bununla birlikte Önderliğimizin kadın yaklaşımının çarpıtılması, karalanması, bu zehirleme politikasının diğer bir yönüdür. Biraz vicdanı olan hiçbir insanın bunları kabul etmesi mümkün olmayacağı gibi, Önderliği ve O’nun öğretisini tanımış bizlerin kabul etmesi hiçbir biçimde mümkün olamaz.

Önderlikle buluşan kadın, özgürlük duygusunu tatmış kadındır. Hiçbir kadın özgürlüğe dokunmuşken, ondan vazgeçmez, başka bir yaşamı, ilişkiyi kabullenerek yaşayamaz. En radikal tavrını, eylemini ortaya koyar. Hangi komplo olursa olsun, hangi karalamalar yapılırsa yapılsın, Önderliğimizin temiz özgürlük duyguları kirletilemez.

Atasözünde geçtiği gibi “GÜNEŞ BALÇIKLA SIVANMAZ”!

  

 Çiğdem Doğu

 

 

 
    ygk.gaziler@googlemail.com