Adalet olan
            
Adaletin gerekliliği bir ahlaki ilke olarak toplumda genel kabul görmüştür. Çünkü toplumun, varlığını koruyabilmesi için, adalete ve adil bir yaklaşıma ihtiyaç vardır. İç adaletini iyi oluşturmayan toplumlar, sağlam bir birliktelik oluşturamadıkları gibi, sürekli darbe yemeye, parçalanmaya ve dağılmaya açık toplumlardır. Bunun için, varlıkları tehdit altında olan, haksızlıklara uğrayan toplumlar başta olmak üzere herkes adaleti savunur. Ancak günümüzde gerçekten adaleti savunan dürüst insanlarla birlikte, farklı amaçları olan herkes adaleti savunur gibi görünüyor, hatta egemenlik ve sömürgecilik politikalarını yürütenler bile, bunu adalet için yaptığını iddia ediyorlar. Biz bu yazımızda adalet ile adalet olmayanı görünür kılmaya çalışacağız.

Bir toplumda adalet yoksa, o toplumun sistemi, tüm toplumsal yapısının, bileşiminin çıkarlarını ifade etmeyecektir. Kimisi mevcut toplumsal olanaklardan çok yararlanacak, kimisi az yararlanacak; kimisi çok zengin olacak, kimisi fakir olacak; kimisi her şey olacak, kimisi hiç bir şey; kimisi iktidar olacak, kimisi sürü olacak. Güçlü olan, haklı olacak; zayıf üzerinde baskı ve sömürüyü gerçekleştirmeyi kendisine hak görecek. Adil olmayan böyle bir toplumsal yapıda sağlam toplumsal bağlar oluşmayacaktır. Çünkü insanlar, yaşamlarını ve haklarını güvencede bulmadıkları bir ilişki içine girmek istemeyecekleri gibi, bu ilişkilerden kurtulmak için ellerinden geleni yapacaklardır. Belki de mevcut toplumsal düzeni yıkmak için isyan edeceklerdir. Ya da o topluma dışarıdan gelen saldırılara karşı toplumu savunma gereği duymayacak; uğruna canlarını ortaya koyacakları bir değer olarak görmeyeceklerdir. Toplumu toplum yapan, mensubu olan insanlarla birlikte, insanlar arasındaki ilişki ağıdır. İnsanlar arasındaki ilişki ağı olmazsa toplum diye bir şey de ortada kalmaz. İnsan da toplumsuz yaşayamayacağına göre insanlar arasındaki ilişki varlık-yokluk düzeyinde önem kazanmaktadır. Bu ilişkiyi sağlamlaştırıp, güvenceye alacak olan temel bir faktör adalettir. Adaletli bir şekilde kurulan toplumsal ilişkilerde, insanda birbirine karşı güven, saygı, sadakat ve bağlılık duyguları geliştirir. Bu da toplumsal ilişkileri ve bağları güçlendirir. İnsanlar kendilerini koruyan, yaşatan ve haklarını gözeten toplumlarına sahip çıkar; her türlü tehlike karşısında, toplumlarını korumak için, canla başla çalışırlar. Bu da sağlam bir toplumsal yapı, güçlü bir birliktelik açığa çıkarır. Bunun için varlıklarını korumak isteyen toplumlar, büyük mücadeleler vererek adalet taleplerini ortaya koyuyorlar.

Egemen sömürgeci güçler de toplumun adalet konusundaki hassasiyetini görerek egemenlik ve sömürgeciliklerini meşrulaştırmak için adalet kavramına sarılıyorlar. Tanrı kral, kral, imparator ve ulus devlet bürokratı da düzeninin adil olduğunu, her şeyi adalet için yaptığını söyler; iktidarcı, kapitalist, sömürgeci, cinsiyetçi, milliyetçi, dinci, bilimci, hegemonyacı ve erkek egemenlikçiler de anlayışlarının, düzenlerinin adalet yasasının bir gereği olarak işlediğini, iddia ederler. Bu zihniyetin topluma yayılma kapsamı, toplumu sarma düzeyi göz önüne alındığında, pek de başarırsız oldukları söylenemez. Tüm toplumsal ilişkilere nüfuz eden iktidarcı, tahakkümcü ve hegemonyacı bir sistem ortaya çıkmıştır. Bu sistem beş bin yıl boyunca büyüyüp yayılarak artık toplumun sırtında taşınamayacak bir yük durumuna gelmiştir. Bir ur gibi toplumun bünyesini zehirlemektedir; toplum bununla daha fazla yaşayamayacaktır; ya bu zehri kusarak bünyesinden dışarı atacaktır ya da bununla beraber kendi sonunu getirecektir. 

 

Peki nasıl oldu da bu kadar toplum dışı, toplum karşıtı olan anlayış, zihniyet ve bunun beraberinde getirdiği yaşam biçimi toplum içinde kendine yer bulabildi; nasıl oldu da, topluma bu kadar yaymayı başardı? Bu sorunun cevabını hakikatin çarpıtılmasında aramak doğru bir yöntem olacaktır. Çünkü insan yaşama verdiği anlama, hakikat algısına, göre yaşar. İnsanı bir işe inandırmadan, o işin veya eylemenin yapılması gerektiği algısı oluşturmadan, o iş veya eyleyişin insana yaptırılması çok zordur. Salt zora dayalı insana ancak çok sınırlı bazı şeyler yaptırılabilir. Zincire vurulmuş bir köle bile, başka bir çaresinin olmadığına, yaşamak için yapması gereken tek şeyin efendisine hizmet etmesi gerektiğine inandırılmadan, o köleye hiçbir şey yaptırılamaz.
Adalet olan, ana tanrıça düzenindeki gibi yaşama ve yaşatmanın esas alınmasıdır; imkânların herkese ihtiyacına göre paylaştırılmasıdır. Herkesin gücüne ve yeteneğine göre toplumsal üretime katılmasıdır ve üretimin sonuçlarından yararlandırılması, insanların birbirinin haklarına saygılı olması, birbirini hor görmemesi, kendisi için düşündüğünü başkası için de düşünebilmesidir, hakkını korumaktır. Hakkı olana hakkını teslim etmektir, anlamaktır ve anladığının gereği gibi yaşamaktır

Çünkü algısız bir beden olmadığı gibi, algısız olarak bir bedeni harekete geçirmekte mümkün değildir. Bir köle, algıda köleliğe ikna edildikten sonara, artık zincire vurulmadan da, efendisine hizmet eder. Erkek egemenliğine göre, toplumu yeniden dizayn eden toplum inşacılar bunun farkındaydı. Ve bunun için durmadan hakikat inşa ettiler. Hakikat inşası aslında algı inşasıdır; insanın neyi nasıl algılayacağına yön ve biçim vermedir. Bu bir defa başarıldıktan sonra, gerisi çorap söküğü gibi kendiliğinden gelir. Erkek egemenlikli sistemin inşasında yapılan budur. Erkek egemenliği, kadının yaratıcılığını inkâr eden, kadının toplumdaki yerini önemsizleştiren; erkeği temel yaratıcı ve düzenleyici güç olarak ön plana çıkaran hakikat anlatımlarıyla meşrulaştırılıyor. Erkek egemenlikli bir anlayışla, yapılan hakikat anlatımların yarattığı meşruiyetle kadının yarattığı değerlere el konuluyor. Bu ilk büyük hakikat çarpıtması olduğu gibi; aynı zamanda, ilk büyük adaletsizliktir. Sonrasında gelişen hakikat çarpıtmaları ve adaletsizlikler bu kök üzerinde gelişen dal ve budaklardır. Erkek egemenliğinin toplum üstü olarak inşa edilmesi, toplum üzerinde devletin, iktidarın, egemen sınıf, tahakküm ve hegemonyanın; tanrı kralın, kralın, imparatorun, ulus devlet adamının ve kapitalistin inşasını kolaylaştırmış, meşrulaştırmış ve geliştirmiştir. Günümüzde artık toplumun sırtında taşıyamadığı bu yük bir algı, bir ilişki ve bir yaşam biçimine dönüşmüştür. Yaşamın tüm detaylarında iktidarın, egemenliğin, tahakkümün, hiyerarşik bakış açısının, cinsiyetçiliğin, milliyetçiliğin, dinciliğin, bilimciliğin ve kapitalist mülkiyetçiliğin izlerini görmek mümkündür. Bu zihniyet, algı, yaşam ve ilişki biçiminden kurtulmadan ne hakikate ulaşılabilinir; ne doğru bir adalet bilinci ve eyleyişi gerçekleştirilebilinir.

Erkek egemenliği, devlet, iktidar ve tahakküm hakikati çarpıtma üzerinden gelişen kavram, kurum ve ilişki biçimleridir. Hükmetmeyi, güç olmayı ve el koymayı esas alırlar. Hakikat anlayışları da bunları meşrulaştırmaya yöneliktir. Bu hakikat temelinde adalet olanı ve olmayanı değerlendirirsek adalet algısı, duygusu ve refleksini geliştirmede daha doğru yerden başlamış oluruz.

O halde, adalet olan, ana tanrıça düzenindeki gibi yaşama ve yaşatmanın esas alınmasıdır; imkânların herkese ihtiyacına göre paylaştırılmasıdır. Adalet olan, herkesin gücüne ve yeteneğine göre toplumsal üretime katılmasıdır; sakat, yaşlı ve çocukların da üretimin sonuçlarından yararlandırılmasıdır. Adalet olan insanların birbirinin haklarına saygılı olması, birbirini hor görmemesidir; kendisi için düşündüğünü başkası için de düşünebilmesidir. Adalet olan, hakkını korumaktır; hakkı olana hakkını teslim etmektir. Adalet olan, anlamaktır ve anladığının gereği gibi yaşamaktır. Adalet olmayan başkasını sömürmektir; başkası üzerinde tahakküm kurmaktır. Adalet olmayan başkasının dilini, kültürünü ve inancını yasaklamaktır; asimilasyona tabi kılmaktır. Adalet olmayan güçsüze, sakata, yaşlıya ve çocuğa karşı sorumluluklarını yerine getirmemektir.

Somut pratik örneklere de bakılarak bu örnekler çoğaltılabilinir. Adalet olanla olmayan pratikte çok somut ve net olarak görülmesine rağmen toplumun adalet sorunları yoğun olarak yaşanmaya devam eder. Bu sorunlar, güncel olarak ta çok gündem olmasına rağmen, sorunların tahlilinde ve sorunlara çözüm geliştirmede zayıflıklar yaşanmaya devam eder. Çünkü sorunların asıl kaynağıyla değil de dal budaklarıyla uğraşılır.

Toplumun adalet sorunlarının iki temel başlık altında değerlendirebiliriz.

Birincisi, toplumun doğrudan egemenlik sistemiyle olan sorunlarıdır. Egemenlik sistemi, kendini toplumun üzerinde inşa ettiği için, topluma kendi egemenlik sistemine göre bir biçim vermeye çalışır. Dikte ettirilen bu egemenlik sistemi toplumun doğal yapısına uymadığı için, toplum egemenlik sistemiyle sürekli olarak sorunlu bir ilişki içerisindedir. Bu sorunlar bazen savaş durumuna sebep olur, bazen egemenliğin sınırlandırılarak demokrasiye duyarlı hale getirilmesiyle sonuçlanır, bazen de yarı savaş ve gerilimlere sebep olur.

İkincisi, toplumun kendi içindeki sorunlarıdır. Toplumun içindeki sorunların kaynağında da egemenlik sisteminin yarattığı zihniyet vardır. Toplumda insanlar arasında yaşanan küçük bir kavgada bile mülkiyetçiliği ve tahakküm kurma çabalarını görmek mümkündür. Zaten halklar arası tüm savaşlar milliyetçilikle meşrulaştırılır ve herkesin savaşa katılması sağlanır. Birbirine karşı komplo ve entrikalar geliştirmenin temelindeki iktidar ve tahakküm kurma mücadeleleri biliniyor. Kapitalist bir anlayışla el koyma ve biriktirmeye dayalı yaklaşım toplumsal ilişkilerde bir yıkım yarattığı gibi her gün çok sayıda çelişki, çatışma ve sorunun yaşanmasına sebep oluyor. Değişik etnisite ve inanç grupları üzerinde geliştirilen linç olaylarının kaynağında milliyetçilik, dincilik ve egemenlikçi zihniyet vardır. Kadına karşı uygulanan şiddet ve namus cinayetlerinin cinsiyetçi, mülkiyetçi ve egemenlikçi zihniyetle doğrudan ilişkisi vardır. Halklar üzerinde uygulanan fiziki ve kültürel soykırımlarla birlikte işkence, baskı, zindan ve her türlü özel savaş politikasının iktidar, devlet, tahakküm ve kapitalizmle doğrudan bağı vardır.

O halde gerçek adaleti sağlayabilmek için, öncelikle adaletsizliklerin hakikati açığa çıkarılmak durumundadır. Toplumsal yapılar, adalet sorunlarını tartışarak, toplumsal çözümlerini geliştirirlerse gerçek bir toplumsal adaletten bahsedilebilinir. Toplumsal yapıların aydınlanma, politika üretme ve örgütlü duruş ile pratiğe yönelme düzeyi toplumun adaleti sağlama kapasitesini belirleyecektir.                                              

                           Nujin Dilpak

  

 

 
    ygk_unur@hotmail.com