| |
.
C.V. Clausewitz in
politikanın uzantısı savaş tanımlaması yeterli
değildir. Devletlerin varlığını, ilgi alanlarını ve
nasıl elde edebileceklerinin mantıksal hesaplamalarını
ima eder ama bunlara karşılık savaşların tarihi, devlet,
diplomasi ve strateji kavramlarından binlerce yıl eskiye
dayanır. Neredeyse insanoğlu kadar yaşlıdır; savaş;
mantıksal amaçların eridiği, duyguların, gururun ön
plana çıktığı ve içgüdülerin yönetime el koyduğu insan
yüreğinin en gizli noktalarına nüfuz eder. Aristo İnsan
politik bir hayvandır demişti. Bu mantığı sürdüren
Clausewitz in ise politik hayvanın savaşan hayvan
olduğunu söylemekle yetindi. Her ikisi de insanın
düşünen hayvan olduğu ve zekasının avlanma, öldürme
yeteneklerini yönettiği düşüncesini göz önüne almaya
cesaret edememişti.
Teoloji, savaş ve
öldürme arzusunu insanlığın ilk yerleşik düzene geçtiği
aşamaya götürür. Kur an ve Tevrat, Kabil ve Habil
hadisesi ile bu noktanın üzerinde durmaktadır. Maide
Suresi nin 30. Ayetinde şöyle deniliyor: Nihayet nefsi
onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü.
Tevrat ın birinci
kitabında, Tekvin de, 4. Bab ın 8. Ayeti Ve Kain,
kardeşi Habile söyledi. Ve kırda oldukları zaman, Kain,
kardeşi Habile karşı kalktı ve onu öldürdü. şeklindeki
ifadesiyle Adem ve Havva nın ilk oğullarının, ilk insan
katlini gerçekleştirdiklerini bize bildiriyor.
İnsanlar niçin
savaşır? Taş devrinde de savaşırlar mıydı? İnsanlar
doğuştan saldırgan mıdır? Toplum ve davranış bilimleri
uzmanları bu sorular üzerinde yıllarca çalışmalar yapmış
ve çeşitli görüşler ortaya koymuşlardır. Onlardan
açıklama bekleyen konular ise, insan davranışlarının
önceden tahmin edilemeyen yönleri ve özellikle şiddete
yönelik davranışların bilinmezliğidir.
Şiddete yönelik bir
potansiyele sahip olduğumuz genelde kabul görmektedir.
Her insan tekme atar, ısırır, kendini koruma içgüdüsüyle
tepki verir, ancak bu fikirle yüzleşmek çağdaş insana
zor gelmektedir. Ahlaki değerlerimiz tek tanrılı
dinlerin izlerini taşıdığından, insanları öldürme
olgusu, en zorlayıcı koşullar altında kabul edilebilir
hale gelmektedir. Antropoloji, uygarlık öncesi
atalarımızın çok saldırgan olduklarını bize bildirirken,
psikanalistler içimizdeki vahşinin pek de derinlerde
olmadığını ispatlamaya çalışmaktadırlar. Bir askerin
komutanının emriyle kendini tehlikeye atmaya hazır
oluşuyla, inançları uğruna yaşamdan vazgeçen bir
barışsever arasındaki benzerlik dikkat çekicidir.
Profesyonel askerler ile barışseverlerin yaşamlarını
risk etmelerindeki ortak payda düşündürücüdür. Uzlaşma
kültürünün şiddet konusunda vardığı ortak nokta,
şiddetin ortaya çıkışına itiraz etmek ama kullanımını
yasallaştırmak olmuştur. İlke olarak barışseverlik
yüceltilirken, yasalar çerçevesinde ve kontrolünde
insanların silahlandırılması bir gereksinim olarak kabul
edilmiştir.
Korku, nefret ve
tehditlere karşı tepkilerin saldırganlığa ve aynı
zamanda savunmaya dönüşmesinin kaynağını nörologlar,
beynin lenf sisteminin, beynin ön loblarıyla son derece
karmaşık bir ilişkisi neticesinde aradıklarını ısrarla
belirtmektedir. Ön loblar saldırgan davranışları
düzenleyen ve kullanan kısımlardır; Ön loblar hasar
gördüğü zaman, insanlarda Kontrol edilemez şiddetli
saldırganlık patlamaları ortaya çıkar ve bunların
ardından pişmanlık duygusu gelmez. Özetle saldırganlık
alt beynin bir işlevidir ve üst beynin kontrolüne boyun
eğer. Bu iletişim nasıl sağlanır? Bir yolu kimyasal
geçirgenler, diğeri hormonlardır. Bilim adamları
serotonin akışını kontrol eden başka bir kimyasalın olup
olmadığını araştırmaktadır. Buna karşılık hormonlar çok
kolay tanımlanabilir. Erkeklerin testislerinin
salgıladığı testosteron hormonunun saldırganlıkla
yakından ilgisi vardır. Erkek ya da dişi insanlara
verildiği zaman saldırgan davranışlarda artış
saptanmıştır. Genel olarak erkeklerde testosteron
düzeyinin yüksekliği saldırganlığı arttırırken,
düşüklüğünün cesaretsizliğe ya da dövüşme yeteneğinin
yok olmasına yol açmadığını söyleyebiliriz. Hadım
edilmiş muhafızların başarıları bunu kanıtlamaktadır.
Bilim adamlarının üzerinde durdukları bir nokta ise,
hormanların etkilerinin, içinde bulunulan şartlarla
yumuşayabileceği, içgüdünün harekete geçmesini
engelleyeceğidir.
Genetik bilim
dalında, kalıtım ile saldırganlığın seçimi arasında
ilişkilendirilme çabaları ortaya konulmuştur.
Ortamlarında daha iyi uyum gösteren bireylerin hayatta
kalma olasılıklarının daha yüksek olduğunu ve
kendilerinden sonraki kuşağın ebeveynlerinin
özelliklerini taşıyacağını, daha az uyum gösterenlere
oranla sayılarının daha yüksek olacağını ve sonucunda
bağlı bulundukları canlı türüne tümüyle
hükmedebilecekleri ileri sürülmüştür. Saldırganlık,
hayatta kalma olasılığını arttıran genetik bir
katılımdır. Eğer yaşam bir kavgaysa, düşmanca koşullara
karşı durabilenler daha uzun yaşarlar ve karşı durma
olasılığı yüksek yeni kuşak üretirler.
Saldırganlık
duygularından tümüyle arınmış bir insan soyu, yalnızca
iyi koşulların bulunduğu bir ortamda yaşasaydı, yine de
hastalıkları yaratan organizmaları, bunları barındıran
böcekleri ve küçük hayvanları, ayrıca bitki örtüsü
içinde yiyecek için birbiriyle rekabet eden daha büyük
hayvanları öldürmek zorunda kalacaktı. Saldırgan
tepkilerden yoksun olan canlıların gereken çevre kontrol
sistemini nasıl sağlayabileceğini anlamak çok güçtür.
Özetle, bilim
adamlarının yalnızca bilinen duyguları ve tepkileri
tanımlayıp, sınıflandırmakla yetindiklerini
söyleyebiliriz. Korku ve öfkenin beynin alt bölümündeki
sinirsel dokudan kaynaklandığını, üst beynin tehdit
olarak tanımladığı dürtülerle harekete geçtiğini ve her
iki bölge arasında kimyasal ve hormonal bağlantılar
olduğunu, bazı genetik kalıtların saldırganlığın dozunu
ayarladığını biliyoruz. Ama bilim, bir bireyin ne zaman
saldırganlaşacağını önceden tahmin edemez. Ayrıca niçin
bazı birey gruplarının birleşerek diğerleri ile
savaştığını açıklayamaz.
Savaşmanın kökünde
yatan gizemi çözebilmek için antropoloji, etnoloji ve
psikoloji bilimleri iyi bir yol gösterici rolü
üstlenmektedir.Freud, şiddet eğilimi kuramları için
psikolojik bir temel kurmuştur. Why War? (Neden Savaş?)
adıyla kitap haline getirilen A. Einstein ile
yazışmalarında insanın içinde nefret ve mahfetme arzusu
vardır diye açıklamakta ve bu duygunun gelecekteki
savaşların alacağı biçim konusunda haklı bir korku
oluştuğu takdirde ancak dengelenebileceğini öne
sürmektedir. Freudçular ın ölüm dürtüsü diye
tanımladıkları bu kuram, temel olarak bireyi konu
almaktadır.
Günümüzde
etnolojinin yeni kavramları arasında daha ayrıntılı
açıklamalar ortaya atılmıştır. Toprak sahiplenme fikri
Nobel Ödüllü Konrad Lorenz in çalışmaları sonucu ortaya
çıkmıştır. Saldırganlığın doğal bir dürtü olduğunu,
enerjisini organizmadan aldığını ve uygun bir tahrikle
harekete geçtiği anda boşaldığını ifade eden K.
Lorenz, hayvanların çoğunda, hemcinslerinin
saldırganlığını yatıştırma yeteneğinin varolduğunu ve
gerek geri çekilme gerekse boyun eğme belirtileri
göstererek bunu ortaya çıkarttıklarını ileri sürer. K.
Lorenz, insanların da önceleri aynı biçimde davrandığını
ama av silahlarını yapmayı öğrenince farklı bir çizgiye
geçtiklerini belirler. Bireyler sahip oldukları
toprakları korumak için birbirlerini öldürmeye
başladılar ve silahların kullanılması duygusal açıdan
öldüren ile öldürülen arasına bir mesafe koyduğu için
boyun eğme yanıtları gitgide zayıflamıştır. Yaşamını
sürdürebilmek için başka cins hayvanları öldüren, avcı
olmaktan çıkan insanoğlu hemcinslerini öldüren saldırgan
katil haline gelmiştir.
Etnografinin uzantısı olan antropoloji halen yaşamlarını
sürdüren ilkel insanları doğal ortamları içinde
inceler ve etnografiye dayanarak uygar toplumların
yapılarına ve başlangıçlarına yanıt bulmaya çalışır.
Antropologlar, ilkel toplumlarda çıkan kavgaların en
önemli nedeninin kadınlar olduğunu ileri sürüyorlardı.
Ancak Amerikalı antropolog Herry Turney-High a kadar
savaş konusuna yeterince eğilmemişlerdi. Herry Turney-High,
meslektaşlarının savaş konusunun önemini reddetmelerine
tepki olarak bir antropolog için neredeyse bir meslek
suçu sayılacak bir kitap yayınlamıştı. Kitabında birkaç
istisnanın dışında savaşın her zaman görülebilen
evrensel bir eylem olduğunu, diğer antropologların da
bunu anlaması gereği üzerinde duruyordu. |