|
.

Kitle
hareketleri bir gecede ortaya çıkamazlar. Kitlesel
hareketler güçlü bir bağlılık duygusuna ve hedefleri
hakkında uzun vadeli bir bakış açısına sahip bireyler
tarafından yıllar süren bazen uzun yıllar süren bir
dönem boyunca inşa edilirler. 1964te Newyorkta
düzenlenen ilk savaş karşıtı gösteri sadece 600 kişi
toplayabildi. Fakat sayılar izleyen yıllarda durmaksızın
büyüdü. SDS tarafından planlanan Nisan 1965 yürüyüşüne
20 bin kişi katıldı. Bir yıl sonra Newyorkta Vietnam
savaşına karşı 400 bin kişi gösteri yaptı. Bundan 6 ay
sonra Washingtonda 100 bin kişi gösteri yaptı ve 30 bin
kişi silahlı askeri birliklerce korunan Pentagona
yürüdü.
İlk evrelerinde
savaş karşıtı hareket de çoğunluğun fikrine karşı
örgütlenmeye çalışıyordu. 1965te ABD halkının %83ü
Kuzey Vietnam bombalanmasının şiddetlendirilmesini
destekliyordu. Fakat savaş uzadıkça giderek büyüyen
savaş karşıtı hareket halkın hissiyatında daha derin bir
etki yaratmaya başladı. 1968e gelindiğinde savaşa
ilişkin olarak kendilerini güvercin diye betimleyen
insanların sayısı neredeyse kendilerine şahinler
diyenlerin sayısıyla eşitlenmişti. ABDnin 1970te
Kamboçyayı istila etmesinden sonra üniversite
kampüslerindeki huzursuzluk ulusal bir öğrenci boykotuna
evrildi. Mayıs ayı boyunca yaklaşık 1.350 kişiyle
kampüste protestolar örgütlenmişti ve ABD deki tüm
üniversite öğrencilerinin yarıya yakını eylemlere
katılıyordu. 500den fazla üniversite savaşa karşı
düzenlenen bu öğrenci boykotu yüzünden kapatıldı.
Yaygın uluslar
arası haykırışa rağmen içeride yaklaşan savaşa yönelik
ilkeli muhalefetin sesi marjinal kayıyor. 2002 yazı
boyunca Bushun ıraka yönelik saldırı planına karşı en
yüksek sesli eleştiriler soldan değil sağdan geldi. ABD
Iraka yönelik yeni bir savaşa hazırlanırken daha geniş
bir savaş karşıtı hareket inşa etmek için potansiyel de
arttı. Iraka karşı savaşa açmaya yönelik çok güçlü bir
desteğin olduğunu gösteren kamuoyu yoklamaları bile bu
potansiyeli sergiliyor. Ağustos 2002 tarihli ABC News ve
Washington Postun kamuoyu yoklamasında görüşleri
sorulanların %69u Iraka yönelik askeri harekatı
destekliyordu. Fakat ABDnin müttefikleri savaşa karşı
çıktıkları takdirde bu sayı %54e geriliyordu.
Her şeyden önce
1991 körfez savaşını BM güvenlik konseyi desteklemiş ve
12 yıllık yaptırımlar BMnin hamiliği altında sürmüştür.
ABDnin Iraktaki canice sicili hakkında gerçeği
söylemek ve geniş kitlelerin ABDnin dış politikası
hakkında gerçekleri öğrenmesine yardımcı olmak savaş
karşıtı herekte bağlıdır. ABD Afganistan savaşı
sayesinde Hazar petrol havzasından başlayan önceden
planlanmış Amerikan petrol boru hatlarının rotasına tam
olarak karşılık gelen Afganistan, Pakistan, Kırgızistan,
Özbekistan ve Tacikistanda askeri üsler kurdu ve
Kazakistan da askeri güç bulunduruyor. Saddam
Hüseyinin devrilmesiyle ABD, Suudi Arabistan dan sonra
2.sırada olan Irakın geniş petrol rezervleri üzerinde
kontrol sahibi olacak. Bu stratejik hedefleri başarmak
için ABD binlerce Afganlıyı ve çok daha fazla Iraklıyı
öldürdü. Ve daha da fazlasını öldürme yolunda ilerliyor.
ABDde çoğu insan
kendi adına işlenen vahşetler hakkında fikir sahibi
değil. Eğer vergileriyle hangi suçları ve suistimalleri
finanse ettiklerini bilselerdi, yaşanmakta olan
ıstırabın ölçeği ABD halkının büyük çoğunluğunu dehşete
düşürürdü. Bu bilgi aynı zamanda Bushun Saddam
Hüseyinin kitle imha silahları hakkındaki
suçlamalarının su katılmamış iki yüzlülüğünü de göz
önüne sererdi. İş kitleleri imha etmeye gelince ABD
2.ciliği kimseye kaptırmaz.
Bu örnekler var
olan potansiyeli gösteriyor. Yol boyunca inişler ve
çıkışlar olacaktır. Fakat bir avuç medeni haklar
aktivisti, ırkçı ayrımcılık yasalarını yerle bir eden
bir hareketin inşa edilmesinin önünü açtı. Az sayıda
aktivist yoksullaştırılmış küçük bir ülkedeki ulusal
özgürlük gücünü destekleyen kitlesel bir savaş karşıtı
hareket inşa etti ve dünyanın en büyük süper gücünü
yenilgiye uğrattı. Yaptırımları ve Irak halkına yönelik
savaşı sona erdirecek bir hareket inşa edebiliriz.
KİTLE İMHA SİLAHLARI
1989 da Latin
Amerikada 100 milyon, Güney Asyada 350 milyon, Doğu
Asyada 150 milyon, Afrika sahrasının güneyinde 400
milyon insan açlıkla savaşmıştır. 1988de dünyada
tüketime harcanan para 1975tekinin iki katı olmuş,
bunun %86sını zengin, %14ünü yoksul ülkeler tüketmiş,
dünyanın en zengin üç kişisinin varlığı 48 yoksul
ülkenin ulusal gelirinden çok olmuştur.Dünyanın en
zengin 15 adamının varlığı Kara Afrikanın tüm gelirinin
üzerinde. Dünyanın en zengin 225 insanının varlığının
yalnızca %4ü bütün dünyadaki insanların
gereksinmelerini karşılayacak ölçekte. Dünyada bilimsel
araştırmaların %90ı Kuzey Amerika, Batı
Avrupa ve
Japonyada yapılıyor. Oran Latin Amerikada %1.9,
Afrikada %O,5tir. ABD ve Kanada 1994te bilimsel
araştırmalara 178 milyar dolar, Nijerya 20 milyon dolar
harcamıştır. Teknolojiyle doğal dengelerin alt üst
edildiği kültürlerin ve uygarlıkların amansızca
çatıştığı, dünya nimetlerinin adil paylaşılmadığı
acımasız ve acınası bir dünya. Kimi devletler böyle bir
dünyada adalet ve özünden yalıtılmış bir hukukun ruhsuz
diliyle ahlak ve aklın silahlı bekçiliğine
özenmişlerdir.
Bugün ABDnin en
büyük kaygılarından biri, kitle imha silahlarının
yayılmasıdır. Bu şu demek: ABD şu anda elinde nükleer,
kimyasal ya da biyolojik silahlar bulunmayan ülkelerin
bunları edinmemesi konusunda aşırı duyarlı. Bu yakın
ilginin öyküsü uzun.
Birinci Dünya
Savaşında, bir kimyasal silah olan hardal gazı yaygın
şekilde kullanılmıştı; bu gaz askerlerde büyük acı veren
hasarlara yol açıyor; ama çatışmanın sonucunu çok da
etkilemiyordu. Batılı güçlerin buradan çıkardığı
sonuçlardan birisi, kimyasal savaşın karşılıklı olarak
reddedilmesinin herkesin iyiliğine olacağıydı. Bunu
hedefleyen bir uluslararası anlaşma imzalandı ve
gerçekten de İkinci Dünya Savaşında bu anlaşmaya büyük
oranda uyuldu.
Ne var ki, İkinci
Dünya Savaşı Mihver Devletleri ile Müttefik Devletler
arasında, sonunda atom bombasının yaratılmasına yol
açacak bir yarışa tanık oldu. Bildiğimiz gibi, bu yarışı
ABD kazandı ve bombayı Almanyaya değil, Japonyaya
karşı kullandı. Savaş boyunca, kimyasal ve biyolojik
silahlar üzerine de epeyce araştırma yapıldı. 1945te
ABD nükleer silah sahibi tek ülkeydi; kimyasal ve
biyolojik silahlar üzerine de hayli bilgisi vardı.
Nükleer silahlar üzerine bilgisini yakın müttefiği Büyük
Britanyayla paylaşmaya karar verdi; sonra da, tüm diğer
ülkelerin nükleer silah sahibi olmasını engellemeyi acil
öncelik olarak benimsedi.
ABDnin başlıca
askeri rakibi Sovyetler Birliği önce bir atom bombası,
sonra da bir hidrojen bombası edinmekte hiç güçlük
çekmedi. 1949a gelindiğinde Soğuk Savaşın her iki
tarafının da elinde nükleer silahlar vardı;
Analistler, gerçek
bir savaş riskine iki tarafın da girmeyeceği; çünkü
diğer tarafın cevabının akla havsalaya sığmayacak denli
korkunç olacağı tezine dayanan bir ilkeden, karşılıklı
caydırıcılıktan söz etmeye başladılar.
Bu analizin geçerli
olup olmadığı bir yana, ABD artık tüm dikkatini dördüncü
bir nükleer gücün ortaya çıkmamasını sağlamaya
yöneltecekti. Ama, belli ki nükleer güç olmadan ciddiye
alınmayacakları duygusuyla, önce Fransa, sonra da Çin
nükleer silah edindi.
ABD, beş nükleer
güç realitesiyle yaşamayı öğrendi ve dikkatini yayılma
sürecini burada durdurmaya yoğunlaştırdı. Ama sonra, bu
sefer de Hindistan nükleer bir reaksiyonun altından
kalkabileceğini gösterdi. Başka pek çok ülke de gizliden
gizliye nükleer silah edinme çabalarına girişti. İsrail
ve Güney Afrikanın, (her ne kadar iktidarı ANCye
devretmeden hemen önceki son icraatlarından biri olarak
apartheid* rejimi nükleer silahlanmaya karşı olduğunu
ilan etmiş olsa da), nükleer kapasiteye sahip
olduklarına inanmak için pek çok nedenimiz var. Başka
pek çok ülkeninse, sözgelimi Brezilya ve Arjantinin,
Doğu Asyada Kuzey Kore ve belki Japonyanın, Müslüman
dünyada Pakistan, Irak, İran, Libya, Cezayirin, nükleer
kapasiteye erişmek için gün saydıkları düşünülüyor.
Kimyasal ve biyolojik silahlar İran-Irak savaşında
muhtemelen kullanıldılar;
Peki şu andaki
durum ne? Kitle imha silahları, 1945ten bu yana tüm
dünyada büyük bir hızla yayılıyor. ABD ve diğer Batı
güçleri de bu alanda kendi silah stoklarına yatırım
yapmaya ve onları geliştirmeye elbette hiç ara vermedi.
Diğer yandan, bu alandaki büyümenin (hem coğrafi açıdan
hem de silahların hasar gücü açısından) önümüzdeki 25
yıl içinde önemli ölçüde hız keseceğine inanmak için,
kesinlikle hiçbir nedenimiz yok.
Uluslararası
topl4m, küresel silahsızlanmaya gereksinim olduğunu uzun
süredir kabul ediyor. 1970 yılında yürürlüğe sokulan
Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Anlaşması (NPT)
hükümleri çerçevesinde, ABD ve nükleer silahlara sahip
oldukları bilinen diğer dört devlet, nükleer
silahsızlanma konusunda bağlayıcı taahhütlerde
bulunmuşlardı. Buna karşılık nükleer silah sahibi
olmayan ülkeler de nükleer silah yeteneğine kavuşmaya
çalışmayacaklarını kabul etmişlerdi.
ABD ve anlaşmada
imzası bulunan diğer devletler, belirlenmiş bulunan on
üç silahsızlanma taahhüdünden ilki olan Kapsamlı Test
Yasaklama Anlaşmasını (CTBT) yürürlüğe sokmak suretiyle
nükleer silah denemelerini sona erdirme konusunda
anlaşmaya varmışlardır. 2002'de ABD hükümeti 2000'de
yapılmış olan taahhütleri, özellikle de nükleer
denemelerin yapılması yönündeki küresel yasaklamayı
kabul etmediğini ilan ederek NPT'nin geleceğini
tehlikeye sokmuş oldu.
1975'te bir başka
kitle imha silahının ortadan kaldırılmasını hedefleyen
bir anlaşma olan Biyolojik Silahlar Anlaşması (BWC)
yürürlüğe sokuldu. Haziran 2001'de ABD hükümeti
tarafından baltalandı. Bush yönetimi son dakikada
uluslararası denetimler yapılmasını reddetti. İleri
sürülen nedenler ABD'nin ulusal güvenliği ve Amerikan
şirketlerinin sanayi sırlarının korunmasıydı. Bu karar
uluslararası toplumda infiale yol açtı ve Irak konusunda
yapılmış olan istekler ışığında ikiyüzlülük olduğu
apaçık. Aralık 2001'de Yıldız Savaşları füze savunma
programı üzerinde çalışmak üzere anlaşmadan çekildiğini
ilan eden Bush yönetimi, Anti- Balistik Füze Anlaşması
(ABM) konusunda da yan çizdi.
Eski Sovyetler
Birliği ülkelerindeki nükleer silahlar ve malzemelerin
koruma altında tutulması ve yok edilmesi için Birleşik
Devletler tarafından sağlanan fonlar nükleer silahların
yayılmasını önleme konusunda hayati bir öneme sahip
bulunmaktadır. Ancak 2001'de göreve gelen Bush
Yönetiminin ilk adımlarından biri bu programların
fonlarını yüzde 21 oranında kesmek, diğer taraftan ise
nükleer silah fonlarını yüzde 5 oranında arttırmak
olmuştur.
açıkça görülüyor
ki, ABD hem NPT'yi, hem de diğer uluslararası nükleer
silahların yayılmasını önleme ve silahsızlanma
anlaşmalarını fiilen ihlal etmektedir. Bunun da
ötesinde, bütün bunlar Bush Yönetimi'nin küresel
güvenlik için yakın bir tehdit oluşturduğunu açıkça
gösteriyor.
|