| |
.
Çağımız pek çok anlaşmazlıklar, çatışmalar ve savaşlarla
doludur; Savaşın yeni boyutları ortaya çıkmış ve savaş
ile politika arasındaki ilişkilerin yeni sorunlarıyla
yüzleşmek üzereyiz. Düzenli ordularla yapılan büyük
savaşlar yerini gerilla savaşı ya da silahlı kontra
grupların muharebe hareketlerine terk etmiştir. Ayrıca
gelecekte askeri savaş yerine politik savaştan da söz
edilebileceği ileri sürülmektedir. Bugün en yaygın savaş
tanımlaması bir düşmana kendi fikrini kuvvet kullanarak
zorla kabul ettirme girişimi şeklinde kabul
görmektedir.
C.V. Clausewitz, savaşı şöyle tanımlıyor:
Savaş, çok genişletilmiş bir düellodan başka bir şey
değildir. Pek çok sayıda tek tek düellocular dan oluşan
bir birliği düşünmek yerine düello yapan iki kişiyi
gözümüzün önüne getirecek olursak daha iyi yapmış
oluruz. Bunlardan her biri, fiziksel gücüyle diğerine
kendi iradesini kabul ettirmeye çalışır. O nun ilk
amacı, düşmanı mağlup etmek ve böylece daha sonra
herhangi bir mukavemette bulunmayacağı bir duruma
sokmaktır.
İnsancıl kimseler, fazla kan dökmeden düşmanı silahtan
arındırmanın ya da yenmenin sanatkarhane bir yolu
olabileceğini ve harp sanatının gerçek eğiliminin de bu
olduğunu kolayca hayal edebilirler.
Savaş, sadece politikanın başka araçlarla devamıdır
savını ileri süren C.V. Clausewitz, harbin yalın bir
politik eylem olmadığını gerçek bir politik araç
olduğunu ifade eder. O na göre politika amaç, savaş ise
araçtır ve araç, hiçbir zaman amaçsız düşünülemez. C.V.
Clausewitz yandaşları, savaşın hiçbir şekilde
kendiliğinden meydana gelmediği, aksine politik bir araç
olarak düşünülmesi gerekliliği üzerinde odaklanırlar. Bu
nedenle devlet adamının ve komutanının ilk vereceği, en
önemli ve kesin sonucu en çok etkiliyeceği hüküm,
giriştiği savaşı bu ilişkiler içerisinde iyi tanımak,
onu olduğundan başka türlü değerlendirmemek ya da hal ve
şartların müsaade edemeyeceği bir şekle sokmaya
çalışmamaktır.
Kavga, esas itibariyle düşmanca duyguların açığa
çıkmasıdır. Savaş dediğimiz büyük kavgalarda düşmanca
duygu çoğu zaman yalnız düşmanca niyete dönüşür. Bu tür
duygusal faaliyetlerin teşvik edildiği savaşlar hiç de
az değildir. Savaşlardaki ulusal kin, kişilerin
birbirine karşı beslediği başlangıçtaki öfke ve
kızgınlık bulunmazsa bile düşmanlık duygusu savaşlarda
alevlenir. Çünkü bize karşı kuvvet kullanana karşılık
vermek ve ona kin beslemek savaşın doğasıdır.
İnsanoğlunun gelişmesini engelleyen kin duygusu,
böylelikle savaşın içinde beslenme olanağını da bulur.
Politika, savaşı kullanmakla beraber savaşın tabiatından
doğan bütün katı sonuçlardan kaçınır; son imkanlarla çok
az meşgul olur ve yakın ihtimallere göre hareket eder.
Böylece tüm eylem pek çok belirsizlik içinde kalınca
yapılan iş bir tür kumara dönüşür; burada bütün
hükümetler kendi yetenek ve uzak görüşlülüklerinin
düşmanınkinden üstün olduğuna güvenir ve bu sayede
kumarı kendilerinin kazanacağına inanır.
John Keegan, Yalnızca 400 yıl boyunca sürekli deneyler
ve yinelemeler sonunda savaşmanın bir alışkanlık haline
geldiğini kabul etmeliyiz. İlkel dünyada bu alışkanlık
töreler ve ayinlerle sınırlandırılmıştı diyerek, modern
dünyanın dikkatini şöyle çekiyor: İlkellik
sonrası dönemlerde, insanlar töreleri ve ayinleri bir
kenara itip, savaşlara getirilen kısıtlamalardan
vazgeçmiş ve şiddet eğilimli kişilerin dayanıklılık
sınırlarını zorlamış ve hatta bunu teşvik etmiştir.
Clausewitz, Savaş, en uç sınırlarına kadar sürmüş bir
şiddet gösterisidir demişti. İlkel insanların
diplomasi, kısıtlama ve anlaşma koşullarına
yatkınlıklarını yeniden öğrenmek zorundayız. Kendimize
öğrettiğimiz alışkanlıklardan vazgeçmeyi öğrenmezsek,
hayatta kalamayız.
Savaş Nedir? Sorusuna verilebilecek tek bir yanıt
yoktur. Dünyanın yazılı tarihi, genelde bir savaş
tarihidir, çünkü içinde yaşadığımız ülkeler, fetihler,
iç savaşlar ve bağımsızlık savaşlarıyla bugüne
ulaşmışlardır. Gelişmiş ülkelere baktığımızda dört kuşak
boyunca savaşın içinde yer aldıklarını görüyoruz. Savaş,
insanın sevgi duygusunu incitmiş ve derin sevgi
boşluklarının doğmasına neden olmuş, yalnızlaşan insanın
kaderini de hazırlamıştır. Bu yüzyılın savaşları öyle
acımasız bir tablo ortaya koymuştur ki, milyonlarca
insanın ölümüne yol açmış hatta çağdaş insanın savaşı
kanıksamasına zemin yaratmıştır.
Uygarlık grafiğini üst düzeye çıkartan insan buna
paralel olarak, en az çabayla en fazla sayıda insanı
nasıl yok edebileceğini de yaratmıştır. Bu paradokstan
kurtulmanın bir yolu mutlaka olmalı ki, gelecek
kuşaklara acı ve gözyaşını miras olarak bırakmayalım.
|