TÜM ULUSLAR TARAFINDAN KOVULAN BARIŞIN YAKINMASI
DESİDERİUS ERASMUS


BARIŞ KÜLTÜRÜ MÜ? YOKSA BARIŞ İÇİN KÜLTÜR MÜ?
BOZKURT GÜVENÇ

GEÇEN YILIN SAVAŞLARI 17 SAVAŞ VE MİLYONLARCA ÖLÜ
EDİP EMİL ÖYMEN


BARIŞ ÜSTÜNE HAPİSHANE NOTLARI...
HALUK GERGER


BENLİKTA SAVAŞ VE BARIŞ
ORHAN BURSAL


VON CLAUSEWİTZ’İN BİLİMSEL SAVAŞI
 
MEHMET ALİ KILIÇBAY


GENEL BİLGİ

20.yy. Kürt Siyasal Yaşamına Nakşibendi Müdahalesi; KDP
Erdal ERGİN

İrlanda'da Savaş ve Barış


  F.W. De Klerk ve Güney Afrika’da Çözümün Yolu


Nepal'de Halk İktidara Yürüyor


SRİ LANKA’DA TAMİLLE BARIŞA GİDEN YOL


    ETA ve ATEŞKES


Özgür Aceh Hareketi silahsızlanıyor


  ZAPATİSTALAR

  BIYOLOJIK SILAHLAR

 BIRINCI DÜNYA SAVASI (1914-1918)

 HAYDUT DEVLETLER VE DOGUSU

  Insanlik Tarihinde Savas

  NEHIR YATAKLARININ DEGISTIRILMESI VE SU SAVASLARI

NÜKLEER SILAHLARIN ETKILERI
 

NÜKLEER, KIMYASAL, BIYOLOJIK SILAHLAR VE EKOLOJIYE ETKISI

Politikanin Bir Uzantisi Olarak Savas

 PTSD

PTSD’ nin Türk Tarafindaki Kurbanlari

SAVAŞ KARSITI HAREKETLER

SAVAŞ VE İNSAN

Savaşın ve İnsanlığın Doğası

Savaşın Dile Getirilemeyen Gerçeği

 

 

 

 


 

 

 
 
 
 


İngilizler ve Ortadoğu Politikaları

 

     Frıtjof Capra, ‘Batı Düşüncesinde Dönüm Noktası’ adlı kitabında İngiliz Kralı I.James’ın başsavcısı olan Roger Bacon’ın şu düşüncelerine yer veriyor:

“… Ona göre doğa ‘kendisini (her) gezenler tarafından avlanan’, ‘hizmet etmeye mecbur’ ve ‘köle’ yapılması gereken bir şeydi. O (she) ‘bilim adamına karşı direnirken, bilim adamlarının hedefi ‘doğanın sırlarını söküp almak için ona işkence etmekti. Bacon’a göre bilimsel bilgi ‘bizi doğanın efendileri ve malikleri yapmak’ için kullanılacaktı.  Bacon,  ‘Cadı’ yargılanmalarının da savcısı idi. Doğayı bir kadına benzetirken, onun sırlarını söküp almak için işkence edilmesi gerektiğini söylerken, işkenceler altında sorgulanan ‘cadı’lara yaklaşımı anımsatmaktadır. Alıntıdaki avlama işini de yapan erkektir. Çünkü Doğa bir kadındır. Bacon bunu doğayı İngilizce kadını ifade de ‘o’ olarak kullanılan ‘her’ ve ‘she’ kelimelerini kullanarak açıkça ifade etmektedir. Sırları söküp almak için avlama işini yapan da işkence eden de erkek.  Bilimsel yöntemde erkek egemenlikçi sistemi,  en açık bir şekilde Bacon ifade etmiş olmaktadır. Cinsiyetçi yaklaşımın bilimsel yönteme bu denli yansıması, daha sonraları siyasette Hitler faşizmine kadar uzanacaktır. O da toplumu kadına benzetmiş ve ‘halklar kadın gibidir’ demişti. Topluma nasıl yaklaştığı da bilinmektedir. Burada bilimsel yöntem ile cinsiyetçilik, doğa ve toplum düşmanlığının nasıl bir araya gelmiş olduğunu da görmekteyiz. Bacon yöntemi, ulus-devlet ve milliyetçiliği de önemli oranda belirlemiştir.  Ve Bacon anlayışı temelinde gelişen bilimsel yöntemle Rönesans’ın ruhuna öldürücü bir darbe vurulmuştur.

Kartezyen felsefesinin kurucusu Descartes, Bacon’un doğaya hükmetmek ve onun efendisi olmak için bilimsel bilgiyi ele alış biçimini paylaşarak işe başlar. Descartes komple bir doğa bilimi kurmayı hedefleyerek görüşlerini geniş tutar. Mekanistik dünya görüşünü canlı organizmaları da içine alacak şekilde genişletir. Buna göre bitkiler ve hayvanlar basit birer makinedir. İnsanı tanımlarken, ‘Her şeye karşın birçok değişik biçimlerde kendi kendilerini hareket ettirme gücüne sahip, baştan aşağı insan yapısı olan ve yapay menşeleri miller ve öbür makineler olan saatlere bakıyoruz… Zanaatkârlarca yapılan makinelerle yalnız doğanın kompoze ettiği çeşitli cisimler arasında bir fark görmüyorum… İnsan vücudunu bir makine biçiminde düşünüyorum’ der.

Descartes düşüncelerinin çağlar sonrasını da belirleyeceğini biliyor muydu bunu bilemeyiz ama yönte­mi çağlar boyunca birçok bilim alanında ve hatta siyaset ve ekonomi alanında da temel referans olarak alındı. Onun yöntemi esas olarak analitiktir. Buna göre fikir ve sorunlar parçalara bölünüp, her parçanın kendi mantıksal yapısı içinde düzenlenmesini ihtiva eder. O açıdan yöntemine ‘analitik akıl’ denmektedir. Bu yönteme göre maddi dünya, üzerinde her türlü işlemin yapılacağı cansız bir nesnedir. Öyle ki, insan bedeni ve düşüncesi de birbirinden bağımsızdır. Ve bilimsel yöntemin temel karakteristi­ği olarak günümüze gelmiştir.

Descartes’e göre maddi dünya bir makinedir. Onun için maddede hiç bir amaç, hayat ya da ruhsal­lık yoktur. Doğa mekanik yasalara göre işlemektedir. Yönteminin esası da radikal şüphedir. Her şeyden kuşkulanmayı esas almaktadır. Kendi bedeninin olup olmadığından dahi kuşkulanır. Ne zaman­ki ‘düşünüyorum şu halde varım’ demiştir. Kesinlikler ondan sonra ortaya çıkmıştır. Kartez­yen’deki bilimsel bilginin kesinliği böyle oluşmuştur. ‘Gerçekliğinden kuşku duymadığımız ortak fikirler­den matematiksel ispatın açıklığıyla çıkarılamayan hiç bir şeyi doğru olarak kabul etmiyorum. Zira doğadaki tüm fenomenler, bu yöntemle açıklanabilir, başka hiç bir fizik ilkesini, kabul etmeye veya talep etmeye gerek olmadığına inanıyorum.’  derken Descartes, Galileo gibi doğanın dilinin matema­tik olduğuna inandığını gösteriyordu.  Descastes’e göre ruh ve beden, her biri öbürüne başvurmaksı­zın incelenebilen paralellikleri bulunmak ile birlikte iki farklı dünyaya ait varlıklardı. Bede­nin mekanik yasalarca yönetilmesine rağmen ruh, özgür ve ölümsüzdür. Bilmek beyinden bağımsız olarak var olan insan aklının, yani ruhunun asli bir görevidir. 

Mekanikçi felsefenin öngördüğü doğa anlayışı ve doğanın anlaşılmasına dönük izlediği mantığın yol açtığı tahribatların başında, insanlığın duygu ve düşünce dünyasında yarattığı çarpık şekillenme gelmektedir. Duygu ve düşünce boyutundaki bu çarpık ve parçalı gelişmenin temelinde Descartes’in geliştirdiği bilgi kuramı yatmaktadır.

Önderliğimiz ‘Düşünce-beden ayrımı yaşamın inkârına en çok yol açan felsefi, hatta dini saptırmadır. Evrenin böyle bir sorunu yoktur.’ diyerek bunun esasında bilimsellik adına ileri sürülse de ne kadar gerçek dışı olduğunu gözler önüne sermektedir. 

Bu düşünce akımları felsefi ve bilimsel öngörüler zihniyet alanında yeni bir dünyanın şekillenmesi anlamına geliyordu. Descartes’in kendisi genç bir subayken düşüncelerini oluşturmaya başlamıştır. Belki bu konumu onu birçok noktada kesinliklere götürme arayışına itmiştir. Belki de onun için insan bedenini bir otomata benzetecek kadar ileri gitmiştir.  İnsan bedeni de dahil tüm doğayı ruhsuz bir nesne durumuna indirgemiştir.

Köklerini Galileo, Bacon ve Descartes'ten alan Pozitif-mekanistik düşünce evrensel bir yöntem ola­rak Newton tarafından formüle edilmiştir. Newton; Bacon'cu gözleme ve deneye dayalı tümevarımsal bilgi yöntemiyle, Dekartçı akla ve analize dayalı rasyonel tümdengelimci bilgi yöntemini birleştirmeyi başarmış ve tüm bilimlerde kullanılabilen ortak bir bilim anlayışı geliştirmiştir. Öyle ki Newton’ın bir çağdaşı sadece bir evrene sahip olduğumuzdan dolayı hayıflanır, çünkü ona göre bilinen evren tekti ve Newton bu evrenin tüm sırlarını çözmüştü ve kendisi gibi bilim adamlarına artık keşfedilecek bir sır kalmamıştı. Yani dönem insanı bu kadar ‘olan ve olacak olan’ her şeyi bildiğinden emindir. Aslında gerçekleşen eskinin tanrısının yerine bilimin, dolayısıyla bireyin yerleştirilmesidir. Önderliğimiz bu nedenle zaten bilimin bilinirciliğini dinin Levh-i Mafhuz anlayışına dayandırdı. Her ikisinin de özü aynıdır, var oluşun özünü vermekten son derece uzaktır ve müthiş dogmatiktir.

Artık düşünce alanında canlı doğa anlayışından tümden kopuşma süreci yaşanmaktadır. ‘İnsan doğa­nın efendisidir’ yaklaşımı ile Bacon’da görüldüğü gibi erkek, kadının ve kadın olarak düşünülen doğanın efendisidir. Ona her türlü işkence yapılabilir. Küresel felaketlerin ve kadının düşürülme noktasın­da yeni bir sürece girildiğinin habercisidir bu durum. İnsanı makineye benzeten Descartes’la da insan ve topluma yaklaşımının ana parametreleri belirlenmektedir. Toplumsal çözülmenin hangi düzeye vardırılacağını da öngörmektedir. Pozitif-Mekanikçi bilimin gelişmesiyle insani duygularda büyük bir körelme yaşanmıştır. Maneviyat anlamını yitirmiş, mantık –akıl-  bütün bunlardan koparıla­rak felce uğratılmış, insan adeta makine tarzında işleyen bir varlık haline getirilmiştir. Toplum, analitik geometri denilen bilimcilikle, canlı yaşam ve duygudan uzaklaştırılarak adeta alıklaştırılmıştır.

Geliştirilen bu yöntem en başta madde üzerinde uygulanmış ve madde üzerinde istenilen sonuçlar alındıkça da geçerliliği pekâlâ doğru olan tek bilgi yöntemi olduğu biçiminde görülmeye başlanmıştır. Teknik araçların geliştirilmesinde başarılı sonuçların alınması, yöntemin aynı tarzda toplumsal olguya indirgenebileceği düşüncesine de temel yaratmıştır.  Mekanik bir doğa anlayışına dayalı gelişen bu bilim anlayışı, toplumsal olguyu ele almada da aynı yöntemlere başvurarak sonuç alınabileceğini varsa­yar. Böylece devlet yapılanmasından tutalım yeni toplumsal ilişkilerin düzenlenmesine kadar, bütün gelişmeler bu bilim anlayışıyla şekillenir hale gelmiştir.

O açıdan aydınlanmanın dogmatizme karşı geliştirdiği zihniyet mücadelesi, aynı zamanda orta­ya çıkan kapitalist modernite için de bulunmaz bir fırsat olmuştur. Kapitalist modernite tüm sapkınlıklarının bilimsel kılıfını oluşturmada hiç zorluk yaşamamıştır. Çünkü bilim demokrat ve toplumsal olan özünden kopartılarak iktidar güçlerinin çıkarlarını koruyan, geliştiren en büyük araç haline getirilmiştir. Bilim adına doğaya yönelik içine girilen bu cansız-mekanik algılama ve bu algılama üzerinden geliştirilen sınırlı bilim yaklaşımı, ona çokça atfedilen toplumsal sorunları çözme niteliği şöyle dursun, bu mekanikçi bilimcilik sorunları daha da derinleştirmiştir. Mekanikçi bilimin kendisi, toplumsal algı ve ilişki bağlamında en büyük so­run haline gelmiştir. Şimdi de şunu dikkatle okuyalım: ‘…İnsanlar geometrik bir oranla (2, 4, 8, 16...olarak), tarımsal üretim aritmetik bir oranla (1, 2, 3, 4... olarak) artmak eğilimindedir. Bu yüzden, insan üremesi tarım­sal üretimle sınırlanmıştır. Açlık ve sefaletle bunların doğurduğu ölümleri arttıran ve doğumları azaltan her türlü kötülükler doğaldır. Tarımsal üretimin sınırlamasından doğan bu kötülükler engellenmezse insanların üremesi besin üretimini aşar ve insanlık aç kalır …İnsanlar eşit olmamalı, yoksullara yardım edilmemeli ve ölümleri önleyici tedbirler alınmamalıdır, her eşitlik sistemi sonunda yoksulluk ve sefale­te varır….’. Ne kadar da bilimsel! İngiliz Protestan papaz Robert Malthus(1766 -1834)’un bu düşünceleri ‘demokrasinin beşiği ve insan haklarının yaratıldığı topraklar’ olan İngiltere’yi yöneten İngiliz oligarşisinin çıkarlarına uygun düştüğü için geniş çapta tutulmuş ve desteklenmiştir. İşlevi insanların en temel ihtiyaçlarının nasıl en iyi biçimde karşılanabileceği olan ekonomiye de el atar ve bu lanetli lafları hem de ekonomi bilimciliği adına yapar. ‘Ekonomik bunalımlar, üretimin satın alma gücünden daha büyük bir hızla artmasından doğmaktadır; üretimle tüketim arasındaki bu dengesizliği gidermek için nasıl nüfus yasasında insanları ölüme bırakmak gerekiyorsa parayı da öylece üretici olmayan amaçlara bırakmak gerekmektedir.’diyecektir. Çıkan sonuç da şu oluyor:  ‘nasıl insanların bir bölümünü öldürmek gerekiyorsa, paranın da öylece bir bölümünü öldürmek gerekir

Özcesi Malthus, emperyalist arz-talep ilişkisini öngörerek, nerede bir çoğalmaya rastlamış­sa hemen onu yok etmek gerektiğini ileri sürmüştür. Bu sapkın teoremden de anlaşılacağı gibi bu­gün dünyanın birçok yerinde yaşanan açlıktan, savaştan, hastalıktan kaynaklı kitlesel ölümler ve fazladır diye imha edilen besin maddeleri ve piyasalardan çekilen para gerçekliği, daha o günden teorik olarak bir Protestan rahip tarafından dile getirilmiştir. Bugünkü toplumsal örgüyü çözmekte işlevi tartışılmaz olan spor, seks ve sanatın da rolünü ‘Doğal düzen insan artışına karşı yoksulluğu ve ahlaksızlığı, para artışına karşı da eğlenceyi ve lüksü koyarak dengeyi sağlamaktadır.’ şeklinde dile getirmiştir. Buradaki çarpıtmanın ise haddi hesabı yoktur. Soydaşı Hobbes’un doğal düzenden bahsederken, ‘insan insanın kurdudur.’ tarihi yalanıyla ne kadar da örtüşüyor!  Malthus’un bahsettiği doğal düzen devletçi uygarlığın taa kendi­si olmaktadır. Ve Malthus, ‘insanların bu doğal düzenin sağlanmasına karışmamaları ve bu denge­yi bozmamaları gerektiğini’ salık vermekten de geri durmamıştır. ‘Ahlak düzeni, insanların çoğalmasıy­la ilgilidir’ diyen Malthus’a göre liberalizmin egemenler için geliştirdiği ‘bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler’ formülünün yanında yoksullar için de ‘bırakınız ölsünler’ formülü esastır. Fazla yorumlama ihtiyacı duymadığımız bu belirtilenlerin açık ki insanlıkla bir alakası yoktur. Ve çok büyük bir saptırmaya, çarpıtmaya dayanmaktadır. Gerçekler tersyüz edilerek insanlık kandırılmaya, egemenlerin gerçek yüzleri gizlenmeye çalışılmaktadır. Bu bir karakterdir. Dikkat edelim Descartes dışında bunların tümü de İngiliz’dir ve zamanlarının en etkili isimleridir. Hala da yürütülen politikalarla etkinlikleri devam ettirilen ‘çok önemli’ zatlardır.

Peki daha da ayrıntılandırılabilecek bu sapkınlıklara neden yer verdik? Dünyayı yönetenler bugün insanları bu kafayla yönetiyorlar da ondan. Dünyayı yönetenlerin bir bütün evrene yaklaşımları böyledir de ondan. Dünyayı yönetenlerin doğa, toplum, kadın yaklaşımları böyledir de ondan. Dünyayı yönetenler kendilerini dünyanın merkezi ve sahibi olarak görüyorlar da ondan… Ve bugün dünya Ortadoğu’da kurulan dengeler temelinde yönetiliyor. Ortadoğu’nun alternatif olma potansiyeli ve zenginlikleri büyük güçleri buraya yönlendiriyor. Yukarıda ele alınmaya çalışılan ve kapitalist modernitenin zihniyet yapısını oluşturan görüşlerin bölge halklarına yansımaları oluyor. Bölge halkları bu yönelimin acılarını çekiyor, sorunlarını yaşıyor. Ve hala çok güncel olarak Ortadoğu’nun tüm sorunlarında çok canlı olarak yaşanıyor. Bu sorunları yaşatanlar içinde de ‘çalışkanlıklarıyla’ bir zamanlar kendilerine ‘üzerinde güneş batmayan ülke’ yaratan İngiliz devletinin yeri apayrı oluyor. Ortadoğu’da bugün uğraşılan sorunların önemli bir kısmı da yukarıda ele aldığımız zihniyetin süper bir temsilcisi olan İngiliz devletinin ve egemenlerinin başının altından çıkıyor.  

İngilizlerin özellikle Ortadoğu politikalarının belirlenmesinde başaktör olduğu dönem daha çok Osmanlının son dönemleri oluyor. Rusların adlandırmasıyla ‘hasta adam’ olan Osmanlı son iki yüzyılda ancak yabancı büyük devletlerin arasındaki denge politikaları çerçevesinde ayakta kalabilmiştir. Kendisi yürüyemeyen Osmanlının koltuk değnekleri yabancı güçler, en başta da İngilizler olmuştur. Dönemin Osmanlısı demek, Ortadoğu demektir. Bugünkü Arap dünyasının neredeyse tümü, Kürdistan’ın Doğu parçası hariç geri kalanı Osmanlı egemenliği altındadır. İngilizler, Osmanlı’yı mümkünse diğerleriyle paylaşmadan istediği zaman midesine indirebileceği bir av olarak görüyor. Nitekim artık hasta adamın başkaları tarafından avlanma tehlikesi gittikçe artınca da ilk darbeyi kendisi vuruyor. Meşhur ‘asılacaksan İngiliz sicimiyle asıl’ sözü devreye giriyor. Rusların 1878 yılında Osmanlı ile yaptığı Ayastefanos Antlaşması’nın hükümlerini ağır buluyor ve yerine Berlin Antlaşması’nı geçirtiyor. Hemen ardından da Osmanlının elindeki Kıbrıs’ı işgal ediyor, sonrasında Mısır gelir, daha sonraları da tüm Osmanlı gelecektir. Devam ediyoruz.

Kürdistan’ın Botan alanında yaşayan ve Hıristiyan olan Nasturileri Bedirxan’a karşı kışkırtıyor, onları Bedirxan Bey’e kırdırıyor, ardından da Osmanlıya Hıristiyanların yaşamları korunmadığı gerekçesiyle baskı yapıyor ve Osmanlıyı Kürtlerin üzerine sürüyor. Sonuç Kürtlerin kırıma uğraması oluyor.

Ermenileri destek sözü vererek, Osmanlıya karşı ayaklandırıyor. Ermeniler önce 1894-1896, sonra da Birinci Dünya Savaşı yıllarında iki kez katliama uğratılıyor ve milyonu aşkın Ermeni katlediliyor. Ortalıkta İngilizler yoktur, ancak yatırımını yapmıştır. Bir İngiliz türemesi olan ABD ve pek çok ülke Ermenilere uygulanan soykırımı, Türkiye’den taviz koparmak için kullanıyor. 24 Nisan hala Türkiye için bir korkulu rüyadır. Önce halkların kanlarının döküleceği bir ortam yaratıyorlar, sonra da bu ortamdan yararlanarak kazanç sağlıyorlar. Kan üzerine siyaset, iti ite kırdır, tavşana kaç tazıya tut politikaları… Tümünün de mucidi İngilizler oluyor.  

Ermenilere yapılanın aynısını Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Yunanlılar Anadolu’ya çekilerek bu defa Rumların başına getiriyor. Bizans hayaliyle yanıp tutuşan Rumlar Anadolu’ya doluşuyor, Anadolu halklarıyla savaşıyorlar. Gerçekleşen, Rumların Anadolu’dan tümden silinmesi oluyor. Bu da Türkiye Cumhuriyeti’nin önüne farklı bir şekilde çıkarılacak olan bir yatırım oluyor. Türk-Yunan çelişki ve çatışması 20. Yüzyılda önemli bir yer teşkil ediyor ve her iki güç başını ABD ve İngilizlerin çektiği Batılı güçlere her defasında muhtaç hale geliyor…

Daha Birinci Dünya Savaşı bitmeden tüm müttefikleriyle Osmanlı’yı yani Ortadoğu’yu kendi çıkarlarına göre bölüşüyor. Rusya ile 1915 baharında Boğazlar Antlaşması’nı yaparak Asya ve Avrupa’yı birbirine bağlayan boğazları o güne kadar en büyük düşman bellediği Ruslara veriyor.

Bir diğer antlaşmayı İtalya ile 1915 Nisan’ında Londra’da yapıyor. Babasının topraklarıymış gibi Antalya bölgesini, İzmir’i ve On İki Ada’yı veriyor.

Yetmiyor. Günümüzün en temel sorunlarına neden olacak olan Sykes-Picot Antlaşması’nı Rusların da onayını alarak,  16 Mayıs 1916 tarihinde Fransızlarla gerçekleştiriyor. Buna göre de; Rusya'ya, Trabzon, Erzurum, Van ve Bitlis ile Güneydoğu Anadolu'nun bir kısmını;  Fransa'ya, Doğu Akdeniz bölgesi, Adana, Antep, Urfa, Diyarbakır, Musul ile Suriye kıyılarını verirken, kendisi de Hayfa ve Akka limanlarını, Bağdat ile Güney Mezopotamya’yı alıyor. Arap halkının statüsünü de belirsizliğe mahkûm ederek, elde ettikleri topraklarda ‘ya bir Arap Devletleri Konfederasyonu ya da Fransızlarla birlikte kendi denetimlerinde tek bir Arap devleti’ kurulacağı taahhüdünde bulunuyor. Filistin’i kutsal yerleşim yeri olduğu gerekçesiyle uluslar arası bir yönetimin denetimine veriyor.

Sonrasında da İngiliz Dış ilişkileri Bakanı Lord Arthur James Balfour, 2 Kasım 1917’de uluslar arası Siyonist hareketin önderlerinden Lord Rothschild’a Yahudilerin Filistin topraklarında bir yurt arayışını destekleyeceklerini belirtiyor. Yahudileri Filistin’e yönlendirirken, Arap toplumunu paramparça ediyor, kendi çıkarlarına göre her parçasını bir devlete-egemene veriyor. Gerçekleşen ne oluyor, hala süren bir Arap-İsrail boğazlaşması... Halkları birbirine karşı kışkırtma, düşmanlık yaratma ve ortaya çıkan istikrarsızlıktan yararlanarak kendine muhtaç hale getirme, temel politika olarak yürütülüyor.

Daha başka ne yapıyor? Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasının hemen ardından özel bir ordusunu İran’daki Anglo-İran petrol şirketlerini korumak bahanesiyle Osmanlı denetimindeki Irak’a yolluyor. 5 Kasım 1914 tarihinde de Osmanlıya karşı savaş ilan ediyor, Basra’dan başlayarak Mezopotamya’ya doğru işgaline devam ediyor.  Savaş bitinceye kadar da Musul’u alamıyor. Musul’u buradan kendisine yönelik tehdit oluşturduğu gerekçesiyle ateşkes anlaşmasının hükümlerine dayanarak Osmanlı’dan alıyor.

Bölge karışıktır, Türkler burada hak iddia etmektedir, karışıklıklar çıkmaktadır. İngilizler Binbaşı Noel aracılığıyla o dönem Kürtlerin önde geleni Şeyh Mahmut Berzenci’ye otonomi vaadinde bulunarak Kürtleri yanlarına çekmek istiyor. Böylelikle Kürtler ile Türklerin İngiliz karşıtlığı temelinde birleşmelerini engellemek istiyor. Aynı Noel daha sonra M. Kemal’e karşı İngiliz koruması altında bir Kürt devleti kurma aşkıyla yanıp tutuşan Bedirxanilerle birlikte Malatya’ya kadar gidiyor ve isyan tertiplemek istiyor. Gerçekleşen ne oluyor? Kürtler dağıtılıyor ve Kürtlerin güvenilirlikleri M. Kemal tarafından daha da kuşkulu hale geliyor, aradaki mesafe açılıyor. Amaç yine aynı, halkları birbirine karşı kışkırtmak, kendine muhtaç hale getirmek, soykırımların ortamını yaratmak…

Şeyh Mahmut Berzenci’den devam edelim. İngilizler yoldan çıkma eğilimi gösterdiğinde üzerine bomba yağdırdığı Şeyhe verdikleri özerklik sözünü unutuyor, 12 Mart 1921'de başlayan Kahire Konferansı'nda (Kerkük ve Süleymaniye'den tek bir Kürt delege bile katılmaz) bir törenle, Fransızların Şam Krallığından düşürdükleri I. Faysal’ı Irak Kralı yapıyor. Kürtlerin adı bile geçmiyor. 1930 yılında Irak’ın bağımsızlığı tanınırken, Kürtlerin yine hiçbir hakkından bahsedilmiyor. Ve böylelikle Irak’ta büyük bir Kürt sorunu çıkarılmış oluyor. Bu defa da hala çelişkili, çatışmalı süren bir Arap-Kürt çatışması başlatılıyor. Irak güçleriyle Kürdistan’a sefer üzerine sefer düzenliyor… İlkin Irak devleti destekleniyor, sonrasında Kürtler denetim altına alınıyor, işbirlikçiliğe çekiliyor. Denetimden çıkan Saddam rejimi Kürtlerin desteğiyle ortadan kaldırılıyor. Gerçekleşen, Arap ve Kürt halklarının birbiri karşısındaki güven duymayan duruşları, dorukta olan bir karşılıklı milliyetçilik oluyor.

Bölge halklarının topraklarını, yurtlarını paylaşmaya devam ediyor. İstediğini devletli kılıyor, istediğini köle yapıyor. Darmadağın olan Osmanlı ile savaş sonrası yapılan meşhur Sevr antlaşmasında “ne pahasına olursa olsun İngilizlerin denetimi altında olmalı ve asla bağımsız bir devlet olmamalıdır.” dediği Kürtleri, görünürde devletli kılmaya karar veriyor. Öyle bir dolambaçlı karar ki bu, Kürtler bile devletli kılındıklarını anlamakta zorlanıyor. Kürdistan’ın bir kısmını sınırları o zaman halen belli olmayan Ermenistan’a dahil ederken, Kürdistan’ı da ‘Ermenistan’ın güneyi ile Türkiye, Suriye ve Mezopotamya’nın kuzeyi arasında belirtilmiş bulunan ve Kürtlerin salt çoğunlukta olduğu yerler’ ile sınırlıyor. Doğu Kürdistan’ın tümü, Kuzey, Güney Batı ve Güney Kürdistan’ın büyük kısmı Kürdistan’ın sınırlarının dışına çıkarılıyor. Yani Kürtlere güya devlet veriliyor, ancak Kürdistan paramparça ediliyor, sömürü altına alınıyor. Bu yönüyle kendince hem Kürtlere devlet vererek onların gönlünü alıyor, desteklerini kazanıyor hem de onları statüsüz ve başa bela kılarak oluşturduğu yeni devletlerin içine ‘Kürt sorunu’ olarak ileride kullanmak üzere serpiştiriyor. “Kürtler büyük güçler tarafından kullanılmaya açık, ama ne zaman ne yapacakları belli olmayan, disipline ve otoriteye gelmeyen bir halktır. Bir biçimde güç olurlarsa, sömürgeci egemenliğe karşı direnebilecek bir halktır. Uyanmamaları, “uygarlaşmamaları” evladır.” tespitine göre davranıyor yani.  Sevr’de göstermelik de olsa Kürtlere vermeyi düşündüğü bağımsız devleti de dalga geçercesine şu koşullara bağlıyor: “… Kürt halkı yani bu bölgede oturan halk çoğunluğu Osmanlı devletinden ayrılarak tamamen “bağımsız” olmak arzusunu belirtirse ve Milletler Topluluğu Konseyi’ne başvurursa ve eğer konsey de bu halkın bağımsızlık isteğini gerçekleştirebilecek kapasitede bulunduğuna inanırsa ve bunun yerine getirilmesini öğütlerse, Osmanlı Devleti bu örgütlemeye aynen uymayı ve bu bölgedeki bütün halkları ve unvanlarından vazgeçmeyi ve kendisini buna göre ayarlamayı şimdiden üstlenir.

…Kürdistan devletinin bağımsızlığı gerçekleştirildikten sonra da bu bağımsız Kürt devletiyle günümüze kadar Kürdistan’ın bir parçası olan Musul ilinde yaşayan Kürtlerin kendi istekleriyle birleşmeyi istemeleri halinde müttefik güçler bu birleşmeye karşı hiçbir itirazda bulunmayacaklardır.”

Oluşturacaklarını söyledikleri ‘bağımsız’ Kürdistan’ın sınırlarını kendi denetimi altındaki topraklarla sınırlandırıyor ve çok önemli olan Musul ile bağlantısını da olası gelişmeler nedeniyle kurmak istiyor. Zira Musul önemlidir ve Türkler tarafından Misak-ı Milli sınırları içine dahil edilmiştir. Kürtlere Sevr ile bir ‘devlet’ verdiğinden onların desteğini kendince almıştır. Ayrıca Kürtlere devlet verdiğinden ve bir kısmı bu oyuna geldiğinden dolayı da Türkler kızgındır, bu Kürtlere. Oluşan bu konjönktürel durumda ne oluyor?

Ama Musul öyle bir sorundur ki hallolacağa benzemiyor. Ne yapıp edip Türklerin bu talebini engellemeli! Bu defa da “Kürtler, üzerinde oturdukları hazinenin ve kendi potansiyelinin farkında olmayan cahil bir halktır… bölge devletlerine karşı kullanılabilecek bir güçtür.” tespiti devreye giriyor. Genç Türkiye Cumhuriyeti içeride sıkıntılar yaşamaktadır. Cumhuriyeti Türkler ve Kürtler başta olmak üzere Anadolu’daki tüm halklar kurmuş olmasına karşın cumhuriyetin demokratikleşme ayağı sancılıdır. Kürtler hilafetin, saltanatın ve Osmanlıdan kalan her şeyin tasfiye edilmesi karşısında biraz şaşkın ve rahatsızdırlar. Puslu havaları seven İngilizler devreye giriyor, Şeyh Sait isyanında dolaylı yönlendirmelerde yer alıyor. Türkler bu kapsamlı ve sarsıcı isyanın sonuçlarıyla uğraşırken, İngilizler Musul üzerindeki Türk taleplerini ortadan kaldıran bir antlaşmayla Musul’un sahibi oluyor. Gerçekleşen ne oluyor; Türkiye’de Kürtler ve Türkler arasında büyük bir kopuş, ayrışma gerçekleşiyor. Cumhuriyet demokratikleşmeyi Kürt tehlikesinden dolayı artık aklının ucundan bile geçirmiyor. Kürtlerin varlığı inkar ediliyor ve imha sürecine alınıyor. Kürtler isyan ediyor ve sonuçta da bilinen kırım, katliamlar yaşanıyor.

Türk devletinin imha ve inkarı karşısında 1970’lerle birlikte ortaya halkların özgürlüğünü savunan PKK çıkıyor. Gittikçe güçleniyor ve Kürdistan’ın tüm parçalarında ve kapitalizmin merkezlerinde eritilemeyen en temel güç haline gelirken Malthus kafalıların sistemlerini tehdit eden bir alternatif oluyor. Onların ‘cahil’ dediği Kürtleri bilinçlendiriyor. Onların birbirine düşürmek için yarıştığı halkları birbirine dost kılıyor. Milliyetçiliğin panzehiri oluyor. Parmaklarında oynattıkları Ortadoğu’yu insanlığın yeniden yeşereceği bir yer olarak görüyor ve bunun için mücadele ediyor… Kafasını İngilizlerin oluşturduğu kapitalist gövde ne yapıyor? Sömürgeci TC’nin saflarında özgürlüğe karşı savaşıyor. Kürtleri yok etme planlarına ‘onay’ veriyor. NATO’yu devreye koyuyor ve Ortadoğu’da yarattığı bende ve uşaklarının da yardımıyla Kürtlerin ‘Önder’ dedikleri Abdullah Öcalan’ı seferberlik havası içinde esir ediyor... Daha da uzatılabilir. Ama kısa da tutulsa, uzun da ele alınsa şu ana kadar da görüldüğü gibi ortaya ‘alçaklığın tarihi’nden başka bir şey çıkmayacaktır. Zaten alçaklık da mevcut durumda o kadar gizli değildir. Zira ‘Maskesiz Tanrılar ve Çıplak Krallar Çağı’dır yaşadığımız. Görmek isteyen için her şey ayan-beyandır… 

Şimdi kısa da olsa belirtilen bu tabloya bakıldığında bölgenin en azından milliyetçilikten kaynaklanan sorunlarının kökeninde bölge halkları var mıdır? Hayır! Milliyetçilik ve bundan kaynaklı sorunlar Ortadoğu’ya dıştan gelmiş bir hastalıktır. İngilizlerin Kürtler hakkında ulaştığı kimi tespitleri belirttik, ancak bu tespitlerin tüm bölge için yapıldığını bilmek gerekir. Kendilerini ilerici, gelişkin görenlerin, cahil ve sürü saydıklarına farklı yaklaşmaları beklenemez. Malthus’un yolundan ilerleyen başta İngilizler olmak üzere sömürgeci güçlerin, kendilerinin dışındakilere biçtiği misyon kendilerine hizmetçiliktir. Türk faşisti ve 1930’ların Adalet Bakanı Mahmut Esat Bozkurt da Kürtler için var olmayı Türklere ‘hizmetçilik yapmak’ şartına bağlamıştı. Aynı benzetmeyi tanrı krallar dönemi olan Sümer mitolojisinde insanların tanrıların dışkısından ve tanrılara hizmetçilik yapsınlar diye yaratıldıklarını söyleyen anlatımlarda çarpıcı olarak görmekteyiz.  Onlar dünyanın efendileri ve sahipleridir. Ve bunlar kölesiz, hizmetçisiz yapamazlar. Emecek, sömürecek ve kendilerini besleyecek bir kesime her zaman ihtiyaç duyarlar. Yoksa yaşayamazlar. Çünkü onlar egemenlerdir… Egemenlere veda edilecek bir dünya da bizim özlemimizdir

                            Xebat Andok
 

 
    ygk_unur@hotmail.com