|
.
Haydut devlet
kavramı bugün politika planlamasında be analizinde etkin
bir oynamaktadır. Dünya düzeninin bekçileri ABD ve onun
küçük ortağı İngiltere tarafından zapturapt altına
alınması
gereken Hitlerin
onda yeniden bedenlendiği birisi tarafından
yönetilmektedir.
1986da Dünya
Mahkemesi ABDyi Nikaraguaya karşı yasadışı güç
kullandığı için tazminat ödemeye mahkum etmişti. ABDnin
de buna tepkisi sert olmuştu. ABD Cenevre ve BM şartını
hiçe sayarak Japonyanın yeniden askerileştirilmesini,
Tayvanın ABDnin Güneydoğu Asyadaki örtülü ve
psikolojik operasyonları için odak noktasına
dönüştürülmesi, bütün Hindiçininde geniş ve etkin
ölçekte örtülü operasyonlara girişilmesini gizlice
belgelerine kaydetmiştir. 60 ve 70 yıllarda Vietnama
saldırı 1986da Libyaya saldırıyla devam etmiş, daha
sonra uyuşturuculuk bahanesiyle Panama işgal edilmiştir.
1988e gelindiğinde hala Vietnamda kullanılan kimyasal
silahların etkisi yüzünden binlerce insanın hayatını
kaybettiği doğrulanmıştır. Yine Kübaya karşı yapılan
saldırı sırasında biyolojik silahların kullanıldığı
1977de tüm dünya duymuştu. Yine 1991 körfez savaşıyla
1995e gelindiğinde Irakta 567.000 çocuk alt yapının
yıkılması ve onarılması için ithalatın yasaklanması
hastalıklar ve kötü beslenme yüzünden hayatlarını
kaybetmişlerdir.
ABD dünya
sisteminde hegamonik güç olmaya doğru ilerleyişi
İngilterenin eski zirvelerinden inmeye başlamasının
arifesinde 1870 civarında başladı. ABD ve Almanya,
İngilterenin halefi olmak isteyen rakipler olarak
birbirleriyle yarıştılar. ABD ve Almanya 1870 ile 1914
arasında İngiltereye üstünlük sağlayarak kendi
endüstriyel altyapılarını genişlettiler. Bununla
birlikte biri bir deniz hava gücü diğeri ise bir kara
gücüydü. Askeri yatırımlarının niteliği gibi ekonomik
yayılma çizgileri de buna uygun olarak farklı oldu. ABD
düşüş halindeki sabık hegamonik güç İngiltere ile
ekonomik ve politik ittifak kurdu. Nihayetinde dünya
sistemdeki hegomanyayı belirlemek için esas itibarıyla
ABD ve Almanya arasında otuz yıl savaşı olarak
düşünülebilecek iki dünya savaşı gerçekleşti.
Almanya
dünya sistemi bin yıllık imparatorluk olarak
adlandırdıkları bir dünya imparatorluğuna dönüştürme
yolunu denedi. Napoleonun daha evvel öğrenmiş olduğu
gibi emperyal fetih yolu kapitalist dünya ekonomi
çerçevesinde hakimiyet kurmak için asla uygulanabilir
bir yol işlevi görmedi. Dünya emperyal hamlesinin kısa
vadeli avantajı; askeri gücü ve ani olmasıdır. Çok
masraflı olması ve tüm karşıt güçleri birleştirmesi ise
orta vadedeki dezavantajıdır. Nasıl İngilterenin
anayasal ve yarı liberal monarşisi Napoleona karşı
otokratik çarcı Rusya ile aynı safta yer aldıysa yarı
liberal temsili bir cumhuriyet olan Birleşik
Devletlerde Hitlere karşı Stalinist SSCBnin yanında
yer aldı. 1945te Avrupa kıtasının her yerinde inanılmaz
derecedeki yıkıcı savaştan ve Doğu Asyada da benzer
şekilde yıkıcı olan savaştan sonra ABD ekonomik olarak
yara almadan yükselen hatta savaş zamanı inşasının
sonucu olarak güçlenen tek büyük endüstriyel gücü oldu.
1945ten birkaç yıl sonra daha önceleri ekonomik olarak
gelişmiş olan diğer bölgelerin hepsinde fiilen açlık
vardı ve her halükarda bu alanların esaslı şekilde
yeniden inşası bakımından zor bir süreç söz konusuydu.
Böyle bir durumda ABD sanayileri için dünya pazarında
egemenlik kurmak oldukça kolaydı. Avrupa ve Doğu Asyada
satın alma gücü düşmüştü. Yeniden inşa ABD endüstrisi
için çok karlıydı. Bu arada uğradığı yıkıma rağmen
Avrupanın yarısını işgal eden SSCB, olduğundan daha
büyük bir askeri güç gibi görünüyordu. Kendisini bütün
dünyayı sosyalizme ulaştırmak gibi kuramsal bir misyonla
donanmış sosyalist bir devlet olarak ilan etti. 1945ten
sonra komünist partiler Avrupa ülkelerinin pek çoğunda
güçlü olduklarını gösterdiler. Çin, Japonya, Filipinler,
Hindiçini ve Doğu Hindistandaki komünist partiler ve
gerillalar çok güçlüydüler.
Tarihi
Yalta konferansıyla 2 dünya savaşından zaferle çıkan ABD
ve SSCB dünyayı kendi aralarında sessizce paylaştılar.
Doğu ve Orta Avrupa SSCBye verilirken, dünyanın geri
kalanı ABDye kalmıştı. Çünkü SSCB bu savaşın bedelini
çok kötü ödemiş ve güçten düşmüştü. Öte yandan
1945lerden sonra sömürgeciliğe karşı Ulusal Kurtuluş
savaşları oluyordu. Bu zaferlerin sahiplerinden
Küba,Vietnam ve Cezayir Yalta düzenlemelerine meydan
okuyor, hem SSCBnin hem de ABDnin dikkate alacağı bir
öncelikler kümesini dayatıyordu. 2000 yıllara doğru
gelindiğinde anti-emperyalist mücadelenin başarı
kazandığını görebiliriz. Ama diğer yandan bu mücadele
dünya sisteminin gerçeklerinin çok azını
değiştirebildiğin de görürüz. Afrikalı bir BM Genel
Sekreteri olabilir, fakat çok daha önemli olan Dünya
Bankasının başkanlığını bir Amerikalı ve IMF
başkanlığını da bir Batı Avrupalı yapıyor. Bu ırkçılığın
tabu olmasına karşılık gerçeklik her zaman olduğu gibi
bütün azametiyle karşımızda duruyor.
Sistem karşıtı
hareketler kendi toplumsal dönüşüm stratejilerini ünlü
iki aşamalı planını geliştirdiler. İlk önce her
devletteki devlet iktidarını ele geçirmek için seferber
ol ardından toplumu dönüştürmek için devlet iktidarını
kullan. Bu marksistler tarafından işçi hareketi adına
benimsenen stratejiydi. 1960lara kadar kitle
seferberlikleri dünyanın her yerinde birinci aşamayı
tamamladılar. Her yerde iktidar oldular. Şimdi sıra 2.
aşamaya gelmişti. Toplumun dönüştürülmesi aşamasıydı bu.
Fakat sonuçlar beklenenin altında çıkmıştı. 1968 dünya
devriminde giderek artan şekilde hayal kırıklıklarını
hareketlerin kendisine ve liderlerine karşı şiddetle
açığa vuracaklardı.
1989 ve 1991 deki
reel sosyalizmin çözülüşü 1968de su yüzüne çıkan hayal
kırıklığı sürecinin doruk noktasıydı. Bu dönem ayrıca
ABD küresel gücünün ölüm çanıydı. Çünkü başlıca iki
ekonomik rakibin şimdi artık yeniden güç kazanmış olan
Batı Avrupa ve Japonyanın ABD liderliğine süre giden
bağımlılıklarının politik gerekçesine son veriyordu.
Yine sistem karşıtı hareketlerin kitlelerin politik
faaliyetlerine getirmiş olduğu onları yönlendiren ve
gerçekte büyük ölçüde depolitize eden sınırlamalara son
veriyordu. 1900le karşılaştırıldığında Pan Avrupa
dünyası jeopolitik ve kültürel bakımdan çok daha
zayıflamış durumdaydı. Artık tarih onların tarafında
değildi.
Ne iki savaş arası
yıllardaki Nazi faşist saldırısından, ne daha sonraki
etnik arındırmadan ne de Gulag dehşeti. Bunların hepsi
tarihsel bir toplumsal sistemin kapitalist dünya
ekonomisinin çerçevesi içinde meydana geldi. 19. yüzyıl
Avrupa dışı bölgelerde son emperyal fetihlerin yapıldığı
yüzyıldı. Bu burjuva, beyaz erkek, hıristiyan ve vasıflı
olmanın uygarlığın kanıtı sayıldığı ve ilerlemeyi
garanti ettiği bir dönemdi. İşte bu nedenle 19142de
1.dünya savaşının patlak vermesi Pan Avrupalı bölgelerde
böylesine kültürel bir şok yaratmıştı.
20.yy.
lunaparklarda gördüklerimize benzer çok hızlı giden bir
eğlence treniydi. Bütün alanlardaki teknolojik
ilerlemeler 19. yy.ın beklentilerini çok büyük ölçüde
geride bırakmıştı. Tam yurttaşlık taleplerinin herkes
tarafından ileri sürülmeye devam edilmesi anlamında
dünyanın demokratikleşmesi de hızla ilerledi ve en gözü
pek 19. yy. savunucularının hayal ettiklerinin çok
ötesine geçti. 20 yy.ın dehşet verici olayları
cesaretimizi kırıyor, başarısızlıklar bile cesaretimizi
kırıyor. Belirsizlikle karşı karşıyayız. Rigoginenin
bize belirsizliğin sadece mevcut tarihsel durumumuzun
değil, evrenin merkezi gerçekliği olduğunu söylemesi çok
güzel bir şey. Biz yine de belirsizliği sevmiyoruz. Bir
tarihsel sistemin son aşamasında bir geçiş çağında
bulunuyoruz. Bu geçiş çağında entelektüel ahlaki
dolayısıyla politik görevlerimize dönmek zorundayız. İlk
sırada yer alan görevimiz nerede olduğumuza dair açıklık
arayışıdır. Rosa Luxemburg daha önce 20. yy.ın başında
kişinin her zaman yapabileceği en devrimci şey, ne
olduğunu yüksek sesle ilan etmektir demişti.
Dostlarımızla, müttefiklerimizle daha demokratik ve
eşitlikçi bir dünya ister görünen herkesle, ana
hatlarıyla ne tür yeni yapılar isteyebileceğimizi ve
büyük bir tarihsel geçiş için verilecek çok yoğun fakat
kaçınılmaz olarak karışık mücadelede ne tür stratejiler
kullanabileceğimizi tartışmalıyız. Kendi seslerimizi
eklemeye ihtiyacımız var. Hem akademik alanlarda hem de
daha fazla halka açık alanlarda. Ciddi olmalıyız.
Kararlı olmalıyız. Serin kanlı ve yaratıcı olmalıyız.
Hiç de hafife alınacak şeyler değil. Fakat Hillelin iki
bin yıl önce dediği gibi eğer ben değilsem kim? Şimdi
değilse ne zaman?
1 Eylül
1939'da
Almanya'nın
Polonya'yı
işgaliyle başlayan bu savaş kısa bir süre sonra,
Hitler'in Batı'yı
işgale başlamasıyla genişlemeye başlamış ardından 22
Haziran 1941'de
Rusya'nın
istilasıyla topyekün savaşa dönüşmeye başlamıştır.
İkinci Dünya Savaşı'nın dönüm noktalarından biri kabul
edilen Almanya'nın Rusya'yı işgale kalkışmasının
ardından 7 Aralık 1941'de Japonya'nın
Pearl Harbor Baskını
Amerika Birleşik Devletleri'ni
de savaşa çekti. 1939-45 arasında hemen hemen dünyanın
her yanını kapsayan uluslararası savaş,
Almanya,
İtalya, ve
Japonyanın
oluşturduğu
Mihver devletleriyle
Fransa,
İngiltere,
ABD,
SSCB ve daha
sınırlı bir konumla
Çinin oluşturduğu
Müttefik devletler
arasında gerçekleşti.
1942-1943 kışında
Rusların Almanları
Stalingrad
önlerinde geri püskürtmeleri savaşın yönünü değiştiren
bir gelişme oldu. 1943, Temmuz'da, İngiliz-Amerikan
birliklerinin İtalya'ya çıkmasıyla
Mussolini
iktidardan düştü, İtalya savaştan çekildi. 6 Haziran
1944'de İngiliz-Amerikan birliklerinin
Normandiya
çıkartmasının
başarıya ulaşması ile ile Müttefiklerin savaşı
kazanacağı belli oldu. 30 Nisan 1945'de
Hitler
intihar etti, 9 Mayıs'ta Berlin düştü ve Alman
başkomutanlığı teslim belgesini imzaladı.
Amerikan
uçaklarının
6 Ağustos
1945te
Hiroşima
ve
9 Ağustosta
Nagasakiye
attıkları atom bombaları savaşın sonucunu belli etti.
Kayıtsız şartsız teslim olmayı kabul eden Japonya
Başbakanı Suziki, 2 Eylül 1945te Japonyanın yönetimini
Amerikalı
General Mac Arthura
devrini öngören anlaşmayı imzaladı. Böylece İkinci Dünya
Savaşı bitmiş oldu.
Savaş bittiğinde
ise bilanço korkunçtu. Ardında 50 milyonu aşkın ölü, 100
milyondan fazla sakat, evsiz, yurtsuz, perişan insan
bırakan bu savaşta beş milyondan fazla insan;
fırınlarda, toplama kaplarında, gaz odalarında ve akıl
almaz işkenceler altında feci şekilde can vermişti.
NÜKLEER SİLAHLAR VE
YAŞAMIN ÖLÜMÜ
Atom çekirdeğinin
fizyon, füzyon ya da her ikisinin karışmasıyla oluşan
bir kimyasal reaksiyon ile enerji açığa çıkması sonunda
oluşan patlamayı yaratan her türlü silaha genelde
nükleer silah adı verilir. Nükleer reaksiyon sonucunda
enerji ortaya çıkartan silahlar için farklı isimler
kullanılmaktadır; atom bombası, hidrojen bombası,
nükleer silah, fizyon bombası, füzyon bombası,
termonükleer silah gibi... Bu tür silahlar ilk olarak
"atom bombası" olarak adlandırılmıştır. Nükleer
silahlar, yok edici etkilerini sağlayan nükleer
reaksiyonlara ve tasarımlarındaki ayrıntılara göre
çeşitli biçimlerde gruplandırılabilinir Fizyon ve füzyon
silahlarının genel özelliği atom çekirdeğinin
transformasyonu sonucu etrafa enerji yaymalarıdır. Bu
açıdan bütün bu tip patlayıcı araçlar için en uygun
genel terim "nükleer silah"tır. Füzyon silahları oluşan
nükleer reaksiyonun temel bileşeni hidrojen izotopu
olduğundan "hidrojen bombası" olarak adlandırılır.
Aslında, ilk füzyon bombası üretiminde deteryum
(hidrojen-2) tek füzyon kaynağıdır. Füzyon silahları,
reaksiyon oluşması için yüksek ısıya gereksinim
duyduğundan "termonükleer silah" olarak da
adlandırılmıştır.
1930'lardan
başlayıp 2. Dünya Savaşı yıllarında hızlanan atom
bombası yapma çalışmaları, 1945 yılının Ağustos ayı
başlarında ABD'nin ilk atom bombasını yapmayı başararak
Japonya'nın Hiroşima kentinde kullanmasıyla sonuçlanmış,
60 kg Uranyum- 235 içeren ve "Little Boy" ismi verilen
bu bombanın patlaması sonucunda 140,000 insan yaşamını
yitirmiştir. Radyasyon yayılımının uzun süreli etkileri
ile de bu sayı 300,000'e ulaşmıştır. "Fat Man" isimli
ikinci bomba içinse Kokura şehri hedef seçilmiş ancak
zayıf görüş koşullarından dolayı Nagazaki kentine
atılmıştır. Patlama 22 kiloton TNT gücüne eşit 8 kg
plütonyum-239 kullanılarak gerçekleştirilmiştir.
Sovyetler de yaptıkları çalışmalar sonucunda 1949
yılında ilk nükleer denemeyi gerçekleştirmişlerdir.
1952 yılında ABD
tarafından "Little Boy"dan 700 kat daha güçlü Hidrojen
Bombası üretilmiştir. Sovyetler hidrojen bombasını 1953
yılında, Ingilizler ise 1957 yılında üretebilmişlerdir.
Nötron bombası 1977 yılında yine ABD tarafından
üretilmiştir. Günümüzde ise ABD, Rusya, Ingiltere,
Fransa, Çin Halk Cumhuriyeti, Pakistan, Hindistan,
Brezilya, Arjantin, Güney Afrika Cumhuriyeti, Israil,
Kazakistan, Ukrayna, Beyaz Rusya nükleer güce sahip
devletlerdir.
Stratejik
bombardıman uçağı ile atılacak olan nükleer, kimyasal ve
biyolojik silahların nispi etkilerini bir Birleşmiş
Milletler çalışması aşağıdaki gibi değerlendirmiştir:
-Bir megatonluk
bir nükleer bomba 300 km²lik bir alan içinde korunmasız
halkın yüzde doksanını öldürebilir.
- 15 tonluk bir kimyasal silah 60 km²lik bir alandaki
halkın yüzde ellisini öldürebilir.
- 10 tonluk bir biyolojik silah 100.000 km²lik bir
alandaki halkın yüzde yirmi beşini
öldürür ve yüzde ellisini hastalandırır. arak
adlandırılır.Yapılan silahlar çin enerji birimi kiloton
(KT), 1.000 ton T.N.T (Dinamit) nin yıkma gücüne eşit
bir basıncın ifadesidir. Hidrojen silahları
(Termonükleer silahlar, füzyon olayından faydalanılarak
yapılmıştır. Bu olay bazı ağır hidrojen (döteryum,
trityum gibi) atomlarının çok şiddetli ısı karşısında
birleşmeleridir. (Bu ısıyı ancak bir atom infilakı
verebilmektedir). Bu esasa göre yapılan silahlar için
kudret birimi megaton (MT) dur. Megaton 1.000.000 ton
T.N.T.nin yıkma gücüne denk bir basınçtır. Gerek atom,
gerekse hidrojen silahları infilak ettirildikten sonra
yaptıkları etkinin özelliklerinden hiçbir fark
göstermediklerinden hepsine birden nükleer silah
deyimini kullanmakta bir sakınca yoktur.
|