TÜM ULUSLAR TARAFINDAN KOVULAN BARIŞIN YAKINMASI
DESİDERİUS ERASMUS


BARIŞ KÜLTÜRÜ MÜ? YOKSA BARIŞ İÇİN KÜLTÜR MÜ?
BOZKURT GÜVENÇ

GEÇEN YILIN SAVAŞLARI 17 SAVAŞ VE MİLYONLARCA ÖLÜ
EDİP EMİL ÖYMEN


BARIŞ ÜSTÜNE HAPİSHANE NOTLARI...
HALUK GERGER


BENLİKTA SAVAŞ VE BARIŞ
ORHAN BURSAL


VON CLAUSEWİTZ’İN BİLİMSEL SAVAŞI
 
MEHMET ALİ KILIÇBAY


GENEL BİLGİ

20.yy. Kürt Siyasal Yaşamına Nakşibendi Müdahalesi; KDP
Erdal ERGİN

İrlanda'da Savaş ve Barış


  F.W. De Klerk ve Güney Afrika’da Çözümün Yolu


Nepal'de Halk İktidara Yürüyor


SRİ LANKA’DA TAMİLLE BARIŞA GİDEN YOL


    ETA ve ATEŞKES


Özgür Aceh Hareketi silahsızlanıyor


  ZAPATİSTALAR

  BIYOLOJIK SILAHLAR

 BIRINCI DÜNYA SAVASI (1914-1918)

 HAYDUT DEVLETLER VE DOGUSU

  Insanlik Tarihinde Savas

  NEHIR YATAKLARININ DEGISTIRILMESI VE SU SAVASLARI

NÜKLEER SILAHLARIN ETKILERI
 

NÜKLEER, KIMYASAL, BIYOLOJIK SILAHLAR VE EKOLOJIYE ETKISI

Politikanin Bir Uzantisi Olarak Savas

 PTSD

PTSD’ nin Türk Tarafindaki Kurbanlari

SAVAŞ KARSITI HAREKETLER

SAVAŞ VE İNSAN

Savaşın ve İnsanlığın Doğası

Savaşın Dile Getirilemeyen Gerçeği

 

 

 

 


 

 

 

 
 
 
 


F.W. De Klerk ve Güney Afrika’da Çözümün Yolu

 
 

.

İnsanlık tarihinde çok önemli bir rol oynamış bu tarihi şehirde böylesine seçkin bir topluluğa hitap etmekten büyük bir onur duyuyorum.Geçen binyılın başlangıcında bu şehir dünyanın en önde gelen eğitim ve uygarlık merkezlerinden biriydi. Batıda Avrupa yüzyılların karanlığından sıyrılmaya başlarken, doğuda İslamiyet altın çağlarını yaşıyordu.Bin yıl sonra, bugün, yeni bir milenyumun başlangıcında İstanbul hala dünyanın en önemli kavşaklarından biri olarak uygarlık ve kıtalar arasında köprü kurmaya devam ediyor. Türk insanı da, dünyanın başka yerlerindeki insanlar gibi, şaşırtıcı bir hızda cereyan eden belli bir değişimin etkisinde. Küreselleşme, komünizmin dünya çapında çöküşü ve bilgi çağı -Cape Town, New York, Şangay, ya da İstanbul; nerede yaşarsak yaşayalım- bizleri yeni gerçeklikler ve zorluklarla karşı karşıya getiriyor. Aynı durum, barış için de geçerli.
        Yeni binyılda insanlığa meydan okuyan en büyük sorunlardan biri bu çatışmalara çözüm bulmak, değişik toplulukların birbirleriyle barış içerisinde yaşamasını sağlayacak yeni yaklaşımlar ve yöntemler oluşturmaktır. Sürekli küçülen ve küreselleşen dünyamızda, farklı kültürel, dini ve etnik gruplar kaçınılmaz olarak gün geçtikçe daha yakın ilişkiler içine gireceklerdir. Uluslararası toplum bu soruna eskisinden daha fazla önem vermek durumunda kalacaktır. Ülkelerin büyük çoğunluğunda kültürel ve etnik azınlıklar vardır ve bunların içinde uluslararası bir denetim ve müdahaleye razı olabileceklerin sayısı azdır. Konunun hassasiyeti de bu durumdan kaynaklanmaktadır. Ne var ki, konunun hassasiyeti, ortaya çıkan sorunun aciliyetini ve daha yoğun bir uluslararası tartışma ihtiyacını ortadan kaldırmamaktadır. Kimilerine göre, özellikle bir topluluk, sınırları belirli bir coğrafi alanda açık çoğunluğu oluşturuyorsa, toplumlar arası anlaşmazlıkların en kesin çözümü taksimdir. Slovakya ve Çek Cumhuriyeti meselesinde çözüm olarak öngörülen ve eski Yugoslavya'nın parçalanmasının temelini oluşturan da buydu. O halde, tüm benzer durumlarda başvurulabilecek çözüm bu mudur? Ya Kuzey Kanada'daki Inuit'ler veya Güneybatı Amerika'daki Navajo'lar bu topraklarda kendi devletlerini kurmak isterlerse? Her benzer topluluğun bu yolda taleplerde bulunması halinde içinden çıkılmaz bir karmaşayla karşılaşacağımıza hiç şüphe yok.
        Güney Afrika'da, 1960'tan sonra, sorunlarımızı etnik taksim yoluyla çözmeye çalıştık. Başarılı olamadık, çünkü ekonomik ve demografik güçler ülkeyi öylesine bütünleştirmişti ki, ülkenin bölünmesi artık imkansızdı.Dolayısıyla bence üzerine gitmemiz gereken konu, farklı grupların nasıl ayrılarak kendi yollarına devam edecekleri değil, tersine aynı anayasal sınırlar dahilinde nasıl uyum ve karşılıklı saygı içinde birlikte yaşamayı öğrenecekleridir.Zor olan, farklı kültür ve etnik kökenli toplumların aynı devlet içinde birarada yaşamalarını mümkün kılabilecek normlar yerleşmesini sağlamaktır. Herkesin yararlanacağı kültür, dil ve eğitim hakları üzerinde kapsamlı bir anlaşmaya varmak gereklidir. Bunun yanı sıra, yönetildikleri sistem içerisinde nasıl temsil edilecekleri konusunda da evrensel ölçüler ortaya çıkarmak ve topluluklar arasında saygıyı garanti altına alacak mekanizmlar yaratmak zorundayız.
        Güney Afrika olarak bizim, bu uluslararası tartışmaya yapabileceğimiz katkılardan biri, bir yandan en acı, karmaşık ve çözümsüz gibi görünen sorunların konuşarak çözülebileceğini, öte yandan da birbirinden çok farklı olan kültürlerin aynı devlet içinde barış içinde birarada yaşayabileceğini göstermektir.Elbette, eğer biz böyle bir katkıda bulunmak istiyorsak Güney Afrika'daki genç, yeni, çok-kültürlü demokrasimizi yaşatmak zorundayız. Ayrıca hareket noktamız her çatışma durumunun özgül olduğu ve bir başkasına benzemediğidir. Her anlaşmazlığın kendine özgü bir tarihi ve karmaşıklığı vardır ve kendine has bir çözüm gerektirir. Böylelikle, bizim Güney Afrika'daki deneyimimizin tüm diğer çok kültürlü topluluklar için geçerli olduğunu ileri sürmeyeceğim. Ne var ki bizim dönüşüm sürecinde yaşadığımız bazı deneyimleri sizlerle paylaşmak isterim. Başka durumlarda neyin geçerli olup neyin geçerli olmadığının kararını size bırakacağım.
       On yıl önce Güney Afrika görünürde çözümlenmez olan bir çatışamanın pençesindeydi. Gerçekten de Ulusal Parti, Inkatha Özgürlük Partisi(IFP) ve Afrika Ulusal Partisi (ANC) kadar görüşleri birbirine uzak siyasi partiler bulmak zordur. Bütün bu taraflar birbirlerini, gerçekte oldukları gibi değil de, kendi propagandalarında portresini çizdikleri klişeler gibi görüyorlardı.
       ANC/SACP koalisyonu radikal bir sosyalist geleneğe sahipti. Millileştirme ve bir an önce eşitlikçi bir toplum oluşturmayı amaçlıyordu. Güçlü ve merkezi bir hükümetten ve sosyal amaçlara ulaşabilmek için devletin ekonomiye müdahale etmesinden yanaydı. Yeni Anayasa tasarısının seçilmiş bir kurucu meclis tarafından hazırlanması konusunda ısrarlıydı. Milliyetçi Parti'ye bakış açısı olumsuzdu. Bu partinin bağımsızlık mücadelesi sırasında güvenlik güçlerinin sergilediği baskıcı tutumdan sorumlu tutuyor, ırk ayrımcılığıyla özdeşleştiriyordu.Buna karşılık Ulusal Parti, merkezi hükümetin müdahalesinin sınırlandırıldığı, serbest ekonomi ve federal devletten yana bir çizgideydi . İlk seçimlerden önce Anayasa tasarısının hazırlanması gerektiğine inanıyordu. Ulusal Parti'nin ANC'ye bakış açısını belirleyen noktalar ise bu partinin tüm sivillere karşı ayrım gözetmeden şiddet uygulaması, ANC üyesi olmayan siyahları tehdit etmesi ve Stalinci Güney Afrika Komünist Partisi'yle yakın ittifakıydı.
       Üçüncü büyük parti olan IFP, ayrımcılıkla sistemin içinden mücadele etmeyi savunuyordu. Bu sebeple de, KwaZulu-Natal'da bir süredir savaş halinde olduğu ANC'nin güvenine sahip değildi. Tamamen federalist ve serbest pazar yanlısıydı. Çoğunlukla Natal'daki Zuluların desteğini sağlamıştı.Peki bu üç büyük ve diğer yirmiüç partiyi aralarındaki derin uçurumlara karşın uzlaşmaya iten neydi? Şu konularda temel mutabakat vardı:
       Birbirimizi sevsek de sevmesek de, ülkedeki temel parti ve grupları kapsamayan uzun vadeli bir çözüm bulmak mümkün değildi. Sorunlarımız ancak uzlaşma yoluyla çözülebilirdi ve herhangi bir partinin güç kullanarak kendi düşüncelerini dayatmaya çalışması hem ekonominin hem de ülkenin çökmesine sebep olurdu. Uzlaşmalarımızın başarılı sonuçlar doğurabilmesi için gerçekten ödün vermek zorundaydık. Geçmişteki tatsızlıkları geride bırakmalı ve ulus çapında uzlaşma ve barışı sağlamak için çalışmalıydık. Yeni toplumumuzun temel kurallarını kapsayacak, tüm bireylerin ve grupların haklarını ve güvenliğini koruyacak etkin bir Anayasa'ya ihtiyacımız vardı. Bu arada, hedeflerimizi gerçekleştirmeye yarayacak ortamın oluşmaya başlaması bizim için büyük bir fırsat yaratmıştı.
        Komünizmin 1989'da çöküşü, önceki hükümete uzun süredir hakim olan temel stratejik düşünceyi de ortadan kaldırmıştı. Bizce, Sovyet yayılmacılığı ihtimali boş bir propaganda olmaktan ibaret değildi. Geçmiş yıllarda silahlı kuvvetlerimiz Angola'da Küba ve Sovyet güçleriyle askeri çatışmalarda bulunmuştu. Ayrıca ANC, Sovyet strateji güçleri tarafından desteklenmekteydi. Gelecekteki demokratik Güney Afrika'nın kalkınmasını sağlayacak ekonomik politika artık ciddi bir anlaşmazlık konusu değildi. Merkezi planlama ve devlet kontrolünün Doğu Avrupa ekonomisine verdiği zarar artık herkes tarafından biliniyordu. Uzlaşma sürecinde ve barışçıl çözümlere ulaşabilmek amacıyla giriştikleri bu zorlu mücadelede, tüm taraflar uluslararası toplumun büyük desteğini aldı. Pazarlık sürecinde ortaya çıkacak olan demokratik anlaşmanın garantörü olmak konusunda büyük güçler tarafından gösterilen istek tarafların güvenini arttırıyordu.
      Ortaya çıkan sayısız kriz, boykot ve görüşmelerin sık sık kesilmesine rağmen, Aralık 1993'te , tarafların Geçici Anayasa üzerinde temel bir anlaşmaya varmasını sağlayan etmenler bunlardı. Anlaşmak için verdiğimiz başlıca ödünler şunlardı: Yeni Anayasa'nın ne zaman ve nasıl yapılacağına dair görüş ayrılıklarımızın üstesinden gelmek için öncelikle geçici bir Anayasa hazırladık ve buna dayanarak da Kurucu Meclis'i seçtik. Yeni Anayasa geçici metindeki otuzdört değişmez maddeye uygun olmak ve üçte iki çoğunluk tarafından kabul edilmek zorundaydı.Seçimden sonraki ilk beş yıl boyunca %5' in üstünde oy alan tüm partilerin katıldığı bir Ulusal Birlik Hükümeti kurulmasına , Güney Afrika'nın bundan böyle, kendi içinde geniş yetkilerle donanmış dokuz eyaletten oluşmasına,
         6 Aralık 1993'ten önceki karmaşa döneminde siyasi suç işlemiş herkesin genel aftan yararlanmasına karar verdik. Bu sürecin sonunda Aralık 1993 tarihinde, hukuka dayalı ve tüm bireysel ve sivil hakları güvence altına alacak tamamen demokratik bir hükümetin temelini oluşturacak geçici bir Anayasa kabul edildi.
        Bu anlaşma, uygun şartlar bulunduğunda ve taraflar gerçekten istekli olduğunda en zor sorunların bile barışçıl ve uzlaşmacı bir yolla çözülebileceğinin en güzel kanıtıdır. En zor durumlarda bile şiddetin, savaşın ve ayrılmanın dehşet ve umutsuzluğuna bir alternatif bulunabileceği anlamına gelir. Geçmişteki deneyimlerimize bugünden baktığımızda pazarlık görüşmelerimizin başarıya ulaşmasına rol oynayan ana etmenleri şöyle sıralayabiliriz.
        Bütün tarafların, görüşme yoluyla ulaşılacak bir anlaşmaya-çözüme hakiki bir biçimde katılmaları şarttır. Kuvvetler dengesi öyle olmalıdır ki, hiçbir taraf kendi iradesini diğerlerine empoze edebileceğini düşünmemelidir. Gücün göreceli olduğunun kavranması ve gelecekte kuvvetler dengesinde olabilecek kaymalara önceden projeksiyon yapmak hayati önem taşımaktadır. Genellikle pazarlık masasında tarafların getireceği talepleri ve vereceği tavizleri belirleyen bu kavrayıştır.
        Düşmanlarınız konusunda klişeleşmiş-kalıplaşmış kavramlardan kurtulun. Muhaliflerinizi tanıdıkça , hayal ettiğiniz kadar ya da kendi propogandanızda tasvir ettiğiniz kadar kötü olmadıklarını göreceksiniz.
        Ortak çıkar noktaları arayın. Tahmin ettiğinizden çok daha fazlasının olduğunu göreceksiniz. Bu temeller üzerinde ilerleyin. Süreç içerisinde, geçmişten çok, gelecek konusunda anlaşmaya varmanın çok daha kolay olduğunu göreceksiniz. Güvenin. Pazarlık görüşmeleri için birbirinin güvenini kazanmak şarttır. Güven olmazsa hakiki bir anlaşma olamaz.
        Zamanlama çok önemlidir. Pazarlık görüşmelerimize daha önce başlasaydık- örneğin 70'li yılların başında , Afrika Ulusal Parti Hükümetinin bu girişimini seçmenlerine kabul ettirmesi mümkün olmayabilirdi. Öte yandan, Bu tartışmayı biraz daha erteleseydik, pazarlık masasına, kuvvetler dengesinin bizim aleyhimize bozulduğu bir noktada oturmuş olacaktık , tıpkı Zimbabwe'de Ian Smith'in yaptığı gibi. Tarih bazan bir fırsat penceresi açar , tarafların hepsi görüşmeye hazır bir duruma gelmişlerdir. Bir devlet adamının görevi işte bu pencereleri görebilmek , kendisini izleyenleri de buradan geçirmektir, tarih bir kez daha pencereleri kapatmadan önce.
       Kucaklayıcı olmak: Bütün tarafları içermeyen görüşmeler, takımlardan birinin sahaya çıkmadığı bir futbol oyununa benzer.
     
Karşılaştığımız en önemli güçlüklerden biri, önce ANC'nin sonra da IFP'nin görüşmeleri boykot etmesiydi. Seçimlerden önce, bütün belli başlı partileri görüşme sürecine katılmaya ikna etmek en önemli işimizdi. Bunu başardığımızda görüşmelere başlamak için sadece sekiz günümüz kalmıştı!
      Tarafların, yetkili kişilerle birlikte gelmesi de çok önemlidir. Güçlü ve kararlı bir önderliğin görüşmelerde yer alması zorunludur. Önemli ve çok zaman alan bir iş de, önemli kararlardan önce katılımcı tarafların yetkililere danışma süreciydi.
      Kişilikler de önemli bir rol oynar. Görüşmekte olan aktörler kendi aralarında karşılıklı güvene dayanan kişisel ilişki geliştirmelidirler. Aynı zamanda sık sık ortaya çıkan bunalımlar ve engeller karşısında güçlü bir sabır ve dayanıklılık göstermeye hazır olmalıdırlar. Bizim durumumuzda, Nelson Mandela ve benim aramda çok keskin ve çok sık ortaya çıkan görüş ayrılıklarına rağmen görüşmeler sırasında patlak verebilecek büyük krizleri atlatmayı başarabildim.
       Mekanizmalar: Uzlaşma sürecinde çıkmazlarla ve çözülmez görünen problemlerle uğraşmak için bazı özel mekanizmalar oluşturmanın çok yararını gördük. Bunlardan biri, görevi çözüm ve uzlaşma yolları önermek olacak, iki kıdemli görevliden oluşan komiteler kurmaktı.
       Risk: Uzlaşmacı taraflar çabalarının başarıyla sonuçlanmasını istiyorlarsa riske girmeye hazır olmalılar. Şunu unutmamak gerekir ki çeşitli sorunlar çıkması çok normaldir ve çok az anlaşmazlık kusursuz ve mükemmel bir şekilde çözülebilir.
       Kazanmak: Tek taraflı kazanç olmaz. Görüşmelerin başarısı bütün tarafların mantıklı çıkarlarına ve sorunlarına hitap edebilmeye bağlıdır. Tek taraflı çözümler nadiren uzun süreli olabilir ve sonuçta uzlaşma sürecine devam edilmesini zorlaştırmaktan başka işe yaramazlar.
       İşte bunlar Güney Afrika'nın demokrasiye geçişini sağlayan faktörlerden birkaçı. Bir bölümü bizim özel durumumuz için oluşturuldu; diğer bir bölümüyse daha evrensel bir uygulama alanına sahip. Tecrübemizin hangi yönlerinin diğer çok kültürlü ülkelerdeki durumlara uygulanabileceğinin kararını size bırakıyorum.Tecrübemizin uluslararası topluma fayda sağlayabileceği bir diğer alan da, çok farklı bir kültürel geçmişe ve gelişme düzeyine sahip toplulukları aynı anayasal sınırlar içinde bir araya getirmekteki tutumumuz.
      10 Mayıs 1994'e kadar, ortak bir ulus olma kavrayışı zihinlerimizde hemen hemen hiç yer etmemişti. Güney Afrika, farklı toplumların birbirleriyle çok az ilişki ve iletişim kurarak kendi kültürel adalarında yaşadığı takımadalar gibiydi.
      Problemin temelinde üniter bir devlet içinde bir grubun diğerlerine hükmetmesi korkusu yatmaktaydı. Çözümümüzün bir parçası yeni bir anayasal ayrıcalık yaratarak tüm toplulukların kendilerini güvende hissetmesini sağlamak oldu.Kendilerince millet olan tüm kültürel grupların gelecekte, ülkemizdeki tüm insanları kapsayacak yeni Güney Afrika'da, kendi kültürel kimliklerini koruyacakları gerçeğini kabul ettik. Sorun, bunun nasıl başarılabileceğiydi. Bu konuda , yeni Anayasa'nın da kapsadığı şu temel prensipleri oluşturduk:
      Tüm gruplara, kendi kültürel kimliklerini geliştirmeleri ve geleneklerini yaşatmaları için, mümkün olan en geniş serbest alan tanınmalıdır. Bu sebeple, üzerinde anlaştığımız değişmez prensipler, dil ve kültür çeşitliliğinin tanınmasını ve korunmasını ve gelişimleri için gereken ortamın teşvik edilmesini şart koşuyordu. Anayasa'daki temel haklar uyarınca her bireyin istediği dili konuşmaya ve istediği şekilde kültürel hayata katılmaya hakkı vardır. Ve herkes, bunun mantıken uygulanabilir olduğu hallerde istediği dilde eğitim görme hakkına sahiptir.

Çoğulcu toplumlar mümkün olan her durumda kucaklayıcı olmak için çalışmalılar. Önemli azınlıkların, yönetim işlerinden tamamen dışlanacağı bir salt çoğunluk sistem kesinlikle önlenmelidir. Bütün topluluklar, kendilerini yöneten kurumlarda yeterince temsil edildiklerini hissetmeliler. Hiçbir topluluğun, idari sistemden dışlanmaması ve sisteme yabancılaşmaması özellikle dikkat edilmesi gereken bir husustur. Ne yazık ki ANC hükümeti, yeni Anayasa'da, yürütme düzeyinde güç paylaşımının düzenlenmesiyle ilgili birşey yapmamıştı. Sonuç olarak da, bazı önemli topluluklar kendilerini yönetim sürecine yabancı hissettiler.
       Farklılığa hoşgörü ve saygı gösterme kültürü, eğitim sistemi, ulusal dillerin öğretilmesi ve medya aracılığıyla tüm topluma yayılmalı.
       Her türlü tersine ayrımcılık kesin surette yasaklanmalı. Hiçbir halk, kültürel ve etnik kimliğinden dolayı mağdur durumda ya da ulusal hayatın herhangi bir cephesinden dışlanmış hissetmemeli. Ne yazık ki, Güney Afrika'da birçok beyaz ve Asya kökenli, dengenin yeniden kurulması sürecinde Güney Afrikalı siyahları kayıran ayrımcılık karşıtı programlar yüzünden mağdur olduklarını düşünüyorlar.
       Herkesi kapsayacak bir ulusal kimlik oluşturulması için ortak çaba harcanmalı. Anayasa'ya dayanan yeni ulusal değerler, yeni ulusal kimliğin çatısını oluşturmalı. Ulusal başarılardan herkesin gurur duyması ve birtakım ortak sembollerin benimsenmesi teşvik edilmeli.
      İnanıyorum ki, çok uluslu toplumlar bu prensipler doğrultusunda hareket ettikleri takdirde, birlikte uyum içinde yaşayabilirler. Güney Afrika'da gözle görülür bir ilerleme kaydetik, ama hala gerginlik yaratan bazı durumlar mevcut. Gerçek şu ki, gruplar arası ilişkiler, tüm insani ilişkiler gibi sürekli ihtimam ve iletişim gerektirir.
      İnsani ilişkilerin böylesine hassas olduğuna inanmıyorsanız, birkaç hafta boyunca eşinize o sanki yokmuş gibi davranın; ilişkiniz önceden ne kadar iyi olursa olsun, kısa süre sonra çetin sorunlarla karşılaşacağınızı görürsünüz. Aramızdaki iletişimi ve ilişkileri geliştirmek için çaba göstermek bizim yapabileceğimiz en iyi yatırımlardan biri. Barışın ve birliğin getirileri sayısızken, sürekli bölünmenin ve çatışmanın bedeli çok acı ve ağır.
      Bizim yapabileceğimiz en büyük katkı gece gündüz kendi çok kültürlü-toplumumuzun başarısı için çalışmaktır. Bir yol olduğunu, farklı kültürlerin ve halkların aynı ülkede uyum içinde birlikte yaşayabileceklerini, en karmaşık sorunlara ve anlaşmazlıklara bile barışçıl bir çözüm bulunabileceğini dünyaya göstermeye devam etmeliyiz.

                          De Klerk Hakkında

F.W.de Klerk 18 Mart 1936'da Johannesburg'da dogdu. 1958'de Potchefstroom Üniversitesi Hukuk Bölümü'nden mezun oldu ve çalışmalarına Vereeniging'de devam etti. 1972 yılında Milli Parti üyesi olarak Parlamentoya girdiği icin Potchefstroom Üniversitesi tarafından kendisine teklif edilen akademik görevi kabul edemedi.
     Milletvekilliği sırasında Milli Eğitim ve Planlama, İçişleri, Maden Enerji ve Çevresel Planlama Bakanlıkları başta olmak üzere birçok önemli bakanlık görevinde bulundu. 1986'da Meclis Başkanlığı'na, Şubat 1989'da da Milli Parti Başkanlığı'na getirilen F.W. de Klerk aynı yılın Eylül ayında Cumhurbaşkanı seçildi.
      1982'den itibaren Milli Parti içinde, aşırı sağ kanada karşı daha ılımlı ve merkezci bir tutum sergiledi. Parti başkanı olduğu andan itibaren de ırk ayrımcılığının yapılmadığı bir Güney Afrika yaratma amacıyla çalıştı ve uzlaşma yolları aradı. Ülkede etnik guruplar arası gerginliğin cok yogun oldugu bu dönemde, işe 2 Şubat 1990 tarihinde ANC (African National Congress) ve diger politik organizasyonlar üstündeki yasakları kaldırmak ve Nelson Mandela'yı serbest bırakmakla başladı. Ülkedeki ayrımcılığa ve karmaşaya son vererek temel hak ve özgürlükleri güvence altına alacak yeni bir anayasanın yolunu açtı.
      1994'te yapılan ilk genel, eşit oya dayalı demokratik seçimle başkan yardımıcısı olan F.W de Klerk, partisi 1996'da hükümetten çekilene kadar bu görevine devam etti. Aktif politikayı tamamen bıraktıktan sonra 1999 yılında F.W.de Klerk Vakfı'nı kurdu. Bu vakfın temel amacı bireysel ve toplumsal haklara saygıyı yerleştirip demokratik süreçlere katılımı sağlamak; toplumlararası iletişim, anlaşma ve uzlaşmayı teşvik etmek; bu yolla da dünyadaki çok uluslu toplumlarda barış ve dengeyi oluşturmaktır.
       Frederik Willem de Klerk, Güney Afrika'da ırk ayrımı (apartheid) politikasının son bulması ve demokrasiye geçiş sürecini yöneten, beyaz ve muhafazakar politikacı. 1989'da başkanlık görevini üstlenen De Klerk, ertesi yıl ırk ayrımcılığına karşı çıkan partileri serbest bıraktı; zenci halkın 26 yıldır hapis lideri Nelson Mandela'yı salıverdi. Bir yıl sonra da tüm ırk ayrımı yasalarını yürürlükten kaldırdı. 1993'te Mandela ile birlikte Nobel barış ödülünü aldı. 1994'te başkanlık görevini Mandela'ya devrederken iki başkan yardımcısından biri oldu. 1996'da mensup olduğu parti hükümetten çekilince görevden ayrıldı. 1997'de de siyaseti bıraktı.
      De Klerk'in ülkesinin tecrübelerinden çıkardığı başlıca dersler şunlar:
-Çok - kültürlü toplumlarda bütün farklı gruplar kimlik ve kültürlerini geliştirmek için olabildiğince geniş bir "soluklanma alanı"na sahip olmalı. Bu bağlamda her bireye kendi ana dilini kullanmak ve dilediği kültürel yaşamı seçme özgürlüğü tanınmalı.
- Bütün topluluklar, yönetim organlarında yeterli bir şekilde temsil edildikleri duygusuna sahip olmalı. - Farklılığa hoşgörü ve saygı gösterme kültürü, eğitim sistemi ve medya aracılığıyla bütün topluma yayılmalı.  Ayrımcılığın her türü önlenmeli. Hiç bir grup kültürel ya da etnik kimliği nedeniyle ulusal hayattan dışlanma duygusuna kapılmamalı.  Bütün farklı kültür gruplarını kapsayan ve bütünleştiren bir milli kimliğin gelişmesi ve güçlenmesi için çaba harcanmalı.
     Farklı kültür gruplarından oluşan toplumların bu ilkelere uydukları takdirde barış içinde birarada yaşamayı başarabileceklerini söyleyen De Klerk'in üzerinde durduğu bir önemli nokta gruplararası ilişkilerin, sürekli ihtimam ve iletişimi gerektirmesi. Zira gruplararası ilişkiler, bütün insani ilişkiler gibi hassas. Diyor ki, "İnsani ilişkilerin böylesine hassas olmadığını düşünüyorsanız, birkaç hafta boyunca eşinize o sanki yokmuş gibi davranın; kısa süre sonra çetin sorunlarla karşılaşacağınızı görürsünüz!"


 

 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com