| |
.
İnsanlık tarihinde çok önemli bir rol
oynamış bu tarihi şehirde böylesine
seçkin bir topluluğa hitap etmekten
büyük bir onur duyuyorum.Geçen binyılın
başlangıcında bu şehir dünyanın en önde
gelen eğitim ve uygarlık merkezlerinden
biriydi. Batıda Avrupa yüzyılların
karanlığından sıyrılmaya başlarken,
doğuda İslamiyet altın çağlarını
yaşıyordu.Bin yıl sonra, bugün, yeni bir
milenyumun başlangıcında İstanbul hala
dünyanın en önemli kavşaklarından biri
olarak uygarlık ve kıtalar arasında
köprü kurmaya devam ediyor. Türk insanı
da, dünyanın başka yerlerindeki insanlar
gibi, şaşırtıcı bir hızda cereyan eden
belli bir değişimin etkisinde.
Küreselleşme, komünizmin dünya çapında
çöküşü ve bilgi çağı -Cape Town, New
York, Şangay, ya da İstanbul; nerede
yaşarsak yaşayalım- bizleri yeni
gerçeklikler ve zorluklarla karşı
karşıya getiriyor. Aynı durum, barış
için de geçerli.
Yeni binyılda insanlığa meydan okuyan en
büyük sorunlardan biri bu çatışmalara
çözüm bulmak, değişik toplulukların
birbirleriyle barış içerisinde
yaşamasını sağlayacak yeni yaklaşımlar
ve yöntemler oluşturmaktır. Sürekli
küçülen ve küreselleşen dünyamızda,
farklı kültürel, dini ve etnik gruplar
kaçınılmaz olarak gün geçtikçe daha
yakın ilişkiler içine gireceklerdir.
Uluslararası toplum bu soruna eskisinden
daha fazla önem vermek durumunda
kalacaktır. Ülkelerin büyük çoğunluğunda
kültürel ve etnik azınlıklar vardır ve
bunların içinde uluslararası bir denetim
ve müdahaleye razı olabileceklerin
sayısı azdır. Konunun hassasiyeti de bu
durumdan kaynaklanmaktadır. Ne var ki,
konunun hassasiyeti, ortaya çıkan
sorunun aciliyetini ve daha yoğun bir
uluslararası tartışma ihtiyacını ortadan
kaldırmamaktadır. Kimilerine göre,
özellikle bir topluluk, sınırları
belirli bir coğrafi alanda açık
çoğunluğu oluşturuyorsa, toplumlar arası
anlaşmazlıkların en kesin çözümü
taksimdir. Slovakya ve Çek Cumhuriyeti
meselesinde çözüm olarak öngörülen ve
eski Yugoslavya'nın parçalanmasının
temelini oluşturan da buydu. O halde,
tüm benzer durumlarda başvurulabilecek
çözüm bu mudur? Ya Kuzey Kanada'daki
Inuit'ler veya Güneybatı Amerika'daki
Navajo'lar bu topraklarda kendi
devletlerini kurmak isterlerse? Her
benzer topluluğun bu yolda taleplerde
bulunması halinde içinden çıkılmaz bir
karmaşayla karşılaşacağımıza hiç şüphe
yok.
Güney Afrika'da, 1960'tan sonra,
sorunlarımızı etnik taksim yoluyla
çözmeye çalıştık. Başarılı olamadık,
çünkü ekonomik ve demografik güçler
ülkeyi öylesine bütünleştirmişti ki,
ülkenin bölünmesi artık
imkansızdı.Dolayısıyla bence üzerine
gitmemiz gereken konu, farklı grupların
nasıl ayrılarak kendi yollarına devam
edecekleri değil, tersine aynı anayasal
sınırlar dahilinde nasıl uyum ve
karşılıklı saygı içinde birlikte
yaşamayı öğrenecekleridir.Zor olan,
farklı kültür ve etnik kökenli
toplumların aynı devlet içinde birarada
yaşamalarını mümkün kılabilecek normlar
yerleşmesini sağlamaktır. Herkesin
yararlanacağı kültür, dil ve eğitim
hakları üzerinde kapsamlı bir anlaşmaya
varmak gereklidir. Bunun yanı sıra,
yönetildikleri sistem içerisinde nasıl
temsil edilecekleri konusunda da
evrensel ölçüler ortaya çıkarmak ve
topluluklar arasında saygıyı garanti
altına alacak mekanizmlar yaratmak
zorundayız.
Güney Afrika olarak bizim, bu
uluslararası tartışmaya yapabileceğimiz
katkılardan biri, bir yandan en acı,
karmaşık ve çözümsüz gibi görünen
sorunların konuşarak çözülebileceğini,
öte yandan da birbirinden çok farklı
olan kültürlerin aynı devlet içinde
barış içinde birarada yaşayabileceğini
göstermektir.Elbette, eğer biz böyle bir
katkıda bulunmak istiyorsak Güney
Afrika'daki genç, yeni, çok-kültürlü
demokrasimizi yaşatmak zorundayız.
Ayrıca hareket noktamız her çatışma
durumunun özgül olduğu ve bir başkasına
benzemediğidir. Her anlaşmazlığın
kendine özgü bir tarihi ve karmaşıklığı
vardır ve kendine has bir çözüm
gerektirir. Böylelikle, bizim Güney
Afrika'daki deneyimimizin tüm diğer çok
kültürlü topluluklar için geçerli
olduğunu ileri sürmeyeceğim. Ne var ki
bizim dönüşüm sürecinde yaşadığımız bazı
deneyimleri sizlerle paylaşmak isterim.
Başka durumlarda neyin geçerli olup
neyin geçerli olmadığının kararını size
bırakacağım.
On yıl önce Güney Afrika görünürde
çözümlenmez olan bir çatışamanın
pençesindeydi. Gerçekten de Ulusal
Parti, Inkatha Özgürlük Partisi(IFP) ve
Afrika Ulusal Partisi (ANC) kadar
görüşleri birbirine uzak siyasi partiler
bulmak zordur. Bütün bu taraflar
birbirlerini, gerçekte oldukları gibi
değil de, kendi propagandalarında
portresini çizdikleri klişeler gibi
görüyorlardı.
ANC/SACP koalisyonu radikal bir
sosyalist geleneğe sahipti.
Millileştirme ve bir an önce eşitlikçi
bir toplum oluşturmayı amaçlıyordu.
Güçlü ve merkezi bir hükümetten ve
sosyal amaçlara ulaşabilmek için
devletin ekonomiye müdahale etmesinden
yanaydı. Yeni Anayasa tasarısının
seçilmiş bir kurucu meclis tarafından
hazırlanması konusunda ısrarlıydı.
Milliyetçi Parti'ye bakış açısı
olumsuzdu. Bu partinin bağımsızlık
mücadelesi sırasında güvenlik güçlerinin
sergilediği baskıcı tutumdan sorumlu
tutuyor, ırk ayrımcılığıyla
özdeşleştiriyordu.Buna karşılık Ulusal
Parti, merkezi hükümetin müdahalesinin
sınırlandırıldığı, serbest ekonomi ve
federal devletten yana bir çizgideydi .
İlk seçimlerden önce Anayasa tasarısının
hazırlanması gerektiğine inanıyordu.
Ulusal Parti'nin ANC'ye bakış açısını
belirleyen noktalar ise bu partinin tüm
sivillere karşı ayrım gözetmeden şiddet
uygulaması, ANC üyesi olmayan siyahları
tehdit etmesi ve Stalinci Güney Afrika
Komünist Partisi'yle yakın ittifakıydı.
Üçüncü büyük parti olan IFP,
ayrımcılıkla sistemin içinden mücadele
etmeyi savunuyordu. Bu sebeple de,
KwaZulu-Natal'da bir süredir savaş
halinde olduğu ANC'nin güvenine sahip
değildi. Tamamen federalist ve serbest
pazar yanlısıydı. Çoğunlukla Natal'daki
Zuluların desteğini sağlamıştı.Peki bu
üç büyük ve diğer yirmiüç partiyi
aralarındaki derin uçurumlara karşın
uzlaşmaya iten neydi? Şu konularda temel
mutabakat vardı:
Birbirimizi sevsek de sevmesek de,
ülkedeki temel parti ve grupları
kapsamayan uzun vadeli bir çözüm bulmak
mümkün değildi. Sorunlarımız ancak
uzlaşma yoluyla çözülebilirdi ve
herhangi bir partinin güç kullanarak
kendi düşüncelerini dayatmaya çalışması
hem ekonominin hem de ülkenin çökmesine
sebep olurdu. Uzlaşmalarımızın başarılı
sonuçlar doğurabilmesi için gerçekten
ödün vermek zorundaydık. Geçmişteki
tatsızlıkları geride bırakmalı ve ulus
çapında uzlaşma ve barışı sağlamak için
çalışmalıydık. Yeni toplumumuzun temel
kurallarını kapsayacak, tüm bireylerin
ve grupların haklarını ve güvenliğini
koruyacak etkin bir Anayasa'ya
ihtiyacımız vardı. Bu arada,
hedeflerimizi gerçekleştirmeye yarayacak
ortamın oluşmaya başlaması bizim için
büyük bir fırsat yaratmıştı.
Komünizmin 1989'da çöküşü, önceki
hükümete uzun süredir hakim olan temel
stratejik düşünceyi de ortadan
kaldırmıştı. Bizce, Sovyet yayılmacılığı
ihtimali boş bir propaganda olmaktan
ibaret değildi. Geçmiş yıllarda silahlı
kuvvetlerimiz Angola'da Küba ve Sovyet
güçleriyle askeri çatışmalarda
bulunmuştu. Ayrıca ANC, Sovyet strateji
güçleri tarafından desteklenmekteydi.
Gelecekteki demokratik Güney Afrika'nın
kalkınmasını sağlayacak ekonomik
politika artık ciddi bir anlaşmazlık
konusu değildi. Merkezi planlama ve
devlet kontrolünün Doğu Avrupa
ekonomisine verdiği zarar artık herkes
tarafından biliniyordu. Uzlaşma
sürecinde ve barışçıl çözümlere
ulaşabilmek amacıyla giriştikleri bu
zorlu mücadelede, tüm taraflar
uluslararası toplumun büyük desteğini
aldı. Pazarlık sürecinde ortaya çıkacak
olan demokratik anlaşmanın garantörü
olmak konusunda büyük güçler tarafından
gösterilen istek tarafların güvenini
arttırıyordu.
Ortaya çıkan sayısız kriz, boykot ve
görüşmelerin sık sık kesilmesine rağmen,
Aralık 1993'te , tarafların Geçici
Anayasa üzerinde temel bir anlaşmaya
varmasını sağlayan etmenler bunlardı.
Anlaşmak için verdiğimiz başlıca ödünler
şunlardı: Yeni Anayasa'nın ne zaman ve
nasıl yapılacağına dair görüş
ayrılıklarımızın üstesinden gelmek için
öncelikle geçici bir Anayasa hazırladık
ve buna dayanarak da Kurucu Meclis'i
seçtik. Yeni Anayasa geçici metindeki
otuzdört değişmez maddeye uygun olmak ve
üçte iki çoğunluk tarafından kabul
edilmek zorundaydı.Seçimden sonraki ilk
beş yıl boyunca %5' in üstünde oy alan
tüm partilerin katıldığı bir Ulusal
Birlik Hükümeti kurulmasına , Güney
Afrika'nın bundan böyle, kendi içinde
geniş yetkilerle donanmış dokuz
eyaletten oluşmasına,
6 Aralık 1993'ten önceki karmaşa
döneminde siyasi suç işlemiş herkesin
genel aftan yararlanmasına karar verdik.
Bu sürecin sonunda Aralık 1993
tarihinde, hukuka dayalı ve tüm bireysel
ve sivil hakları güvence altına alacak
tamamen demokratik bir hükümetin
temelini oluşturacak geçici bir Anayasa
kabul edildi.
Bu anlaşma, uygun şartlar bulunduğunda
ve taraflar gerçekten istekli olduğunda
en zor sorunların bile barışçıl ve
uzlaşmacı bir yolla çözülebileceğinin en
güzel kanıtıdır. En zor durumlarda bile
şiddetin, savaşın ve ayrılmanın dehşet
ve umutsuzluğuna bir alternatif
bulunabileceği anlamına gelir.
Geçmişteki deneyimlerimize bugünden
baktığımızda pazarlık görüşmelerimizin
başarıya ulaşmasına rol oynayan ana
etmenleri şöyle sıralayabiliriz.
Bütün tarafların, görüşme yoluyla
ulaşılacak bir anlaşmaya-çözüme hakiki
bir biçimde katılmaları şarttır.
Kuvvetler dengesi öyle olmalıdır ki,
hiçbir taraf kendi iradesini diğerlerine
empoze edebileceğini düşünmemelidir.
Gücün göreceli olduğunun kavranması ve
gelecekte kuvvetler dengesinde
olabilecek kaymalara önceden projeksiyon
yapmak hayati önem taşımaktadır.
Genellikle pazarlık masasında tarafların
getireceği talepleri ve vereceği
tavizleri belirleyen bu kavrayıştır.
Düşmanlarınız konusunda
klişeleşmiş-kalıplaşmış kavramlardan
kurtulun. Muhaliflerinizi tanıdıkça ,
hayal ettiğiniz kadar ya da kendi
propogandanızda tasvir ettiğiniz kadar
kötü olmadıklarını göreceksiniz.
Ortak çıkar noktaları arayın. Tahmin
ettiğinizden çok daha fazlasının
olduğunu göreceksiniz. Bu temeller
üzerinde ilerleyin. Süreç
içerisinde, geçmişten çok, gelecek
konusunda anlaşmaya varmanın çok daha
kolay olduğunu göreceksiniz. Güvenin.
Pazarlık görüşmeleri için birbirinin
güvenini kazanmak şarttır. Güven olmazsa
hakiki bir anlaşma olamaz.
Zamanlama çok önemlidir. Pazarlık
görüşmelerimize daha önce başlasaydık-
örneğin 70'li yılların başında , Afrika
Ulusal Parti Hükümetinin bu girişimini
seçmenlerine kabul ettirmesi mümkün
olmayabilirdi. Öte yandan, Bu tartışmayı
biraz daha erteleseydik, pazarlık
masasına, kuvvetler dengesinin bizim
aleyhimize bozulduğu bir noktada oturmuş
olacaktık , tıpkı Zimbabwe'de Ian
Smith'in yaptığı gibi. Tarih bazan bir
fırsat penceresi açar , tarafların hepsi
görüşmeye hazır bir duruma gelmişlerdir.
Bir devlet adamının görevi işte bu
pencereleri görebilmek , kendisini
izleyenleri de buradan geçirmektir,
tarih bir kez daha pencereleri
kapatmadan önce.
Kucaklayıcı olmak: Bütün tarafları
içermeyen görüşmeler, takımlardan
birinin sahaya çıkmadığı bir futbol
oyununa benzer.
Karşılaştığımız en önemli güçlüklerden
biri, önce ANC'nin sonra da IFP'nin
görüşmeleri boykot etmesiydi.
Seçimlerden önce, bütün belli başlı
partileri görüşme sürecine katılmaya
ikna etmek en önemli işimizdi. Bunu
başardığımızda görüşmelere başlamak için
sadece sekiz günümüz kalmıştı!
Tarafların, yetkili kişilerle birlikte
gelmesi de çok önemlidir. Güçlü ve
kararlı bir önderliğin görüşmelerde yer
alması zorunludur. Önemli ve çok zaman
alan bir iş de, önemli kararlardan önce
katılımcı tarafların yetkililere danışma
süreciydi.
Kişilikler de önemli bir rol oynar.
Görüşmekte olan aktörler kendi
aralarında karşılıklı güvene dayanan
kişisel ilişki geliştirmelidirler. Aynı
zamanda sık sık ortaya çıkan bunalımlar
ve engeller karşısında
güçlü bir sabır ve dayanıklılık
göstermeye hazır olmalıdırlar. Bizim
durumumuzda, Nelson Mandela ve benim
aramda çok keskin ve çok sık ortaya
çıkan görüş ayrılıklarına rağmen
görüşmeler sırasında patlak verebilecek
büyük krizleri atlatmayı başarabildim.
Mekanizmalar:
Uzlaşma sürecinde çıkmazlarla ve
çözülmez görünen problemlerle uğraşmak
için bazı özel mekanizmalar oluşturmanın
çok yararını gördük. Bunlardan biri,
görevi çözüm ve uzlaşma yolları önermek
olacak, iki kıdemli görevliden oluşan
komiteler kurmaktı.
Risk:
Uzlaşmacı taraflar çabalarının başarıyla
sonuçlanmasını istiyorlarsa riske
girmeye hazır olmalılar. Şunu unutmamak
gerekir ki çeşitli sorunlar çıkması çok
normaldir ve çok az anlaşmazlık kusursuz
ve mükemmel bir şekilde çözülebilir.
Kazanmak:
Tek taraflı kazanç olmaz. Görüşmelerin
başarısı bütün tarafların mantıklı
çıkarlarına ve sorunlarına hitap
edebilmeye bağlıdır. Tek taraflı
çözümler nadiren uzun süreli olabilir ve
sonuçta uzlaşma sürecine devam
edilmesini zorlaştırmaktan başka işe
yaramazlar.
İşte bunlar Güney Afrika'nın demokrasiye
geçişini sağlayan faktörlerden birkaçı.
Bir bölümü bizim özel durumumuz için
oluşturuldu; diğer bir bölümüyse daha
evrensel bir uygulama alanına sahip.
Tecrübemizin hangi yönlerinin diğer çok
kültürlü ülkelerdeki durumlara
uygulanabileceğinin kararını size
bırakıyorum.Tecrübemizin uluslararası
topluma fayda sağlayabileceği bir diğer
alan da, çok farklı bir kültürel geçmişe
ve gelişme düzeyine sahip toplulukları
aynı anayasal sınırlar içinde bir araya
getirmekteki tutumumuz.
10 Mayıs 1994'e kadar, ortak bir ulus
olma kavrayışı zihinlerimizde hemen
hemen hiç yer etmemişti. Güney Afrika,
farklı toplumların birbirleriyle çok az
ilişki ve iletişim kurarak kendi
kültürel adalarında yaşadığı takımadalar
gibiydi.
Problemin temelinde üniter bir devlet
içinde bir grubun diğerlerine hükmetmesi
korkusu yatmaktaydı. Çözümümüzün bir
parçası yeni bir anayasal ayrıcalık
yaratarak tüm toplulukların kendilerini
güvende hissetmesini sağlamak
oldu.Kendilerince millet olan tüm
kültürel grupların gelecekte,
ülkemizdeki tüm insanları kapsayacak
yeni Güney Afrika'da, kendi kültürel
kimliklerini koruyacakları gerçeğini
kabul ettik. Sorun, bunun nasıl
başarılabileceğiydi. Bu konuda , yeni
Anayasa'nın da kapsadığı şu temel
prensipleri oluşturduk:
Tüm gruplara, kendi kültürel
kimliklerini geliştirmeleri ve
geleneklerini yaşatmaları için, mümkün
olan en geniş serbest alan tanınmalıdır.
Bu sebeple, üzerinde anlaştığımız
değişmez prensipler, dil ve kültür
çeşitliliğinin tanınmasını ve
korunmasını ve gelişimleri için gereken
ortamın teşvik edilmesini şart
koşuyordu. Anayasa'daki temel haklar
uyarınca her bireyin istediği dili
konuşmaya ve istediği şekilde kültürel
hayata katılmaya hakkı vardır. Ve
herkes, bunun mantıken uygulanabilir
olduğu hallerde istediği dilde eğitim
görme hakkına sahiptir.
Çoğulcu toplumlar mümkün olan her
durumda kucaklayıcı olmak için
çalışmalılar. Önemli azınlıkların,
yönetim işlerinden tamamen dışlanacağı
bir salt çoğunluk sistem kesinlikle
önlenmelidir. Bütün topluluklar,
kendilerini yöneten kurumlarda yeterince
temsil edildiklerini hissetmeliler.
Hiçbir topluluğun, idari sistemden
dışlanmaması ve sisteme yabancılaşmaması
özellikle dikkat edilmesi gereken bir
husustur. Ne yazık ki ANC hükümeti, yeni
Anayasa'da, yürütme düzeyinde güç
paylaşımının düzenlenmesiyle ilgili
birşey yapmamıştı. Sonuç olarak da, bazı
önemli topluluklar kendilerini yönetim
sürecine yabancı hissettiler.
Farklılığa hoşgörü ve saygı gösterme
kültürü, eğitim sistemi, ulusal dillerin
öğretilmesi ve medya aracılığıyla tüm
topluma yayılmalı.
Her türlü tersine ayrımcılık kesin
surette yasaklanmalı. Hiçbir halk,
kültürel ve etnik kimliğinden dolayı
mağdur durumda ya da ulusal hayatın
herhangi bir cephesinden dışlanmış
hissetmemeli. Ne yazık ki, Güney
Afrika'da birçok beyaz ve Asya kökenli,
dengenin yeniden kurulması sürecinde
Güney Afrikalı siyahları kayıran
ayrımcılık karşıtı programlar yüzünden
mağdur olduklarını düşünüyorlar.
Herkesi kapsayacak bir ulusal kimlik
oluşturulması için ortak çaba
harcanmalı. Anayasa'ya dayanan yeni
ulusal değerler, yeni ulusal kimliğin
çatısını oluşturmalı. Ulusal
başarılardan herkesin gurur duyması ve
birtakım ortak sembollerin benimsenmesi
teşvik edilmeli.
İnanıyorum ki, çok uluslu toplumlar bu
prensipler doğrultusunda hareket
ettikleri takdirde, birlikte uyum içinde
yaşayabilirler. Güney Afrika'da gözle
görülür bir ilerleme kaydetik, ama hala
gerginlik yaratan bazı durumlar mevcut.
Gerçek şu ki, gruplar arası ilişkiler,
tüm insani ilişkiler gibi sürekli
ihtimam ve iletişim gerektirir.
İnsani ilişkilerin böylesine hassas
olduğuna inanmıyorsanız, birkaç hafta
boyunca eşinize o sanki yokmuş gibi
davranın; ilişkiniz önceden ne kadar iyi
olursa olsun, kısa süre sonra çetin
sorunlarla karşılaşacağınızı görürsünüz.
Aramızdaki iletişimi ve ilişkileri
geliştirmek için çaba göstermek bizim
yapabileceğimiz en iyi yatırımlardan
biri. Barışın ve birliğin getirileri
sayısızken, sürekli bölünmenin ve
çatışmanın bedeli çok acı ve ağır.
Bizim yapabileceğimiz en büyük katkı
gece gündüz kendi çok
kültürlü-toplumumuzun başarısı için
çalışmaktır. Bir yol olduğunu, farklı
kültürlerin ve halkların aynı ülkede
uyum içinde birlikte
yaşayabileceklerini, en karmaşık
sorunlara ve anlaşmazlıklara bile
barışçıl bir çözüm bulunabileceğini
dünyaya göstermeye devam etmeliyiz.
De Klerk Hakkında
F.W.de Klerk 18 Mart 1936'da
Johannesburg'da dogdu. 1958'de
Potchefstroom Üniversitesi Hukuk
Bölümü'nden mezun oldu ve çalışmalarına
Vereeniging'de devam etti. 1972 yılında
Milli Parti üyesi olarak Parlamentoya
girdiği icin Potchefstroom Üniversitesi
tarafından kendisine teklif edilen
akademik görevi kabul edemedi.
Milletvekilliği sırasında Milli Eğitim
ve Planlama, İçişleri, Maden Enerji ve
Çevresel Planlama Bakanlıkları başta
olmak üzere birçok önemli bakanlık
görevinde bulundu. 1986'da Meclis
Başkanlığı'na, Şubat 1989'da da Milli
Parti Başkanlığı'na getirilen F.W. de
Klerk aynı yılın Eylül ayında
Cumhurbaşkanı seçildi.
1982'den itibaren Milli Parti içinde,
aşırı sağ kanada karşı daha ılımlı ve
merkezci bir tutum sergiledi. Parti
başkanı olduğu andan itibaren de ırk
ayrımcılığının yapılmadığı bir Güney
Afrika yaratma amacıyla çalıştı ve
uzlaşma yolları aradı. Ülkede etnik
guruplar arası gerginliğin cok yogun
oldugu bu dönemde, işe 2 Şubat 1990
tarihinde ANC (African National
Congress) ve diger politik
organizasyonlar üstündeki yasakları
kaldırmak ve Nelson Mandela'yı serbest
bırakmakla başladı. Ülkedeki ayrımcılığa
ve karmaşaya son vererek temel hak ve
özgürlükleri güvence altına alacak yeni
bir anayasanın yolunu açtı.
1994'te yapılan ilk genel, eşit oya
dayalı demokratik seçimle başkan
yardımıcısı olan F.W de Klerk, partisi
1996'da hükümetten çekilene kadar bu
görevine devam etti. Aktif politikayı
tamamen bıraktıktan sonra 1999 yılında
F.W.de Klerk Vakfı'nı kurdu. Bu vakfın
temel amacı bireysel ve toplumsal
haklara saygıyı yerleştirip demokratik
süreçlere katılımı sağlamak;
toplumlararası iletişim, anlaşma ve
uzlaşmayı teşvik etmek; bu yolla da
dünyadaki çok uluslu toplumlarda barış
ve dengeyi oluşturmaktır.
Frederik Willem de Klerk, Güney
Afrika'da ırk ayrımı (apartheid)
politikasının son bulması ve demokrasiye
geçiş sürecini yöneten, beyaz ve
muhafazakar politikacı. 1989'da
başkanlık görevini üstlenen De Klerk,
ertesi yıl ırk ayrımcılığına karşı çıkan
partileri serbest bıraktı; zenci halkın
26 yıldır hapis lideri Nelson Mandela'yı
salıverdi. Bir yıl sonra da tüm ırk
ayrımı yasalarını yürürlükten kaldırdı.
1993'te Mandela ile birlikte Nobel barış
ödülünü aldı. 1994'te başkanlık görevini
Mandela'ya devrederken iki başkan
yardımcısından biri oldu. 1996'da mensup
olduğu parti hükümetten çekilince
görevden ayrıldı. 1997'de de siyaseti
bıraktı.
De Klerk'in ülkesinin tecrübelerinden
çıkardığı başlıca dersler şunlar:
-Çok - kültürlü toplumlarda bütün farklı
gruplar kimlik ve kültürlerini
geliştirmek için olabildiğince geniş bir
"soluklanma alanı"na sahip olmalı. Bu
bağlamda her bireye kendi ana dilini
kullanmak ve dilediği kültürel yaşamı
seçme özgürlüğü tanınmalı.
- Bütün topluluklar, yönetim
organlarında yeterli bir şekilde temsil
edildikleri duygusuna sahip olmalı. -
Farklılığa hoşgörü ve saygı gösterme
kültürü, eğitim sistemi ve medya
aracılığıyla bütün topluma yayılmalı.
Ayrımcılığın her türü önlenmeli. Hiç
bir grup kültürel ya da etnik kimliği
nedeniyle ulusal hayattan dışlanma
duygusuna kapılmamalı. Bütün farklı
kültür gruplarını kapsayan ve
bütünleştiren bir milli kimliğin
gelişmesi ve güçlenmesi için çaba
harcanmalı.
Farklı kültür gruplarından oluşan
toplumların bu ilkelere uydukları
takdirde barış içinde birarada yaşamayı
başarabileceklerini söyleyen De Klerk'in
üzerinde durduğu bir önemli nokta
gruplararası ilişkilerin, sürekli
ihtimam ve iletişimi gerektirmesi. Zira
gruplararası ilişkiler, bütün insani
ilişkiler gibi hassas. Diyor ki, "İnsani
ilişkilerin böylesine hassas olmadığını
düşünüyorsanız, birkaç hafta boyunca
eşinize o sanki yokmuş gibi davranın;
kısa süre sonra çetin sorunlarla
karşılaşacağınızı görürsünüz!" |