|
.
Kapitalizmin ulusal uyanış ve ulus-devlet çağında, tüm
halklar için olduğu gibi Kürtler için de yeni bir süreç
başlar. Kürt halk hareketleri bu dönemde yeni biçimler
kazanır.
İlkel milliyetçiliğin kendini partileştirdiği KDP
dönemleri, bu yaklaşımın son ve en tahripkar örneği
olmuştur. (26)
Kürt Özgürlük
Hareketi Önderliği, KDPlilerin kırsalda olanları
koruculaştı, şehirlerdekiler Hizbullahlaştı diyor.
Güneydeki Hizbullah örgütünün başında Barzani
Ailesinden Ethem Barzani bulunuyor. KDPnin ortaya çıkan
Kürt hareketlerine yaklaşımı, diğer parçalardaki
faaliyetleri, Türkiye ile ilişkileri? Yine kuzeydeki
korucu aşiretleri ve Kürt Özgürlük Hareketine
yaklaşımları değerlendirildiğinde şunu söylemek mümkün;
KDP, Nakşibendiliğin 20.yy. Kürt siyasal yaşamına
bölük-pörçük ilkel milliyetçilik temelindeki
müdahalesidir ve Nakşibendiliğin hazırladığı zemin
üzerinde boy vermektedir. Bu zemine yönelik demokratik
özgürlükçü her müdahale bu nedenle hızla ve en acımasız
biçimde komplo-provokasyon-saldırı gibi tasfiyeye
yönelik girişimlere maruz kalmıştır.
KDPde
temsilini bulan Kürtlük, hem bölge hem uluslar arası
gerici güçler tarafından özel olarak korunmuştur. Zaman
zaman tokatlansa da varlığı kurulan bölge statükosunun
ayakta durması ve sürmesi için zorunlu görülmüştür. Bu
onun 19. yy.daki isyanlar sürecinde beliren ilkel
milliyetçi, yerelci, aşiretçi karakterinden ve geri,
feodal yapısından ileri gelmektedir. KDP, tüm bunları
muhafaza ederek, dar çıkarlarını koruma adına Kürt
halkını da bu gerilikler içinde tutarak, gelişimini
engelleyerek Kürtlerin inkarı üzerine kurulan bölge
statükosunun yaşatılmasında en büyük rolün sahibi oldu.
20. yy.
boyunca gelişen ve özgürlük eğilimi taşıyan her Kürt
hareketi arkasında KDPnin yer aldığı çeşitli
saldırılarla karşı karşıya kaldı. İran KDPsinin ve
KOMALAnın tasfiyesi, Türkiye KDPsinin (Sait
Kırmızıtoprak-Sait Elçi) ezilmesi, gelişen demokratik,
özgürlükçü her Kürt gücünün bunlar eliyle çeşitli
biçimlerde provokasyona getirilmesi söz konusudur. Kendi
konumunu güçlendirmek ve sürdürmek için tüm ulusal
çıkarları bir yana atabilecek kadar gözü kara olan KDP,
16.yy. sonrası yaşanan fiili bağımsızlık sürecinde
ortaya çıkan kimi milli değerlerin korunması için Kürt
beylerinin ve onlardan sonra önderliği alan Nakşibendî
şeyhlerinin gösterdiği kadar bile milli duyarlılık
içinde olmamıştır. Bu yenilgilerin de etkisiyle yaşanan
çürüme ve dejenerasyonun ne denli derin olduğunu
gösterir.
Özgürlük
hareketi karşısındaki duruşu değerlendirildiğinde KDPde
kendini dışa vuran; Nakşibendîliğin çürüme ve
dejenerasyona uğrayan Kürt kolunun çağdaş demokratik
gelişme karşısındaki direnişidir. Bu temelde Türk
sömürgeciliğiyle girilebilecek en kirli ilişkilere
girilmiştir. Güneyde Türk ordusu ile yürütülen ortak
operasyonlar, Kuzeyde geniş koruculuk faaliyetiyle
devam ettirilmiş, şehirlerde ortaya çıkan boşluk
hizbul-kontra tarafından doldurulmuştur. Legal alanda
gelişen her siyasal yapılanma bunlar tarafından
şovenizme zemin yaratma temelinde, kaba ve ilkel bir
milliyetçiliğin Kürt özgürlük hareketine taşırılmaya
çalışıldığı odaklar haline getirilmeye çalışılmıştır.
Legal yapılar içinde diğer halklardan ve sosyalist
çevrelerden gelenlerin kaba Kürt söylemiyle
kaçırtılması, geri ve Kürt Özgürlük Hareketinin özünü
yansıtmayan ilişki-söylem ve eylem biçimlerinin ortaya
çıkması, legal alana geri feodal, Kürt özgürlük
hareketinin enternasyonalist özgürlükçü çizgisini temsil
etmeyen çevrelerin neredeyse hakim olması, bu çevrelerin
içerdan geliştirdikleri kimi provokasyonlardır. Geri bir
ulusal yaklaşım bunlar eliyle geliştirilmeye çalışılarak
Kürt Özgürlük Hareketinin özgürlükçü, demokratik,
halkların kardeşliğini esas alan özü karartılmaya
çalışılmıştır. Tüm bu yaklaşımların beslendiği zemin
Nakşibendîliğin üzerinde güç olduğu feodal İslam
zihniyetinin biçimlendirdiği geri toplumsal zemindir.
Bu zemin
üzerinde güç olan başta KDP ve benzer çevreler bu
zeminin korunması adına her türlü gözü karalığı
sergilemekten çekinmemişlerdir. Bunun için gerektiğinde
Türk özel savaş güçleriyle birlikte çalışan Hizbullah
gibi cinayet şebekeleri oluşturmuşlar, gerektiğinde
tarikatın etkilerini kullanarak aşiretleri koruculuğa
çekmişler, gerektiğinde Türk ordusuyla birlikte PKK
gerillaları üzerine akınlar düzenlemişlerdir.
Barzani,
Şirvani, Mizuri, Berwari gibi Nakşibendi aşiretlerinin
ittifakı olan KDPyi sadece Güney Kürdistandaki
işbirlikçiliği ile sınırlandırmak yetersiz olacaktır. Bu
çizgiyi Kürdistanın dört parçasında hakim kılma yönünde
büyük bir çaba sarf etmiştir. Gerek oluşturduğu
işbirlikçi örgütler gerekse de bizzat karşı saldırıları
ile özgürlükçü, modern hareketlere karşı bu rolü sürekli
oynamıştır. Kürdistanın dört parçasında gelişen ulusal
hareketler -PKK dışında- çıkış itibarıyla KDPden
etkilenerek çıkmışlardır. Ne yazık ki, bu güçleri kendi
çıkarı için kullanan KDP, zamanı geldiğinde egemen
güçlerle geliştirdiği ilkesiz ve aşiret çıkarlarına
dayalı ilişkiler temelinde bu hareketleri tasfiye
etmekten geri kalmamıştır. Geri feodal zihniyetiyle
Kürdistanı bir aşiret, kendisini de bu aşiretin sahibi
gören KDP, mülkü olarak algıladığı Kürdistanı ve Kürt
halkını özgürleştirmeye, çağdaşlaştırmaya,
demokratikleştirmeye yönelik her çabayı Kürtleri ve
Kürdistanı kendi elinden alma hareketi olarak
algılamış ve karşısında yer almıştır.
Özellikle
1960lardan sonra İran, Türkiye, ABD, İsrail gibi
ülkelerin yörüngesine girmiş ve bölgedeki emperyalist
siyasetin önemli bir aracı olarak kullanılmıştır.
Emperyalist sistemin bölgedeki ve dünyadaki çıkarları
doğrultusunda kullanılan bir güç olması Kürt ulusunun
dünya halkları nezdinde itibar kaybetmesine yol açmış,
aynı dönemlerde gelişen Filistin Ulusal Hareketi dünya
insanlığının sempati ve desteğini alırken güneyde-KDP de
temsil edilen Kürt ulusal hareketi adeta bir tecrit
konumunda kalmış, en yakınındaki, Türk-Arap-Fars
devrimcilerinin bile ilgi göstermediği bir konuma
sürüklenmiştir. Bunda özgürlükçü, demokratik ve
sosyalist güçlere ve Sovyet etkisine karşı bir panzehir
olarak kullanılması belirleyici olmuştur.
1965lerde
Kuzey Kürdistanda kurulan Türkiye KDPsinin sekreteri
Faik Bucakın Partinin ilanını duyuran kardeşlik ve
dostluk mektubunu Türk MİTine veren KDP, Türkiye
KDPsinin MİTin denetimine girmesine olanak
sağlamıştır. Bu olaydan sonra Faik Bucak bir suikast ile
katledilirken yine bu hareketin öncü kadrolarından Sait
Elçi ve Sait Kırmızıtoprak Güney Kürdistanda tasfiye
edilmişlerdir. Bunda KDP birinci dereceden sorumludur.
İdris Barzaninin Faik Bucak, Sait Elçi ve Sait
Kırmızıtoprakın tasfiyesi aynı biçimde olmuştur sözü,
bunu doğrulamaktadır.
KDP, Kuzey
Kürdistanda PKK öncülüğünde gelişen özgürlükçü çizgiye
karşı da aynı rolü oynamıştır. Daha ortaya çıktığı
süreçte, henüz bir güç olmamışken MİT ile birlikte
oluşturulan paravan örgütler aracılığıyla başarı
imkanlarının ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. KDPnin
kuzeydeki Kürt dinamiğini uyutmak, uyananları da kendi
çıkarları temelinde kullanmak için oluşturduğu KUK,
Sterka Sor gibi örgütler aracılığı ile özgürlükçü
çizgiye saldırıları kısa sürede en üst düzeye yükselmiş;
18 Mayıs 1977de PKKnin öncü kadrolarından Türk kökenli
enternasyonalist militan Haki Karer, Sterka Sor
tarafından şehit düşürülmüştür. Yine KUK, Peşeng gibi
örgütler eliyle PKKnin Batman, Mardin ve Botana girişi
engellenmek istenmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi ilk
mücadeleyi sömürgecilikten önce saldırıya geçen KDPnin
uzantısı bu güçlere karşı vermek zorunda kalmıştır. Bu
güçler, feodal, aşiretçi, geri yapıyı hortlatıp devreye
sokmuş, yaşanan çatışmalarda yüzlerce devrimci,
demokrat, yurtsever yaşamını kaybetmiştir.
12 Eylül
darbesine karşı Ortadoğu alanına çıkış yapan PKKnin
denetim altına alınması, iradesizleştirilip,
kullanılması hedefiyle bir çok kez PKK ve Önderliğini
denetim altına almaya dönük komplolar
gerçekleştirilmiştir. Ortadoğu alanında PKK aleyhine
haberler yayılması, 1983 mayısında YNK ile KDPnin
çatışmasını durdurmak için gelen PKK önder kadrolarından
Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilginin komployla
katledilmeleri, Güney Kürdistana üstlenen gerilla
gruplarının çeşitli biçimlerde denetime alınmaya
çalışılması ilk süreçlere ilişkin örneklerdir. İlerleyen
süreçte KDPnin Kürt Özgürlük Hareketine karşı tutumu
Türkiye ile birlikte operasyonlar düzenlemeye kadar
varacaktır.
Körfez
savaşında Irak rejiminin geri çekilmesinden sonra
1990lardan itibaren ulusal kurtuluş mücadelesine tekrar
yöneldiler. Çekiç güç sayesinde toparlandılar. Ve adım
adım üzerimize geldiler. Botanı tekrar devrim dışı
bırakmak için kendilerine bağlı KDPlilerin tümünü
köylerde korucu konumuna, şehirlerde de Hizbullah haline
getirdiler, PKKnin artıklarını da PKK Vejin gibi
örgütlemeye çalıştılar. Kırsal alandaki korucuların başı
kesinlikle KDPlidir. Vejin içindekiler de soy sop
olarak KDPlidir, hepsi devletin desteği sayesinde
yüzlerce yurtseveri vurdurmakla uğraşıyorlar. (28)
KDP, 92 Güney
Savaşında olduğu gibi TC ile mutabakatın dışında güçlü
Avrupa devletleri ve ABD ile birlikte de hareket etti.
Kürt Ulusal Demokratik Hareketinin uluslararası arenada
yalnızlaştırılması ve terörist imajıyla anılması için
Türkiyenin kullandığı terörist söylemini kullanma da
dahil her türlü karşıt faaliyeti yürüttü. PKKye ne
kadar saldırırsan o kadar imkan, tasfiye ettiğin oranda
iktidarsın, tasfiye ettiğin kadar yaşarsın mantığıyla
hareket eden KDP, PKKnin geliştirdiği demokratik
özgürlükçü ve birlikçi çizgiyi çok net bir şekilde
kendisinin tasfiyesi olarak algılamıştır. Kendi
çizgisine getirmenin olanaklı olmadığı PKKyi tasfiye,
olmuyorsa sınırlama tarzında bir yaklaşım ile
çevrelemeye çalışmıştır.
Kuzey ve
Güneyin birleşme koşullarının oluştuğu, bölge ve dünya
koşullarının Kürt halkı ve bölge halkları lehine bir
düzenlemeye elverişli olduğu 90 sonrası süreçte KDP,
bunun önünü alabilmek için TCyi ordusu, istihbaratı vb.
kuruluşlarıyla Güney Kürdistana yerleştirirken, Kürt
Özgürlük Hareketinin Güney Kürdistanda siyasal veya
kültürel kurum açıp demokratik siyasal faaliyet
göstermesine şiddetle karşı çıkmıştır.
Tarikatçı,
aşiretçi ve işbirlikçi yapıyı ayakta tutarak
sürekliliğini sağlamaya çalışan KDP, Kürt halkının
ulusal, demokratik, kültürel gelişmesinin de önünde
ciddi bir engeldir. Bu, Körfez Savaşı sonrası süreç
değerlendirildiğinde açık görülür. Halkın
örgütlendirilip, siyasallaştırılması, ekonomik,
kültürel, sosyal olarak potansiyellerinin harekete
geçirilmesi doğrultusunda tek bir adım atılmış değildir.
Bölgemizin
ve ülkemizin bugün yaşadığı zorlanmayı dikkate
aldığımızda nedeninin bu yaklaşım olduğunu görürüz.
Bölgenin gerici, despotik, sömürge yönetimleri
birbirleriyle ve egemenlikleri altındaki Kürtlerle
kavgalıdır. Geri, zorba, çağdışı yapılarını sürdürmede
birbirleriyle çelişkilerini öne çıkaran bu güçler adeta
bölgenin önünü tıkamaktadır. Komşu halklarla yaratılan
suni çelişkiler ve Kürt fobisi başta olmak üzere çeşitli
fobilerle teslim alınmış Arap-Fars-Türk gerçeği ve
bunlar üzerinde yükselen işbirlikçi anti
demokratik-despotik çıkar çevreleri; bölgedeki gerici
denklemin bileşenlerini oluşturmaktadır, Geleneksel Kürt
egemen sınıfının kendini günümüze uyarlamış tipik bir
örneği olan KDP ise bu denklemin Kürt ayağını temsil
etmektedir.
Bu güçlerin
birbirleriyle ilişkileri her zaman bu denklem temelinde
gelişmiştir. Bunu zorlayan her düşünce, girişim,
faaliyet tümünü birden ilgilendirmiş, tümünün ortak
sorunu olmuştur. Ne birbirine ne yeni bir çıkış için
kendine güvenen bu suçlular koalisyonu ve oluşturduğu
statükonun yeniden ve yine bu güçler lehine düzenlenmeye
çalışılması artık yürütülemediğine de işaret
etmektedir.
Kürt Özgürlük
Hareketi açığa çıkardığı ideolojik, siyasal, örgütsel
düzey ile bu denklemin Kürt ayağını kırmıştır. Nasıl ki
19. yy. isyanlarında yenilen Kürt beylerinden boşalan
ulusal toplumsal Önderlik misyonunu Nakşibendi tarikatı
şeyhleri doldurmuşsa, gelinen nokta itibariyle günümüzde
ulusal toplumsal Önderlik misyonunu Kürt Özgürlük
Hareketi yürütmektedir. Kendini parti vb. örgütsel
yapılarla kamufle etse de KDPde temsilini bulan ilkel
milliyetçi şeyh önderliği dönemi kapanmıştır ve bu
haliyle Kürt halkının demokratik özgür geleceğinde yeri
yoktur.
Osmanlının idari, siyasi reformu ile başlayan ve
Kurtuluş Savaşıyla kendini devletleştiren Türk
milliyetçiliği; Kürtlerle ilişkilerini inkarcılığa,
katliama kadar varan bir çizgi dahilinde kopardı. Bu
Türk devletini güçten düşüren, bağımsız politika
yürütmesinin ve iç barışı oluşturmasının önünde duran;
son 20 yılda dönüştüğü savaş gerçeğiyle Türkiyeye ciddi
ekonomik, askeri, politik kan kaybettiren bir sonuca yol
açtı. Artık aşılmasının kaçınılmaz olduğu iç dış tüm
çevreler tarafından dile getiriliyor.
Kürdistanda Nakşibendi Tarikatı eliyle yürütülen ve
çok geri düzeyde bir milliyetçiliği içeren Kürt
isyancılığı yenilerek bastırıldı. 20.yy.ın başında Kuzey
Batı Kürdistanda çok sert bir şekilde bastırılması,
burada Nakşibendi tarikatını ve Kürt isyancılığını hızla
işbirlikçiliğe sürükleyerek, ulusal özden uzaklaştırdı.
Nakşibendi şeyhleri hızla ulusal isyancılıktan ulusal
inkarcılığa savrularak etkinliklerini milliyetçi
duygular değil, geri, dogmatik dini duygular ve feodal
İslam kültürü üzerinden tesis etmeye koyuldular.
Dolayısıyla hem Kürtlüğün inkarına ortak oldular hem de
Kürt halkının geri toplumsal zemin de battıkça batmasına
ve aydınlanmasız, çağdaş dünyadan uzak, en ilkel ve
ilkesiz sosyal ilişkiler içinde insanlık aleminden
uzaklaşmasına çanak tuttular.
Kürt Özgürlük Hareketinin çıkışı Kürtlerin yok
sayıldığı bölge denklemine yönelik en ciddi alternatifi
oluşturmuştur. Bu yüzden daha ilk çıktığı günden bu yana
artan bir şekilde bu denklemden beslenen çevrelerin
saldırılarına maruz kalmıştır. Bunun kendisini en son
Uluslararası Komplo biçiminde örgütlediği ise artık
inkar edilemiyor. Nakşibendi şeyhlerinin KDPde temsil
edilen ilkel milliyetçiliğe dayanan işbirlikçi ve Kürt
gücünün pazarlanması temelindeki Kürtçülükleri en büyük
darbeyi açıktır ki, Kürt Özgürlük Hareketinden yemiştir.
En
son DYP Hükümeti sırasında geliştirilen Hizbullah örgütü
de bu geleneğin bir sonucudur.
Nakşiliğin
günümüzde kazandığı görünümlerden biri olarak
Hizbullah, Kürt egemenlerinin yabancı egemenlerle
işbirliği içinde bölgeye oturtulan denklemi ve bunun
içinde kendi statülerini koruma çabalarının bir
biçimidir diyebiliriz.
Kürdistandaki Ulusal Demokratik Harekete karşı
örgütlendirilen bu hareket gücünü bazı Nakşibendi
şeyhlerinden, onun koruduğu geri feodal kültürden ve
esas olarak da bölge gericiliğinin, Siyonizmin ve
emperyalist güçlerin desteklediği KDPden aldı.
Kürt halkının
yüz yıllardır çözemediği ulusal Önderlik sorununu
yürüttüğü büyük mücadele ve gerçekleştirdiği demokratik
devrim ile çözüme kavuşturan
Kürt Özgürlük Hareketinin her hamlesi
geleneksel-geri ideolojiler ve toplumsal zemin üzerinde
yükselen tüm güçler açısından dönüşü olmayan bir çöküşü
başlatmıştır. Bundan en fazla payını alan açıktır ki
hangi görüntü altında olursa olsun feodal, aşiretçi,
mezhepçi, geleneksel yapılardır. 1800lerin ortalarından
itibaren Kürdistanda toplumsal önderliği ele geçiren ve
bunu 20 yy.ın son çeyreğine kadar getiren Nakşibendi
tarikatı Kürt Özgürlük
Hareketinin gelişimiyle birlikte etkinliğini
kaybetmeye başlamıştır. Bu yüzden Ulusal Demokratik
Harekete karşı dolaylı direkt tüm saldırıların içinde
yer almıştır. Özellikle kendisini Güneyde KDP adı
altında örgütlendiren feodal aşiretçi-işbirlikçi Nakşi
koalisyonu bunun yıllarca öncülüğünü yürütmüştür.ü
MİLLİYETÇİLİK VE NAKŞİBENDİLİK
Erdal ERGİN
Nakşibendiliğin Türk siyasal yaşamında yakaladığı
etkinlik düzeyini ifade etmesi itibariyle AKP
iktidarının izlediği siyasal çizgiyi değerlendirmek
Nakşibendiliğin bölge siyaseti için ne öngördüğü ve
nasıl bir rol oynayabileceğini anlamak açısından önemli
bir veridir. Diğer veriyi ise Kürtler adına politika
sahnesine sürülen fakat bu iradeden yoksun olan KDPnin
izlediği çizgiye bakarak anlamak mümkündür.
Nakşibendiliğin bölge siyasetindeki yerini iki noktadan
bakarak tespit edebiliriz. Bunlardan birincisi Türk
siyaseti diğeri Kürt siyaset gerçeği bunların izlediği
rotalardır. Zira Nakşibendiliğin bölgeye etkisi bu iki
halk üzerinden gelişmektedir.
AKP,
Türkiye açısından 1950lerle başlayan ve teslimiyetle
sonuçlanan bir süreci ifade etmektedir ve Cumhuriyet
için yeni bir sürecin başlamasıdır. Bu süreç, kendini
aşamayan, yenileyemeyen, Türk ve Kürt demokratik
güçleriyle vuruşturularak güçten düşürülen cumhuriyetin
bir tarikata teslim edilmesiyle karakterize olmaktadır.
Bölge ve dünyamızın en hızlı değişimleri yaşadığı bu
süreçte Türk siyasal yaşamına bir tarikatın yön veriyor
olması bir tezattır ama bir gerçektir. Nedenleri
özellikle kendini cumhuriyetten ve onun ilkelerini
oluşturan Kemalizmden sorumlu hissedenlerce iyi
sorgulanmayı gerektirmektedir. Bu yapıldığında
görülecektir ki, bölge siyasetine artan bir etkinlik
içinde giren ve cumhuriyeti teslim alan Nakşibendilik,
anti-demokratizmin, şoven milliyetçiliğin, inkar ve imha
siyasetinin ürünüdür.
İster Türk
egemen ulusçuluğuna yön veren şoven milliyetçiliğin,
ister Kürt egemen ulusçuluğuna yön veren ilkel
milliyetçiliğin halklarımıza çözümsüzlük, kan kaybı,
çatışma ve dış güçlerin müdahalesine açık kılma dışında
kazandıracağı hiçbir şey yoktur. İkisi de birbirine
bağlı bu iki halkın Türkiye ayağında politika yapan
durumundaki güç bir Nakşibendi koalisyonudur. Geçen
süreçte görüldüğü gibi Kürt halkı adına politika yapma
iradesini temsil eden Kürt Özgürlük Hareketini ve
Önderliğini tasfiye etmek için tüm koşulları
zorlamaktadır.
Bunun
nedenleri anlaşıldığında Nakşibendiliğin Ortadoğu
siyasetinde oynamak istediği veya oynayabileceği rol de
anlaşılacaktır. Zira Kürt sorununa ve onun muhatabına
yaklaşım günümüzde her tür siyasal yaklaşım için
turnusol kağıdı olma özelliğini korumaktadır.
Kürt
sorununda çözümsüzlükte ısrar etme, bölgeyi
çözümsüzlüğe, anti demokratizme ve ortaçağ karanlığına
mahkum etmedir. Çatışmaların boğazlaşma düzeyine
vardığı, cahilliğin ve dogmatizmin hüküm sürdüğü, bilim
ve akıldışılık içinde kendi potansiyellerinin uzağına
düşürülmüş, gelişme dinamikleri parçalanmış, içine
itildiği gerilik ve çağ dışılık bir uluslar arası
müdahaleye gerekçe olabilecek kadar büyük bir Ortadoğu,
tüm modern görünümlerine karşın Nakşibendilikte
temsilini bulan fakat Ortadoğudaki tüm gerici egemen
güçlerin sahip olduğu çağdışı zihniyetin yaşayabilmesi
için zorunludur. Ve bu güçlerin tümü bu noktada bir
bütünün parçaları olduklarının bilincinde olarak
politika yapmaktadırlar. Tüm çelişkilerine karşın kendi
zeminlerini oluşturan zayıf düşürülmüş bölgeyi ayağa
kaldırmaya dönük her girişimi birlikte tasfiyeye
yönelmeleri bundandır. Kürt Örgütlük Hareketi karşısında
hepsinin tüm çelişkilerini bir kenara bırakarak kol kola
girmeleri başka türlü izah edilemez.
Kürdistan
boyutunda KDP eliyle etkili olmaya çalışan
Nakşibendilik, geçmiş tarihinde de ispatladığı gibi
işbirlikçilikten, aşiret kültürünü aşmayan geri bir
sosyaliteden ve yine aşiret sınırlarında tükenen bir
ulusalcılığın ötesine geçemeyecek, Ulusal Demokratik
Hareketin açığa çıkardığı Kürt gücünü ele geçirmenin,
çıkara dönüştürmenin ve pazara sunmanın ötesini bile
düşünemeyecektir.
Ortadoğu ve
Türkiye açısından demokratik temelde bir değişim ve
yenilenme zorunludur. Bu anlamda bölgemiz ve Türkiye,
Kürt Örgütlük Hareketi şahsında güçlü bir zihniyet
devrimini yaşamaya, yeni bir ideolojik kimlik ile güçlü
bir çıkış yapmaya gebedir.
Burada gelip
kapıya dayanmış olan değişime yön verme iddiasında olan
iki güç söz konusudur. Biri tekniği, nicel gücü ve
gelenekleriyle ABDde temsilini bulan erkek egemenlikli
emperyalist sistem olurken, diğerini gücünü daha
şimdiden ispatlayan ideolojik kimliği ve örgütsel
yapısıyla Kürt özgürlük hareketi temsil etmektedir.
Bunların arasında Nakşibendilik yoktur ve zaten bir
taraf olabilecek vizyona da sahip değildir. Fakat
Türkiye bu tarihsel kavşakta daha fazla böylesi bir
patinaj durumunda kalamaz. Kendine bir doğrultu
belirleyecektir. Sancılı bir süreç de gerektirse bu
zorunludur. Nakşibendiliğin oynayacağı rol de burada
belirginlik kazanacaktır. İleri bir yaklaşımdan ziyade
ABDnin bölge politikalarına istemeyerek de olsa ortak
olacaklarını ve işbirlikçi bir pozisyona gireceklerini
beklemek gerçekçidir.
Dolayısıyla
daha şimdiden açığa çıktığı gibi Ortadoğunun 21. yy.a
sağlıklı giriş yapması için şart olan aydınlanma,
demokrasi ve birlik önündeki engellerden biri de
Nakşibendi gerçeğidir. Bu yüzden bölgemiz, Türkiye ve
Kürdistanın özgürleşme süreci, Nakşibendilikle de çok
yönlü bir mücadeleyi gerektirmektedir.
Haham Kucağındaki
Nakşibendilik
1948 yılında
kurulan İsrailin bölge stratejisi birkaç nokta üzerine
yükselmektedir. Bunlardan birincisi Tevratın,
Tekvin-15/18 bölümünde yer alan tanrı beyanıdır;
Nil
Irmağından büyük ırmağa, Fırat Nehrine kadar bu diyarı
senin zürriyetine verdim
Bu coğrafyayı
kendine vaadedilmiş topraklar olarak gören İsrailin
çeşitli süreçlerde bunu beyan ettiği dahası bölge
stratejisini oluştururken bu noktayı gözettiği
biliniyor. 3000 yıllık tarihiyle Yahudi halkının
genlerine işleyen bu vaat, İsrailin bölge siyasetinin
belirlenmesinde kodlayıcı bir öğedir. Bunun önünde hali
hazırda önemli engeller olduğunu anlamak zor değil.
Öncelikle bahsedilen alan Irak, Suriye, Türkiye
sınırları içinde büyük bir coğrafyadır. Henüz 10 milyona
ulaşmayan nüfusuyla İsrail, bu alan kendisine bağışlansa
bile yönetemeyecektir. Ama tarihsel ve tanrısal bir
vaattir, vazgeçmek de olmaz. O zaman farklı ve değişik
seçenekler ışığında yaklaşılacaktır. Direkt İsrail
toprakları haline getirme yerine bu alanları denetleme,
yönlendirme, etkinlik sahası haline getirme öne
çıkacaktır. Dolayısıyla da bu alan üzerinde hakim olan
devletlerle sorunlu, çelişkili-çatışmalı güçlerle ilişki
kendiliğinden gündeme gelecektir. Bir taraftan bu
devletlerin iradelerini ve bölge üzerindeki
hakimiyetlerini zayıflatırken, diğer taraftan bölgede
İsrail denetimine hizmet edecek muhalif güçlerle
ilişkiler kurulacaktır.
İsrailin
bölge politikalarını oluştururken gözettiği ikinci husus
ise bölgede yabancı bir güç olarak algılanması ve
emperyalizmin bir dayatması olarak görülmesi nedeniyle
yaşadığı tecrit ve tehdittir. Bir Arap-Müslüman
kuşatması altında olan İsrail, bunu kırmak için gerek
dünya ile gerek bölgedeki farklı güçler ile sürekli
ilişki arayışı içinde olmuştur. Dolayısıyla Kürtlerin
gündeme gelmesi kendi mantığı içinde son derece
doğaldır. Arap âleminde önemli bir ağırlığı olan Irak ve
Suriye gibi iki ciddi gücü uğraştırmada, zayıf düşürmede
Kürtler en uygun seçenek olarak ele alınmıştır.
İsrail ile
KDPnin ilişkileri bu noktada kesişmektedir. İsrailin
daha kurulduğu yıllarda Güney Kürdistanla ilişkileri
başlamıştır. Burada bulunan Kürtleşmiş Yahudiler, İsrail
Devleti daha kurulmadan önce bile bir bağlantı
vesilesidir. 1950 yılında bu Kürtleşmiş Yahudilerin
İsraile taşınması sırasında yoğunlaşan Barzani-İsrail
ilişkileri ilerleyen süreçte gittikçe daha da
gelişmiştir. Özellikle 1963 Şubatında Irakta, Martında
Suriyede BAAS partilerinin iktidara gelmesi bir Arap
bloğunun oluşması ihtimalini güçlendirdiğinde İsrail
Barzani ilişkileri yoğunlaşmıştır.
Anlaşılacağı
gibi İsrailin Kürtlerle ilişkilenmesi Kürtlerin
sorunlarını çözmelerine yardım temelinde değil;
yaşadıkları çelişki ve çatışmaları derinleştirme, Irak
ve Suriye ile çatışma içinde tutma böylece bu devletleri
zayıflatarak kendisi için tehdit olmaktan çıkarma amaçlı
gelişmiştir.
Kendisine
çatışma ve çelişki üzerine oluşturulan bölge denkleminde
yer verilen, bu denkleme dahil olan dolayısıyla bu
denklemin doğasına uygun olarak varlık koşullarını
güçlendirmeye çalışan yine tanrısal ve tarihsel bir
vaade işlerlik kazandırmak isteyen İsrail ile ilkel
milliyetçiliği, işbirlikçi karakteri, geri ve dar
ufkuyla bölge denkleminin üzerine kurulduğu Kürt
sorununu çözüme götürmekten çok, kendi aşiretsel, yerel
çıkarlarını güvenceye kavuşturmaya çalışan;
örgütlenmesi, zihniyeti, kadrosu buna göre şekillenen
KDPnin yolları açıktır ki kesişecekti. İsrailin
Barzani şeyhleri öncülüğündeki Nakşi koalisyonuyla
flörtü bu biçimde başladı.
1963te baba
Barzani ile ilk resmi teması gerçekleştiren İsrail, bu
ilişki için Irakla Şattül Arap su yolu ve sınır
sorunları yaşayan Şah rejiminden izin aldı. Yeni
iktidara gelen ve Kürtlere de verdiği sözü tutmayan BAAS
rejimine karşı ilkel Kürt isyancılığı sonuna kadar
desteklendi. İsrailde peşmergelerin eğitilmesi, silah
ve mühimmat aktarımı, aylık 500 bin dolar tutarında
düzenli mali yardım, İsrailli askeri uzmanların Irak
hedeflerine karşı KDP adına sabotaj ve suikastlar
düzenlemesi ve tabi istihbarat faaliyetleri yürütmesi
gündeme geldi. Yoğunlaşan ilişkilerin düzeyini
göstermesi açısından 1967 Eylülünde baba Barzaninin
İsrail ziyareti çarpıcıdır. Çarpıcıdır zira 67 Eylülü
İsrailin zaferiyle sonuçlanan Arap-İsrail savaşının
hemen sonrasıdır. Müslüman-Arap aleminin İsrailin
zaferini alkışlamak için yapıldığı düşünülen bu ziyarete
yaklaşımı elbette ki hoş olmayacak ve de
unutulmayacaktı.
İki kutuplu
dünya gerçeğinde Sovyet bloğuna yaklaşan Irakın
zorlanmasında önemli bir kaldıraç olduğu için ABDde bu
ilişkilere ses çıkarmadı, bölgedeki müttefikleri İran ve
Türkiyede. Kendi içlerindeki Kürtlerin tahrik
edilmemesi güvencesini alan İran ve Türkiye bu ilişki de
aracı bile oldular. Örneğin İsrailin verdiği silah ve
mühimmat KDPye İran eliyle ulaştırılıyordu. KDP dar
çıkarları doğrultusunda bu ilişkiden yararlanmaya
çalıştı, bazı kazanımlar da elde etti fakat bu ilişki
Kürt halkına kazandırmadı. Irak rejimine karşı
Yahudilerle girilen ilişki bölge halklarında Kürtlere
anti-patiyi artırmaktan, Arap-Kürt halkları arasındaki
önyargıları derinleştirmekten öte bir yarar getirmedi.
Yine İsrailin yakın desteği ve yardımı İran-Irak
arasında gerçekleştirilen Cezayir anlaşmasıyla sona
erdi. Anlaşma gereği İran sınırlarını kapadı ve KDPye
her tür desteği keserek teslim olması ve silahlı
mücadeleden vazgeçmesi çağrısında bulundu.
İsraille
başlayan ABD ve İranın da dahil olduğu, Türkiyenin de
şöyle veya böyle içinde yer aldığı bu ilişki sürecinde
Sovyet yanlısı görünen Irak BAAS rejimi Kürtler ve İran
eliyle bir hayli yıpratıldı, iyi bir gözdağı verildi ve
aslında sisteme çekildi. Bundan sonra Irak adım adım
emperyalist sisteme yanaştı. İsrail bölgede güçlü
istihbarat ve irtibat noktaları oluşturdu. Öyle ki,
Nakşi koalisyonu olan KDP içinde en kilit yerlere
Kürtleşmiş Yahudiler getirildi. (KDP Gnl. Bşk. Yrd.cısı
Sami Abdurrahman, Dohuk kenti sorumlusu Fazıl Miran ve
Kerim Sincari en bilinenleridir.) İran, Şattül Arap su
meselesini ve sınır sorunlarını belli bir çözüme
kavuşturdu. Türkiye ise en büyük kabusu olan Kürtçülüğün
kendi topraklarında gelişmemesi ve olası çıkışların
engellenmesi için KDPden aldığı güvencenin keyfini
çıkardı. Zira KDPden etkilenerek kuzeyde de bir çıkış
gerçekleştirmek isteyen kimi yapılar ve kişilikler KDP
eliyle Türkiye adına tasfiye edildi. En zararlı çıkan
ise ne olduğunu anlamayan KDP oldu. Bir araç gibi işi
bittikten sonra kenara konuldu. Verilen destek kesilip,
mücadeleyi bırakması istenince baba Barzani sayıları 125
bin dolayında bulunan peşmergelerine silah bırakma ve
teslim olma talimatı verdi. Bu sayı Kürt isyanlarında
ulaşılan en büyük silahlı gücü ifade ediyordu ve çok
kısa bir süre içinde dağıtıldı.
Bu süreç
sonunda İsrailin de yaptığı destek kesildi ama
İsrail-KDP ittifakı sürdü. Kürtleri kendi dar çıkarları
adına dış güçlere hizmete hazır, vurucu bir güç olarak
tutan, pazarlayan KDPnin tüm Kürtlerin temsilcisi
olarak kabul edilmesi ve önderliğinin pekiştirilmesi
için İsrail elinden geleni esirgemedi. İsrailin Ulusal
Demokratik Harekete karşı düşmanlığının, bunu Türk
ordusuyla birlikte operasyonlara katılma boyutuna
vardırmasının yine en son uluslar arası komploda etkin
yer almasının nedeni de bu yaklaşımda saklıdır. Bölgeye
adeta monte edilen ve bölgede kurulan uğursuz denkleme
bağlı kaldığı, kendisine biçilen rolü kabul ettiği
oranda desteklenen İsrail açısından KDPde temsilini
bulan Kürtlük varlık ve gelişmesinin güvencelerindendir.
Ortadoğu
bereketli topraklar olarak adlandırılır. Bu
Ortadoğunun çok yönlü verimliliğini, üretken ve
yaratıcı gerçeğini ifade eder. Dil, düşünce, sanat,
mimari, edebiyat, mitoloji, tıp, fizik, geometri gibi
günümüze yön veren disiplinler Ortadoğunun ürünüdür.
Dünyamızın
bugün geldiği aşama, tümüyle Ortadoğunun ürünü değildir
fakat ana doğrultuyu kazandıran olgular, kurallar,
normlar Ortadoğu mahreçlidir.
Bu,
Ortadoğunun yaratıcı, üretken gerçeğini ifade ettiği
kadar, toplumsal gelişkinliğini, çeşitliliğini, çelişki
ve çatışmalarının keskinliğini de ifade eder.
Hiç
durmaksızın devam eden devingenliğiyle Ortadoğu, 500 yıl
öncesine kadar öncülük rolünü üstlenmiştir. Batının 500
yıllık bir öncülük üzerinden hareketle tüm uygarlık
tarihini nasıl sahiplendiğini düşünürsek; Ortadoğunun
binlerce yıla dayanan yaratıcılık, üreticilik yine
öncülük gerçeğine rağmen uygarlığa sahiplenememesi,
sahiplenme bir yana onun dışına, uzağına itilmesi,
dahası onun hedefi haline getirilmesi söz konusudur.
Elbette bu çözümlenmek durumundadır.
Ortadoğu tarihi esasta
insanlığın tarihidir
Bunalımları ve
sorunları sadece batı akılcılığı ve rasyonalizmi ile
giderilemeyecek insanlığın, yaralarının sarılması,
yeniden ayaklandırılması ondan da öte yeniden üretilmesi
için Ortadoğunun analık rolünü yeniden üstlenmesi,
tarihsel birikim ve tecrübesiyle yeni bir uygarlıksal
çıkışta tarih sahnesindeki yerini alması gerekmektedir.
Buna ihtiyaç vardır. Zira Ortadoğu kaynaklı olmakla
birlikte günümüz uygarlığı özüne ve gerçeğine oldukça
uzaklaşmıştır. Yabancılaşmanın had safhada olduğunu
anlamak için günümüz uygarlığı içinde Ortadoğunun
yerine bakmak yeterlidir. Alışılageldiği gibi
Ortadoğunun günümüz uygarlığı içindeki -dışındaki demek
daha yerinde olacak- yerini sadece Ortadoğunun
gerilikleri, tutuculukları, bağnazlıklarıyla açıklamak
bir yanılgı olacaktır. Bu batı mahreçli bir yaklaşım
olup, yaşanan yabancılaşmayı izah etmeyeceği gibi
yanıltıcı da olacaktır.
Ortadoğu
aydınlanması en başta da bu durumu çözümlemek, geri-eski
yanları açığa çıkarıp mahkum etmek, yenilenecek yanları
devralmak gibi bir misyona sahiptir. Çünkü ne olursa
olsun Ortadoğu eğer bir çıkışa öncülük edecekse -ki
etmelidir- bunun gücünü yine kendi tarihinden alacaktır.
Zira Ortadoğu tarihi esasta da insanlığın tarihidir.
İnsanlığın kazanma noktaları da kaybetme noktaları da bu
tarihte gizlidir. Yine kendi tarihimizden alacağımız
perspektifle günümüzü ve geleceğimizi
tanımlayabileceğimiz açıktır.
Aşiret, kabile, tarikat
ve cemaat gerçeği Ortadoğu'nun en temel gerçeğidir
Ortadoğu
tanımlanırken ya da değerlendirilirken onun temel
yanlarından biri olan dinler gerçeği, hemen her konunun
ele alınışında, her çelişkinin ortaya konuluşunda ana
temalardan birini oluşturur. Bunun izinin düşmediği hiç
bir alan yoktur. Maddi, manevi yaşamın her yanında
izlerini, etkilerini görebiliriz. Batı kaynaklı
milliyetçiliği bir türlü içselleştiremeyen Ortadoğu
insanı onu da dini bir görünüm altında yaşamaktadır.
Ortadoğu için
aşiret, kabile, tarikat ve cemaat kavramları çok önemli
kavramlardır. Bunlar etrafında şekillenen Ortadoğu
gerçeğinde söz konusu kavramları çözümlemeden ne
siyasal, ne diplomatik, ne ekonomik, ne de askeri bir
başarıya ulaşmak imkansızdır. Ulus, millet kavramlarının
altında da çok canlı bir biçimde yaşayan bu kavramlar
vardır. Günümüzde bile bunların etkisinin ne denli
yüksek olduğu dikkate alınırsa, kökenlerinin ne kadar
güçlü olduğu hakkında bir fikir edinebiliriz.
Ümmetçilik
biçiminde yayılım gösteren İslamiyetin çeşitli halklar
tarafından kabullenilmesi, bu halkların içinde
yaşadıkları sosyal organizasyonların özellikleriyle
bağlantılı olmuştur. Sosyal yaşama damgasını vuran
organizasyon biçimi ne ise dinin kabulü ve yaşanmasında
da o etkili olmuştur. Onun çıkarları, gelenek ve
görenekleri, kural ve normları gözetilmiştir. Seçimler
bu temelde gerçekleşmiş, din değiştirme çok sık
rastlanan bir olgu olmasa da, mezhep ve tarikat
değiştirmeler her sosyal organizasyonun çıkarları ve
beklentileri temelinde sıkça yaşanmıştır.
Güncel politikayı aşiret,
kabile, cemaat ve tarikat olguları kodlamaktadır.
Bu gün
tarikat, cemaat, kabile ve aşiretlerle ilişkilenmeden
hiç bir güç Ortadoğu ülkelerinin herhangi birinde
iktidar olamaz. Yine hiçbir güç, bunları dikkate almadan
politika yürütemez. Her Ortadoğu ülkesi bir diğer
Ortadoğu ülkesiyle ilişkilerini bunlar üzerinden
yürütmekte, yine bunlar eliyle zorlamakta ve etki etmeye
çalışmaktadır. Tüm modern görünümünün altında güncel
politikaları kodlayan aşiret, kabile, cemaat ve tarikat
olguları olmaktadır.
20.yy.ın
başında oluşturulan statükosunun parçalandığı bir süreci
yaşayan Ortadoğu, yeni bir şekillenme sürecine
girmiştir. Bunun yönünün, doğrultusunun, özelliklerinin,
karakterinin belirlenmesi olarak da
değerlendirebileceğimiz girişimler her güç açısından
başlatılmıştır. ABDnin İngiltere ve İsraili de yanına
alarak gerçekleştirdiği müdahale de, İsrail-Filistin ve
İsrail-Lübnan çatışmaları da, Türkiyenin mevcut
statükoda ve inkâr-imha politikasında diretmesi de, İran
Hizbullah-Hamas arası ilişkiler da bu gerçekle
bağlantılıdır.
Şu açıktır
ki, bölgenin kazanacağı yeni statüko dünyanın siyasal,
sosyal, ekonomik, diplomatik vb. tüm dengelerini
belirleyecektir ve dünya yeni süreçte burada gerçekleşen
değişimin özelliklerine göre şekillenecektir. Tüm güçler
bunun farkındadır ve buna etki etmeye çalışmaktadır.
Küresel sermaye güçleri ABD öncülüğünde şimdiye kadar
yürütülen politikayı daha geniş bir uzlaşma ve ittifak
temelinde sürdürmek istemektedirler. Statükocu bölge
güçleri ise Kürtlerin yok sayılmasına dayalı mevcut
statükoyu en az değişiklikle sürdürmek için tüm
güçlerini ortaya koymaktadırlar. Halk güçleri de,
elbette bu sürece demokratikleşme temelinde etki etmek
istemektedir. Kıyasıya bir çatışma biçimine gerçekleşen
bu sürecin izlerini her yerde sürmek olasıdır.
Tarihsel ve
güncel özellikleri nedeniyle Türkiye, bu gerçeklik
içinde özel bir öneme sahiptir. Geçen yy. boyunca
Avrupanın oluşturduğu statükonun bekçiliğini yapan ve
kendisi de buna göre yol alan Türkiyenin mevcut haliyle
artık devam edemeyeceği herkes tarafından dile getirilen
bir olgudur. Dünyada yaşanan hızlı değişim süreci, Kürt
özgürlük hareketinin geliştirdiği demokrasi direnişi,
ABDnin Irak müdahalesiyle yaşanan gelişmeler yine AB
süreci Türkiyede değişimin zorunlu olduğunu
göstermektedir. İçeride inkar ve imhaya dayalı
anti-demokratik siyaset anlayışı dışarıda dengeleri
kollamaya dayanan, şantaj, taviz, jeo-stratejik konumu
kullanmaya dayalı olarak yürütülen statükocu politika
gerçeği yine bunlar ekseninde şekillenen devlet
anlayışı, siyaset yöntemleri, araçları ve siyasetçi tipi
iflas etmiştir. Fakat yerine neyin konulacağı konusu
henüz netlik kazanmamıştır. Bunu toplumsal bir
mutabakatla halk güçlerinin mi yoksa egemen işbirlikçi
sınıfların mı belirleyeceği henüz belli değildir ve
belirlenmesi de kolay olmayacağa benzemektedir.
Kürt İsyanlarında Şeyhler
Erdal Ergin
Mevlana
Halidin geliştirdiği yorumuyla hızlı ve kısa sürede Kürt
toplumsal yaşamına giren Nakşibendiliğin, toplumsal
olaylarda uzun bir dönem belirleyici olduğunu görürüz.
Bu, bir yanıyla dönemin karakteri gereğidir. 19.yy.ın
Kürtler açısından önemini hemen herkes kabul eder.
Farklı görüşlerin çok az olduğu konulardan biridir.
Diğer tartışma noktaları yapısallıklarından dolayı
farklı görüşler doğurmuşlardır. Öneminin nedeni ise,
anlı şanlı Kürt beyliklerinin tarih sahnesinden
çekilmesinde ve Kürt Yüzyıl Savaşlarının başlamasından
kaynaklanır. Yeni bir dönem anlamına gelen bu savaşlar,
isyanlar, modern çağın da başlatıcısı olacaktır. İlk kez
çok güçlü olan geleneksel direnç aşılacak, etno-politik
direnç belirgin tutunum gerekçesi olacaktır.
Osmanlı, Kürt
beyliklerinin otorite alanlarını daraltmak için harekete
geçtiğinde yalnız beylerin konumları değil, yaratılan
milli değerler de tehlike ile karşı karşıya geldi. İkili
tehlike karşısında ikili direnç, isyan olgusu biçiminde
tarih sahnesine çıktı. Geleneksel direnç ile etnik
bilinçten kaynaklı duygusal Kürtlük direnci birleşerek,
Kürt beylerinin önderliğinde peş peşe isyan hareketleri
gelişti. 19.yy. Kürt isyanlarına da bu direnç ve mantık
rengini verdi.
Bu hareketler
de duygu düzeyinde milli bilinç olsa da özünde feodal
statükoyu korumaya yönelikti. 19.yy. isyanları olarak
isimlendirdiğimiz bu hareketleri, önderlikleri ve
statükoculuklarından dolayı ayrı bir kategori içinde
tutmakta yarar vardır. Çünkü daha sonraki Kürt
hareketlerinde nitelik değişecekti. Nitelikle birlikte
liderler de değişecekti. Bizi ilgilendiren de bu
yönüdür.
Söz konusu
hareketler her ne sebeple olursa olsun ve yine ne
biçimde pratikleşirse pratikleşsin yenilgiden
kurtulamayacaklardı, öyle de oldu. Yalnız yenilgide
değil, anlı şanlı beylikler mantıki sonlarına da
geldiler. 19.yy.ın ortalarına geldiğimizde Kürt
beylikleri artık tarih sahnesinden çekilmiş oluyordu.
Bir kadermiş gibi bir biri peşi sıra yıkıldılar. Her
biri kendi konumunu korumak için giriştiği isyanın
sonucunda yenildi ve sahneden çekildi. Geriye tartışmalı
olan bir miras ve büyük aileler bırakarak çekip
gittiler.
Çekip
giderken tartışmalı mirasları ve büyük ailelerinden
başka bir şey daha bıraktılar; kaos! Egemen zihniyet ve
üstünlük duygularından dolayı bir gün aşılacaklarının
hesabını yapmamışlardı. Her şey onların konumuna göre
düzenlenmişti. Böyle olunca da çok ciddi bir otorite
boşluğu doğdu, toplumsal düzen alt üst oldu. Merkezi
otoritesini güçlendirmek isteyen Osmanlı devleti işin
üstesinden gelemedi. Görevlendirdiği yetkililer hiç bir
varlık gösteremedi. Beylerin baskıcı otoritelerinin ve
siyasal düzenin kuşatmasının dışına çıkan Kürt
aşiretleri, birer bağımsız hücre gibi kendi başlarına
hareket ettiler ve iç çatışmalar, kan davaları yeniden
hortladı. Kürt toplumu ciddi bir çıkmaz içindeydi.
19.yy.ın başında olduğu gibi ortasında da bir çıkış yolu
için zorlanıyordu. yy.ın başlarında isyanları çözüm
olarak ele almıştı. Ortasında ise bir arayış içindeydi.
Yeni bir figür yaratmak zorundaydı.
Bu yeni figür
Nakşi öğretinin güç olmuş bir yansıması oldu. Mevlana
Halid tarafından Kürt sosyalitesine uyarlanan Nakşibendi
öğreti, sorunlar karşısında bir çözüm gücü olarak
belirmekteydi. Yaklaşık yarım yüz yıllık süreçte
kendisini epey kurumlaştırmıştı. Ciddi bir güç olarak
vardı ve artık birincil güç olmak için gerekli koşulları
yakalamıştı.
Yeni güç
olarak Nakşibendilik bu kaos ortamında sahneye çıktı. İç
çatışmalar ve kan davaları önlenemez boyutlarda idi.
Soygunculuk, hırsızlık vb. olaylar her geçen gün
artıyordu. Kürtler kendi aralarındaki sorunları hal
edemiyorlardı. Dağılan beyliklerden sonra kendi başına
kalan her aşiret, gücüne göre bir otorite gibi hareket
ediyordu ve başka aşiretlerin reisini dinlemiyorlardı.
Aşiret şerefi ve üstünlük duygusu iç barışı
engelliyordu. Çünkü herkes kendisini üstün görüyordu.
Başkalarını dinlemek onlar için aşağılayıcı bir durumdu.
Hal böyle olunca arabuluculuk önemli bir faaliyet
oluyordu. Bu işi yürütebilmek için de aşiretlerin kabul
edeceği, aşiretler üstü konumda bir kişilik olmak
gerekiyordu. Anlaşılacağı gibi bu özellikleri döneme
göre ancak din adamları taşıyabilirdi.
Din adamları
genellikle, sıradan insanlarla Allah arasında duaları
ile taraftarlarının kurtulmasını sağlayabilecek,
arabulucular olarak görülür. Bu inanış, girişimci
ulemaya, önemli bir politik erk sağladı. Gerçekten de
dini otoritelerin belirli bir zümresi kayda değer bir
dünyevi güç elde etti. Bunlar tasavvufi tarikatların
liderleri olan şeyhlerdi. (23)
Sahneden
çekilen beylerin arkasından çoğunlukla Nakşi olmak üzere
şeyhler bir numaralı politik liderler oldular. İçinden
çıkılamaz toplumsal sorunları çözebilecek kişiler
oldukları daha doğrusu öyle olduğu toplumca düşünülen
şeyhler, kerametleri ve girişimcilikleri ile tartışmasız
politik liderler oldular. Kendi girişimciliklerinden
kaynaklanan güçlerinden çok; toplum içindeki güç
kaynakları daha belirgindi. Kendi çabaları kadar, sosyal
huzursuzluk da onları öne doğru iteliyordu. Artık
şeyhler, beylerin otoritesini kullanacak ve peygamberin
dili ile konuşarak etkinliklerini her geçen gün
arttıracaklardı.
Herkesçe
bilindiği gibi, şeyhler Kürtlerin yaşamına yeni
girmiyorlardı. Baştan beri dini şahsiyetler olarak hep
var oldular. Din işleri ile ilgilendiler, dünya işleri
ile ilgilenmediler, ancak şimdi din ve dünya işleri ile
ilgilenen politik liderler olarak Kürtlerin yaşamına
giriyorlardı, yeni olan buydu, yine önemli olan da
buydu. Nakşi öğreti politik liderliği ele alarak gücünü
zirveye ulaştırdı. Toplum bundan son derece memnundu.
Nakşi tekkeler tüm alanlara yayıldılar. Bazı merkezler
giderek öğretinin yoğunlaştığı mekanlar oldu. Buralarda
içinde Kürt tarihinde ve manevi öğretide belirleyici
olacak isimlerin de bu çok sayıda din adamı yetişti.
Tartışmasız
politik liderler olan Nakşi şeyhleri, nüfuzlarını her
yönlü geliştirdiler. Bazı isimler tarikat içinde
belirginleşirken, aşiretler üzerinde de etkinliklerini
artırıyorlardı. Aşiretler üstü statülerini ustalıkla
kullanarak hem maddi, hem manevi güçlerine güç
katıyorlardı.
Liderlik
Nakşi şeyhlerine geçtikten bir süre sonra bunlar toplum
tarafından kurtarıcı (Mehdi) olarak görülmeye
başlandılar. Manevi düzlemde olduğu kadar maddi alanda
da sorunları çözecek, yeni bir düzen yaratabilecek
kişiler olarak görülüyorlardı. Kürtler kendilerinden
olan bir lider arıyorlardı. Kürtlerin kolektif hafızası
beylik sınırları içinde böyle bir olguya iyice
alışmıştı. Şimdi ise, bir ihtiyaç olarak kendisini
dayatıyordu. Bu ihtiyaç yetenekli ve girişimci şeyhleri
daha da öne çıkardı. Bunların en bilineni ve etkilisi
Şeyh Ubeydullah oldu.
Lider olarak
öne çıkan şeyhler bir süre sonra kendilerini yeni bir
statüko arayışı içinde buldular. Çünkü dağılan
statükonun yerine yenisi geçmemişti, tampon
mekanizmalarla bir denge tutturulmuştu. Bu uzun ömürlü
olamazdı. Kürt milliyetçiliğindeki gelişme de bu ortamı
zorlayınca yeni bir isyanlar süreci başladı. Ve bu
isyanlar dönemine de Nakşi tarikatının şeyhleri
damgasını vurdu. 1880-1925 yılları arasında geçen
yaklaşık elli yıllık isyanlar süreci Nakşibendi
tarikatının belirleyiciliğiyle geçti.
1880-1925
yılları arasında ortaya çıkan Kürt isyanlarında biri
hariç diğerleri Nakşibendi tarikatı şeyhlerinin
liderliğinde pratikleşmişti. Kadiri olan Şeyh Mahmut
Berzencinin önderlik ettiği isyanı, bir istisna olarak
ele alırsak, diğer hareketlerin hepsinde Nakşilerin
damgası vardır. İlkel Kürt milliyetçiliği Nakşibendi
şeyhlerin katkısıyla gelişme göstermiştir.
Şeyh
Ubeydullah İsyanı ile başlayıp, Şeyh Sait İsyanı ile
sonlanan bu süreçte şeyhlerin önderliği bir tesadüf
değildi. Bu süreçte laik-aydın milliyetçi liderler de
ortaya çıkmıştı. Ama her şeye rağmen şeyhlerin önderliği
kaçınılmaz olarak kendini dayatıyordu. Şeyh Ubeydullah
İsyanı ile milliyetçilik asıl rengini alacaktı. Bu
nedenle Şeyh Ubeydullah, Kürt milliyetçiliğinin babası
olarak değerlendirilir. Moderne yakın bir girişimi
vardır ama pro-milliyetçilik kategorisine daha uygundur.
İsyanın asıl önemi de bu niteliğinden dolayıdır.
Belirttiğimiz
gibi yeni bir statüko arayışı vardır. Bu rolü halk,
kurtarıcı olarak gördüğü Nakşi şeyhlerinden
beklemektedir. Kendilerini kurtaracak ve yeni bir düzene
kavuşturacak ulu kişiler olarak gördükleri şeyhleri bu
temelde takip ediyorlardı. Kolektif hafızadaki lider
istemi kadar, kendilerini çevreleyen ekonomik ve sosyal
koşullar da etkiliydi. Nakşibendi tarikatı öğretisi,
örgütsel modeli, ibadeti ve mürşitleri ile bu sorunlara
cevap veriyordu. Aranan, özlenen düzeni yaratacaklarına
olan inanç güçlüydü. Bu inanç bir toplumsal zaafiyet de
olsa tarikat için güçlendirici rol oynuyor, şeyhlere de
karizmatik bir hava veriyordu.
Bu mantık ve
hava yaklaşık elli yıl Kürt hareketlerine önderlik etti.
İsyanlar tarikatın mantığını almış liderlerce çıkarılıp,
yürütüldü. İsyanların sonuçları da bu zihniyetle
karşılandı, ancak sonuç değişmedi. Tüm isyanlar aynı
akıbete uğradı. Tarikatın bir protesto biçimi olarak da
pratikleşmesi önemli bir süreçte belirleyici oldu.
Sürecin sonrasında toplum liderliği boş kalsa ve yine el
değiştirse de tarikat kendisini siyasal ve sosyal
koşullara uyarlayarak sürdürdü ve etkinliğini değişik
biçimlerde devam ettirdi.
KÜRDİSTANDA NAKŞİBENDİLİK
Nakşibendi
tarikatı 14.yy.ın son çeyreğinde kurulmuştur. Buharada
Bahauddin Nakşibend (1318-1389) tarafından kurulan
tarikat; görüşlerini 11. yy.da yaşayan Abdulhalik
Gondjuwaniye dayandırmaktadır. Buharada kurulan fakat
o günden bugüne çeşitli din ve felsefelerden
etkilenerek, çeşitli evrimler geçiren Nakşibendilik
felsefi olarak tasavvuf kaynaklıdır.
Nakşibendilik tasavvuf esasları temelinde
örgütlendirilmiş bir tarikattır ve genelde tüm
tarikatlar gibi bazı temel kurallara sahiptir. Temel
yaklaşımı her insan mutlaka bir mürşide bağlanmalıdır.
Bu mürşid ise tarikat şeyhidir. Bu temel bir kuraldır
öyle ki, bunun zorunluluğu Şeyhi olmayanın kılavuzu
şeytandır biçiminde izah edilmektedir.
Şeyhin
denetiminde, Seyr-u Sülük adı verilen ve üç aşamadan
oluşan özel bir eğitimden geçildikten sonra tarikat
üyesini Allaha ulaştırmak, çeşitli tarikatlar gibi
Nakşibendiliğin de esaslarını belirler.
Nakşibendi
tarikatı Kürt coğrafyasında 19. yy.ın ortalarına kadar
belirgin bir özellik arz etmez. Dikkat çekici bir
özelliği yoktur. Kimi yerlerde yaygınlık kazanmıştır
fakat etkili olduğu dönem daha sonraki sürece denk
düşmektedir. Çıkış itibariyle Kürdi bir karakterinin
olup olmadığına ilişkin somut kanıtlar olmamakla
birlikte Kürt coğrafyasında gelişmiştir.
12. yy. sonrası Kürt feodalitesinin gelişme sürecidir
ve beylikler halinde kendini örgütleyen büyük aşiretler
söz konusudur. Her biri küçük birer devlet biçiminde
örgütlenen bu beylikler 18. yy.a doğru Osmanlının
daralması ve çöküş sürecine girmesiyle birlikte merkezi
idarenin gittikçe artan talepleriyle karşı karşıya
kalmışlardır. Bu merkezi otoriteyle aralarındaki
ilişkiyi tahrip eden bir rol oynamıştır. Batıda toprak
kaybeden ve zayıflayan Osmanlı bunu doğusundan telafi
etmeye kalktığında ve bunun için çeşitli uygulamalara
yöneldiğinde bunun Kürdistan için önemli sonuçları
ortaya çıkmıştır. Eyaletler biçiminde ve federal olarak
örgütlenen Osmanlı adım adım merkezi idareye geçmeye
başladığında bundan en fazla Kürt beylikleri
etkilenmişlerdir. Savaş zamanlarında asker ve belli
miktarlarda vergi ödemenin dışında Osmanlının koruması
altında yarı bağımsız, iç işlerinde neredeyse tam
bağımsız Kürt beylikleri, giderek Osmanlının artan
taleplerini karşılayamaz ve toplum üzerindeki
etkinliklerini koruyamaz hale gelmişlerdir.
Beyliklerin artan Osmanlı baskıları karşısında isyanlar
sürecini başlattıklarını görürüz. Bu isyanlar zincirinin
yenilmesi ve oluşturdukları siyasal-kültürel
örgütlenmelerin dağıtılması Kürdistanda ciddi bir
otorite boşluğu ve kaos ortaya çıkarmıştır. Kurumsal
otoriteleri yıkılan mirlerden boşalan yeri manevi
otoritelerine dayanarak dolduran şeyhler dini-manevi
fonksiyonlarının yanında aşiretler arası anlaşmazlık ve
çatışmaları çözmek, üretimin istikrarı için göreceli bir
huzur ortamı sağlamak, sosyal yaşamı düzenlemek ve
egemen devletlerle olan ilişkileri yürütmek gibi önceki
süreçte mirlerin yürüttükleri toplumsal fonksiyonları da
üstlenmişlerdir. Bu görevleri eksiksiz yerine getiren
Nakşibendî şeyhleri dinsel bir kişilikten daha çok
politik-askeri kişilikler olarak sivrilmeye
başlamışlardır. Şeyhlerin bir iktidar gücü olarak çıkış
yapmalarında bu durum belirleyici olmuştur. Bunun
dışında İslam aleminde gelişen çeşitli hareketlenmelere
dini kişiliklerin önderlik etmesi de etkileyici bir
husus olarak değerlendirilebilir.
19. yy.ın ilk çeyreğinde kapatılan bey ve mir önderlikli
isyanlar döneminden sonra yaşanan otorite boşluğunu
kendini sürece göre düzenleyen Nakşibendîliğin Halidiye
kolu doldurmuştur. Kadirilik de belli bir gelişme
yaşamıştır ancak gidişatı belirleyecek olan
Nakşibendîliğin Halidiye kolu olmuştur. Ondan sonraki
süreçte Kürdistandaki hemen hemen tüm gelişmelerde
karşımıza Halidiye kolu ile yeni bir kimliğe kavuşan
Nakşibendilik çıkar.
Nakşibendiliğin
Yeni Kimliği; Halidiye
Nakşibendiliğin Halidiye kolu Güney Kürdistan'da Caf
Aşireti mensubu olan Diyaeddin Halid Bağdadi (1778-1826)
tarafından kurulmuştur. Süleymaniye'ye yakın olan
Baban'a bağlı Karadağ'da dünyaya gelen Mevlana Halid,
çeşitli medreselerde Seyid Abdürrahim Berzenci, Seyit
Abdülkerim Berzenci, Melle Salih Necmar, Şeyh Muhammed
Qasım Senandec gibi çeşitli dini alimlerden eğitim
aldıktan sonra Hindistan'a giderek eğitim görmüştür.
Kısa bir zaman içinde ünlü şeyh Abdullah Dehleviden
icazet alan Mevlana Halid, aynı zamanda Nakşibendilik,
Çistilik, Kadirilik, Suhreverdilik, Kübrevilik gibi
tarikatlardan da icazet almıştır.
Kendisini bu
tarikatların hırkasını giydirmeye, tefsir, hadis,
tasavvuf okutmaya, bunlardan icazet vermeye yetkili
halife ilan eden Mevlana Halit, Süleymaniyeye
geldiğinde Kadiri tarikatının yoğun tepkileriyle
karşılaşır. Bunun üzerine Bağdata giderek Davut Paşaya
sığınır. Kendisini kabul eden Davut Paşa Mevlana
Halide, El-Hassasiye adında bir okul açarak faaliyet
yürütmesine imkan sağlar. Bir süre burada faaliyet
yürüten Mevlana Halid, Baban paşalarından Mahmut Paşanın
çağrısı üzerine yeniden Süleymaniyeye gelir. Ancak
Kadirilerin düşmanlıkları sürdüğü için tekrar Bağdata
dönmek zorunda kalır. Mevlana Halidin Süleymaniyeye
gelmesi ancak ünlü Kadiri Şeyhi Nudeyumun barış
çağrısından sonra gerçekleşir. Nudeyumun pişmanlık
bildirmesi ve bunu dönemin güvenilir kişilikleri eliyle
gönderdiği bir mektupla ifade etmesi üzerine
Süleymaniyeye gelen Mevlana Halid bir süre sonra
Süleymaniyeden ayrılarak davet edildiği Şama yerleşir.
Mevlana Halid yürüttüğü çalışmalarla ve geliştirdiği
ilişkilerle Kadirilik ile Rufailik gibi Arap kökenli
Sünni tarikatlara ilgi gösterilen bölgede Nakşibendiliğe
kısa sürede büyük bir saygınlık ve etkinlik kazandırır.
Nakşibendiğilin
Mevlana Halidin
kurduğu ve onun adıyla anılan Halidiye Kolunun diğer
tarikatlardan en temel farkı Rabıtadır. Yoğunlaştırma
ve konsantrasyon sağlamada çeşitli uzak doğu dinlerinin
kullandığı meditasyon yöntemlerini çağrıştıran Rabıta
yöntemi, Nakşibendiliğe özgü bir tarikat disiplini
olarak, müridin Allaha ulaşmasında temel yol olarak
izah edilmektedir, fakat müridin şeyhe kesin, mutlak ve
sürekli bağlılığını sağlamak üzere geliştirilmiş bir
kuraldır. Rabıta, tarikatı merkezileştirmede,
devamlılığını sağlamada ve etkinliğini artırmada temel
bir rol oynamıştır. Örgütsel disiplin ve bağlılık
böylesi bir uygulamayla teorik izaha kavuşturulmuş,
ideolojik bir boyut kazanmıştır.
Irak, Suriye, Mısır ve Anadoluda etkili olan bir
tarikat merkezi kuran Mevlana Halidin Şama gitmesi
buranın bir Halidiye merkezi haline gelmesine yol
açmıştır. Halidiye, 150 yıllık süreçte Kürt Nakşibendi
mensuplarının bağlı oldukları en güçlü tarikat haline
gelmiştir. O kadar ki Halidiye dışındaki tarikatlara
Kürtler arasında ender rastlanır olmuştur. Bunda köken
olarak Kürt olan Mevlana Halidin tarikatı Kürdistan
merkezli yaymasının rolü büyüktür.
Geleneksel Yapıda Bir
Çatlama;
Mevlana
Halid
Tarihsel
süreçler kişiliklerin oluşumunda önemli bir role
sahiptir. Mevlana Halid, 18. yy. son çeyreğinde ve 19.
yy.ın ilk çeyreğinde yaşamış Süleymaniyeli bir Kürttür
ve bu sürecin Kürt tarihindeki yeri belirgindir.
Mevlana
Halid, 19.yy.da Kürdistan'ın en büyük ve en güçlü
aşireti olan Caf Aşiretinin bir üyesi olarak
Süleymaniyede dünyaya geldi. Caf Aşireti Baban
Beyliğini oluşturan önemli güçlerden biriydi. Aşiret
örgütlü yapısı ve askeri yetenekleri nedeniyle Baban
beyliği içerisinde oldukça etkiliydi. Beylik ordusunun
oluşumunda en büyük katkıyı sunduğu gibi kendine ait
silahlı güçlere de sahipti. Bazı araştırmacıların
belirttiği gibi ekmeğini namlusuyla kazanan bir aşiret
durumundaydı.
Caf aşireti
askeri yapılanmasıyla ve savaşkanlığıyla 19.yy.
Kürdistanında ayrıcalıklı bir pozisyondaydı. Doğal
olarak ayrıcalıklı ve güçlü bir aşiretin üyeleri de
ayrıcalıklı ve güçlü oluyordu. 1800lü yıllarda
Kürdistan'da sıradan bir ailenin çocuğunun Kürt
toplumunda belirgin yada etkili bir kişilik haline
gelmesi neredeyse mümkün olmayan bir durumdu. Sıradan
bir aşiret üyesinin tarihsel bir sima olması önünde çok
sayıda engel bulunuyordu ve bunlar bilinçlice konulmuş
engeller değildi. Geleneksel feodal yapının doğal
sonucuydu. Çok sıkı kan bağı, sosyal ve siyasal
hiyerarşi, kişilerin ululanması Kürt egemen kesimini
olmazsa olmaz kabilinde bir güç haline getiriyordu. Bu
yüzden her faaliyet bu çevrelerce yürütülüyor,
yöneticilik bunların dışına çıkamıyor, düşünce ve din
hayatı ya kendilerince ya da uygun gördükleri,
kendilerine yakın çevrelerce icra ediliyordu. Sıradan
bir Kürt yalnızca hizmet edebilirdi. Böylesi bir durumda
sıradan bir aşiret üyesinin halkın temsilini yapabilmesi
çok da mümkün değildi.
Ancak
medreselerde bir boşluk bulmak mümkündü. Medreseler
önemli tartışma merkezleri durumundaydı. Medreseler
dönemin sorunlarını egemenlere alternatif olarak
tartıştıkları ve çok yönlü ele aldıkları için
düşüncelerini farklı çıkarlara göre
şekillendiriyorlardı. Yine ekonomik ve siyasal sorunları
günü gününe hissettikleri için daha gerçekçi bir
zeminden yola çıkıyorlardı. Dinsel hoşgörü ve
medreselerin saygınlığı genelde bazı kişiliklerin bilgi,
kişilik ve öğretileri ile öne çıkmasına olanak
sağlıyordu ve böylesi kişilikler halk içinde derin bir
saygı ile karşılanıyordu. İşte Mevlana Halidi tarihsel
bir kişilik olmaya götüren diğer bir yan da buydu.
Mevlana Halid de medreselerde şekillendi ve eğitim
sürecinin tamamladıktan sonda Molla Halid unvanıyla
Süleymaniyede, Bağdatta ve Şamda dersler vermeye
başladı.
Bu dönem
Osmanlı merkezi otoritesiyle Kürt beylikleri arasındaki
çelişkilerin çatışmaya dönüştüğü ve bey önderlikli
isyanların yaşandığı bir dönemdir. İsyanların bir bir
ezilmesiyle Kürt toplumunda ciddi alt-üst oluşlar
yaşanacaktı ve Mevlana Halid bu durumdan yararlanmasını
bilecekti. Burada önemle vurgulanması gereken nokta;
ortaya çıkan bu durumdan o günün koşulları içinde ancak
dinsel renklerle yararlanılabileceği, bunun başka bir
biçimde mümkün olamayacağıdır.
Bu gerçekten
yola çıkarak Mevlana Halidin çıkışını, öğretisini ve
geliştirdiği Halidiye yorumunu kendi döneminde gelişen
diğer dinsel yorumlar ve tarikatlar gibi siyaset ve
iktidar perspektifinin uzağında görmek ciddi bir yanılgı
olur. Mevlana Halidin çıkışını, dinsel renklerle mevcut
durumdan bir çıkış arayışı olarak ele almak gerekir.
Dönemi
karakterize eden sosyal ve siyasal atmosfer ve bunlara
etki eden faktörler çok önemlidir. Kürtlerde dış faktör
hep etkili olmuştur. Bu süreçte ise etkili olmanın
ötesinde belirleyicidir. Anlı-şanlı Kürt beylikleri uzun
bir saltanat döneminin sonuna yaklaşmaktadır; Osmanlı
imparatorluğu batı karşısında eskisi gibi güç olmak için
uygulamaya koyduğu merkezileşme politikaları gereği Kürt
beyliklerinin yetki alanlarını daraltarak, denetim
altına almak istemekte; siyaset mekanlarında ve
medreselerde buna karşı gelişen çeşitli düşünceler,
yoğunca tartışılmaktaydı. Egemen kesim statükoyu nasıl
koruyacağını tartışırken, medreseler nasıl daha etkili
olacakları üzerinde yoğunlaşıyorlardı.
Kürtlerin
kültürel ve entelektüel yaşamları uzun süren fiili
bağımsızlık döneminde önemli gelişmeler göstermişti.
Fikir ve edebiyat saray duvarlarının ötesinde medrese
merkezli dev adımlar atmıştı. Örneğin Êhmedê Xanînin
ünlü eseri Mem û Zin yaygın deyimle başucu kitabı
gibiydi. Mollalar ezberleriyle esere akışkanlık
kazandırıyorlardı. Egemen kesimler Xanîyi çok esas
almasalar da, halk arasında büyük kabul görüyordu.
Yaratılan moral değerler, baskılar karşısında güçlü
motivasyon kaynakları durumundaydı ve ortak değerlerin
korunması bir görev olarak ortaya çıkıyordu. Mevlana
Halid de, dönemindeki tüm medrese öğrencileri gibi
bunları günü gününe yaşıyordu.
Mevlana
Halid, Ê. Xanînin ölümünden 72 yıl sonra dünyaya
gelmişti. Düşüncelerinin olgunlaştığı süreci dikkate
alırsak; araya aşağı-yukarı yüz yıllık bir süre
girmektedir. Ê. Xanînin yaşadığı süreç, Kürt beylerinin
güçlerinin zirvesine çıktıkları, çevrelerinde gelişecek
tehlikeleri göremeyecek kadar kendilerinden emin
oldukları bir dönemdir. Xanîde zaten bu duruma dikkat
çeker, tehlikeyi işaret eder. İşlerin böyle
süremeyeceğini, birlik olunup merkezi bir krallık
kurulmasını ister. Kürt beyleri bu durumu ciddiye bile
almazlar. Xaninin görüşlerinin güçlü mekanı olan
medreselerde yetişen Mevlana Halid, A. Xanînin tarihsel
olarak doğrulandığı, Kürt beyliklerinin son günlerini
yaşadığı bu dönemde ortaya çıkar.
Mevlana Halid,
ilk Kürt isyanı olan Babanzade Abdurrahman Paşa
İsyanına yakından tanık olur. İsyanın merkezi olan
Süleymaniyede bulunmaktadır ve isyanın bastırılmasını
yakından gözlemler. Sonrasında süreklileşecek olan
isyanlara da tanık olur, isyan sonrası ortaya çıkan
durumları da görür. Tüm bu gelişmelerden önemli oranda
etkilenecektir. Giderek kendisini ve Kürt toplumunu
çevreleyen koşullara özgü bir öğreti yaratmaya yönelir.
İster bir öğretinin yeni bir yorumu veya uyarlaması
olsun, ister yeni bir öğreti olsun, sonuçta özgün olacak
ve karakterini şekillendiği koşullardan alacaktır. Çünkü
bir buhran döneminde şekillenmektedir. Bu nedenledir ki
hem buhranı aşan, hem de yeni bir noktaya doğru
ilerleyen özelliğiyle bir nevi yeni bir ideolojik kimlik
özelliği taşır.
Mevlana
Halid, bu yeni çıkışın karizmatik lideri olarak etkili
bir rol oynamıştır. Belirtilen sosyal ve siyasal
koşullara uygunluk göstermesi için Nakşibendi öğretisi
yeni bir yoruma kavuşturulmalıydı. İşte Mevlana Halide
tarihsel kişilik sıfatını kazandıran da bu oldu. Kürt
toplumuna çok rahat oturacak biçimde Nakşibendiliğe yeni
bir yorum getirdi. Bu Halidiye kolu olarak tarihe
geçti. Çok öncesinde Kürdistana girmiş ve yaygınlık
kazanmış olan Kadiri Tarikatı, yeni öğreti karşısında
çok kısa bir sürede geriledi. Elbette ki bu gerileme
sessiz sedasız, kansız, kavgasız olmadı.
Mevlana Halid,
Nakşi öğretiyi Hindistandan alarak 1811 yılında
Kürdistana getirdi. Yeni öğreti Süleymaniye başta olmak
üzere yoğun bir muhalefetle karşılaştı. Bu çatışmaları
genişçe ele almak yerine o dönem muhaliflerin Nakşilik
için ileri sürdükleri görüşleri ele almak hem
muhalefetin nedenini hem de yeni öğretinin bir
fotoğrafını verecektir.
Kürtler
basit ve saf adamlardır; şimdi Nakşibendi zaviyelerini
büyük bağışlarla beslemeye başlayacaklar, din işlerinde
olduğu gibi dünya işlerinde de büyük güçlükler
doğacaktır. Bu Nakşibendi şeyhlerinin çocukları,
babalarının zenginliği sayesinde, büyük bir rahatlık ve
lüks içinde yetişeceklerdir. Gururlu ve kendinden emin
bir insan kuşağı yaratacaklar, bu kuşak atalarının
ilkelerini ve yalın hayatı unutacaktır. Din işleri
ikinci plana atılacaktır; dünya işlerine de burunlarını
sokmaya itilecekler ve şeyh unvanlarıyla iktidarı ele
geçirme özlemi içine gireceklerdir. Basit tabaka
üstündeki nüfuzlarını kötüye kullanarak, onları gerçek
dinden saptıracaklar ve onları yalnızca korku ve
yalnızca kendilerine boyun eğme içinde tutmayı
düşüneceklerdir. Bencil planları hükümetin hoşuna
gitmeyecek Kürdistana aralıksız olarak askeri
birliklerin gelmesine yol açacak, ortalıkta ne dirlik ne
düzenlik kalacaktır. (11)
Mevlana
Halidin rakiplerinin o günün koşulları itibariyle
görüşlerinin bir kısmı doğrudur. Yeni öğretinin ne gibi
sonuçlara yol açabileceğini biraz kestirmekte, kendi
sonlarının da geldiğini fark etmektedirler. Bu nedenle
saldırılarını aşırıya vardırır, hatta öldürmeyi bile
düşünürler. Bu nedenle Mevlana Halid, Kürdistanı terk
eder. Saldırganlık ne kadar şiddetli olursa olsun Nakşi
öğretisinin yayılmasını engelleyemez. Çünkü yeni
koşullara göre uyarlanmış ve sosyal zemine çok iyi
oturmuştur. İlerleyişini kimse durduracak durumda
değildir.
Mevlana Halid
kısa bir süre içinde yarısı Kürt olmak üzere çok sayıda
halife görevlendirir. Bir çok Kadiri şeyhi ve halifesi
Nakşi öğretiyi benimser. Torunları daha sonra isyan
lideri olacak bazı halifeleri Mevlana Halid bizzat
kendisi görevlendirir. Görevlendirmelerde kişisel
yetkinlik dikkate alındığı kadar üyesi olduğu aşiret de
dikkate alınır. Aşiretler üstü konumları olanlar olduğu
gibi aşiretli olanlar da vardır. Zamanla bunlardan
bazıları aşiretler üstü bir konum elde edip, önemli bir
ekonomik ve siyasal güç haline geleceklerdir.
Nakşi
öğretinin daha sağlıklı oturması için bu noktalara
dikkat edilmiştir ve öğretinin yeniden yorumlanmasında
da sosyal ve siyasal gerçeklik belirleyici olmuştur.
Yani özgün bir yorumdur. Kürtler aşiretler biçiminde
örgütlenmişlerdir ve her aşiret kendi içinde mistik bir
yaşam biçimini benimsemiştir. Bir tür mistik hücreler
gibi toplumun bünyesini sarmışlardır.
Mistik Hücreler
Mistik
hücreler kavramının izahı hem Kürtler de sosyal
yapılanmanın açıklanması hem de tarikat öğretisinin
özgün ilerleyişi ve uygunluğunun ifadesi için önemlidir.
Bu kavramı B. Nikitinden ödünç alıyoruz. Onun yüklediği
anlamı ele alarak konuya açıklık getirmek daha doğru
olacaktır.
Kürt
dervişçiliği aşiret planında örgütlenmiştir. Gerçek
öğretiyi elinin altında tutan ve çevresi çömezlerle
sarılmış olan şeyh, o öğretiyi kendi evinde öğretmekte,
yorumlamaktadır. Müritlerin en iyileri ileride aşiretler
nezdinde temsilci (halife) olacaklardır. Böylece
Kürdistan, bir uçtan bir uca aşiretlerin coğrafya
durumuna uygun bir biçimde bir mistik hücreler ağıyla
kaplanmıştır.
(12. Bazil
Nikitin)
Bu hücreler
ve içindeki dinsel şahsiyetler, toplum içinde büyük bir
saygı ve itibar görmüş; sosyal hiyerarşide beyler ve
aşiret reislerinden sonraki sırayı sürekli
korumuşlardır. Bu kendi yeteneklerinden çok dinsel
öğretinin Kürtler üzerindeki etkisinden kaynaklanmıştır.
Devlet otoritesini temsil eden beylerden sonra sırayı
şeyhlerin alması onları dünyevi işlerden ayırarak ele
almak oluyordu. Ancak sonrasında şeyhler dünyevi işleri
de ele geçireceklerdi. Artık toplumsal rollerinden öte
bireysel yetenekleri de belirleyici olacaktı ve politik
liderler durumuna geleceklerdi.
Toplumsal
statüleri aşiretler üstü bir konumu ifade eden bu dinsel
şahsiyetler, Mevlana Halidin icazetiyle çok kısa bir
sürede Nakşi öğretiyi yaymaya koyuldular. Halifeler,
coğrafi ve toplumsal yapılara göre seçilip
görevlendirildi. Öğreti yaygınlaştırılırken aşiretlerin
özgünlükleri hassasiyetle ele alındı. Ortama iyice
uyarlanmak için çabalar artırıldı. Aşiretlerin yaşam
biçimine, törelerine, düşünce biçimine iyice uyarlanmış
mistik anlayışlar rahatlıkla kabul görüyordu ve her
aşiret kendi içinde dinsel bir organizma olarak hareket
ediyordu. Bir hücre olarak da ele alınsa, kendine özgü
yönlerini muhafaza ediyordu.
Nakşi öğreti
tüm aşiretlere aynı biçimde yansıtılmadı. Zaten böyle
yapılsaydı Nakşi öğreti yaygınlık kazanamazdı. Örneğin
aşiretler kendisi ile rakibini bir düzeyde tutacak her
hangi bir anlayışı şiddetle dışına atar, Aşiretin şeref
duygusunu güçlendiren yeni bir öğretiye ise kucak açar.
İçe kapalı sosyal organizasyonlarda üstünlük olarak
algılanan ama özünde bir savunma duygusu olan bu gibi
noktalar Nakşi mürşitlerce iyi görüldü ve
değerlendirildi.
Rabıtanın sihirli gücü
Üstünlük ve
şeref duygusunu güçlendirecek biçimde uyarlanan Nakşi
öğreti ya da Halidiye kolu beklenmedik biçimde sosyal
zemin buldu. Yeni bir silahı eline geçiren Kürt
egemenleri, reisler, öğretinin direnişçi yönünü
kendilerine göre düzenlemekten de geri durmadılar.
Geleneksel aşiret direnci Nakşiliğin getirdiği yeni
direnç biçimiyle bütünleşti ve daha sonra göreceğimiz
gibi bir direniş biçimi olarak Kürt isyanlarına yansıdı.
Üstünlük
duygusu, başka bir söylemle grup karizması nedeniyle
kendisini dünyanın merkezi olarak kabul edecek olan
Mistik Hücreler birbirlerini tamamlayan ve etkileyen
değil, birbirinden bağımsız, rakibini etkisiz kılmak
isteyen, özerk organizasyonlar olarak hareket
ediyorlardı. Nakşi öğreti bu hücrelere uygunluk
gösterirken, güçlü olan bu duyguyu hesapladı. İç
çatışmalarda engelleyici değil, güçlendirici oldu. Bu
nedenledir ki her bölgenin kendine has bazı yorumları
gelişti. Nakşibendi öğreti neredeyse birbirinden
bağımsız öğretiler görüntüsü veriyordu.
Nakşi
öğretinin çıkarından çok, öğretiyi kendisine uyarlamış
olan sosyal organizasyonun (aşiret, kabile) çıkarı
belirleyici olmaktaydı. Burada öğretinin daraltılarak
geleneksel yapıyla bütünleştirilmesi söz konusuydu. Aynı
öğretinin birbirinden bağımsız birçok yorumu yerel
otoritelere göre biçimlendiriliyordu. Öğreti bir nevi
parçalanma ile karşı karşıyaydı. Tarikatın mürşidi
Mevlana Halidin tarihsel rolü de bu noktada ortaya
çıktı. Bu koşulları çok iyi biliyordu, kendisi de bir
aşiret üyesiydi ve zaten söz konusu atmosfer içinde
şekillenmişti. Tarikatın uyarlanmadan yayılmasının
yaratacağı sonuçları görüyordu. Kürt toplumunun
koşullarına uyarlamada ise oldukça başarılıydı. Aksi
durumda parçalara bölünmüş toplum, tarikatı da
bölecekti. Bu yüzden kendisini tüm mürit ve halifelerin
mürşidi olarak ilan etti.
Her mürit
onun adını anacak, zikir ederken onun yüzünü görecekti.
Rabıta olarak da isimlendirilen bu ibadet biçimi,
içinde çeşitli etkilenmeler taşısa da, dönemin sosyal ve
siyasal koşulları gözetilerek belirginleştirildi.
Tarikatta Rabıta, müridin Allahta fani olmuş bulunan
şeyhinin şeklini hayalinde sürekli canlandırmasıyla onun
ruhaniyetinden yardım istemesi demektir. Bu da müridin
edeplenmesi ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi
gıyabında da ondan feyz alabilmesi için lüzumludur.
Çünkü mürid, şeyhinin şeklini hayalinde canlandırmakla
ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin
davranışlarda bulunmaktan sakınır (13)
Rabıta, Arapça rabt kökünden türetilmiş bir
kelimedir. Bitiştirmek, birleştirmek, bağlamak anlamına
gelmektedir. Tasavvuftaki anlamı ise; Müridin kendini
mürşidi ile yüz yüze gelmiş sayıp, ondan feyz aldığını
(ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da
nurlandığını) zihninde canlandırması demektir.(14)
Son yüz elli yıldır Rabıtanın bu tarikata
yerleşmesiyle bu tarikat yepyeni bir kimlik kazanmış,
prensipleri esaslı bir şekilde belirlenmiş ve Rabıta bir
köşe taşı gibi tüm prensiplerin ortasına yerleşmiştir
(15)
Yoğunlaştırma ve konsantrasyon sağlama esası üzerine
kurulu olan ve bu haliyle uzak doğu dinlerine özgü
meditasyon yöntemlerini çağrıştıran Rabıta yöntemi,
Halidiye Kolunun temel bir tarikat disiplini olarak
oturtuldu. Müridin Allaha ulaşmasında temel yol
olarak izah edilen Rabıta, müridin şeyhe kesin, mutlak
ve sürekli bağlılığını öngörür ve esasta da bunu
sağlamak üzere geliştirilmiştir. Bu tarikatı
merkezileştirmede, devamlılığını sağlamada ve
etkinliğini artırmada temel bir rol oynamıştır. Örgütsel
disiplin ve bağlılık böylesi bir uygulamayla teorik
izaha kavuşturulmuş, ideolojik bir boyut kazanmıştır.
Kendisini
herkesten üstün gören her aşiret veya beylik kendi
şeyhini de herkesten üstün tutacak, diğer mürşitlere
itibar edilmeyecekti. Yine grup karizması, üstünlük ve
şeref duygusundan dolayı her organizasyonun kendisine
uyarladığı bir çok öğreti olacaktı. Buna yol vermemek
için Rabıta adıyla her müridin Mevlana Halide bağlı
olmasını öngören merkezi bir örgütsel işlerlik
oluşturuldu. Halidiye kolunun önemli başarılarından biri
de bu oldu.
Kürtlük Rüzgarında
Nakşibendi Yelkeni;
Tarikatların
kökeni çok eskilere ve güçlü sosyal ve tarihsel
zeminlere dayanır. Bir anlayış ve yaşam biçimi olarak
kendisini sürekli kılmaya çalışır ama her zaman bir
sistem olarak varlık gösteremeyebilirler. Anlayışın
gelişimi ile tarikatlar da kendisini örgütler. Kürtlerin
tarihlerinde böylesi tarikatları görmek mümkündür. Ama
ilk defa derli toplu olarak kendisini örgütleyen ve
günümüze taşıyan Kadiri Tarikatıdır. 15. yy.dan sonra
yaygınlaşma imkanı bulmuş ve Kürtlerin en büyük tarikatı
haline gelmiştir. Liderliğini 19.yy.ın
ilk yarısına kadar da ciddi bir engelle karşılaşmadan
sürdüren Kadiri Tarikatı, ciddi bir muhalefet ve
alternatif ile karşılaşmadığı için de süreç içinde
kendisini yenileme ihtiyacı duymayarak,
muhafazakarlaşmış, dogmatizmi derinleştirmiştir.
Kendisini çevreleyen sosyal ve siyasal koşulları iyi
okuma kabiliyetini kaybetmiştir. Tüm bunlar direncinin
zayıfladığı, aşılmasının kolay olacağı anlamına
geliyordu. Tabi bunlar kendisinden kaynaklı koşullardı
ve tek başına yeterli değildi. Farklı dinamiklerin
harekete geçmesi gerekiyordu ki; toplumsal sıkışıklığa
çözüm olabilecek yeni bir güç veya tarikat Kadiriliği
geriye doğru itebilsin.
Kadiri
öğretiyi geriletecek olan Nakşi öğretinin Halidiye kolu,
1811 yılında Kürdistana girdi. Buna öylesine bir giriş
demek yetersiz olur. Halidiye kolu devrim havasında
ilerledi. Dönemin sosyal sorunlarından dolayı bir
kurtarıcı gibi karşılandı ve Kadirilerin büyük çoğunluğu
yeni öğretiyi hızla benimseyip bütünleşti. Karşı
faaliyetler yoğunca yapılsa da, bu fazla bir şeyi
değiştirmedi. Kadirilik sonunda teslim bayrağını çekmek
zorunda kaldı.
Tüm bunları
sadece Nakşi öğretinin örgütlülüğüne bağlamak yetersiz
olacaktır. Nakşi öğretinin Kürtlere uyarlanmasının büyük
etkisi vardır ama sosyal ve tarihsel nedenler çok daha
belirgindir. Yeni öğretinin asıl gücü de bu ortamı iyi
okuyabilme kabiliyeti göstermesindedir.
Nakşibendi
öğretinin Kürdistana girdiği 19.
yy. Kürtler için
önemli bir tarihsel dönemeç anlamındadır. İslamiyetin
kabulünden sonraki en etkili değişim süreci bu döneme
rastlar. Kürt feodalitesinin mantıki sonucuna ulaştığı,
Kürt direncinin politik bir karakter kazandığı modern
tarihin başlangıcıdır. Değişimi iç dinamiklerden çok,
dış dinamikler dayatmıştır. İç dinamikler bir yönüyle
mevcut statükoyu dış dinamiklere karşı korumak için
direnmişlerdir. Bu direnişler 19. yy. Kürt isyanları
olarak adlandırılır. Dış faktörler daha çok belirleyici
olmaktadır. İç faktörler biraz da onlara göre hareket
etmeye çalışır. Bu dönemin en etkili güçleri ise İran ve
Osmanlı devletleridir.
Kürtler bu
iki güç arasında bir nevi tampon rolünü oynuyor ve
pozisyonlarını bunlara göre alıyorlardı. Osmanlının
gerileme süreci çok öncesinden başlasa da 19.yy.a
gelindiğinde belirgin olarak kötüye gitmekteydi. Batı
karşısında güç yitiren Osmanlı, klasik tarzda bir
yönetimle işi düzeltemeyeceğini çok öncesinden fark
etmiş ve ıslahat programlarını başlatmıştı. Bir uygarlık
tartışmasına kadar varacak görüş alış-verişlerinin
sonucunda başta ordu olmak üzere çeşitli yeniliklere
gitmişti.
Güç ve
otorite kaybeden Osmanlı çok geniş olan imparatorluk
üzerinde hakimiyetini de yitirmişti. Birçok yerde yerel
otoriteler ve uç beylikleri merkezi tanımaz olmuşlardı.
Özel bir statü ile Osmanlıya bağlı olan Kürt beyleri
bağımsız bir devlet kurabilecek güçteydi. Kendisini
iyiden iyiye tehdit altında gören Osmanlı merkezi
yönetimi, yerel beylikleri denetlemeyi hayati bir görev
olarak önüne koydu. Kürt beyliklerine yönelim de bu
anlayış çerçevesinde gerçekleşti. Osmanlının güç
kaybetmesinden cesaretlenen Kürt beylikleri, hakimiyet
alanlarını genişletmeye giriştiler. Vergi ve asker
vermeyi reddettiler. Kendi içlerinde oluşturdukları
yönetsel sistemi daha da geliştirdiler. Kürt
beyliklerinin bu dönemde özel ordular kurdukları
biliniyor. Hatta silah atölyeleri açılmıştı ve birçok
bey kendi adına hutbe okutuyordu.
Kürt
beyliklerinin fiilen bağımsız yaşadıkları sürecin sonuna
gelindiğinde Kürtlük adına hiç de küçümsenmeyecek ortak
değerler yaratılmıştı. Kürdi değerler olarak da
isimlendirebileceğimiz bu kültürel yaratımlar aşiret
olgusunu aşar bir düzeyde, milli yönleri belirgin
kazanımlardı. Kürtler bu değerleri uzun bir zamanda,
zorluklar içinde yaratmışlardı ve yeni kuşaklar bu maya
ile yoğrulmuşlardı.
Tüm bunlar
Osmanlının merkezileşme planları karşısında tehlike
altına girmişti ve bunların korunması gerekiyordu. Bunun
için birleştirici fonksiyonlara ihtiyaç vardı. Milli
bilinç, bu ihtiyacın bir yönünü oluşturacaktı ama
yeterli olmayacak diğer yönünü de aşiret, kabile,
tarikat, mezhep gibi binyıllardır sürdürülen yaşam
formları dolduracaktı. Nakşi öğretinin bu pozisyondan
çok iyi yararlandığını hemen belirtmeliyiz.
Merkezileşmenin getireceği olumsuzluk daha farklı bir
deyimle mevcut statükonun yitirileceği endişesi
kendisini hissettirdikçe Kürt aşiretleri arasındaki
ayrım noktaları azaldı, kenetlenme belirginleşti. Bu
yakınlaşmada tutkal rolünü en iyi oynayacak olan öğreti,
sonucu belirlemede etkili olacak ve gücünü de buradan
alacaktı.
Kürt
beyliklerinin nefes boruları giderek daraltılıyordu. İlk
isyan, 1806 yılında Süleymaniyede Babanzade Abdurrahman
Paşa tarafından başlatıldı. İlk isyan olması yanında,
mekanı da önemlidir. İsyanın başladığı yıldan beş yıl
sonra Nakşi öğreti Kürdistana girdi. İsyanın çıkış yeri
olan Süleymaniye, yeni tarikatın da ilk merkezi oldu. Ve
tarikatın mürşidi Mevlana Halid, Süleymaniyeli bir
Kürttü. Şüphesiz ki tüm bunlar bazı tesadüflerin sonucu
değildi; isyanları yaratan nedenlerle Nakşi öğretinin
gelişimi arasında doğrudan bir ilişki vardı. İsyanlara
güç veren milli bilinç ile Nakşi öğreti arasında kopmaz
bağlar oluşacak ve bunlar tamamen iç içe gelişecekti.
Bu
gerçeklerden yola çıkarsak, Nakşi öğretinin Halidiye
kolunun saf, mistik bir arayış olmadığını görürüz.
Tarikatın hızla gelişiminin sırrı da buradadır. Çünkü
dönem ağır baskı ve milli hareketlerin güçlendiği bir
dönemdir. Tarikat ise bunlara günün koşulları içinde en
makul cevapları vermektedir. Bir yönüyle Nakşiliğin
Kürtçe yorumudur. Zaten Kürtlerde milliyetçilik ile
tarikatlar iç içe geçerek ilerlemektedir. Yan yana, kol
kola da değil, birbirine geçişerek gelişim
göstermektedirler. Böyle olunca da ikisini ayrıştırmak,
ayrı ayrı ele almak mümkün olmamaktadır.
Nakşibendi
tarikatı önemli sosyal ve siyasal sorunlara cevap
verdiği için kabullenilmesi ve yayılması çok kolay ve
hızlı oldu. Tarikat Kürt halkının ruhuna, geleneklerine
ve törelerine de hitap etmekteydi. Dini duygulara hitap
ettiği kadar milli duygulara da hitap etmekteydi. Kutsal
söylemleri kullandığı gibi otorite boşluğunu dolduracak
siyasal söylemleri de kullanıyordu. Daha genel bir
deyimle dönemin sorunlarını çok iyi tespit etmişti ve
halkın gözüne, kulağına, yüreğine hitap ediyordu.
Örgütlenme biçimindeki pratikliğe, mürşitlerin çabaları
da eklenince hızla yayılması önünde ciddi bir engel
kalmıyordu.
Nakşi
öğretinin hızla yaygınlaşmasına etkide bulunan diğer bir
faktör de, Hıristiyan misyonerlerin Kürdistanda
faaliyetlere başlaması ve kısa sürede yaygınlaşmasıdır.
Uzun yıllar Kürtlerle iç içe kardeşçe yaşamış olan gayri
Müslim halklar misyonerlerce örgütlendiler. Daha önce
fark edilemeyen bu kesim birden bire emperyalist
güçlerce fark edildiler ve her türlü destek sunulmaya
başlandı. Böylece Kürtlerle iç içe yaşayan bir kesim
kısa sürede örgütlü ve silahlı bir güç haline geldi.
Müslümanlar
arasında Hıristiyanların geleneksel İslami düzeni yok
etmeyi planladıkları görüşünün yaygınlık kazanması ile
daha da güçlendi. Bütün bunlar, sonunda, Kürtlerde İslam
bilincinin yükselmesine ve dini liderlerin arkasında
birleşmesine yol açtı. Nakşibendî şeyhlere dinsel
kurullara bağlı ve İslama uygun olmayan geleneksel
dinsel uygulamalara kesinlikle karşı olmaları nedeniyle,
Kürdistandaki öteki önemli tarikat olan Kadirilerden
daha militan, Hıristiyanlara tanınan ayrıcalıklara karşı
daha katı tavırlıydılar (16)
Uyarladıkları
öğretileri ve karizmatik mürşitleri ile Nakşiler,
farklarını daha iyi ortaya koyma imkanına sahiptiler.
Gayri Müslimler karşısında sert tavırlarla kendilerini
ispata yöneldiler.
Sonuçta Nakşi
öğretinin Halidiye kolu, Kürt sosyalitesine uygunluk
gösterdi, dönemin sorunlarına cevap oldu. Bir yönü ile
toplumun bünyesinden çıkıyordu. Bunun sonucunda da hızla
benimsendi ve hızla yayıldı. Bu durum ilerleyen süreçte
Kürtlerin sosyal, siyasal, kültürel yaşamını çok fazla
etkileyecekti.
Mevlana Halid, çatışmalarla dolu Kürt toplumundaki
otorite boşluğunu iyi yakalamış, bütünleştirici bir rol
oynamıştır. Kendisine bağlı 118 halifesi bulunan Mevlana
Halid, halifelerini diğer tarikatlarda pek rastlanmayan
bir biçimde merkezi ve otoriter bir şekilde yönetti ve
kısa sürede Irak, Filistin, Hicaz, Anadolu, Kürdistan
temel olmak üzere tüm İslam coğrafyasında Nakşibendiliğe
büyük yaygınlık kazandırdı.
Çok hızlı bir şekilde yaygınlık kazanması ile dikkat
çeken Nakşibendiliğin Halidiyye kolunun başarısında
politik ve örgütsel yapılanmasının da rolü büyüktür. Çok
sıkı, neredeyse askeri bir disiplin ve emir talimat
düzeni içinde işleyen tarikatın toplumsal önderliğe
soyunma amacıyla yapılandırıldığını, diğer tarikatlardan
bir de bu yanıyla ayrıldığını unutmamak gerekir.
Mevlana Halitin, Halidiyye yolunu Kürdistanda tek
merkez haline getirmesi kimilerince Tarikat devrimi
olarak nitelenir. İki nedenden dolayı böyle bir
değerlendirmeye gidilmiştir. Bir, Kadiriler genelde Kürt
beylerinin (Mir veya Mirê Miran) egemenliği altında ve
ona bağlıydılar. Medreseleri ve geçimleri Mirlerin
sayesinde gerçekleşirdi. Ayrıca Kadiriler, sadece
tekke/zaviye türü şeylere sahiptiler. Mürit ve
dervişleri de pek alim sayılmazdı hatta çoğu medrese
mezunu bile değildi. Köylerde yaygın olmayan Kadiriler,
şehirlerde aristokrat aile ve Seyyidlerin gölgesinde
kalıyordu. Dolayısıyla Kürt beylerinin siyasi/ekonomik
rollerinin gerilemesi aynı zamanda Kadirilik tarikatının
da gerilemesi olmuştur.
İki, Nakşibendilik, beylerin gerileme döneminde ortaya
çıkmış dolayısıyla onların gölgesinden kurtulmayı
başarmıştır. Ayrıca tekke ve medreseleri birleştirerek
kendi öz gelir kaynaklarına dayanmaya, halktan bir şey
almamaya çalışmış ve bunu başarmıştır. Medrese
mezunlarını da seçkin alim yapan Nakşibendilik,
Kadirilerin halkın nazarında aşağılanan dervişlik
imajını da silmiştir. Öyle ki başlangıçta Nakşibendilik
kolunun Kürdistandaki yayılmasına çok sert tepki
gösterip, çeşitli engellemelere başvuran Kadiriler
arasındaki önemli şeyhler 30-40 yıllık bir zaman
zarfında Nakşi yolunu seçmişlerdir.(17)
Kendini modern bir hareket gibi örgütleyen, bağımsız
hareket eden, seçkin ve nitelikli kadrolara dayanan,
kendini tekkelere kapatıp ahret işlerine dalma yerine,
iddialı bir biçimde toplumsal-siyasal önderliğe soyunan
ve tekke-medrese-zaviye gibi kurumları birer örgütlenme
yerine çeviren Halidiye yorumu bir de bu nedenden dolayı
hızla gelişme sağlamıştır. Yaklaşık 20 yıl içinde
Kürdistanın en etkili tarikatı olmuştur. Sadece
Kürdistanın değil aynı zamanda Irak, Suriye, Hicaz,
Anadolu, İran ve Afganistana kadar uzanan bir ağ içinde
etkinlik geliştiren bir tarikat gerçeği ortaya
çıkmıştır. 118 halifeye el verdiği belirtilen Mevlana
Halid, tarikatını modern bir örgütlenme gibi ele almış,
yetiştirdiği halifelerini ikiye ayırmıştır. Bunların bir
kesimini tarikatı yaymak üzere icazet vererek önemli
merkezlere göndermiş, diğer kesimi ise kendisinden sonra
yerine geçmek ve denetimdeki bölgelerde tarikat hukukunu
uygulamak üzere hazırlamıştır.
Bağdadinin halifelerinin tümü neredeyse Türk ya da
Kürttür. Diğer halklardan olanlar fazla ünlenememişler,
unutulmuşlardır. Ama özellikle Osman Sıraceddin Tawili,
Halid El-Ciziri, Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi ve Taha-i
Hakkari Mevlana Halidin kendisi kadar meşhur
olmuşlardır.
Kürdistanın en ileri gelenleri arasında El Seyyid El
Şeyh Abdullah El Şemzini (El Şemdinli) ile kardeşi
Seyyid El Taha sayılır. El Hakkari ve El Seyyid Taha
aracılığıyla tekmil Kürdistanı denetimi altında
bulunduran Mevlana Halid, Şeyh Halid El Ciziriyi
Botan-Cizre bölgesine ve Şeyh İsmail El Şirvaniyi de
Dağıstan bölgesine gönderdi. Karadeniz sahilindeki
halifesi Şeyh El Hac Feyzullah El Erzurumi, Urfadaki
ise Hortavizade Şeyh Muhammed Hafız El Ruhavidir. Onun
adına Erzincanda faaliyet gösteren halifesi ise Şeyh El
Bağdadi ile El Erzincanidirler. (18)
Çeşitli merkezler tespit ederek buralara temsilciler
gönderen Tarikat kısa sürede sağladığı gelişmeyle
Anadolu ve Kürdistandaki en önemli tarikat haline
gelmiştir. Büyük Kadiri şeyhleri birer birer
Nakşibendiliğe geçiş yapmışlardır. Bunlardan en
bilinenleri Saadate Nehriler, Arvasiler, Olekiler,
Tahkilerdir. Bunlar aracılığıyla yayılan tarikat kollar
halinde Kürdistanın neredeyse tümünü denetim altına
almıştır. İsmail Beşikçi, Doğu Anadolunun Düzeni
isimli çalışmasında bunların dağılımını ve faaliyet
alanlarını şöyle özetlemektedir;
-Şeyhleri Seyyid Taha Nêyrê (Taha-ı Hakkari)olan
Seyyidiler
birinci kolu oluşturmaktadır ve Hakkari, Başkale, Güney
Kürdistan ve Doğu Kürdistanda etkili olmuşlardır.
-Şeyhleri Şeyh Eylê Paloê olan
Paleviler
ikinci kolu oluşturmaktadır ve Tekman, Hınıs, Bingöl,
Lice, Amed, Palu ve Varto civarında etkili olmuşlardır.
-Şeyhleri Şeyh Eminê Şervani ve Şeyh Muhammedi Kufrevi
olan
Kufrevi
kolu
üçüncü kolu oluşturmaktadır ve Patnos, Tutak, Eleşkirt,
Ağrı, Kağızman, Sarıkamış, Karayazı bölgelerinde etkili
olmuştur.
-Şeyhleri Hizanlı Gevs olan
Taği kolu
dördüncü kolu oluşturmaktadır Bitlis, Van, Muş, Mutki,
Çatak, Kurtalan, Batman, Karayazı bölgelerinde etkin
olmuştur.
-Şeyhleri Şeyh Qasımi Ciziri olan
Miri kolu
beşinci kolu oluşturmaktadır ve Urfa, Mardin, Cizre,
Güney Kürdistan ve Küçük Güneyde etkinlik
geliştirmiştir.
Bu kollara bağlı olmakla beraber küçük kollar halinde
beliren bazı tarikatlar daha vardır. Licede Şeyh Selim
tarikatı, Kozluk ve Garzanda Zogeydli Şeyh Mahmudun
Zogueydi tarikatı, Mutki, Batmanda Şeyh Êlaeddine
Oxunenin tarikatı, Nusaybin, Küçük Güney ve
Kızıltepede Şeyh Êxmede Xeznanın tarikatı faaliyet
göstermiştir.
Bu kollardan birinci kolu oluşturan Taha-i Hakkarinin
halefleri Kürdistan ve Türkiyede etkin olmuşlardır.
Taha-i Hakkari Nehri şeyhlerinin ilki ve Bağdadinin
halifesi olan Abdullah-ı Hakkarinin kardeşi Molla Ahmet
B. Salih Geylaninin oğludur. Osmanlı Meclisi
Mebusanında milletvekilliği yapmıştır. Oğlu Şeyh
Ubeydullahtır ve 1880de önce İrana sonra Osmanlıya
yönelen bir isyan hazırlamıştır. İki gücün ortaklığı
sonucu isyan bastırılmış, isyana Önderlik eden
Ubeydullah, oğlu Abdülkadir ile birlikte 1881de
Mekkeye sürgün edilmiştir. Ubeydullah sürgün bulunduğu
Mekkede ölürken, oğlu Abdülkadir Osmanlı Ayan Meclisi
üyeliği ve başkanlığı yapmıştır. Fakat daha sonra o da,
14 Şubat 1925te gelişen Şeyh Said isyanına destek
verdiği suçlamasıyla 12 Nisan 1925te oğluyla birlikte
Diyarbakır Ulucami önünde idam edilmiştir.
Taha-ı Hakkariye bağlı iki ocak gelişmiştir, Arvasiler
ve Kufreviler. Aralarında bir süre sonra çıkan
anlaşmazlığın günümüzde de sürdüğü söylenmektedir.
Sıbgetullah Arvasi Taha-i Hakkarinin ardılı kabul
edilmektedir. Süreçle Küfrevilik etkinliğini yitirirken
Arvasilik sürdürmüştür.
Nakşi şeyhleri arasında Gümüşhaneviye (Küfrevilik)
koluna daha çok Kafkas kökenlilerin mürit olmaları onun
da orijin olarak Kafkasyalı olduğu ihtimalini akla
getirmektedir. Çünkü çeşitli Nakşi kolları genelde böyle
ırki bağlarla oluşmuştur.(19)
Bir Siyasal Tırmanış Ve Etkinlik Örneği Olarak Halidiyye
Kürdistandaki neredeyse tüm şeyhleri ve tarikatları
etkisizleştirerek denetimine alan Halidiye Kolu,
Anadoluda da İstanbula kadar sağladığı gelişme ile
Osmanlıyı ilk başta ciddi biçimde kaygılandırmış ve
çeşitli tedbirler almaya yöneltmiştir. 1820lerden
itibaren Osmanlı içinde etkinliği artan Halidiyye
özellikle İstanbulda sağladığı gelişme ile dikkat
çeker. Bunun üzerine bir operasyonla taraftarları bir
gecede toplanarak sürgün edilir. Bir kısmı Sivasa bir
kısmı Bağdata gönderilir. Fakat ilginç bir şekilde bu
olayın ardından tarikat Osmanlının müşfik
yaklaşımlarına mazhar olur, Osmanlı-Halidiye tarikatı
arasındaki ilişkinin seyri olumlu bir rotaya girer. O
kadar ki, Bağdadinin ölümünden sonra yerine geçen
Muhammed b. Abdillah El-Khaninin 1853te yaptığı
İstanbul ziyaretinde Khaniyi içinde çok sayıda devlet
erkanı bulunan büyük bir kalabalık aynen bir kral gibi
karşılar.
Buna Bağdat Valisi Said Paşanın kendinden önceki Vali
Mahmut Paşanın tarikat hakkında hazırladığı raporu
saraya ulaştırmasının neden olduğu çeşitli kaynaklarca
belirtilmektedir. Rapor öz olarak tarikatın etkinliğini
Vahhabi Hareketine karşı kullanmayı önermektedir. Bu
sarayda kabul görmüştür ve amaçladığı kimi sonuçlara da
ulaşmıştır. Suriye ve Irakta tarikatın etkisiyle
Vahhabilik yaklaşık 50 yıl gelişme sağlayamamıştır.
Osmanlı ulemasının ilk başta Nakşibendiliğin bu yeni
yorumuna karşı çıkmalarının başlıca sebebi, tarikatın
yoksul Kürt köylülerini ve aşiretlerini örgütleyerek,
Osmanlı düzenine karşı muhalefet geliştirebilme
olasılığıdır ve bu kaygı yersiz de değildir. Nitekim
Osmanlı devletine karşı Şeyhlerin başını çektiği, kimi
ulusal temalar dile getirilmekle birlikte halifelik ve
dinin korunması gerekçesine dayandırılan, özünde
geleneksel devlet yapısı içinde Kürtlerin özerk yapısını
korumayı amaçlayan isyanların gelişmesi için çok fazla
bir zaman gerekmeyecektir. Bu Kürdistanda ikinci isyan
dalgasıdır, başlarında Nakşibendi şeyhleri vardır ve 20
yy.ın ortalarına kadar da sürecektir.
Bu dönem Osmanlının içte ve dışta sorunlu yıllarıdır.
1827de Navarinde Osmanlı donanması yakılmıştır.
Ruslarla savaş sürmektedir ve1829da Edirne Ruslar
tarafından işgal edilmiştir, Hicaz yarımadasında
Vahhabiler, Belgratta Kara Yorgi Ayaklanması
bastırılamamıştır. Kürdistanda yaşanan otoritesizlik
kendini, 1826da kaldırılan Yeniçeriliğin yerine kurulan
ordu için asker toplamakta göstermektedir. Kürtler asker
vermeyi reddetmiştir. 1830da Şengaldaki Yezidilerin,
1831de Cizre Emiri Bedirhan Bey başlattığı ayaklanmalar
sürmektedir. Dışardan İngiltere, Fransa çeşitli
ekonomik, siyasi tavizler için ağır baskılar
geliştirmektedir.
Dönem büyük Baban Ayaklanması sonrasıdır. II. Mahmut
dönemidir. Osmanlı kendi içinde reformcu-gelenekçi
çatışmasını en üst düzeyde yaşamaktadır. II Mahmut
kararlı bir biçimde reformları gerçekleştirmek
istemektedir. Yerel Kürt otoritelerinin buna karşı
direneceğine ise kuşku yoktur. Mevlana Halidin ve
tarikatının üzerine bu temelde gidildiği kesindir. Bu
temelde İstanbula çağrılan Mevlana Halidle burada üst
düzeyde görüşmeler yapılır. Ardından Arabistana sürgüne
gönderilir. Bu büyük ihtimalle bir anlaşma temelinde
gerçekleşmiştir. Zira bu dönemde Suudi Arabistanda
ortaya çıkan Arap milliyetçiliği Osmanlının başını
ağrıtmaktadır ve gelişen Arap milli hareketine
Vahhabiler öncülük etmektedir.
VAHHABİLİK
İdeolojik kaynağını Selefiyyun Hareketine
dayandıran Vahhabi Hareketi Arap yarımadasında ortaya
çıkmıştır. 18. yy.ın ikinci yarısında ortaya çıkan
Vahhabi Hareketinin özelliği; feodal İslamın sorunlar
karşısında yaşadığı yetersizliği aşmaya çalışan ve bu
noktada İslamın ilk halinden uzaklaşan hareketlere
tepki hareketi biçiminde ortaya çıkmış olmasıdır.
Şahısların aşırı derecede
kutsallaştırılması, bunlardan medet umulması, onları
ziyaret ederek Allaha yakın olmak istenilmesi, dinde
bulunmayan ibadet biçimlerinin yaygınlık kazanması
(Zikir, Rabıta, vb) Vahhabi Hareketinin karşı çıktığı ve
varlığını gerekçelendirdiği hususlardır. Bunlar
ideolojik özellikleri olurken Vahhabiliği esas
belirleyen; gelişen Arap milliyetçiliğini temsil
etmesidir.
Osmanlıya karşı Arap milli uyanışını
temsil eden Vahhabi Hareketi, Osmanlıya karşı çıktığı
tarihten itibaren yoğun bir mücadele içine girmiş ve bu
Arap yarımadasının kurtulmasına kadar oldukça etkin
biçimlerde sürmüştür.
Tarikata,
şeyhe, aracılığıa şiddetle karşı çıkması, ibadetin
yalnız Allaha yapılabileceğini savunması ve bunun
dışındaki ibadet biçimlerini haram sayması ve hatta
ziyaretlerden, tekkelerden, dergahlardan yardım
dilenmenin bile İslama aykırı olduğunu ileri sürmesiyle
Nakşibendilik gibi tarikat örgütlenmelerini İslam dışı
değerlendiren Vahhabilik, temsil ettiği Arap
milliyetçiliği ile de Halife-Sultana ters düşmüştür.
İdeolojik olarak Nakşibendiliğe, politik olarak
Osmanlıya ters düşen ve milli temelde gelişen Vahhabi
Hareketine karşı Osmanlı-Nakşibendi ittifakı büyük
ihtimalle İstanbulda ve Mevlana Halidin sürgüne
gönderildiği bu süreçte kurulmuştur. Nakşibendîliğin
temel özelliklerinden birini bu husus oluşturmaktadır.
Gelişen Arap milliyetçiliğine karşı Osmanlının ittifak
gücüdür ve ortaya çıktığı bölgede Vahhabi Hareketinin
gelişmesi önünde yani Arap milliyetçiliği önünde en
büyük engeldir. Bu konumu ona doğal olarak Osmanlının
müşfik yaklaşımını getirmiştir fakat görülen odur ki,
Osmanlı-Nakşibendî ilişkisi bundan da ötedir. Ancak bu
ilişki sonrasındaki tüm süreçler boyunca ve tüm
Osmanlıyı kapsayacak bir hal almamıştır. Bu ilişki kimi
zamanlar kesintiye uğramış, kimi zamanlar çatışmaya
dönüşmüş yine Osmanlı iktidarının sonraki süreçlerinde
aynı değerde bir ittifak gücü olarak ele alınmamıştır.
Nakşibendîlikle ilgili dikkat çekilmesi gereken bir
başka husus Osmanlı içindeki reformcu-gelenekçi
çatışmasında aldığı yerdir. Osmanlıda ilk reformlar
padişahlar tarafından başlatılmış olsa da bu daha sonra
padişahlığı aşan karakteriyle padişahların karşı çıktığı
bir olgu haline gelmiştir. O yüzden başlangıçta
reformcu-gelenekçi diye ayrılan çatışmanın tarafları
giderek padişahçı, sultancı, halife yanlısı - batıcı,
reformcu, aydın biçiminde isimlendirir olmuşlardır.
Buradan da anlaşılacağı gibi reformcular batının
işbirlikçisi, yardakçılar olarak nitelenir ve
geleneksel temalara dayanan propagandalarla teşhir
edilirken, geleneksel otorite ve iktidar sahibi kesimler
Allah ve dinin savunucusu, kötülüklerin geldiği batıya
karşı değerlerin koruyucusu olarak anılır olmuşlardır.
Osmanlıda geleneksel iktidarın temsili olan
Sultan-Halife, uzun sayılabilecek bir süre batının
yardakçılarına yani reform ve yenilik yanlısı olan
güçlere karşı savaşmıştır. Elbette bu kendi
ittifaklarını ve toplumsal desteğini oluşturacak,
meşruiyet ve varlık zeminlerini güçlendiren bir politik
yaklaşım içine girecekti. İşte bu, geleneksel iktidarın
alta doğru ayaklarını oluşturan yerel iktidar sahipleri
ve buna eklemlenen dini-ekonomik otoriteler ile
gerçekleştirildi. Mevlana Halidin tarikatı da bu yerel
otoritelerden biriydi ve oldukça etkiliydi.
Osmanlı içindeki bu kutuplaşmada ve giderek sertleşecek
çatışmalarda Kürdistandaki yerel otorite sahiplerinin
yer alması kaçınılmazdı ve alacakları yeri içinde
bulundukları sosyal, siyasal, ideolojik konum
belirleyecekti. Kürtlerin konumunu ifade eden feodal
İslam ideolojisi-kurumlaşması (oda fazla gelişkin değil)
ve kültürüydü. Dolayısıyla Kürtler yenilikçi-gelenekçi
çatışmasında feodal düzenin ve değerlerin temsilcisi
olan Sultandan yana tavır belirlediler. Kendilerinin de
içinde yer aldığı geleneksel yapıyı korumayı esas alan
tüm düşünceleri ve politikaları desteklediler. Zira bu
mücadelede halifenin ya da gelenekselliğin yenilmesi
adem-i merkeziyetçi Osmanlı yönetiminin değişmesi
anlamına geliyordu. Reform, merkeziyetçi bir devlet
yapılanması demekti. Kürtler için halifeden ya da
sultandan yana olmak otonomcu yapılarını hedefleyen,
ekonomik-askeri-siyasi inisiyatiflerini kırarak merkezi
yönetime çekmeyi hedefleyen reformculuğa karşı çıkış
anlamına geliyordu. Bunun için Osmanlı içi
yenilikçi-gelenekçi çatışmasında gelenekçilikten yana
oldular ve halife-sultanın yanında yer aldılar.
Bu onların hilafete ve sultana çok bağlı olmalarından
kaynaklanmıyordu. Sorun kendi özerk düzenlerinin
korunmasıydı. Bu noktada sultanla yolları buluşuyordu.
Reformcuların uygulamaları ise yansıdığı kadarıyla
Kürtlere zarardan başka bir şey vermemişti. Her şeyden
önce verdikleri vergi ve asker miktarı artmış, merkezin
talepleri artarken inisiyatiflerini sınırlama
temelindeki baskıları da ağırlaşmıştı.
Her çağın
kendini ilk ve son düzen olarak ilan etmesi gibi, feodal
çağ da kendini tanrının varlığı ve birliğine dayalı bir
ideoloji çerçevesinde ebedi kılmak istemiştir. Katı
inanç çağını teşkil etmesinin temelinde bu gerçeklik
yatmaktadır. Ölümsüz tanrı, ebedi düzen anlayış ve
inançlarının özünde sınıflı toplumun yönetim ve sömürü
ilişkileri gizlidir. Bunun maskelenip dokunulmaz kutsal
emirler olarak yansıtılması, tapınılan çıkar düzeni
içindir. Ölümsüz ve ebedi kılınmak istenen, tanrının
şahsında kendi çıkar ve egemenlikleridir.(Abdullah
Öcalan)
Burada görülmesi gereken halife-sultanla Kürt
egemenlerinin çıkarlarının buluşmasıdır. Geleneksel
Osmanlı düzenini korumada Halife sultanın en büyük
ittifakı Kürtler olmuştur ve Kürtler bunun gereği olarak
Osmanlıya sadece içten yönelen değil, dıştan da yönelen
her tür saldırıya karşı ittifak olmanın yüklediği
rolleri yüklenmişlerdir. Osmanlının da II. Mahmut
zamanında gelişen yaklaşımları Abdülhamitin sultanlık
makamına oturmasıyla değişmiştir. Beyliklerin
tasfiyesiyle sonuçlanan isyanlar sürecinde bozulan
ilişkiler tekrar kurulmuş, Kürtlerle yeniden barışan,
onlara inisiyatiflerini veren bir devlet yaklaşımı
gelişmiştir.
Bunu zorlayan dış koşulları kısaca çerçevelemek
gerekirse; Avrupada gelişen ve artık ulusal kabuğuna
sığmayan kapitalizm emperyalist bir temelde dünyaya
açılmaktadır. Keşfedilmedik ve ağırlıkla açık işgal
temelinde el uzatılmadık sömürge kalmamıştır. Çözülen
feodal imparatorlukları paylaşma kavgası başlamıştır.
Kendi aralarında bunun çekişmesini yaşayan emperyalist
ülkelerin dünyanın önemli bölgelerine yönelik paylaşım
kavgası şiddetlenmiştir. Bunun için dini-kültürel
misyoner çalışmalarından, ekonomik-siyasal
işbirliklerine, istihbari-askeri müdahalelere kadar çok
çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Osmanlı üzerindeki
hâkimiyet kavgası özellikle Almanya ve İngiltere
arasında açık çekişme biçiminde sürmektedir. Zira
Osmanlı devleti hilafeti temsil etmesiyle ve denetimi
altındaki alanların önemi itibariyle stratejik öneme
sahiptir. Her iki güç için de, hem bölgede hem İslam
âlemi üzerinde etkili olmak için Osmanlı politikalarında
ne pahasına olursa olsun başarı zorunludur.
Bu çekişmede Osmanlıda cereyan eden iç mücadelede
gelenekçilerin artan etkinliği ve Almanyanın izlediği
tavizkar politikalar Osmanlı-Almanya ittifakıyla
sonuçlandı. Almanya, hilafetten aldığı güçle ve bunun
dayanaklarını oluşturan yerel otoritelerden sağladığı
destekle, kontrolü sağlayan halife-sultanın Pan-İslamist
politikalarına sonuna kadar destek sundu. Bunun
karşısında İngiltere Osmanlı içindeki muhalif güçlerle,
değişik milliyetten ve dinden halklarla ilişki içine
girdi. Osmanlı içindeki değişik dini, milli, yerel
otorite ve güç odakları bu bloklaşma temelinde iki kutba
ayrıldı.
Kürt egemenleri bu ittifaklaşma sürecinde gelenekçiler
ve geleneksel devlet düzenini temsil eden
Halife-Sultanın yanında saf tuttular. Halife sultan
beyliklerin tasfiyesiyle otorite boşluğu yaşayan,
kontrol altına alınamayan, anarşi ve kaos üreterek
ticareti ve sosyal yaşamı, halklar ve dinler arasındaki
ilişkileri tahrip eden gidişatın önünü almak için
Nakşibendi tarikatının önünü sonuna kadar açtı. Şeyh
otoritesi hızla Kürdistandaki tek otorite biçimi haline
gelirken bunun Nakşibendi karakterli olması özellikle
gözetildi. Gerek Pan-İslamizmle buluşması, gerek gelişen
Arap milliyetçiliğini temsil eden Vahhabi Hareketiyle
çelişkileri yine askeri, siyasi, örgütsel yapısının
disiplinli ve merkezi olması Şeyh Halid ile yenilenen
Nakşibendi tarikatını Osmanlının Kürdistandaki temel
ittifakı haline getirdi.
Kürdistandaki reform taraftarları ve batılı devletlerin
-özellikle de İngilterenin- misyoner faaliyetleriyle
ilişkilendiği Hıristiyan halkların sindirilip denetim
altına alınması yine Vahhabilik biçiminde gelişen Arap
milliyetçiliğinin etkisizleştirilmesi bu ittifak içinde
Nakşibendiliğin payına düşmüştür. Böylesi önemli
işlevlerle yükümlü kılınan Nakşibendi tarikatının
ihtiyaçları, talepleri ve gerek duyduğu yardım bizzat
Halife sultan tarafından sağlanmıştır. Böylece
Nakşibendilik bu tarihsel kesitte işbirlikçi bir
karakter de kazanmıştır.
Feodal İslam ideolojisi ve geleneksel devlet
yapılanmasına dayandırılan çıkarların, işbirlikçiliğe
sürüklediği Nakşibendîlikle ifadelenen Kürt egemenleri,
ümmetçilikten milletçiliğe doğru kayan Osmanlı içinde
kendilerini nasıl konumlandıracaklarının sıkıntısını hep
yaşamışlardır. Bu onları zaman zaman milliyetçi pozisyon
içine soksa da asıl olan kendi pozisyonlarını koruma
yaklaşımı olmuştur. Milliyetçi söylemler temelinde
gelişen kimi hareketler ise daha çok tehdit içeriklidir,
halkın milli duygularını ve bunun yarattığı aksiyonu
kendi durumlarını güvenceye almanın vesilesi haline
getirmeye çalışmışlardır. Türk egemenleriyle
ilişkilerinde bu isyan potansiyelini bir koz gibi
kullanmışlardır. Tutarlı bir ulusalcılıkları yoktur.
Gelenekselci, feodal İslamın ufkunu aşmayan zihni
yapıları ve içinde bulundukları objektif durum gereği
sağlıklı bir milli gelişme içine girememişlerdir.
19. yy. boyunca Önderlik ettikleri hiçbir isyanda (diğer
Müslüman halkların aksine) direkt olarak hilafeti ya da
onu temsil eden sultanı hedef almamışlardır. Dahası
isyanlarının meşruiyetini ona dayandırmışlardır. Hedef
aldıkları reform yanlıları ve reformculuktur.
Taşıdıkları ve üzerinde yükseldikleri feodal İslam
ideolojisi özü itibariyle milliyetçiliğin gelişmesini
değil ümmetin birliğini vaaz etmektedir. Şeyhler
Hıristiyan batıya, oradan kaynaklanan reformlara,
geleneksel düzeni sarsan düzenlemelere karşı Kürt-Türk
geleneksel düzenini temsil ediyorlardı ve Kürtlerle
Osmanlı devleti arasında birleştirici bir rol
oynuyorlardı. Batı sömürgeciliğine ve çok yönlü
etkilerine karşı Kürt-Türk geleneksel çevrelerinin
İslami temelde gelişen direncinde Kürt egemen güçleri
bir anlamda Nakşibendi tarikatınca temsil edildi.
Dikkat edilirse günümüzdeki ilkel Kürt milliyetçiliği bu
feodal sınıfa dayandığı için kendine özgüdür ve
Nakşibendi tarikatının damgasını taşır. Osmanlı
Pan-İslamizm ile korumaya çalıştığı birliğini fazla
sürdürememiş, sadece Hıristiyan halklar değil, İslam
olan halklar da bir bir Osmanlı birliğinden ayrılmaya
yönelmişlerdir. Bu Osmanlı içinde zaten sürmekte olan
reformcu-gelenekçi çatışmasında gelenekçilerin güç ve
prestij kaybetmesine yol açmıştır. Dağılmaya giden
imparatorluğun diğer bileşenleri gibi Türklerde de
milliyetçilik kısa bir zamanda hakim eğilim haline
gelmiş Müslüman halkların da isyan etmesi Pan-İslamizmi
zayıflatmış, bunu da arkasına alan İttihat Terakkide
temsilini bulan Türk milliyetçiliği gelişmeye
başlamıştır.
Türk milliyetçiliğinin bir çatışma temelinde ve batıda
eğitim almış aydınların öncülüğünde gelişmesi, laik ve
modern bir karakter edinmesine yol açarken; uzun bir
süre feodal İslam düzeninin korunması temelinde çaba
harcadıktan sonra zorunlu olarak milliyetçiliğe itilen
Kürt egemen kesimleri ciddi bir ulusal gelişmeye yol
açamamışlardır. Kendileri bir ulusallaşmayı yaşamayan
Kürt egemenleri, milliyetçilik karşısında en geri
pozisyonda kalmışlar; en ufak bir zorlanma ve tehlike
söz konusu olduğunda milliyetçiliklerinden taviz
vermekten çekinmemişlerdir. Yerel iktidarları ya da
çıkarları belirleyici olmuştur. Bu durum o gün için
sağlıklı bir milli gelişmeye yol açmazken aynı biçimde
bu geri durumun ısrarla sürdürülmeye çalışılması da
Kürtlerde sağlıklı bir aydınlanmanın ve modernleşmenin
önüne geçmiş, modern düşünce ve örgütlenmelerin
gelişmesini engellemiştir
1880-1925 yılları arasında gelişen isyanlara -biri
hariç- öncülük yapanlar Nakşibendi şeyhleridir.
Osmanlının merkezileşme, idari-siyasi reformuna bir
tepki olarak başlayan Kürt isyanlarına öncülük yapan
Nakşibendi şeyhleri cumhuriyet karşısında da isyancı bir
konumda olmuşlardır. Gerek Osmanlı içindeki reform
çabaları, gerek cumhuriyet karşısında esas aldıkları
feodal İslam ideolojisi nedeniyle ne Kürtlere sağlıklı
bir temsil düzeyi sağlayabilmişler ne de isyanları
başarıya ulaştırmışlardır.
Kürt üst
tabakası Sümer döneminden beri bir nevi yerel beyliğe
alıştırılmış gibidir. Bağımsız bir egemen sınıf yerine,
kısmen bağımlı, içte otonomiye dayalı bir bağımlılığı
bilinçlice tercih etmektedir. Yalnız başına egemenlik
hem içte hem de dışta başına olmadık belalar getirmekte,
talana uğramasına yol açmaktadır. Hem halkın isyanı, hem
yabancı istilacılar kendilerine rahat yaşam imkanı
tanımamaktadır. Buldukları yanıt, içte otonomiye dayalı
işbirlikçi modeldir. Aslında dışta ilerici bir öze sahip
olan bir kurumlaşmaya da fırsat tanımamaktadırlar.
Örneğin Sümer düzenini kendileri ya da bizzat Sümerler
kurumlaştırsa, bu ileri bir adım olacaktı. Diğer son bir
örnek Türkiye Cumhuriyetidir. Cumhuriyeti ya kendileri
ya da direkt Türk yönetimi kurumlaştırsa, daha olumlu
bir rol oynayabilecektir. Ama iki yolu da engellemekle
gelişmelerin önünü tıkamayı çıkarlarına daha uygun
bulmaktadırlar. (Abdullah Öcalan)
Feodal İslam ideolojisi temelinde şekillenen zihni
yapıları ve içinde bulundukları maddi koşullar
itibariyle dönüşüme kapalı olan Kürt egemen sınıfları 20
yy.a çok hazırlıksız bir giriş yaptılar. Osmanlıyı
oluşturan tüm halklar milli hareketler örgütleyip,
geliştirirken Kürt egemenleri bunu yapmadılar. Daha
doğrusu yapamadılar. Toprak ağalığına dayanan ekonomik
yapıları tanrının varlığı ve birliğine dayalı
ideolojik şekillenmeleri, yine devletleşmeye ve
milliyetçiliğe kapalı Kürt sosyo-kültürel gerçekliği
üzerinde hareket etmeleri, 20 yy.ın dayattığı
devletçi-milliyetçi dalga karşısında dağılmalarıyla
sonuçlandı. Osmanlı birliğini temsil eden Hilafet ve
Saltanatın korunmasını kendileri için tek çıkar yol
olarak gördüler. Bu nedenle kendi içlerinde her hangi
bir yenilikçiliğe, yeni bir fikre, yeni bir örgüt, yeni
bir program anlayışına yaklaşmadıkları gibi kendi
dışlarında da her türlü yenilikçiliğe karşı oldular.
Uzun süre Abdülhamitin yanında yer alan Kürt egemenleri
İttihat Terakki döneminde önce muhalif sonra giderek
isyancı konumuna geçtiler. I. ve II. Meşrutiyet
hareketleri karşısındaki pozisyonları karşıtlıktır.
Esasta şeyh önderlikli isyanlar dönemi bu yıllarda
başlar. Her şeye rağmen I. Dünya Savaşında yine de
Osmanlı'nın yanında yer almışlardır. Bu yüzyıllardır
süren halklar arası ortak yaşam kadar Kürt egemenlerinin
benimsediği otonomculukla da izah edilebilir. Ancak
süreç karşısında Kürt egemenleri için söylenebilecek
çaresizlik içinde olduklarıdır. Fazla seçenekleri
yoktur. Devlet ufkuna sahip değillerdir yabancı güçler
ile kapsamlı, uzun süreye dayanan ve güven içeren bir
ilişkiden yoksundurlar ve tabi milli bilinç son derece
zayıftır.
1925-1950
Genç Cumhuriyet Karşısında Yaşlı Nakşibendi Şeyhleri
Avrupada büyük emperyalist güçler arasında kurulan
denge I. Dünya Savaşında Almanyanın aleyhine bozulunca
ona dayanan ve müttefiki olarak savaşa giren Osmanlının
da parçalanması ve paylaşılması gündeme geldi.
Bağımsızlığa yönelemeyen Kürtler milli bir çıkış
hedefleyen M. Kemali desteklemeyi kendileri açısından
uygun gördüler ve gerek İstanbul hükümeti karşısında
korunması, gerek milli mücadeleyi örgütlemesi için
ellerinden gelen tüm desteği sağladılar. Bunun
karşılığında bekledikleri ve umdukları kurucu üyeliğin
gereği olan ortak temsil idi. Mustafa Kemalin başını
çektiği Milli mücadele bu ilişki temelinde başarıya
ulaştı.
M. Kemal açısından hedeflenen ulus-devlet gerçeğiydi.
Her ne kadar ilk meclisi "iki halkın ortak meclisi",
Kürtleri "kurucu" olarak nitelese de, ilerleyen süreç
bunların reddini getirecekti. Bir cumhuriyetin
gerektirdiği ideolojik, kurumsal ve kültürel duruşu
gösteremeyen Kürt egemenleri, genç cumhuriyetle karşı
karşıya gelmekte gecikmediler. Nakşibendi şeyhlerinin
temsil ettiği Kürt egemen güçleri, M. Kemal ve Türk
egemenleri açısından tutarlı ulusalcılıkları olmayan,
geri ama harekete geçirdikleri isyan gücüyle dikkate
alınması gereken bir kesim olarak
değerlendirilmişlerdir. M. Kemalin ilişkileri bu
gerçeklik üzerinden gelişmiştir. Kürt egemenleriyle
ilişkilenmeden bir çıkış yapamayacağını gören M. Kemal,
Kürt egemenlerinin desteğini almakta fazla
zorlanmamıştır. Kurmak istediği cumhuriyetle
uyuşmayacaklarını bilse de, gerilikleri ve
sıkışmışlıkları üzerinden hareketle bunları yanına
almayı başarmıştır. Buluştukları nokta, "Hilafetin ve
Saltanatın kurtarılmasıdır"(!?) Bu M. Kemal açısından
zorunlu olduğu ilişkiyi geliştirmek için kullandığı bir
söylemden ibarettir. Gerek içinden geldiği siyasi
gelenek, gerek izlediği gelişme çizgisi ile saltanat ve
hilafete taraf olamayacağı açıktır. Kürt egemenleri
açısından ise fazla seçeneğin bulunmadığı koşullarda
varlıklarını ve statülerini korumak, geleneksel düzeni
yeniden inşa etmek umuduyla girilen bir ilişkidir.
İlerleyen süreçte M. Kemal ile karşı karşıya
gelmelerinin nedeni olarak gösterilen ve tutulmayan söz
bu gerçeklikte saklıdır. Yani geleneksel düzenin yeniden
tesis edilmesi ve bunun içerisinde kendilerine otonom
bir yerin verilmesi.
Cumhuriyetin kurulup yeni iktidarın özelliklerinin
ortaya çıkması ve giderek kendini inkarcılık biçiminde
dışa vurmasıyla çatışma kaçınılmaz oldu. Kendilerini
aldatılmış sayan Kürt egemenleri bu noktadan itibaren
ellerinde bulundurdukları isyan gücünü harekete
geçirdiler. Nakşibendi
şeyhlerinin başını çektiği isyanlar sadece Kürdistan'da
değil Türkiye'nin çeşitli yerlerinde de patlak verdi.
Yozgat, Konya, Çorum, Menemen
alanlarında Nakşi şeyhlerinin liderliğinde isyanlar
çıktı. Bu isyanlara katılım azdı ve kısa süreliydiler.
İslama ve halifeye sahip çıkma temelinde çıkan bu
ayaklanmalar kısa sürede bastırıldı. Kürdistanda milli
ve dini yanların iç içe geçmesi ise büyük ve kapsamlı
isyanlara neden oldu.
Birinci Dünya
Savaşı sırasında, elverişli koşullara rağmen, tutarlı
bir anti-emperyalist ve demokratik program ve örgüt
oluşturmaktan çok uzak bulunan, İranda Simko İsmail,
Irakta Mahmut Berzenci ve Türkiyede Şeyh
Sait önderlikleri, Kürt hareketlerinde en başarısız
rolün sahipleri olmaktan kurtulamamışlardır. Çoğunlukla
emperyalist ajanların basit oyunlarını ilişki sanıp
oyunlarına alet olmuşlardır. Onca çabaları ne kendileri
ne de halk için bir kazanca dönüştürebilmişlerdir. Miras
olarak sadece ailelerini bırakmışlardır. Bu aileler
üzerinde kurulan kontrol ise, yine halk üzerinde denetim
aracı olmaktan öteye bir anlama sahip olamamıştır.
Egemenler arası bu tarz yaklaşımlar aslında tüm tarih
boyunca bolca uygulanmıştır. Zayıf ve yenilmiş kişilerin
bir denetim aracı olarak kullanılmaları yaygın bir
politikadır. Kürtlerde bu politika, bilinçli olmanın da
ötesinde, son derece içselleştirilmiş ve alıştırılmış
oldukları için, gönüllü olarak kendileri tarafından
kendilerine karşı uygulanmaktadır.(Abdullah Öcalan)
Şeyh Sait İsyanı ile beraber çıkarılan Takrir-i Sükun
yasalarıyla genç cumhuriyetin de karakteri netleşmişti.
Anti demokratik, despotik uygulamaların arttığı
cumhuriyet, giderek tekçi, şoven ve inkarcı bir özellik
kazanıyordu. Genç cumhuriyetin, çoğulcu, katılımcı
olmaktan ziyade; savunma refleksi güçlü, saldırgan,
şoven-ırkçı özellikleri öne çıkıyordu. Gerek
uluslararası koşullar, gerek ülke içi koşullar
karşısında M. Kemal ve ekibinin yaklaşımı ağırlıklı
olarak temelleri zayıf Türk milliyetçiliğini ve genç
cumhuriyeti belli bir temele oturtmaya çalışmaktı. Bu
anlamda yoğun bir Türkçülük propagandası ve asimilasyon
uygulanırken Türkiyeyi kapitalist gelişme yoluna sokma
esas alındı. Kürt insanı coğrafyası, tarihi, kültürü ve
bütün değerleriyle artık Türk uluslaşmasının hizmetine
sokuldu. Bu yaklaşım temelinde Kürt varlığının
eritilerek adım adım tehlike olmaktan çıkarılması
hedeflenirken, Türk uluslaşması adına Kürdistan vahşi
bir talan sürecine alındı. 1930lara doğru inkar ve imha
çizgisi artık ana hatlarıyla ortaya çıkmıştı. Bu
kendisini Ağrı-Dersim isyanları ve sonrasında görüldüğü
gibi katliamlara vardırmakta da tereddüt etmedi.
Bu süreç Nakşibendi şeyhlerinde temsil edilen Kürt
egemenlerinin ezildiği yıllardır ve Kürt egemenlerinin
yol açtıkları sonuçlar hakkında ciddi bir değerlendirme
yapacak durumları bile yoktur. Yaptıkları, tekrardan
ellerinden tutacak, kendilerine şefaat gösterecek,
kendilerinin hizmetini isteyecek bir efendinin gelmesini
beklemek, bu arada mümkün olduğu kadar ekonomik
durumlarını düzeltmektir. Çoğu sürgündedir ve
sınırlandırılmıştır.
Genç cumhuriyet 1950lere kadar kimi parti denemeleri
olmakla birlikte M. Kemalin Cumhuriyet Halk Fırkası
tarafından anti-demokratik ve otokratik bir biçimde
yönetildi. Esas olarak kendi temellerini sağlamlaştırma
adına her türlü baskının uygulandığı ve hiç kimseye
karşı hesap verme zorunluluğunun bulunmadığı bu
yıllarda, genç cumhuriyetin yönetimi, Kürdistanı imha
ve inkar politikalarıyla yönetti ve herhangi bir şekilde
Kürt egemenlerinin desteğine ihtiyaç duymadı. Bu anlamda
Nakşibendi şeyhlerinin yardımını gerektirecek bir
pozisyon ortaya çıkmadı.
En kapsamlısı Şeyh Said önderliğinde gelişen isyanlar
dalgası sona erdiğinde, yenilen ve ezilen sadece Kürt
halk dinamiği olmadı. Bu isyanlardan sonra Kürdistanda
geliştirilen idamlar, sürgünler ve çeşitli politikalarla
belli bir merkezileşme içinde olan ve kendi içinde bir
hiyerarşiye de ulaşan Nakşibendi tarikatının örgütsel
yapısı önemli oranda dağıtıldı. Katılanların önemli bir
çoğunluğu idamlarla tasfiye edilirken; aileleri ve
isyanlara katılmayan diğer şeyhler Türkiye'nin dört bir
yanına sürgün edildi. Kürdistan dışına sürgün edilen ve
mülklerine el konulan şeyhlerin ve ailelerinin gerek
birbirleriyle. gerek halkla bağları uzun süre
engellendi. Bu süre içinde iyice muhtaç ve pişman duruma
düşürülen bu şeyh aileleri Demokrat Parti sürecinde
çeşitli biçimlerde uzlaşmaya ve işbirliğine çekilerek
sistemin yedeğine alındılar.
Bu dönemde
cumhuriyet karşısında muhalif pozisyonda olan sadece
bazı Kürtler değildi. Yeni yönetimin kazanacağı
özellikler konusunda M. Kemal ile aynı görüşte olmayan
değişik kesimler de vardı.
Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi komutanlar, Halide
Edip, M. Akif gibi yazarların da içinde yer aldığı, katı
ulusalcılık ve laiklik yanlısı olmayan, ekonomide
liberal, idari düzeyde ademi merkeziyetçiliği benimseyen
kesim; muhalif kesimler içinde politika ve diplomasi
yeteneği olan, iktidara oynayabilecek kesimi
oluşturmaktaydı ve süreç içinde doğal olarak Kürtlerle
ilişkileri gelişmişti. Nakşibendi şeyhleriyle ilişki
içinde olan bu kesimler bunun faturasını Şeyh Sait
İsyanından sonra ödeyeceklerdi. Bunlar tarafından
kurulan ve Cumhuriyet Halk Fırkasına alternatif olan
Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası Şeyh Sait İsyanıyla
bağı olduğu gerekçesiyle kapatılacak, içlerinde Kazım
Karabekirin de bulunduğu bir çok kişi soruşturmaya
uğrayacak, uzun yıllar yasaklı ve zanlı olarak
tutulacaktı. İlerleyen yıllarda Türkiye
siyasetindeki muhafazakar, sağ çizgiyi oluşturan bu
kesim 1925 sonrası bastırılan Kürt egemen kesimlerinin
yeniden siyasete çekilmesinde de birinci derecede rol
alacak; Nakşibendiler Demokratik Parti iktidarıyla
birlikte oligarşik karaktere bürünen sisteme bunlar
aracılığıyla dahil edileceklerdi.
1945-1980
Modern Siyaset ve Nakşibendilik
Osmanlıda yerel otoriteyi oluşturan ve dini otoriteye
yaslanan Türkiyedeki çeşitli kesimlerin genç
cumhuriyete karşı hoşnutsuzlukları kendini kimi
isyanlarla ortaya koysa da bunlar, bastırılarak tasfiye
edilmişti. Bu rahatsızlıkların dile getirilmesinde de
Nakşibendi şeyhleri başı çekiyordu ve bunların bağlı
bulundukları ocaklar Kürdistanda bulunuyordu. Kürt
isyanlarının ezilmesiyle birlikte bu kesimlerin direniş
gücü de kırıldı. 1950lere kadar yeni cumhuriyeti kendi
temellerini oluşturma çabası belirledi ve bu yoğun
baskılar, yasaklar, zaman zaman katliamlara varan
uygulamalar eşliğinde yürütüldü. Dolayısıyla Türk ve
Kürt halkında derin tepkilere ve hoşnutsuzluklara yol
açtı. 1945te çok partili sisteme geçen Türkiyede CHF
içinden ayrılan bir kesimin kurduğu Demokrat Parti kısa
sürede cumhuriyetin uygulamalarından rahatsız olan
kesimlerin buluştuğu bir platforma dönüştü.
Bu kesim yeni
palazlanan Türk burjuvazisinin dışa açılma, devletin
denetiminden çıkma, ordu ve bürokrasinin koyduğu
yasakları kırma gibi tüm arzularını ifade ediyordu;
fakat sadece bununla sınırlı kalmıyordu. Osmanlı
sürecinde egemen kesimleri oluşturan
ayan-eşraf-tüccar-şeyh-ağa-aşiret reisi gibi geleneksel
kesimlerin de temsiline soyunuyordu. DP kısa zamanda
Cumhuriyetin kuruluşuyla statüleri sarsılan, çıkarları
bozulan, istediğini bulamayan, üzerine gidilen tüm
kesimlerin buluştukları bir odak oldu. Batıcı ve sözde
modern söylem yerine geleneksel söylemi dillendiren,
ekonomide liberalizmi öven ve öteden beri süren
reformcu-gelenekselci çatışmasında, gelenekselci çizgiyi
temsil eden DP, Kemalistler ve CHPye karşı tüm
geleneksel ittifak güçlerini uyandırdı, harekete
geçirdi. Nakşibendi şeyhleri de bu temelde yeniden ilgi
odağı oldu. Kürdistandaki egemen yapıyı oluşturan
Nakşibendi şeyhleri, aşiret reisleri ve toprak
ağalarının çoğunluğu bu yeni partiyi destekledi.
Faaliyetleri yasaklanan fakat Kürt halkı üzerinde manevi
otoritesi süren şeyhler çok partili sisteme geçişle önem
kazanmaya başladı. 1946
seçimlerinde bin bir hile, yasak ve baskı ile önü
alınabilen DP, 1950 seçimlerinde büyük bir oy farkıyla
seçimlerden birinci parti olarak çıktı.
Türk Siyasetinin Değişmez Aktörleri Şeyhler;
Nakşibendi şeyhleri çok partili sisteme geçilmeyle
başlayan iktidar mücadelesinin değişmez aktörleri
oldular. Etkiledikleri kesimler aracılığıyla bölgesel
siyasetin nabzını tutan şeyhler için bu yeni bir süreç
anlamına geliyordu. Bunu hızla değerlendirmeye koyulan
şeyhler hiç bir kural tanımıyordu. Başarısız isyanlarla
yıkıma götürdükleri Kürt halkını yeni süreçte en gerici,
sağcı, inkar ve imhacı partilere peşkeş çekmeye
koyuldular. Türkiyedeki iktidar mücadelesinde büyük
önem taşıyorlardı ve sağcı partiler kitleleri etkilemek
için bunlarla ilişkileniyordu. Nakşibendi tarikatı
merkezi yapısı dağılmış, çeşitli kollara bölünmüş,
etkinlikleri yasaklanmış ve zayıflamış halinden çıkarak
tekrar güç olmaya başladı. Osmanlı içinde halife sultana
dayanarak Kürtler üzerinde; Kürtlerin isyan
potansiyelini kullanarak halife sultan üzerinde etkili
olan ve kendilerini böyle bir denklem üzerinde yaşatan
Nakşibendi şeyhleri, yeni süreçte bu gerici ittifakın
propagandasını yapmaya, bunun aracılığıyla kendi varlık
koşullarını sağlamlaştırmaya, bunun zihni, ekonomik,
kültürel, örgütsel zeminlerini güçlendirmeye giriştiler.
Bu, toplumda gerici ideolojilerin, geri örgütsel-sosyal
ilişkilerin ve yapıların korunması, aydınlanmanın ve
çağdaşlaşmanın da engellenmesi anlamına geliyordu.
Halife sultanla kurulan çıkar dengesinden daha geri de
olsa, yeni bir denge böylece kurulmuş oldu. Kürtlerin
oylarını yönlendirmeleri karşılığında yavaş yavaş
belirginlik kazanan oligarşik yapı içindeki statüleri
belirlendi. Yönlendirilen oy oranı dağılan ve merkezi
yapısını kaybeden tarikatın temsilini yapan şeyhlerin bu
yapı içindeki yerini tayin eden önemli bir veri
oluyordu. Burada kurulan dengeye Kemalistler de onay
vermekte sakınca görmediler. Zira bütün dinamikleri
darbelenen ve dağıtılan Kürtlerin en geri ideolojiler
içinde tutulması, en geri sosyal, kültürel, ekonomik
yapı ve ilişkilere mahkum edilmesi tam da istedikleri
gibi inkar ve imha politikasına en büyük desteği
veriyordu. Bu çerçevede etkili tarikat çevreleriyle ve
cemaatlerle ilişkiler gelişti, bunların faaliyetlerine
göz yumuldu, destek sunuldu. Örneğin Abdülmelik Fırat
yaşı tutmadığı ve Şeyh Saitin torunu olduğu halde
yasalarla oynanarak milletvekili yapıldı. Bu aile
ilerleyen yıllarda sağ partilerin, 70li yılların
ortalarından itibaren de İslamcı siyasal partilerin
içinde yer aldı. Bunlar adına Kürt halkı içinde siyaset
yürüttü.
Bazı Nakşibendi şeyhleri işi MHP taraftarlığına kadar
vardırdı. Menzil cemaati lideri olan Şeyh Muhammed Reşit
Erol uzun yıllar MHPyi destekledi. MHP bölündükten
sonra ise Muhsin Yazıcıoğlunun BBPsini destekledi.
1972 yılından, öldüğü 1993 yılına kadar; 21 yıl boyunca
Türkiye ve Kürdistandaki ilerici devrimci hareketlere
karşı faşist-ırkçı yapılara destek verdi.
Şeyh Şahabeddin ve Muhammed Şirin ile birlikte 1913te
ayaklanma düzenledikleri için Bitliste idam edilen Şeyh
Seyyid Alinin torunu Kamran İnan bir diğer örnektir.
Bunlar daha da çoğaltılabilir fakat özü itibariyle şu
belirtilebilir; Çoğunluğu ırkçı-faşist-gerici partilerin
Kürdistandaki dayanağı oldular, inkar ve imha
politikalarının bir numaralı aracı haline geldiler.
Türkiyede devrimci demokratik gelişmeye karşı
gerici-faşist dalganın yaratılmasında büyük rol
oynadılar.
Kürdistanda şu veya bu biçimde isyanlarda yer almış,
sürgüne gönderilmiş, soruşturmaya uğramış, üyelerinden
bir yada birkaçı idam edilmiş bir çok Nakşibendi ailesi
DP ile oluşan gerici koalisyon içine girdi. Cumhuriyete
karşı geliştirdikleri isyanların milli yanlarını hiç
hatırlamadılar. Milli kimliklerini müritlerinden önce
unuttular. Üstüne üstlük milli kimliğin unutulması, ağza
bile alınmaması için her türlü yolu denediler. Kürt
toplumu içinde kendilerinden başka bir otorite ve temsil
gücünün çıkmasını engellemek için her şeyi yaptılar.
Kürdistan toplumunu kendilerini temellendirdikleri
feodal İslam ideolojisinin en geri formu içinde
tutabilmek için her tür yeniliğe kapadılar. Kokuşmuş,
kimlik-kültür gibi değerlerinden kopmuş, çağ dışı
düşünüş ve ilişkilerin yaşandığı toplum gerçeğinin
ortaya çıkması böyle gerçekleşti.
Kürdistandaki gelişim seyri böyle bir içerikte
gerçekleşen Nakşibendiliğin Türkiyede de izlediği bir
gelişme eğrisi olmuştur. Kürtlerle ittifak kurdukları ve
cumhuriyete karşı fiil işledikleri gibi gerekçelerle
daha cumhuriyetin ilk yıllarında tasfiye edilen muhalif
kesimler içinde yer alan çeşitli Nakşi kolları vardı.
Bunlar geliştirilen baskı politikaları karşısında uzun
bir süre sindi ve sessizliği tercih etti. Cumhuriyetin
tekke ve zaviyeleri kapatması, hilafeti kaldırması,
medrese eğitimine son vermesi ve Latin alfabesine
geçmesi yine tarikatları yasadışı sayarak bunlara ait
vakıf, han, arazi gibi taşınmazlara el koyması bu
kesimleri oldukça zorladı. Ağırlıkla ellerindeki
mülkleri koruma çabasına giren bu kesimler 1950lere
kadar esas olarak böylesi bir pozisyon içinde kaldılar.
Cumhuriyet kurulduğunda bu Türkiye için tabandan
feodalizme karşı yükselen özgürlükçü bir tepkinin ürünü
olarak ortaya çıkmadı. Yayılmacı amaçlarla Almanyanın
yanında savaşa giren ve yenilen Osmanlının enkazı
üzerinde yine halkın değil, eski Osmanlı subay ve
bürokratlarının öncülüğünde kuruldu. Zoraki, üstten ve
batıcı bir karakterde gelişen cumhuriyet gerçeği toplum
tarafından uzun süre sahiplenilmedi. Dolayısıyla
cumhuriyetin kurumlarının ideolojisinin ve önderi olarak
M. Kemalin toplumsal Önderlik rolü çok kabul görmedi.
Bu nedenle öncesinden varolan geleneksel kurumlar,
ideolojiler bütün bastırmalara karşın varlıklarını
korudular. Osmanlıdaki gibi resmi bir statüde faaliyet
göstermediler ama ortadan da kalkmadılar. Bazıları
dönüşerek, bazıları geri çekilip uygun koşulları
gözeterek, bazıları kendilerini yeni koşullara
uyarlayarak varlıklarını bir biçimiyle sürdürdüler.
Tarikattan Cemaate Siyaset Sarmalı
Nakşibendi ocaklarının kendilerini sürdürmede en fazla
kullandıkları sosyal form olarak cemaatler göze çarpar.
Tarikata göre oldukça gevşek ve gönüllülüğü ifade eden
cemaat zemininde kendini sürdüren ilişkiler; ilk başta
savunma reflekslerinin hakim olduğu, karşılıklı
dayanışma ve yardımlaşma yönü ağırlıkta olan
ilişkilerdir. Bu çekinik duruş giderek aktifleşecektir.
Devlet içinde olanaklar ortaya çıktıkça bundan
yararlanmayı esas alan cemaatler özelikle 1950lerden
sonra atağa kalkmışlardır. Kürdistanda şeyhlik ve
tarikat gerçeği yasağa! karşın fiili olarak varlığını
sürdürür, dahası bu konuda devlet tarafından da
desteklenirken; batıda ortaya çıkan kapitalist
sınıflaşma, kentsel nüfusun artması, burjuva anlamda
kısmi de olsa bir aydınlanmanın yaşanması, tarikat tipi
bir örgütlenmeden ziyade cemaatleşmeye oldukça elverişli
koşullar ortaya çıkarmıştır. İçinde bir çok uğraşıyı,
mesleği, işkolunu ve faaliyeti içeren cemaatler
vasıtasıyla Nakşibendi öğretisi ve şeyhleri toplumsal
Önderlik misyonunu yürütmüşlerdir.
Uzun bir süre sinen ve sessizlik içinde kalan bu
çevreler için DP iktidarı gerçek anlamda bir milattır.
Bu cemaatler özellikle 1950den sonra çeşitli biçimlerde
siyasi partilere etki ederek, devlet olanaklarına
uzandılar. Ucuz kredi, ihale gibi olanaklarla ekonomik
olarak bir gelişme trendi yarattılar. Bu 1950-70 arası
küçük ve orta ölçekli işletmecilik şeklinde seyrederken;
1970-80 arasında orta ölçekli yer yer de büyük ölçekli
işletmelere dönüşmüş, 1980 sonrası ise her bakımdan
tekelleşmenin yaşandığı, İslamcı sermayenin ortaya
çıktığı bir dönem olmuştur.
Batı ve ABDye bağımlılık temelinde liberal ekonomiyi
savunan, işbirlikçi-komprador burjuvazinin temsilcisi
Demokrat Parti, iktidara gelebilmek için dini çevrelerle
yoğun bir ilişki içine girmiştir. Bu süreç Kürdistanda
olduğu gibi Türkiyede de kabuğuna çekilen Nakşibendi
topluluklarının cemaatler biçiminde ortaya çıktığı bir
süreçtir. 1945-1980 arası olarak bölümlenebilecek bu
dönemde ilkin DPyi sonra aynı geleneğin temsilcisi
Adalet Partisini desteklediler. 1970lere kadar
siyasete katılımları sağ partileri destekleme biçiminde
olurken, 70lerden sonra İskender Paşa dergahı şeyhi
Esat Coşanın teşvikiyle önce MNP, sonra MSP ve ardılı
olan siyasi partilerle kendi siyasal kurum ve
geleneklerini yaratmaya yöneldiler.
Bu dönem alt düzeyde de başlasa giderek büyüyen dış
ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu. Suudi Arabistan,
Mısır gibi ülkelerdeki değişik İslamcı çevrelerle
derinleşen ilişki tarzı, Avrupadaki örgütlenme
çalışmaları bu dönmede başladı.
İki kutuplu dünya gerçeği içinde ağırlıklı olarak
sosyalist sisteme karşı konumlandırılan İslamcı
hareketler gibi Türkiyedeki Nakşiler de
devrimci-demokrat hareket karşısında yer aldı. Tüm
dünyada din olgusunu usta bir biçimde devrimci
hareketlerin önüne diken emperyalist sistem bunu en iyi
Türkiyede uyguladı. Yeşil Kuşak Projesi kapsamında
konumlandırılan İslamcı hareketler ve tarikatlar
içerisinde yer alan Nakşibendi tarikatı bu dönemde
sadece ekonomik olanaklarını artırmakla kalmadı bunun
yanı sıra siyasal, kültürel, diplomatik olarak önemli
bir düzey yakaladı, tecrübe ve birikim açığa çıkardı.
Kürt ve Türk toplumunda yükselen ulusal ve demokratik
mücadelenin önünü alamayan oligarşik devlet,
cumhuriyetin ilkelerine ters düştüğünü ve ilk fırsatta
iktidarı elinden alacağını bildiği halde bu kesimlerin
desteğini sağlamak için her türlü tavizkar tutumu
sergiledi. Sunulan bu zeminde hızla örgütlenmeye koyulan
bu çevrelerin yarattıkları ilk örgütlenme, devrimci
demokratik harekete karşı mücadele eden Akıncılar
oldu. Ülkü Ocakları milliyetçi ve şoven söylem altında
devrimci demokratik harekete saldırırken; bunlar da
İslami söylem altında aynı saldırgan tutum içine
girdiler. Gerçekleştirdikleri saldırılarda binlerce
devrimci demokrat insan öldü, bir o kadarı sakat kaldı.
Türkiye ve Kürdistanda demokrasi mücadelesinin kaosa ve
kargaşaya getirilerek provoke edilmesinde büyük rol
oynayan bu kesimler giderek denetimden çıkarak şeriat
devleti amacına yöneldi ve bunu açık açık dillendirir
oldular. Bu söylemlerinin gereği idi ve zeminini
bulduğunda hızla yeşerecekti. 12 Eylül Darbesine
gelindiğinde bu kesimler önemli bir toplumsal kesim
üzerinde etkinlik kurmuş bulunuyordu. 1980de belli bir
sınırlamayı yaşasalar da, cuntanın toplumsal meşruiyet
edinme ve cumhuriyeti Türk-İslam sentezi çerçevesinde
bir ideolojik temele kavuşturma çabası yine toplumsal
dinamikleri (sol-Kürt) etkisizleştirmek için dini
ideolojinin öne çıkarılması, bunlar için gelişme
olanakları ve zeminini sonuna kadar açtı.
Nakşi olduğu bilinen Özalın 1983te başbakanlığıyla
başlayan süreç, Nakşibendi çevreleri için altın
dönemdir. ANAPın bir siyasi eğilimler koalisyonu olduğu
çokça tartışıldı fakat Nakşi cemaatlerinin bir
koalisyonu olduğu fazla öne çıkmadı. İstatistikler
incelendiğinde İslamcı sermayenin en fazla bu dönemde
geliştiği, cemaatlerin sosyal, eğitsel, kültürel
kurumlaşmalara en fazla bu dönemde giriştiği; yurt,
okul, kreş, vakıf vb. aracılığıyla Türkiye ve
Kürdistanın boydan boya kuşatıldığı görülecektir.
Kürt Özgürlük Hareketi Ve
Nakşibendi Gerçeği;
Kürdistanda
Nakşibendi tarikatı çok geri bir ideolojik gerçeğe
dayandığı ve varlık koşullarını geri bir toplumsal zemin
üzerine kurduğundan dolayı bölge egemen güçleri
tarafından kullanılmaktan kurtulamamıştır. Osmanlıdan
sonra diğer emperyalist güçler ve bölge gerici
devletleri bölgedeki egemenliklerini kalıcılaştırmak ve
süreklileştirmek için ihtiyaca göre bu tarikatı
kullanmakta fazla zorlanmamışlardır. Bu tarikatın yy.ın
başında Kürt halkını soktuğu konum bir İngiliz
diplomatının ifade ettiği gibi, yağlı paçavradır.
Bölgede kimin kimle sorunu varsa tutuşturup üzerine
attığı yağlı paçavra! Toplum üzerindeki etkileri ve
harekete geçirdikleri isyan gücüyle dikkate alınmayı
gerektiren konumlarını ailesel çıkara tahvil eden
Nakşibendi şeyhleri, 20. yy. gerçeğinde bunun bir adım
bile ötesine geçememişlerdir.
Başlangıçta
Suudi Arabistanda çıkan ve Arap milliyetçiliği
biçiminde gelişme gösteren Vahhabi hareketini bastırmak,
daha sonra Sovyetlerde gerçekleşen Ekim Devriminin
bölgeye etkilerini engellemek ve ona karşı mücadele
etmek için gerici, yedek bir güç olarak rol oynamıştır.
Yine 1979 yılında İranda gelişen ve başarıya ulaşan
İran İslam Devriminin bölgeye sıçramaması ve tecrit
edilmesi için de bu tarikat işbirlikçi temelde
emperyalist güçlere hizmet etmiştir. Son ve en önemli
hizmetini ise Kürdistanda gelişen Kürt Özgürlük
Hareketinin ezilmesi temelinde vermiştir.
Bu
coğrafyada tarihin hiç bir dönemi ile
karşılaştırılmayacak kadar ekonomiden, sosyal ve ulusal
kimliğe, kültürel şekillenmeden dini ve ahlaki yaşayışa
kadar her şeyine müdahale edilip sömürgecilikten de
öteye bir konumda bırakılan bir gerçeklik söz
konusudur (25)
Bu konumun
sorumlularından biri Nakşibendi Tarikatıdır. Kürt
Özgürlük Hareketine karşı çıkarken de bu zeminin
korunması esas alınmıştır. Bu yanıyla gerici ve
işbirlikçi bir konum tercih edilirken, Kürt Özgürlük
Hareketiin gelişimine paralel içine girilen tutum artan
bir saldırganlık olmuştur. Önceleri karşı propaganda
yürüten bu çevreler giderek işi ajanlık-muhbirliğe,
ilerleyen süreçte ise devlet güçlerini bile gölgede
bırakan bir silahlı saldırganlığa kadar vardırmışlardır.
Halk arasında, Hizbul-kontra olarak adlandırılan
cinayet şebekesi bu yaklaşımın ürünü olarak ortaya
çıkmıştır.
1984 15 Ağustos Atılımı sonrasında gelişen
Kürt Özgürlük
Hareketine karşı devlet
elindeki tüm imkanları harekete geçirirken, devletten
daha fazla kaygı duyan bir kesim Kürt egemen güçleri
oldu. Bunlar zaman geçirmeden tüm gerici güçlerle
işbirliği içinde PKKnin gelişimini engellemeye
koyuldular. Koruculuğun yaygınlaştırılmasında, ajan
şebekelerinin oluşturulmasında, Ulusal Demokratik
Hareket aleyhine propaganda
yapılmasında önemli bir rol oynadılar. Cevheri, Aksu,
İnan, Bucak, Zeydan vb. aşiret ağaları, Nakşi şeyh
aileleri doğrudan Kürt Özgürlük Hareketi
karşısında mevzilendiler.
Bunların siyasetteki temsilcileri Kürt Özgürlük
Hareketine karşı mücadele
sürecinde iç işleri, dış işleri, adalet bakanlığı gibi
devletin en önemli mevkilerinde yer aldılar.
Bulundukları partilerin politikalarının belirlenmesinde
ileri düzeyde söz sahibi olmalarına karşın inkar ve imha
politikasının aşılmasında, Kürt sorununun çözümü ve
demokrasinin geliştirilmesi doğrultusunda tek bir söz
sahibi olmadılar. Dahası kirli savaşın acımasız ve vahşi
yöntemlerle yürütülmesi için uğraştılar.
Türkiye ve Kuzey Kürdistanda genel gelişim çizgisi
böyle bir seyir izleyen Nakşibendilik, Kürdistanın
diğer parçalarında biraz daha farklı bir süreç izledi.
Güneyde kendini KDPde merkezileştiren Nakşi çizgisi,
Kürt dinamizminin gelişimini engelleyerek varlığını
sürdürme yaklaşımını esas aldı.
Küçük Güney ve Doğu parçaları bunlar eliyle
etkisizleştirildi. Ulusalcılığın gelişmesine ket
vurulduğu gibi Kürt toplumunda yeni düşüncelerin, modern
örgütlenmelerin, çağdaş sosyal ve kültürel özelliklerin
gelişmesi engellendi. Geri geleneksel yapının devamı
için her türlü ilerici çabanın karşısında, gericiliğin
yanında olundu.
İsyanlar yenildikten sonra, Kürt egemenlerinin
iradeleri kırılmıştır. Kendilerinde yeni bir isyan gücü
bulamayan Kürt egemenleri özellikle 20. yy.ın
ortalarından itibaren kendi aşiretinin sınırlarını
aşmayan ayrı devlet, ulusalcılık, bağımsızlık vb.
hayalleri içlerine gömerek daha gerçekçi bir
politikaya yönelmişlerdir.
İçte çağdaş her türlü gelişmeyi engelleme,
engelleyemiyorsa denetim altına alma, saptırma; Kürt
halkının sahip olduğu coğrafi, kültürel zenginliği
pazarlayarak ranta çevirme, yine Kürdü çok ucuza her işe
koşturarak kendilerini yaşatma bu politikanın temel
özellikleri olarak sıralanabilir. Kürt halkını hamal,
kendilerini sahibi gören bu kesimler böyle bir yaklaşımı
esas aldılar. Dolayısıyla 20 yy.da bu biçimde kurulan
dengeyi bozacak her türlü girişimin karşısında oldular.
Geneli Nakşibendi olan Kürt egemen güçleri dini
otoritelerini hızla ekonomik, siyasi çıkara tahvil etme
çabasına giriştiler. Kürt halkı üzerindeki sömürgeci
politikalara da bu kıstaslara göre yaklaşım gösterdiler.
1960ların ortalarından itibaren yeni düşüncelerin
Kürdistana girmesi karşısında panikleyen bu kesimler
dini propagandayı öne çıkararak en büyük anti-komünist
olmuşlar, yine hızla ortaya çıkan örgütleri denetimleri
altına almaya girişmişlerdir. 1970lerin sonlarına doğru
denetim altına alınarak kullanılmayan Kürt örgütü yok
gibidir. Bunların neredeyse tümü, denetime alınamayan
Kürt
Özgürlük Hareketine karşı
kullanılmıştır. Siyasi yaşamlarında sömürgeciliğe ve
uzantısı sivil faşistlere yönelik ciddi hiç bir eylemi,
yönelimi olmayan yine hiçbir amaç etrafında birlik ve
ittifak kuramayan, tek tek Apocu Hareket karşısında
etkili olamayan DDKD, KUK, ÖZGÜRLÜK YOLU gibi Kürt
örgütleri bunların zoruyla, Ulusal Demokratik Güç
Birliği (UDG) adıyla bir araya getirilip Kürt
Özgürlük Hareketine
saldırtılmışlardır.
1984 15 Ağustos Atılımı sonrası
Kürt Özgürlük
Hareketine alternatif olarak
önleri açılan, teşvik edilen Nakşi cemaatleri mevcut
geri zemin üzerinde hızla örgütlenmeye başladılar.
PKKnin engellenmesi karşılığında kendilerine hem imkan
sağlandı, hem göz yumuldu. Özgürlük eğiliminin
durdurulamaması üzerine kontr-gerilla yöntemlerinin
devreye sokulduğu 1987lerden itibaren bu çevreler de
Hizbullahı örgütlemeye koyuldular.
Türkiye, 1988/93 arasında zirveleşen
Kürt Özgürlük
Hareketiyle, halk
serhildanları yanında gerilla güçlerinin de kapsamlı ve
büyük eylemlerine tanıklık etti. Devleti bir siyasal
çözüme çekme amacıyla 1992de gerçekleşen I. Ateşkesin
toplum ve devlet üzerindeki etkileri büyük oldu. Özalın
bu noktada siyasal çözüme meyletmesi bilindiği gibi
kendisinin de sonu oldu. Özal Ailesi sahipsiz kaldı.
Nakşi cemaatlerinin hiç biri sahip çıkmadı.
Dolu dizgin başlatılan kirli savaş içinde Nakşiliğin
korumaya çalıştığı, dayandığı geri toplumsal zeminde
Nakşibendi din adamlarının eğitip, örgütlediği katiller
bilinen Hizbullah eylemlerine başladı. Binlerce
yurtsever bu şartlandırılmış ve çeşitli vaatlerle
kandırılmış katil sürüleri tarafından katledildi. Aynı
dönem bir başka Nakşi çevresi egemenliği altında ve
mülkü saydığı topraklarda Türk ordu güçleriyle birlikte
gerilla avına çıkıyordu.
Tuzaktaki Devlet
1950lerden
itibaren oligarşikleşen ve kuruluş mantığından adım adım
uzaklaşan cumhuriyet gerçeğini kendi karşıtlarıyla
mücadelesi boyutunda gözlediğimizde 1950yi yenilgi ve
karşıtına dönüşme tarihinin başlangıcı olarak da ele
alabiliriz.
Türk ve Kürt
geleneksel önderliklerinin buluştukları bir zemin olarak
DP, Menderesin ötesinde şifreleri, sembolleri, kodları
ve amaçları sembolize eder. 20
yy.a modern bir
cumhuriyetle başlamak elbette ki, çağdaş bir
yaklaşımdır. Kemalizm bu anlamıyla bir gelişme çizgisi
ortaya koymuştur. Toplumsal sınıf ve tabakalar içinde bu
çizgiye sahiplenecek kesimler de vardır. Fakat gerek
Kürt isyanları, gerek II. Dünya Savaşına yol açacak ve
ancak orada çözüme (o da kısmen) kavuşturulacak dünyasal
kriz, gerekse de bölgenin çok çelişkili yapısı
karşısında dondurulan Kemalist yaklaşım cumhuriyeti
güçsüz bırakmıştır.
1960-70li
yıllar Türkiyesi bunun sonuçlarıyla çalkalanmıştır.
Cumhuriyetin halkçı, devrimci ve bağımsızlıkçı
özelliklerini sahiplenen kesimler bu özelliklerin
geliştirilmesini ister ve bu anlamıyla cumhuriyeti
büyütmeye güçlendirmeye demokratikleştirmeye çalışırken,
İslami söylem-kültür-gelenek çerçevesinde yaşayan
geleneksel kurum ve ilişkiler (şeyh, pir, tarikat,
cemaat, vb.) etrafında kümelenen kesimler de kendi yeni
dönem ilişki, örgüt, program, amaç, hedef tartışmalarını
yürütmüş ve adım adım bir düzey de yakalamışlardır.
1960ların sonu ve 1970li yıllar bu gelişmenin sürdüğü
yıllardır.
Devlet,
-esasta da ordu- savunma refleksi içinde tüm
ilerici-devrimci-demokratik istem ve talepleri karşısına
alır, adım adım zaten zayıf olan cumhuriyetin
temellerini tüketirken; bu kesimler büyümelerini
sürdürmüşlerdir. Devlet, ilerici, devrimci kesimlerle
vuruşturulmuştur. Devlet, sol ile vuruşturularak,
uğraştırılarak dikkatlerin kendi üzerlerine toplanması
engellenmiştir. Devlet muhtaç durumuna düşürülmüştür ve
güya devletin yanında imiş gibi bir görüntü sunulmuştur.
Oysaki Kemalist cumhuriyete en az ilerici-devrimci
güçlere olduğu kadar düşmandırlar zira altı yüz yıllık
iktidarlarına Kemalist cumhuriyet son vermiştir.
Devlet
içindeki uzantılarıyla devletin sola karşı korkularını,
duyarlılıklarını besleyerek, büyüterek, tahrik ederek
onu sağa çekmişler, içten içe özünü boşaltmışlar ve
günümüze kadar ki yol haritasına bakıldığında görüleceği
gibi savunma konumuna itmişlerdir.
1970li
yıllar, devletin sol ile vuruşturulduğu yıllar olurken
1980 sonrası özellikle 15 Ağustos 1984 sonrası devletin
Kürtlerle vuruşturulduğu yıllar olmuştur. Devletin Kürt
halkına karşı derinleşen bir inkar ve imha siyasetine
yönelmesi, bin yıla varan beraberliğe, zor yıllarda
yaşanan dayanışma ve kardeşliğe uymayan bir zorbalığa
çekilmesinde Nakşibendi tarikatında ifadesini bulan Türk
ve Kürt geleneksel önderliğinin rolü büyüktür.
Gelişmelerini
Kürt-Türk çatışmasına endeksleyen ve oluşan ortamı
kullanarak güçlerini artırmayı temel politik ve ekonomik
yaklaşım olarak esas alan bu kesimler Özalın çözüme
yönelmesi karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlardır.
Özalın Federasyonda tartışılabilir noktasına varan
bir çözüm arayışına girmesi bu kesimlerin büyük
tepkisine neden olmuştur. Zira en büyük yarasını saracak
ve her alanda gelişme temelinde atağa kalkacak bir
cumhuriyette böylesi çağ dışı anlayış ve kurumların yer
bulamayacağı açıktır. Tarikat çevreleri böyle bir
süreçte kendilerine yer bulamayacaklarının
farkındadırlar.
Bundan
hareketle Kürt sorununda topyekün özel savaşa yönelme,
inkar çizgisini imha boyutunda derinleştirme de çaba
sarfedilirken; Kürt hareketleri içinde de ilkel
milliyetçi çizginin gelişip güçlenmesi için çaba içine
girilmiştir. Devlet ve Türk kamuoyunda ırkçı-şoven bir
milliyetçiliğin azdırılması için her tür gayret
gösterilmiştir. Kürt hareketi içinde yer alan aristokrat
ağa-şeyh kökenli Nakşi aileleri kanalıyla politika,
taktik, ilişki, ittifak ve birlik gibi konularda ilkel
milliyetçi çizgi geliştirilmek istenmiş, bu biçimde bir
yönlendirme, kontrol altına alma amaçlanmıştır. Bunun
gerilla içine taşırıldığı ve adeta bir savaş çizgisine
dönüştürüldüğü Şemdin Sakık gerçeğinde aşikardır. Bu
çizginin Kürt Özgürlük Hareketi bünyesinde yarattığı
tahribatlar Sayın Öcalan tarafından ortaya konulmuştur.
Kürt Özgürlük Hareketi içindeki her tür gericiliği,
ilkel milliyetçi bir Kürtlük temelinde bir araya
getirerek uzlaştıran Şemdin Sakık, bunu Kürt Özgürlük
Hareketinin tümüne mal etmek istemiştir. Bu anlamıyla
geleneksel Kürt önderliğinin çağdaş Kürt hareketi ve
onun önderliğine yönelttiği en büyük saldırılardan
biridir. Kürt Özgürlük Hareketi Önderliğinin yürüttüğü
mücadele ile Ş. Sakık şahsında deşifre edilen ve
etkisizleşen geleneksel gerici Türk-Kürt egemenlerinin
dayatmasıdır.
Devlet ise ne
yazık ki, Kürt Özgürlük Hareketi kadar sağduyulu ve
nereye çekildiğini anlayacak bir duyarlılık içinde
olmamıştır. Devletin resmi, gayri resmi güçlerinin bile
savaşta içine girdikleri sınırsızlık yeterli görülmemiş,
Nakşi koalisyonunun vurucu gücü olan Hizbullah devreye
sokulmuş, savaşın derinleştirilmesi için her türlü
vahşet ve kural tanımazlık sergilenmiş, devlet büyük
suçlara çekilmiştir. Diğer tarafta ise Kürt Özgürlük
Hareketiyle çatışma ortamında bu gerici koalisyon her
sektörde, her alanda kurumlaşma, örgütlenme,
sistemleşme, bunun uluslar arası ilişki ve ayaklarını
oluşturmada muazzam mesafeler almıştır.
Kürt ayağını
da oldukça etkili kullanan ve bunların eliyle
Hizbullahı devreye koyan Nakşi tarikatı, Kürt Özgürlük
Hareketinin bütün oyunları bozan, bölgesel alt-üst
oluşlara yol açabilecek gelişimi karşısında bölgesel ve
uluslar arası gericilikle birlikte komploya yönelmiştir.
Devletin komploya çekilmesi ve arkasından başlayacak bir
iç savaş temelinde tüketilerek teslim alınması, olası
direnme noktalarının Hizbullah vb. silahlı güçlerle
tasfiye edilmesi bu plan kapsamında ele alınmıştır.
Hizbullah bu nedenle özellikle 1996 sonrasında hızla
silahlanma, kontrol dışı örgütlülüğünü geliştirmeye
girişmiştir.
Uluslar arası
komplonun birinci safhası bilindiği gibi başarılı oldu.
Ortadoğudan çıkarılan Özgürlük Hareketi önderliği
korsanca bir biçimde Türkiyeye teslim edildi. Hesaplara
göre sayın Öcalan klasik direnişçilik temelinde
direnecek, kendiyle birlikte Türk ve Kürt halklarının
arasında yüzlerce yıl sürecek bir iç savaşı
başlatacaktı. Fakat her zamanki gibi sayın Öcalan oyunu
bu noktada bozdu ve yeni bir süreci başlattı.
AKP VE
NAKŞİBENDİLİK
Her ne kadar
parti görünümü sunsa da, hükümeti oluşturan AKP bir
tarikat koalisyonudur. Nakşibendi tarikatının çeşitli
kollarının kendi içinde gerçekleştirdiği koalisyonun
yönettiği Türkiye, değişim sürecini Nakşibendi tarikat
koalisyonu olan AKP ile karşılamıştır. Kendi içinde
yaşayacağı değişim sadece kendi içiyle sınırlı kalmayıp,
bölge gerçeğine önemli bir etkide bulunacak Türkiye,
askeri, ekonomik ve siyasi konumuyla bölge içinde önemli
bir yere sahiptir ve bunu bölgenin şekillenmesinde en
etkili bir biçimde kullanma arzusu vardır. Fakat ABDnin
Irak müdahalesinde görüldüğü gibi jeo-stratejik
konumunun abarttığı kadar olmadığı, aksine bir sorun
haline geldiği, değişen dünya gerçeği karşısında
değişmek zorunda olduğu ve küreselleşen sermayenin
dünyanın kalbi olan Ortadoğu'da Türkiye'nin statükoda
direnişini bir sorun olarak algıladığı ve aşmak isteği
görülmektedir.
Büyük bir
kambur haline gelen bölge statüsü, küresel sermayenin
öncülüğünü yapan ABD tarafından yeniden düzenlenme
sürecine alınmıştır. Türkiyenin jeo-stratejik konumunu,
kaynaklarını, bölgedeki etkinliğini vb. öne çıkararak bu
gidişatı engellemeye, olmazsa en az değişimle atlatmaya
çalıştığı görülmektedir. Türkiyeye rağmen bölge
düzenlenmeye başlanmıştır. Şimdi Türkiye bir yol
ayrımındadır, ya iç dinamiklerine dayanarak
demokratikleşip yükselen bir güç konumuna geçecek ya da
giderek istikrarsızlığın, çatışma ve çelişkilerin,
kamplaşma ve kutuplaşmalara yol açarak tehlikeli bir
belirsizliğe yuvarlanacaktır. Bu yol ayrımındaki
belirleyici husus ise Kürt sorununa yaklaşımıdır.
Bölgede
değişimin diğer bir yanını oluşturan emekçi halklar
cephesinin en örgütlü, en hazırlıklı gücü olarak Kürt
Özgürlük Hareketinin böylesi bir süreci çok yönlü
geliştirmek istediği biliniyor. Yine halklar lehine bir
değişim sürecinin yaşanmasını istediği ve bunun
mücadelesi içinde olduğu da ortada. Her iki gücün 15
yılı fiili savaş olmak üzere, 30 yıllık mücadelenin
ardından böyle bir tarihsel dönemeçte karşı karşıya
gelmeleri önemlidir. Türk egemen güçleri bu mücadele
süreci boyunca inkarı esas alan tüm seçenekleri denemiş
ve tüketmişlerdir. Siyasal, ideolojik tükenişin üst
boyutlara ulaştığı ve toplumun buna tahammülünün
kalmadığı bir noktada etkisizleştirilmeye ve kontrol
altına alınmaya çalışılan siyasal İslamın, özelde de
bir tarikatın iktidara gelmesi çok yönlü
değerlendirmeleri gerektirmektedir.
PKK tarafından
ayağa kaldırılan Kürt dinamiğinin de etkisiyle Türkiye
ve Kürdistan toplumunda büyük bir değişim istemi ortaya
çıkmış bulunmaktadır. Gittikçe kendini daha derli toplu
ve örgütlü dışa vuran bu istem, özellikle Kürt Özgürlük
Hareketi şahsında ve onun çabalarıyla soyut bir istem
olmaktan öte; hedefleri, talepleri, amaçları olan,
halkların demokratik-siyasal örgütlülüğünü içeren, meşru
savunma, ajitasyon ve propaganda gücüne sahip, ilerici
insanlıkla bağları bulunan kendini üretme, örgütleme ve
yayma gücüne sahip bir niteliktedir. Ve iddialıdır.
Buna karşı çok
boyutlu tükenişi yaşayan Türk egemen güçleri süreci,
cumhuriyetin kuruluşundan beri bir tehdit olarak
algıladıkları siyasal İslam ile özelde de Nakşibendilik
ile karşılamak zorunda kalmıştır. Bu bir zorunluluk
olarak gündeme gelmiştir ve sonu emekçi sınıflar ve Kürt
halkı kadar kendileri içinde oldukça kaygı verici
gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Şimdi
cumhurbaşkanlığı, ordu siyaset ilişkisi, Kıbrıs, AB
üyeliği vb. birçok konuda kendini dışa vuran çelişki ve
çatışmalar bunun bariz örnekleridir.
Türkiye,
cumhuriyet tarihi boyunca yeni bir ideolojik kimlik
edinememenin sancılarını yaşamıştır. Kemalizm yeni bir
ideolojik kimlik olarak cumhuriyete içerilememiştir.
Zira değişimi dondurulmuş ve gittikçe iktidarı korumanın
donuk klişeleri haline getirilmiştir. 1950lerden
itibaren düşüşe geçen cumhuriyetin bugün ulaştığı nokta
çok yönlü krizdir.
Ortadoğunun
geleceğini belirleyecek değişim mücadelesi Türkiyede
emekçi-ilerici halk güçleriyle; rantçı, inkarcı güçler
arasındaki mücadelede temsilini bulmaktadır. AKP ile Neo
İttihatçılar yada Kızıl Elmacılar arasındaki mücadele,
ilerici değişim isteyen bir güçle gerici bir güç
arasındaki mücadeleden ziyade bir iktidar mücadelesidir
ve her iki kesimde de temsilini bulan bölge
gericiliğidir.
Kürt Özgürlük
Hareketinde temsilini bulan ise sadece Kürt ve Türk
emekçi halkları değil; özelde bölge, genelde ilerici
insanlık olmaktadır. Ne garip bir tesadüftür ki(!) tüm
modernlik ve çağdaşlık söylemlerine karşın Türkiye
siyasette temsilini bir tarikat ile
gerçekleştirmektedir. Tüm çağdaş söylemler ve
gösterilerin altında bir tarikatın kodladığı bir düşünüş
ve algılayış yatmaktadır. Sosyal, kültürel, ideolojik,
moral ölçü ve değerleriyle Nakşibendiliğin, temsil
ettiği gerçeklik, günümüz gerçeği dikkate alındığında
miadını doldurmuş, geri ve tıkanmış bir gerçekliktir.
Günümüzde doğal, dayanışmacı, paylaşımcı yaşam formu
olmaktan çıkarılarak bir iktidar ve egemenlik formuna
dönüştürülen tarikat olgusu günümüz gerçeği karşısında
moral bir etkide bulunmakla birlikte aşılmış
kurumlardır.
Değişim
sancıları çeken Türkiyede toplum bu süreçte tarikat,
aşiret, kabile ve mezhep kökenli hareketlere eğilim
gösteriyorsa bu türlü biçimlerde dayatılan ve modern
diye sunulan ideolojiler, örgütlenmeler ve kimlikler
çözümsüz kaldığı içindir. İflas ettiği ve Ortadoğu
gerçeğine uymadığı içindir. Bütün bunlardan hareketle
Nakşibendi gerçeğini mercek altına almak, tarihsel
gelişimini, özelliklerini, günümüzde oynamak istediği
rolü, Türk egemen güçleri ve bölge gericiliğiyle
ilişkilerini, Kürt tarihindeki yerini ortaya çıkarmak
yürütülen demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başarısı
açısından önem taşımaktadır.
Kapitalizmin ulusal uyanış ve ulus-devlet çağında, tüm
halklar için olduğu gibi Kürtler için de yeni bir süreç
başlar. Kürt halk hareketleri bu dönemde yeni biçimler
kazanır.
İlkel milliyetçiliğin kendini partileştirdiği KDP
dönemleri, bu yaklaşımın son ve en tahripkar örneği
olmuştur. (26)
Kürt Özgürlük
Hareketi Önderliği, KDPlilerin kırsalda olanları
koruculaştı, şehirlerdekiler Hizbullahlaştı diyor.
Güneydeki Hizbullah örgütünün başında Barzani
Ailesinden Ethem Barzani bulunuyor. KDPnin ortaya çıkan
Kürt hareketlerine yaklaşımı, diğer parçalardaki
faaliyetleri, Türkiye ile ilişkileri? Yine kuzeydeki
korucu aşiretleri ve Kürt Özgürlük Hareketine
yaklaşımları değerlendirildiğinde şunu söylemek mümkün;
KDP, Nakşibendiliğin 20.yy. Kürt siyasal yaşamına
bölük-pörçük ilkel milliyetçilik temelindeki
müdahalesidir ve Nakşibendiliğin hazırladığı zemin
üzerinde boy vermektedir. Bu zemine yönelik demokratik
özgürlükçü her müdahale bu nedenle hızla ve en acımasız
biçimde komplo-provokasyon-saldırı gibi tasfiyeye
yönelik girişimlere maruz kalmıştır.
KDPde
temsilini bulan Kürtlük, hem bölge hem uluslar arası
gerici güçler tarafından özel olarak korunmuştur. Zaman
zaman tokatlansa da varlığı kurulan bölge statükosunun
ayakta durması ve sürmesi için zorunlu görülmüştür. Bu
onun 19. yy.daki isyanlar sürecinde beliren ilkel
milliyetçi, yerelci, aşiretçi karakterinden ve geri,
feodal yapısından ileri gelmektedir. KDP, tüm bunları
muhafaza ederek, dar çıkarlarını koruma adına Kürt
halkını da bu gerilikler içinde tutarak, gelişimini
engelleyerek Kürtlerin inkarı üzerine kurulan bölge
statükosunun yaşatılmasında en büyük rolün sahibi oldu.
20. yy.
boyunca gelişen ve özgürlük eğilimi taşıyan her Kürt
hareketi arkasında KDPnin yer aldığı çeşitli
saldırılarla karşı karşıya kaldı. İran KDPsinin ve
KOMALAnın tasfiyesi, Türkiye KDPsinin (Sait
Kırmızıtoprak-Sait Elçi) ezilmesi, gelişen demokratik,
özgürlükçü her Kürt gücünün bunlar eliyle çeşitli
biçimlerde provokasyona getirilmesi söz konusudur. Kendi
konumunu güçlendirmek ve sürdürmek için tüm ulusal
çıkarları bir yana atabilecek kadar gözü kara olan KDP,
16.yy. sonrası yaşanan fiili bağımsızlık sürecinde
ortaya çıkan kimi milli değerlerin korunması için Kürt
beylerinin ve onlardan sonra önderliği alan Nakşibendî
şeyhlerinin gösterdiği kadar bile milli duyarlılık
içinde olmamıştır. Bu yenilgilerin de etkisiyle yaşanan
çürüme ve dejenerasyonun ne denli derin olduğunu
gösterir.
Özgürlük
hareketi karşısındaki duruşu değerlendirildiğinde KDPde
kendini dışa vuran; Nakşibendîliğin çürüme ve
dejenerasyona uğrayan Kürt kolunun çağdaş demokratik
gelişme karşısındaki direnişidir. Bu temelde Türk
sömürgeciliğiyle girilebilecek en kirli ilişkilere
girilmiştir. Güneyde Türk ordusu ile yürütülen ortak
operasyonlar, Kuzeyde geniş koruculuk faaliyetiyle
devam ettirilmiş, şehirlerde ortaya çıkan boşluk
hizbul-kontra tarafından doldurulmuştur. Legal alanda
gelişen her siyasal yapılanma bunlar tarafından
şovenizme zemin yaratma temelinde, kaba ve ilkel bir
milliyetçiliğin Kürt özgürlük hareketine taşırılmaya
çalışıldığı odaklar haline getirilmeye çalışılmıştır.
Legal yapılar içinde diğer halklardan ve sosyalist
çevrelerden gelenlerin kaba Kürt söylemiyle
kaçırtılması, geri ve Kürt Özgürlük Hareketinin özünü
yansıtmayan ilişki-söylem ve eylem biçimlerinin ortaya
çıkması, legal alana geri feodal, Kürt özgürlük
hareketinin enternasyonalist özgürlükçü çizgisini temsil
etmeyen çevrelerin neredeyse hakim olması, bu çevrelerin
içerdan geliştirdikleri kimi provokasyonlardır. Geri bir
ulusal yaklaşım bunlar eliyle geliştirilmeye çalışılarak
Kürt Özgürlük Hareketinin özgürlükçü, demokratik,
halkların kardeşliğini esas alan özü karartılmaya
çalışılmıştır. Tüm bu yaklaşımların beslendiği zemin
Nakşibendîliğin üzerinde güç olduğu feodal İslam
zihniyetinin biçimlendirdiği geri toplumsal zemindir.
Bu zemin
üzerinde güç olan başta KDP ve benzer çevreler bu
zeminin korunması adına her türlü gözü karalığı
sergilemekten çekinmemişlerdir. Bunun için gerektiğinde
Türk özel savaş güçleriyle birlikte çalışan Hizbullah
gibi cinayet şebekeleri oluşturmuşlar, gerektiğinde
tarikatın etkilerini kullanarak aşiretleri koruculuğa
çekmişler, gerektiğinde Türk ordusuyla birlikte PKK
gerillaları üzerine akınlar düzenlemişlerdir.
Barzani,
Şirvani, Mizuri, Berwari gibi Nakşibendi aşiretlerinin
ittifakı olan KDPyi sadece Güney Kürdistandaki
işbirlikçiliği ile sınırlandırmak yetersiz olacaktır. Bu
çizgiyi Kürdistanın dört parçasında hakim kılma yönünde
büyük bir çaba sarf etmiştir. Gerek oluşturduğu
işbirlikçi örgütler gerekse de bizzat karşı saldırıları
ile özgürlükçü, modern hareketlere karşı bu rolü sürekli
oynamıştır. Kürdistanın dört parçasında gelişen ulusal
hareketler -PKK dışında- çıkış itibarıyla KDPden
etkilenerek çıkmışlardır. Ne yazık ki, bu güçleri kendi
çıkarı için kullanan KDP, zamanı geldiğinde egemen
güçlerle geliştirdiği ilkesiz ve aşiret çıkarlarına
dayalı ilişkiler temelinde bu hareketleri tasfiye
etmekten geri kalmamıştır. Geri feodal zihniyetiyle
Kürdistanı bir aşiret, kendisini de bu aşiretin sahibi
gören KDP, mülkü olarak algıladığı Kürdistanı ve Kürt
halkını özgürleştirmeye, çağdaşlaştırmaya,
demokratikleştirmeye yönelik her çabayı Kürtleri ve
Kürdistanı kendi elinden alma hareketi olarak
algılamış ve karşısında yer almıştır.
Özellikle
1960lardan sonra İran, Türkiye, ABD, İsrail gibi
ülkelerin yörüngesine girmiş ve bölgedeki emperyalist
siyasetin önemli bir aracı olarak kullanılmıştır.
Emperyalist sistemin bölgedeki ve dünyadaki çıkarları
doğrultusunda kullanılan bir güç olması Kürt ulusunun
dünya halkları nezdinde itibar kaybetmesine yol açmış,
aynı dönemlerde gelişen Filistin Ulusal Hareketi dünya
insanlığının sempati ve desteğini alırken güneyde-KDP de
temsil edilen Kürt ulusal hareketi adeta bir tecrit
konumunda kalmış, en yakınındaki, Türk-Arap-Fars
devrimcilerinin bile ilgi göstermediği bir konuma
sürüklenmiştir. Bunda özgürlükçü, demokratik ve
sosyalist güçlere ve Sovyet etkisine karşı bir panzehir
olarak kullanılması belirleyici olmuştur.
1965lerde
Kuzey Kürdistanda kurulan Türkiye KDPsinin sekreteri
Faik Bucakın Partinin ilanını duyuran kardeşlik ve
dostluk mektubunu Türk MİTine veren KDP, Türkiye
KDPsinin MİTin denetimine girmesine olanak
sağlamıştır. Bu olaydan sonra Faik Bucak bir suikast ile
katledilirken yine bu hareketin öncü kadrolarından Sait
Elçi ve Sait Kırmızıtoprak Güney Kürdistanda tasfiye
edilmişlerdir. Bunda KDP birinci dereceden sorumludur.
İdris Barzaninin Faik Bucak, Sait Elçi ve Sait
Kırmızıtoprakın tasfiyesi aynı biçimde olmuştur sözü,
bunu doğrulamaktadır.
KDP, Kuzey
Kürdistanda PKK öncülüğünde gelişen özgürlükçü çizgiye
karşı da aynı rolü oynamıştır. Daha ortaya çıktığı
süreçte, henüz bir güç olmamışken MİT ile birlikte
oluşturulan paravan örgütler aracılığıyla başarı
imkanlarının ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. KDPnin
kuzeydeki Kürt dinamiğini uyutmak, uyananları da kendi
çıkarları temelinde kullanmak için oluşturduğu KUK,
Sterka Sor gibi örgütler aracılığı ile özgürlükçü
çizgiye saldırıları kısa sürede en üst düzeye yükselmiş;
18 Mayıs 1977de PKKnin öncü kadrolarından Türk kökenli
enternasyonalist militan Haki Karer, Sterka Sor
tarafından şehit düşürülmüştür. Yine KUK, Peşeng gibi
örgütler eliyle PKKnin Batman, Mardin ve Botana girişi
engellenmek istenmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi ilk
mücadeleyi sömürgecilikten önce saldırıya geçen KDPnin
uzantısı bu güçlere karşı vermek zorunda kalmıştır. Bu
güçler, feodal, aşiretçi, geri yapıyı hortlatıp devreye
sokmuş, yaşanan çatışmalarda yüzlerce devrimci,
demokrat, yurtsever yaşamını kaybetmiştir.
12 Eylül
darbesine karşı Ortadoğu alanına çıkış yapan PKKnin
denetim altına alınması, iradesizleştirilip,
kullanılması hedefiyle bir çok kez PKK ve Önderliğini
denetim altına almaya dönük komplolar
gerçekleştirilmiştir. Ortadoğu alanında PKK aleyhine
haberler yayılması, 1983 mayısında YNK ile KDPnin
çatışmasını durdurmak için gelen PKK önder kadrolarından
Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilginin komployla
katledilmeleri, Güney Kürdistana üstlenen gerilla
gruplarının çeşitli biçimlerde denetime alınmaya
çalışılması ilk süreçlere ilişkin örneklerdir. İlerleyen
süreçte KDPnin Kürt Özgürlük Hareketine karşı tutumu
Türkiye ile birlikte operasyonlar düzenlemeye kadar
varacaktır.
Körfez
savaşında Irak rejiminin geri çekilmesinden sonra
1990lardan itibaren ulusal kurtuluş mücadelesine tekrar
yöneldiler. Çekiç güç sayesinde toparlandılar. Ve adım
adım üzerimize geldiler. Botanı tekrar devrim dışı
bırakmak için kendilerine bağlı KDPlilerin tümünü
köylerde korucu konumuna, şehirlerde de Hizbullah haline
getirdiler, PKKnin artıklarını da PKK Vejin gibi
örgütlemeye çalıştılar. Kırsal alandaki korucuların başı
kesinlikle KDPlidir. Vejin içindekiler de soy sop
olarak KDPlidir, hepsi devletin desteği sayesinde
yüzlerce yurtseveri vurdurmakla uğraşıyorlar. (28)
KDP, 92 Güney
Savaşında olduğu gibi TC ile mutabakatın dışında güçlü
Avrupa devletleri ve ABD ile birlikte de hareket etti.
Kürt Ulusal Demokratik Hareketinin uluslararası arenada
yalnızlaştırılması ve terörist imajıyla anılması için
Türkiyenin kullandığı terörist söylemini kullanma da
dahil her türlü karşıt faaliyeti yürüttü. PKKye ne
kadar saldırırsan o kadar imkan, tasfiye ettiğin oranda
iktidarsın, tasfiye ettiğin kadar yaşarsın mantığıyla
hareket eden KDP, PKKnin geliştirdiği demokratik
özgürlükçü ve birlikçi çizgiyi çok net bir şekilde
kendisinin tasfiyesi olarak algılamıştır. Kendi
çizgisine getirmenin olanaklı olmadığı PKKyi tasfiye,
olmuyorsa sınırlama tarzında bir yaklaşım ile
çevrelemeye çalışmıştır.
Kuzey ve
Güneyin birleşme koşullarının oluştuğu, bölge ve dünya
koşullarının Kürt halkı ve bölge halkları lehine bir
düzenlemeye elverişli olduğu 90 sonrası süreçte KDP,
bunun önünü alabilmek için TCyi ordusu, istihbaratı vb.
kuruluşlarıyla Güney Kürdistana yerleştirirken, Kürt
Özgürlük Hareketinin Güney Kürdistanda siyasal veya
kültürel kurum açıp demokratik siyasal faaliyet
göstermesine şiddetle karşı çıkmıştır.
Tarikatçı,
aşiretçi ve işbirlikçi yapıyı ayakta tutarak
sürekliliğini sağlamaya çalışan KDP, Kürt halkının
ulusal, demokratik, kültürel gelişmesinin de önünde
ciddi bir engeldir. Bu, Körfez Savaşı sonrası süreç
değerlendirildiğinde açık görülür. Halkın
örgütlendirilip, siyasallaştırılması, ekonomik,
kültürel, sosyal olarak potansiyellerinin harekete
geçirilmesi doğrultusunda tek bir adım atılmış değildir.
Bölgemizin
ve ülkemizin bugün yaşadığı zorlanmayı dikkate
aldığımızda nedeninin bu yaklaşım olduğunu görürüz.
Bölgenin gerici, despotik, sömürge yönetimleri
birbirleriyle ve egemenlikleri altındaki Kürtlerle
kavgalıdır. Geri, zorba, çağdışı yapılarını sürdürmede
birbirleriyle çelişkilerini öne çıkaran bu güçler adeta
bölgenin önünü tıkamaktadır. Komşu halklarla yaratılan
suni çelişkiler ve Kürt fobisi başta olmak üzere çeşitli
fobilerle teslim alınmış Arap-Fars-Türk gerçeği ve
bunlar üzerinde yükselen işbirlikçi anti
demokratik-despotik çıkar çevreleri; bölgedeki gerici
denklemin bileşenlerini oluşturmaktadır, Geleneksel Kürt
egemen sınıfının kendini günümüze uyarlamış tipik bir
örneği olan KDP ise bu denklemin Kürt ayağını temsil
etmektedir.
Bu güçlerin
birbirleriyle ilişkileri her zaman bu denklem temelinde
gelişmiştir. Bunu zorlayan her düşünce, girişim,
faaliyet tümünü birden ilgilendirmiş, tümünün ortak
sorunu olmuştur. Ne birbirine ne yeni bir çıkış için
kendine güvenen bu suçlular koalisyonu ve oluşturduğu
statükonun yeniden ve yine bu güçler lehine düzenlenmeye
çalışılması artık yürütülemediğine de işaret
etmektedir.
Kürt Özgürlük
Hareketi açığa çıkardığı ideolojik, siyasal, örgütsel
düzey ile bu denklemin Kürt ayağını kırmıştır. Nasıl ki
19. yy. isyanlarında yenilen Kürt beylerinden boşalan
ulusal toplumsal Önderlik misyonunu Nakşibendi tarikatı
şeyhleri doldurmuşsa, gelinen nokta itibariyle günümüzde
ulusal toplumsal Önderlik misyonunu Kürt Özgürlük
Hareketi yürütmektedir. Kendini parti vb. örgütsel
yapılarla kamufle etse de KDPde temsilini bulan ilkel
milliyetçi şeyh önderliği dönemi kapanmıştır ve bu
haliyle Kürt halkının demokratik özgür geleceğinde yeri
yoktur.
Osmanlının idari, siyasi reformu ile başlayan ve
Kurtuluş Savaşıyla kendini devletleştiren Türk
milliyetçiliği; Kürtlerle ilişkilerini inkarcılığa,
katliama kadar varan bir çizgi dahilinde kopardı. Bu
Türk devletini güçten düşüren, bağımsız politika
yürütmesinin ve iç barışı oluşturmasının önünde duran;
son 20 yılda dönüştüğü savaş gerçeğiyle Türkiyeye ciddi
ekonomik, askeri, politik kan kaybettiren bir sonuca yol
açtı. Artık aşılmasının kaçınılmaz olduğu iç dış tüm
çevreler tarafından dile getiriliyor.
Kürdistanda Nakşibendi Tarikatı eliyle yürütülen ve
çok geri düzeyde bir milliyetçiliği içeren Kürt
isyancılığı yenilerek bastırıldı. 20.yy.ın başında Kuzey
Batı Kürdistanda çok sert bir şekilde bastırılması,
burada Nakşibendi tarikatını ve Kürt isyancılığını hızla
işbirlikçiliğe sürükleyerek, ulusal özden uzaklaştırdı.
Nakşibendi şeyhleri hızla ulusal isyancılıktan ulusal
inkarcılığa savrularak etkinliklerini milliyetçi
duygular değil, geri, dogmatik dini duygular ve feodal
İslam kültürü üzerinden tesis etmeye koyuldular.
Dolayısıyla hem Kürtlüğün inkarına ortak oldular hem de
Kürt halkının geri toplumsal zemin de battıkça batmasına
ve aydınlanmasız, çağdaş dünyadan uzak, en ilkel ve
ilkesiz sosyal ilişkiler içinde insanlık aleminden
uzaklaşmasına çanak tuttular.
Kürt Özgürlük Hareketinin çıkışı Kürtlerin yok
sayıldığı bölge denklemine yönelik en ciddi alternatifi
oluşturmuştur. Bu yüzden daha ilk çıktığı günden bu yana
artan bir şekilde bu denklemden beslenen çevrelerin
saldırılarına maruz kalmıştır. Bunun kendisini en son
Uluslararası Komplo biçiminde örgütlediği ise artık
inkar edilemiyor. Nakşibendi şeyhlerinin KDPde temsil
edilen ilkel milliyetçiliğe dayanan işbirlikçi ve Kürt
gücünün pazarlanması temelindeki Kürtçülükleri en büyük
darbeyi açıktır ki, Kürt Özgürlük Hareketinden yemiştir.
En
son DYP Hükümeti sırasında geliştirilen Hizbullah örgütü
de bu geleneğin bir sonucudur.
Nakşiliğin
günümüzde kazandığı görünümlerden biri olarak
Hizbullah, Kürt egemenlerinin yabancı egemenlerle
işbirliği içinde bölgeye oturtulan denklemi ve bunun
içinde kendi statülerini koruma çabalarının bir
biçimidir diyebiliriz.
Kürdistandaki Ulusal Demokratik Harekete karşı
örgütlendirilen bu hareket gücünü bazı Nakşibendi
şeyhlerinden, onun koruduğu geri feodal kültürden ve
esas olarak da bölge gericiliğinin, Siyonizmin ve
emperyalist güçlerin desteklediği KDPden aldı.
Kürt halkının
yüz yıllardır çözemediği ulusal Önderlik sorununu
yürüttüğü büyük mücadele ve gerçekleştirdiği demokratik
devrim ile çözüme kavuşturan
Kürt Özgürlük Hareketinin her hamlesi
geleneksel-geri ideolojiler ve toplumsal zemin üzerinde
yükselen tüm güçler açısından dönüşü olmayan bir çöküşü
başlatmıştır. Bundan en fazla payını alan açıktır ki
hangi görüntü altında olursa olsun feodal, aşiretçi,
mezhepçi, geleneksel yapılardır. 1800lerin ortalarından
itibaren Kürdistanda toplumsal önderliği ele geçiren ve
bunu 20 yy.ın son çeyreğine kadar getiren Nakşibendi
tarikatı Kürt Özgürlük
Hareketinin gelişimiyle birlikte etkinliğini
kaybetmeye başlamıştır. Bu yüzden Ulusal Demokratik
Harekete karşı dolaylı direkt tüm saldırıların içinde
yer almıştır. Özellikle kendisini Güneyde KDP adı
altında örgütlendiren feodal aşiretçi-işbirlikçi Nakşi
koalisyonu bunun yıllarca öncülüğünü yürütmüştür.ü
MİLLİYETÇİLİK VE NAKŞİBENDİLİK
Erdal ERGİN
Nakşibendiliğin Türk siyasal yaşamında yakaladığı
etkinlik düzeyini ifade etmesi itibariyle AKP
iktidarının izlediği siyasal çizgiyi değerlendirmek
Nakşibendiliğin bölge siyaseti için ne öngördüğü ve
nasıl bir rol oynayabileceğini anlamak açısından önemli
bir veridir. Diğer veriyi ise Kürtler adına politika
sahnesine sürülen fakat bu iradeden yoksun olan KDPnin
izlediği çizgiye bakarak anlamak mümkündür.
Nakşibendiliğin bölge siyasetindeki yerini iki noktadan
bakarak tespit edebiliriz. Bunlardan birincisi Türk
siyaseti diğeri Kürt siyaset gerçeği bunların izlediği
rotalardır. Zira Nakşibendiliğin bölgeye etkisi bu iki
halk üzerinden gelişmektedir.
AKP,
Türkiye açısından 1950lerle başlayan ve teslimiyetle
sonuçlanan bir süreci ifade etmektedir ve Cumhuriyet
için yeni bir sürecin başlamasıdır. Bu süreç, kendini
aşamayan, yenileyemeyen, Türk ve Kürt demokratik
güçleriyle vuruşturularak güçten düşürülen cumhuriyetin
bir tarikata teslim edilmesiyle karakterize olmaktadır.
Bölge ve dünyamızın en hızlı değişimleri yaşadığı bu
süreçte Türk siyasal yaşamına bir tarikatın yön veriyor
olması bir tezattır ama bir gerçektir. Nedenleri
özellikle kendini cumhuriyetten ve onun ilkelerini
oluşturan Kemalizmden sorumlu hissedenlerce iyi
sorgulanmayı gerektirmektedir. Bu yapıldığında
görülecektir ki, bölge siyasetine artan bir etkinlik
içinde giren ve cumhuriyeti teslim alan Nakşibendilik,
anti-demokratizmin, şoven milliyetçiliğin, inkar ve imha
siyasetinin ürünüdür.
İster Türk
egemen ulusçuluğuna yön veren şoven milliyetçiliğin,
ister Kürt egemen ulusçuluğuna yön veren ilkel
milliyetçiliğin halklarımıza çözümsüzlük, kan kaybı,
çatışma ve dış güçlerin müdahalesine açık kılma dışında
kazandıracağı hiçbir şey yoktur. İkisi de birbirine
bağlı bu iki halkın Türkiye ayağında politika yapan
durumundaki güç bir Nakşibendi koalisyonudur. Geçen
süreçte görüldüğü gibi Kürt halkı adına politika yapma
iradesini temsil eden Kürt Özgürlük Hareketini ve
Önderliğini tasfiye etmek için tüm koşulları
zorlamaktadır.
Bunun
nedenleri anlaşıldığında Nakşibendiliğin Ortadoğu
siyasetinde oynamak istediği veya oynayabileceği rol de
anlaşılacaktır. Zira Kürt sorununa ve onun muhatabına
yaklaşım günümüzde her tür siyasal yaklaşım için
turnusol kağıdı olma özelliğini korumaktadır.
Kürt
sorununda çözümsüzlükte ısrar etme, bölgeyi
çözümsüzlüğe, anti demokratizme ve ortaçağ karanlığına
mahkum etmedir. Çatışmaların boğazlaşma düzeyine
vardığı, cahilliğin ve dogmatizmin hüküm sürdüğü, bilim
ve akıldışılık içinde kendi potansiyellerinin uzağına
düşürülmüş, gelişme dinamikleri parçalanmış, içine
itildiği gerilik ve çağ dışılık bir uluslar arası
müdahaleye gerekçe olabilecek kadar büyük bir Ortadoğu,
tüm modern görünümlerine karşın Nakşibendilikte
temsilini bulan fakat Ortadoğudaki tüm gerici egemen
güçlerin sahip olduğu çağdışı zihniyetin yaşayabilmesi
için zorunludur. Ve bu güçlerin tümü bu noktada bir
bütünün parçaları olduklarının bilincinde olarak
politika yapmaktadırlar. Tüm çelişkilerine karşın kendi
zeminlerini oluşturan zayıf düşürülmüş bölgeyi ayağa
kaldırmaya dönük her girişimi birlikte tasfiyeye
yönelmeleri bundandır. Kürt Örgütlük Hareketi karşısında
hepsinin tüm çelişkilerini bir kenara bırakarak kol kola
girmeleri başka türlü izah edilemez.
Kürdistan
boyutunda KDP eliyle etkili olmaya çalışan
Nakşibendilik, geçmiş tarihinde de ispatladığı gibi
işbirlikçilikten, aşiret kültürünü aşmayan geri bir
sosyaliteden ve yine aşiret sınırlarında tükenen bir
ulusalcılığın ötesine geçemeyecek, Ulusal Demokratik
Hareketin açığa çıkardığı Kürt gücünü ele geçirmenin,
çıkara dönüştürmenin ve pazara sunmanın ötesini bile
düşünemeyecektir.
Ortadoğu ve
Türkiye açısından demokratik temelde bir değişim ve
yenilenme zorunludur. Bu anlamda bölgemiz ve Türkiye,
Kürt Örgütlük Hareketi şahsında güçlü bir zihniyet
devrimini yaşamaya, yeni bir ideolojik kimlik ile güçlü
bir çıkış yapmaya gebedir.
Burada gelip
kapıya dayanmış olan değişime yön verme iddiasında olan
iki güç söz konusudur. Biri tekniği, nicel gücü ve
gelenekleriyle ABDde temsilini bulan erkek egemenlikli
emperyalist sistem olurken, diğerini gücünü daha
şimdiden ispatlayan ideolojik kimliği ve örgütsel
yapısıyla Kürt özgürlük hareketi temsil etmektedir.
Bunların arasında Nakşibendilik yoktur ve zaten bir
taraf olabilecek vizyona da sahip değildir. Fakat
Türkiye bu tarihsel kavşakta daha fazla böylesi bir
patinaj durumunda kalamaz. Kendine bir doğrultu
belirleyecektir. Sancılı bir süreç de gerektirse bu
zorunludur. Nakşibendiliğin oynayacağı rol de burada
belirginlik kazanacaktır. İleri bir yaklaşımdan ziyade
ABDnin bölge politikalarına istemeyerek de olsa ortak
olacaklarını ve işbirlikçi bir pozisyona gireceklerini
beklemek gerçekçidir.
Dolayısıyla
daha şimdiden açığa çıktığı gibi Ortadoğunun 21. yy.a
sağlıklı giriş yapması için şart olan aydınlanma,
demokrasi ve birlik önündeki engellerden biri de
Nakşibendi gerçeğidir. Bu yüzden bölgemiz, Türkiye ve
Kürdistanın özgürleşme süreci, Nakşibendilikle de çok
yönlü bir mücadeleyi gerektirmektedir.
Haham Kucağındaki
Nakşibendilik
1948 yılında
kurulan İsrailin bölge stratejisi birkaç nokta üzerine
yükselmektedir. Bunlardan birincisi Tevratın,
Tekvin-15/18 bölümünde yer alan tanrı beyanıdır;
Nil
Irmağından büyük ırmağa, Fırat Nehrine kadar bu diyarı
senin zürriyetine verdim
Bu coğrafyayı
kendine vaadedilmiş topraklar olarak gören İsrailin
çeşitli süreçlerde bunu beyan ettiği dahası bölge
stratejisini oluştururken bu noktayı gözettiği
biliniyor. 3000 yıllık tarihiyle Yahudi halkının
genlerine işleyen bu vaat, İsrailin bölge siyasetinin
belirlenmesinde kodlayıcı bir öğedir. Bunun önünde hali
hazırda önemli engeller olduğunu anlamak zor değil.
Öncelikle bahsedilen alan Irak, Suriye, Türkiye
sınırları içinde büyük bir coğrafyadır. Henüz 10 milyona
ulaşmayan nüfusuyla İsrail, bu alan kendisine bağışlansa
bile yönetemeyecektir. Ama tarihsel ve tanrısal bir
vaattir, vazgeçmek de olmaz. O zaman farklı ve değişik
seçenekler ışığında yaklaşılacaktır. Direkt İsrail
toprakları haline getirme yerine bu alanları denetleme,
yönlendirme, etkinlik sahası haline getirme öne
çıkacaktır. Dolayısıyla da bu alan üzerinde hakim olan
devletlerle sorunlu, çelişkili-çatışmalı güçlerle ilişki
kendiliğinden gündeme gelecektir. Bir taraftan bu
devletlerin iradelerini ve bölge üzerindeki
hakimiyetlerini zayıflatırken, diğer taraftan bölgede
İsrail denetimine hizmet edecek muhalif güçlerle
ilişkiler kurulacaktır.
İsrailin
bölge politikalarını oluştururken gözettiği ikinci husus
ise bölgede yabancı bir güç olarak algılanması ve
emperyalizmin bir dayatması olarak görülmesi nedeniyle
yaşadığı tecrit ve tehdittir. Bir Arap-Müslüman
kuşatması altında olan İsrail, bunu kırmak için gerek
dünya ile gerek bölgedeki farklı güçler ile sürekli
ilişki arayışı içinde olmuştur. Dolayısıyla Kürtlerin
gündeme gelmesi kendi mantığı içinde son derece
doğaldır. Arap âleminde önemli bir ağırlığı olan Irak ve
Suriye gibi iki ciddi gücü uğraştırmada, zayıf düşürmede
Kürtler en uygun seçenek olarak ele alınmıştır.
İsrail ile
KDPnin ilişkileri bu noktada kesişmektedir. İsrailin
daha kurulduğu yıllarda Güney Kürdistanla ilişkileri
başlamıştır. Burada bulunan Kürtleşmiş Yahudiler, İsrail
Devleti daha kurulmadan önce bile bir bağlantı
vesilesidir. 1950 yılında bu Kürtleşmiş Yahudilerin
İsraile taşınması sırasında yoğunlaşan Barzani-İsrail
ilişkileri ilerleyen süreçte gittikçe daha da
gelişmiştir. Özellikle 1963 Şubatında Irakta, Martında
Suriyede BAAS partilerinin iktidara gelmesi bir Arap
bloğunun oluşması ihtimalini güçlendirdiğinde İsrail
Barzani ilişkileri yoğunlaşmıştır.
Anlaşılacağı
gibi İsrailin Kürtlerle ilişkilenmesi Kürtlerin
sorunlarını çözmelerine yardım temelinde değil;
yaşadıkları çelişki ve çatışmaları derinleştirme, Irak
ve Suriye ile çatışma içinde tutma böylece bu devletleri
zayıflatarak kendisi için tehdit olmaktan çıkarma amaçlı
gelişmiştir.
Kendisine
çatışma ve çelişki üzerine oluşturulan bölge denkleminde
yer verilen, bu denkleme dahil olan dolayısıyla bu
denklemin doğasına uygun olarak varlık koşullarını
güçlendirmeye çalışan yine tanrısal ve tarihsel bir
vaade işlerlik kazandırmak isteyen İsrail ile ilkel
milliyetçiliği, işbirlikçi karakteri, geri ve dar
ufkuyla bölge denkleminin üzerine kurulduğu Kürt
sorununu çözüme götürmekten çok, kendi aşiretsel, yerel
çıkarlarını güvenceye kavuşturmaya çalışan;
örgütlenmesi, zihniyeti, kadrosu buna göre şekillenen
KDPnin yolları açıktır ki kesişecekti. İsrailin
Barzani şeyhleri öncülüğündeki Nakşi koalisyonuyla
flörtü bu biçimde başladı.
1963te baba
Barzani ile ilk resmi teması gerçekleştiren İsrail, bu
ilişki için Irakla Şattül Arap su yolu ve sınır
sorunları yaşayan Şah rejiminden izin aldı. Yeni
iktidara gelen ve Kürtlere de verdiği sözü tutmayan BAAS
rejimine karşı ilkel Kürt isyancılığı sonuna kadar
desteklendi. İsrailde peşmergelerin eğitilmesi, silah
ve mühimmat aktarımı, aylık 500 bin dolar tutarında
düzenli mali yardım, İsrailli askeri uzmanların Irak
hedeflerine karşı KDP adına sabotaj ve suikastlar
düzenlemesi ve tabi istihbarat faaliyetleri yürütmesi
gündeme geldi. Yoğunlaşan ilişkilerin düzeyini
göstermesi açısından 1967 Eylülünde baba Barzaninin
İsrail ziyareti çarpıcıdır. Çarpıcıdır zira 67 Eylülü
İsrailin zaferiyle sonuçlanan Arap-İsrail savaşının
hemen sonrasıdır. Müslüman-Arap aleminin İsrailin
zaferini alkışlamak için yapıldığı düşünülen bu ziyarete
yaklaşımı elbette ki hoş olmayacak ve de
unutulmayacaktı.
İki kutuplu
dünya gerçeğinde Sovyet bloğuna yaklaşan Irakın
zorlanmasında önemli bir kaldıraç olduğu için ABDde bu
ilişkilere ses çıkarmadı, bölgedeki müttefikleri İran ve
Türkiyede. Kendi içlerindeki Kürtlerin tahrik
edilmemesi güvencesini alan İran ve Türkiye bu ilişki de
aracı bile oldular. Örneğin İsrailin verdiği silah ve
mühimmat KDPye İran eliyle ulaştırılıyordu. KDP dar
çıkarları doğrultusunda bu ilişkiden yararlanmaya
çalıştı, bazı kazanımlar da elde etti fakat bu ilişki
Kürt halkına kazandırmadı. Irak rejimine karşı
Yahudilerle girilen ilişki bölge halklarında Kürtlere
anti-patiyi artırmaktan, Arap-Kürt halkları arasındaki
önyargıları derinleştirmekten öte bir yarar getirmedi.
Yine İsrailin yakın desteği ve yardımı İran-Irak
arasında gerçekleştirilen Cezayir anlaşmasıyla sona
erdi. Anlaşma gereği İran sınırlarını kapadı ve KDPye
her tür desteği keserek teslim olması ve silahlı
mücadeleden vazgeçmesi çağrısında bulundu.
İsraille
başlayan ABD ve İranın da dahil olduğu, Türkiyenin de
şöyle veya böyle içinde yer aldığı bu ilişki sürecinde
Sovyet yanlısı görünen Irak BAAS rejimi Kürtler ve İran
eliyle bir hayli yıpratıldı, iyi bir gözdağı verildi ve
aslında sisteme çekildi. Bundan sonra Irak adım adım
emperyalist sisteme yanaştı. İsrail bölgede güçlü
istihbarat ve irtibat noktaları oluşturdu. Öyle ki,
Nakşi koalisyonu olan KDP içinde en kilit yerlere
Kürtleşmiş Yahudiler getirildi. (KDP Gnl. Bşk. Yrd.cısı
Sami Abdurrahman, Dohuk kenti sorumlusu Fazıl Miran ve
Kerim Sincari en bilinenleridir.) İran, Şattül Arap su
meselesini ve sınır sorunlarını belli bir çözüme
kavuşturdu. Türkiye ise en büyük kabusu olan Kürtçülüğün
kendi topraklarında gelişmemesi ve olası çıkışların
engellenmesi için KDPden aldığı güvencenin keyfini
çıkardı. Zira KDPden etkilenerek kuzeyde de bir çıkış
gerçekleştirmek isteyen kimi yapılar ve kişilikler KDP
eliyle Türkiye adına tasfiye edildi. En zararlı çıkan
ise ne olduğunu anlamayan KDP oldu. Bir araç gibi işi
bittikten sonra kenara konuldu. Verilen destek kesilip,
mücadeleyi bırakması istenince baba Barzani sayıları 125
bin dolayında bulunan peşmergelerine silah bırakma ve
teslim olma talimatı verdi. Bu sayı Kürt isyanlarında
ulaşılan en büyük silahlı gücü ifade ediyordu ve çok
kısa bir süre içinde dağıtıldı.
Bu süreç
sonunda İsrailin de yaptığı destek kesildi ama
İsrail-KDP ittifakı sürdü. Kürtleri kendi dar çıkarları
adına dış güçlere hizmete hazır, vurucu bir güç olarak
tutan, pazarlayan KDPnin tüm Kürtlerin temsilcisi
olarak kabul edilmesi ve önderliğinin pekiştirilmesi
için İsrail elinden geleni esirgemedi. İsrailin Ulusal
Demokratik Harekete karşı düşmanlığının, bunu Türk
ordusuyla birlikte operasyonlara katılma boyutuna
vardırmasının yine en son uluslar arası komploda etkin
yer almasının nedeni de bu yaklaşımda saklıdır. Bölgeye
adeta monte edilen ve bölgede kurulan uğursuz denkleme
bağlı kaldığı, kendisine biçilen rolü kabul ettiği
oranda desteklenen İsrail açısından KDPde temsilini
bulan Kürtlük varlık ve gelişmesinin güvencelerindendir.
Ortadoğu
bereketli topraklar olarak adlandırılır. Bu
Ortadoğunun çok yönlü verimliliğini, üretken ve
yaratıcı gerçeğini ifade eder. Dil, düşünce, sanat,
mimari, edebiyat, mitoloji, tıp, fizik, geometri gibi
günümüze yön veren disiplinler Ortadoğunun ürünüdür.
Dünyamızın
bugün geldiği aşama, tümüyle Ortadoğunun ürünü değildir
fakat ana doğrultuyu kazandıran olgular, kurallar,
normlar Ortadoğu mahreçlidir.
Bu,
Ortadoğunun yaratıcı, üretken gerçeğini ifade ettiği
kadar, toplumsal gelişkinliğini, çeşitliliğini, çelişki
ve çatışmalarının keskinliğini de ifade eder.
Hiç
durmaksızın devam eden devingenliğiyle Ortadoğu, 500 yıl
öncesine kadar öncülük rolünü üstlenmiştir. Batının 500
yıllık bir öncülük üzerinden hareketle tüm uygarlık
tarihini nasıl sahiplendiğini düşünürsek; Ortadoğunun
binlerce yıla dayanan yaratıcılık, üreticilik yine
öncülük gerçeğine rağmen uygarlığa sahiplenememesi,
sahiplenme bir yana onun dışına, uzağına itilmesi,
dahası onun hedefi haline getirilmesi söz konusudur.
Elbette bu çözümlenmek durumundadır.
Ortadoğu tarihi esasta
insanlığın tarihidir
Bunalımları ve
sorunları sadece batı akılcılığı ve rasyonalizmi ile
giderilemeyecek insanlığın, yaralarının sarılması,
yeniden ayaklandırılması ondan da öte yeniden üretilmesi
için Ortadoğunun analık rolünü yeniden üstlenmesi,
tarihsel birikim ve tecrübesiyle yeni bir uygarlıksal
çıkışta tarih sahnesindeki yerini alması gerekmektedir.
Buna ihtiyaç vardır. Zira Ortadoğu kaynaklı olmakla
birlikte günümüz uygarlığı özüne ve gerçeğine oldukça
uzaklaşmıştır. Yabancılaşmanın had safhada olduğunu
anlamak için günümüz uygarlığı içinde Ortadoğunun
yerine bakmak yeterlidir. Alışılageldiği gibi
Ortadoğunun günümüz uygarlığı içindeki -dışındaki demek
daha yerinde olacak- yerini sadece Ortadoğunun
gerilikleri, tutuculukları, bağnazlıklarıyla açıklamak
bir yanılgı olacaktır. Bu batı mahreçli bir yaklaşım
olup, yaşanan yabancılaşmayı izah etmeyeceği gibi
yanıltıcı da olacaktır.
Ortadoğu
aydınlanması en başta da bu durumu çözümlemek, geri-eski
yanları açığa çıkarıp mahkum etmek, yenilenecek yanları
devralmak gibi bir misyona sahiptir. Çünkü ne olursa
olsun Ortadoğu eğer bir çıkışa öncülük edecekse -ki
etmelidir- bunun gücünü yine kendi tarihinden alacaktır.
Zira Ortadoğu tarihi esasta da insanlığın tarihidir.
İnsanlığın kazanma noktaları da kaybetme noktaları da bu
tarihte gizlidir. Yine kendi tarihimizden alacağımız
perspektifle günümüzü ve geleceğimizi
tanımlayabileceğimiz açıktır.
Aşiret, kabile, tarikat
ve cemaat gerçeği Ortadoğu'nun en temel gerçeğidir
Ortadoğu
tanımlanırken ya da değerlendirilirken onun temel
yanlarından biri olan dinler gerçeği, hemen her konunun
ele alınışında, her çelişkinin ortaya konuluşunda ana
temalardan birini oluşturur. Bunun izinin düşmediği hiç
bir alan yoktur. Maddi, manevi yaşamın her yanında
izlerini, etkilerini görebiliriz. Batı kaynaklı
milliyetçiliği bir türlü içselleştiremeyen Ortadoğu
insanı onu da dini bir görünüm altında yaşamaktadır.
Ortadoğu için
aşiret, kabile, tarikat ve cemaat kavramları çok önemli
kavramlardır. Bunlar etrafında şekillenen Ortadoğu
gerçeğinde söz konusu kavramları çözümlemeden ne
siyasal, ne diplomatik, ne ekonomik, ne de askeri bir
başarıya ulaşmak imkansızdır. Ulus, millet kavramlarının
altında da çok canlı bir biçimde yaşayan bu kavramlar
vardır. Günümüzde bile bunların etkisinin ne denli
yüksek olduğu dikkate alınırsa, kökenlerinin ne kadar
güçlü olduğu hakkında bir fikir edinebiliriz.
Ümmetçilik
biçiminde yayılım gösteren İslamiyetin çeşitli halklar
tarafından kabullenilmesi, bu halkların içinde
yaşadıkları sosyal organizasyonların özellikleriyle
bağlantılı olmuştur. Sosyal yaşama damgasını vuran
organizasyon biçimi ne ise dinin kabulü ve yaşanmasında
da o etkili olmuştur. Onun çıkarları, gelenek ve
görenekleri, kural ve normları gözetilmiştir. Seçimler
bu temelde gerçekleşmiş, din değiştirme çok sık
rastlanan bir olgu olmasa da, mezhep ve tarikat
değiştirmeler her sosyal organizasyonun çıkarları ve
beklentileri temelinde sıkça yaşanmıştır.
Güncel politikayı aşiret,
kabile, cemaat ve tarikat olguları kodlamaktadır.
Bu gün
tarikat, cemaat, kabile ve aşiretlerle ilişkilenmeden
hiç bir güç Ortadoğu ülkelerinin herhangi birinde
iktidar olamaz. Yine hiçbir güç, bunları dikkate almadan
politika yürütemez. Her Ortadoğu ülkesi bir diğer
Ortadoğu ülkesiyle ilişkilerini bunlar üzerinden
yürütmekte, yine bunlar eliyle zorlamakta ve etki etmeye
çalışmaktadır. Tüm modern görünümünün altında güncel
politikaları kodlayan aşiret, kabile, cemaat ve tarikat
olguları olmaktadır.
20.yy.ın
başında oluşturulan statükosunun parçalandığı bir süreci
yaşayan Ortadoğu, yeni bir şekillenme sürecine
girmiştir. Bunun yönünün, doğrultusunun, özelliklerinin,
karakterinin belirlenmesi olarak da
değerlendirebileceğimiz girişimler her güç açısından
başlatılmıştır. ABDnin İngiltere ve İsraili de yanına
alarak gerçekleştirdiği müdahale de, İsrail-Filistin ve
İsrail-Lübnan çatışmaları da, Türkiyenin mevcut
statükoda ve inkâr-imha politikasında diretmesi de, İran
Hizbullah-Hamas arası ilişkiler da bu gerçekle
bağlantılıdır.
Şu açıktır
ki, bölgenin kazanacağı yeni statüko dünyanın siyasal,
sosyal, ekonomik, diplomatik vb. tüm dengelerini
belirleyecektir ve dünya yeni süreçte burada gerçekleşen
değişimin özelliklerine göre şekillenecektir. Tüm güçler
bunun farkındadır ve buna etki etmeye çalışmaktadır.
Küresel sermaye güçleri ABD öncülüğünde şimdiye kadar
yürütülen politikayı daha geniş bir uzlaşma ve ittifak
temelinde sürdürmek istemektedirler. Statükocu bölge
güçleri ise Kürtlerin yok sayılmasına dayalı mevcut
statükoyu en az değişiklikle sürdürmek için tüm
güçlerini ortaya koymaktadırlar. Halk güçleri de,
elbette bu sürece demokratikleşme temelinde etki etmek
istemektedir. Kıyasıya bir çatışma biçimine gerçekleşen
bu sürecin izlerini her yerde sürmek olasıdır.
Tarihsel ve
güncel özellikleri nedeniyle Türkiye, bu gerçeklik
içinde özel bir öneme sahiptir. Geçen yy. boyunca
Avrupanın oluşturduğu statükonun bekçiliğini yapan ve
kendisi de buna göre yol alan Türkiyenin mevcut haliyle
artık devam edemeyeceği herkes tarafından dile getirilen
bir olgudur. Dünyada yaşanan hızlı değişim süreci, Kürt
özgürlük hareketinin geliştirdiği demokrasi direnişi,
ABDnin Irak müdahalesiyle yaşanan gelişmeler yine AB
süreci Türkiyede değişimin zorunlu olduğunu
göstermektedir. İçeride inkar ve imhaya dayalı
anti-demokratik siyaset anlayışı dışarıda dengeleri
kollamaya dayanan, şantaj, taviz, jeo-stratejik konumu
kullanmaya dayalı olarak yürütülen statükocu politika
gerçeği yine bunlar ekseninde şekillenen devlet
anlayışı, siyaset yöntemleri, araçları ve siyasetçi tipi
iflas etmiştir. Fakat yerine neyin konulacağı konusu
henüz netlik kazanmamıştır. Bunu toplumsal bir
mutabakatla halk güçlerinin mi yoksa egemen işbirlikçi
sınıfların mı belirleyeceği henüz belli değildir ve
belirlenmesi de kolay olmayacağa benzemektedir.
Kürt İsyanlarında Şeyhler
Erdal Ergin
Mevlana
Halidin geliştirdiği yorumuyla hızlı ve kısa sürede Kürt
toplumsal yaşamına giren Nakşibendiliğin, toplumsal
olaylarda uzun bir dönem belirleyici olduğunu görürüz.
Bu, bir yanıyla dönemin karakteri gereğidir. 19.yy.ın
Kürtler açısından önemini hemen herkes kabul eder.
Farklı görüşlerin çok az olduğu konulardan biridir.
Diğer tartışma noktaları yapısallıklarından dolayı
farklı görüşler doğurmuşlardır. Öneminin nedeni ise,
anlı şanlı Kürt beyliklerinin tarih sahnesinden
çekilmesinde ve Kürt Yüzyıl Savaşlarının başlamasından
kaynaklanır. Yeni bir dönem anlamına gelen bu savaşlar,
isyanlar, modern çağın da başlatıcısı olacaktır. İlk kez
çok güçlü olan geleneksel direnç aşılacak, etno-politik
direnç belirgin tutunum gerekçesi olacaktır.
Osmanlı, Kürt
beyliklerinin otorite alanlarını daraltmak için harekete
geçtiğinde yalnız beylerin konumları değil, yaratılan
milli değerler de tehlike ile karşı karşıya geldi. İkili
tehlike karşısında ikili direnç, isyan olgusu biçiminde
tarih sahnesine çıktı. Geleneksel direnç ile etnik
bilinçten kaynaklı duygusal Kürtlük direnci birleşerek,
Kürt beylerinin önderliğinde peş peşe isyan hareketleri
gelişti. 19.yy. Kürt isyanlarına da bu direnç ve mantık
rengini verdi.
Bu hareketler
de duygu düzeyinde milli bilinç olsa da özünde feodal
statükoyu korumaya yönelikti. 19.yy. isyanları olarak
isimlendirdiğimiz bu hareketleri, önderlikleri ve
statükoculuklarından dolayı ayrı bir kategori içinde
tutmakta yarar vardır. Çünkü daha sonraki Kürt
hareketlerinde nitelik değişecekti. Nitelikle birlikte
liderler de değişecekti. Bizi ilgilendiren de bu
yönüdür.
Söz konusu
hareketler her ne sebeple olursa olsun ve yine ne
biçimde pratikleşirse pratikleşsin yenilgiden
kurtulamayacaklardı, öyle de oldu. Yalnız yenilgide
değil, anlı şanlı beylikler mantıki sonlarına da
geldiler. 19.yy.ın ortalarına geldiğimizde Kürt
beylikleri artık tarih sahnesinden çekilmiş oluyordu.
Bir kadermiş gibi bir biri peşi sıra yıkıldılar. Her
biri kendi konumunu korumak için giriştiği isyanın
sonucunda yenildi ve sahneden çekildi. Geriye tartışmalı
olan bir miras ve büyük aileler bırakarak çekip
gittiler.
Çekip
giderken tartışmalı mirasları ve büyük ailelerinden
başka bir şey daha bıraktılar; kaos! Egemen zihniyet ve
üstünlük duygularından dolayı bir gün aşılacaklarının
hesabını yapmamışlardı. Her şey onların konumuna göre
düzenlenmişti. Böyle olunca da çok ciddi bir otorite
boşluğu doğdu, toplumsal düzen alt üst oldu. Merkezi
otoritesini güçlendirmek isteyen Osmanlı devleti işin
üstesinden gelemedi. Görevlendirdiği yetkililer hiç bir
varlık gösteremedi. Beylerin baskıcı otoritelerinin ve
siyasal düzenin kuşatmasının dışına çıkan Kürt
aşiretleri, birer bağımsız hücre gibi kendi başlarına
hareket ettiler ve iç çatışmalar, kan davaları yeniden
hortladı. Kürt toplumu ciddi bir çıkmaz içindeydi.
19.yy.ın başında olduğu gibi ortasında da bir çıkış yolu
için zorlanıyordu. yy.ın başlarında isyanları çözüm
olarak ele almıştı. Ortasında ise bir arayış içindeydi.
Yeni bir figür yaratmak zorundaydı.
Bu yeni figür
Nakşi öğretinin güç olmuş bir yansıması oldu. Mevlana
Halid tarafından Kürt sosyalitesine uyarlanan Nakşibendi
öğreti, sorunlar karşısında bir çözüm gücü olarak
belirmekteydi. Yaklaşık yarım yüz yıllık süreçte
kendisini epey kurumlaştırmıştı. Ciddi bir güç olarak
vardı ve artık birincil güç olmak için gerekli koşulları
yakalamıştı.
Yeni güç
olarak Nakşibendilik bu kaos ortamında sahneye çıktı. İç
çatışmalar ve kan davaları önlenemez boyutlarda idi.
Soygunculuk, hırsızlık vb. olaylar her geçen gün
artıyordu. Kürtler kendi aralarındaki sorunları hal
edemiyorlardı. Dağılan beyliklerden sonra kendi başına
kalan her aşiret, gücüne göre bir otorite gibi hareket
ediyordu ve başka aşiretlerin reisini dinlemiyorlardı.
Aşiret şerefi ve üstünlük duygusu iç barışı
engelliyordu. Çünkü herkes kendisini üstün görüyordu.
Başkalarını dinlemek onlar için aşağılayıcı bir durumdu.
Hal böyle olunca arabuluculuk önemli bir faaliyet
oluyordu. Bu işi yürütebilmek için de aşiretlerin kabul
edeceği, aşiretler üstü konumda bir kişilik olmak
gerekiyordu. Anlaşılacağı gibi bu özellikleri döneme
göre ancak din adamları taşıyabilirdi.
Din adamları
genellikle, sıradan insanlarla Allah arasında duaları
ile taraftarlarının kurtulmasını sağlayabilecek,
arabulucular olarak görülür. Bu inanış, girişimci
ulemaya, önemli bir politik erk sağladı. Gerçekten de
dini otoritelerin belirli bir zümresi kayda değer bir
dünyevi güç elde etti. Bunlar tasavvufi tarikatların
liderleri olan şeyhlerdi. (23)
Sahneden
çekilen beylerin arkasından çoğunlukla Nakşi olmak üzere
şeyhler bir numaralı politik liderler oldular. İçinden
çıkılamaz toplumsal sorunları çözebilecek kişiler
oldukları daha doğrusu öyle olduğu toplumca düşünülen
şeyhler, kerametleri ve girişimcilikleri ile tartışmasız
politik liderler oldular. Kendi girişimciliklerinden
kaynaklanan güçlerinden çok; toplum içindeki güç
kaynakları daha belirgindi. Kendi çabaları kadar, sosyal
huzursuzluk da onları öne doğru iteliyordu. Artık
şeyhler, beylerin otoritesini kullanacak ve peygamberin
dili ile konuşarak etkinliklerini her geçen gün
arttıracaklardı.
Herkesçe
bilindiği gibi, şeyhler Kürtlerin yaşamına yeni
girmiyorlardı. Baştan beri dini şahsiyetler olarak hep
var oldular. Din işleri ile ilgilendiler, dünya işleri
ile ilgilenmediler, ancak şimdi din ve dünya işleri ile
ilgilenen politik liderler olarak Kürtlerin yaşamına
giriyorlardı, yeni olan buydu, yine önemli olan da
buydu. Nakşi öğreti politik liderliği ele alarak gücünü
zirveye ulaştırdı. Toplum bundan son derece memnundu.
Nakşi tekkeler tüm alanlara yayıldılar. Bazı merkezler
giderek öğretinin yoğunlaştığı mekanlar oldu. Buralarda
içinde Kürt tarihinde ve manevi öğretide belirleyici
olacak isimlerin de bu çok sayıda din adamı yetişti.
Tartışmasız
politik liderler olan Nakşi şeyhleri, nüfuzlarını her
yönlü geliştirdiler. Bazı isimler tarikat içinde
belirginleşirken, aşiretler üzerinde de etkinliklerini
artırıyorlardı. Aşiretler üstü statülerini ustalıkla
kullanarak hem maddi, hem manevi güçlerine güç
katıyorlardı.
Liderlik
Nakşi şeyhlerine geçtikten bir süre sonra bunlar toplum
tarafından kurtarıcı (Mehdi) olarak görülmeye
başlandılar. Manevi düzlemde olduğu kadar maddi alanda
da sorunları çözecek, yeni bir düzen yaratabilecek
kişiler olarak görülüyorlardı. Kürtler kendilerinden
olan bir lider arıyorlardı. Kürtlerin kolektif hafızası
beylik sınırları içinde böyle bir olguya iyice
alışmıştı. Şimdi ise, bir ihtiyaç olarak kendisini
dayatıyordu. Bu ihtiyaç yetenekli ve girişimci şeyhleri
daha da öne çıkardı. Bunların en bilineni ve etkilisi
Şeyh Ubeydullah oldu.
Lider olarak
öne çıkan şeyhler bir süre sonra kendilerini yeni bir
statüko arayışı içinde buldular. Çünkü dağılan
statükonun yerine yenisi geçmemişti, tampon
mekanizmalarla bir denge tutturulmuştu. Bu uzun ömürlü
olamazdı. Kürt milliyetçiliğindeki gelişme de bu ortamı
zorlayınca yeni bir isyanlar süreci başladı. Ve bu
isyanlar dönemine de Nakşi tarikatının şeyhleri
damgasını vurdu. 1880-1925 yılları arasında geçen
yaklaşık elli yıllık isyanlar süreci Nakşibendi
tarikatının belirleyiciliğiyle geçti.
1880-1925
yılları arasında ortaya çıkan Kürt isyanlarında biri
hariç diğerleri Nakşibendi tarikatı şeyhlerinin
liderliğinde pratikleşmişti. Kadiri olan Şeyh Mahmut
Berzencinin önderlik ettiği isyanı, bir istisna olarak
ele alırsak, diğer hareketlerin hepsinde Nakşilerin
damgası vardır. İlkel Kürt milliyetçiliği Nakşibendi
şeyhlerin katkısıyla gelişme göstermiştir.
Şeyh
Ubeydullah İsyanı ile başlayıp, Şeyh Sait İsyanı ile
sonlanan bu süreçte şeyhlerin önderliği bir tesadüf
değildi. Bu süreçte laik-aydın milliyetçi liderler de
ortaya çıkmıştı. Ama her şeye rağmen şeyhlerin önderliği
kaçınılmaz olarak kendini dayatıyordu. Şeyh Ubeydullah
İsyanı ile milliyetçilik asıl rengini alacaktı. Bu
nedenle Şeyh Ubeydullah, Kürt milliyetçiliğinin babası
olarak değerlendirilir. Moderne yakın bir girişimi
vardır ama pro-milliyetçilik kategorisine daha uygundur.
İsyanın asıl önemi de bu niteliğinden dolayıdır.
Belirttiğimiz
gibi yeni bir statüko arayışı vardır. Bu rolü halk,
kurtarıcı olarak gördüğü Nakşi şeyhlerinden
beklemektedir. Kendilerini kurtaracak ve yeni bir düzene
kavuşturacak ulu kişiler olarak gördükleri şeyhleri bu
temelde takip ediyorlardı. Kolektif hafızadaki lider
istemi kadar, kendilerini çevreleyen ekonomik ve sosyal
koşullar da etkiliydi. Nakşibendi tarikatı öğretisi,
örgütsel modeli, ibadeti ve mürşitleri ile bu sorunlara
cevap veriyordu. Aranan, özlenen düzeni yaratacaklarına
olan inanç güçlüydü. Bu inanç bir toplumsal zaafiyet de
olsa tarikat için güçlendirici rol oynuyor, şeyhlere de
karizmatik bir hava veriyordu.
Bu mantık ve
hava yaklaşık elli yıl Kürt hareketlerine önderlik etti.
İsyanlar tarikatın mantığını almış liderlerce çıkarılıp,
yürütüldü. İsyanların sonuçları da bu zihniyetle
karşılandı, ancak sonuç değişmedi. Tüm isyanlar aynı
akıbete uğradı. Tarikatın bir protesto biçimi olarak da
pratikleşmesi önemli bir süreçte belirleyici oldu.
Sürecin sonrasında toplum liderliği boş kalsa ve yine el
değiştirse de tarikat kendisini siyasal ve sosyal
koşullara uyarlayarak sürdürdü ve etkinliğini değişik
biçimlerde devam ettirdi.
KÜRDİSTANDA NAKŞİBENDİLİK
Nakşibendi
tarikatı 14.yy.ın son çeyreğinde kurulmuştur. Buharada
Bahauddin Nakşibend (1318-1389) tarafından kurulan
tarikat; görüşlerini 11. yy.da yaşayan Abdulhalik
Gondjuwaniye dayandırmaktadır. Buharada kurulan fakat
o günden bugüne çeşitli din ve felsefelerden
etkilenerek, çeşitli evrimler geçiren Nakşibendilik
felsefi olarak tasavvuf kaynaklıdır.
Nakşibendilik tasavvuf esasları temelinde
örgütlendirilmiş bir tarikattır ve genelde tüm
tarikatlar gibi bazı temel kurallara sahiptir. Temel
yaklaşımı her insan mutlaka bir mürşide bağlanmalıdır.
Bu mürşid ise tarikat şeyhidir. Bu temel bir kuraldır
öyle ki, bunun zorunluluğu Şeyhi olmayanın kılavuzu
şeytandır biçiminde izah edilmektedir.
Şeyhin
denetiminde, Seyr-u Sülük adı verilen ve üç aşamadan
oluşan özel bir eğitimden geçildikten sonra tarikat
üyesini Allaha ulaştırmak, çeşitli tarikatlar gibi
Nakşibendiliğin de esaslarını belirler.
Nakşibendi
tarikatı Kürt coğrafyasında 19. yy.ın ortalarına kadar
belirgin bir özellik arz etmez. Dikkat çekici bir
özelliği yoktur. Kimi yerlerde yaygınlık kazanmıştır
fakat etkili olduğu dönem daha sonraki sürece denk
düşmektedir. Çıkış itibariyle Kürdi bir karakterinin
olup olmadığına ilişkin somut kanıtlar olmamakla
birlikte Kürt coğrafyasında gelişmiştir.
12. yy. sonrası Kürt feodalitesinin gelişme sürecidir
ve beylikler halinde kendini örgütleyen büyük aşiretler
söz konusudur. Her biri küçük birer devlet biçiminde
örgütlenen bu beylikler 18. yy.a doğru Osmanlının
daralması ve çöküş sürecine girmesiyle birlikte merkezi
idarenin gittikçe artan talepleriyle karşı karşıya
kalmışlardır. Bu merkezi otoriteyle aralarındaki
ilişkiyi tahrip eden bir rol oynamıştır. Batıda toprak
kaybeden ve zayıflayan Osmanlı bunu doğusundan telafi
etmeye kalktığında ve bunun için çeşitli uygulamalara
yöneldiğinde bunun Kürdistan için önemli sonuçları
ortaya çıkmıştır. Eyaletler biçiminde ve federal olarak
örgütlenen Osmanlı adım adım merkezi idareye geçmeye
başladığında bundan en fazla Kürt beylikleri
etkilenmişlerdir. Savaş zamanlarında asker ve belli
miktarlarda vergi ödemenin dışında Osmanlının koruması
altında yarı bağımsız, iç işlerinde neredeyse tam
bağımsız Kürt beylikleri, giderek Osmanlının artan
taleplerini karşılayamaz ve toplum üzerindeki
etkinliklerini koruyamaz hale gelmişlerdir.
Beyliklerin artan Osmanlı baskıları karşısında isyanlar
sürecini başlattıklarını görürüz. Bu isyanlar zincirinin
yenilmesi ve oluşturdukları siyasal-kültürel
örgütlenmelerin dağıtılması Kürdistanda ciddi bir
otorite boşluğu ve kaos ortaya çıkarmıştır. Kurumsal
otoriteleri yıkılan mirlerden boşalan yeri manevi
otoritelerine dayanarak dolduran şeyhler dini-manevi
fonksiyonlarının yanında aşiretler arası anlaşmazlık ve
çatışmaları çözmek, üretimin istikrarı için göreceli bir
huzur ortamı sağlamak, sosyal yaşamı düzenlemek ve
egemen devletlerle olan ilişkileri yürütmek gibi önceki
süreçte mirlerin yürüttükleri toplumsal fonksiyonları da
üstlenmişlerdir. Bu görevleri eksiksiz yerine getiren
Nakşibendî şeyhleri dinsel bir kişilikten daha çok
politik-askeri kişilikler olarak sivrilmeye
başlamışlardır. Şeyhlerin bir iktidar gücü olarak çıkış
yapmalarında bu durum belirleyici olmuştur. Bunun
dışında İslam aleminde gelişen çeşitli hareketlenmelere
dini kişiliklerin önderlik etmesi de etkileyici bir
husus olarak değerlendirilebilir.
19. yy.ın ilk çeyreğinde kapatılan bey ve mir önderlikli
isyanlar döneminden sonra yaşanan otorite boşluğunu
kendini sürece göre düzenleyen Nakşibendîliğin Halidiye
kolu doldurmuştur. Kadirilik de belli bir gelişme
yaşamıştır ancak gidişatı belirleyecek olan
Nakşibendîliğin Halidiye kolu olmuştur. Ondan sonraki
süreçte Kürdistandaki hemen hemen tüm gelişmelerde
karşımıza Halidiye kolu ile yeni bir kimliğe kavuşan
Nakşibendilik çıkar.
Nakşibendiliğin
Yeni Kimliği; Halidiye
Nakşibendiliğin Halidiye kolu Güney Kürdistan'da Caf
Aşireti mensubu olan Diyaeddin Halid Bağdadi (1778-1826)
tarafından kurulmuştur. Süleymaniye'ye yakın olan
Baban'a bağlı Karadağ'da dünyaya gelen Mevlana Halid,
çeşitli medreselerde Seyid Abdürrahim Berzenci, Seyit
Abdülkerim Berzenci, Melle Salih Necmar, Şeyh Muhammed
Qasım Senandec gibi çeşitli dini alimlerden eğitim
aldıktan sonra Hindistan'a giderek eğitim görmüştür.
Kısa bir zaman içinde ünlü şeyh Abdullah Dehleviden
icazet alan Mevlana Halid, aynı zamanda Nakşibendilik,
Çistilik, Kadirilik, Suhreverdilik, Kübrevilik gibi
tarikatlardan da icazet almıştır.
Kendisini bu
tarikatların hırkasını giydirmeye, tefsir, hadis,
tasavvuf okutmaya, bunlardan icazet vermeye yetkili
halife ilan eden Mevlana Halit, Süleymaniyeye
geldiğinde Kadiri tarikatının yoğun tepkileriyle
karşılaşır. Bunun üzerine Bağdata giderek Davut Paşaya
sığınır. Kendisini kabul eden Davut Paşa Mevlana
Halide, El-Hassasiye adında bir okul açarak faaliyet
yürütmesine imkan sağlar. Bir süre burada faaliyet
yürüten Mevlana Halid, Baban paşalarından Mahmut Paşanın
çağrısı üzerine yeniden Süleymaniyeye gelir. Ancak
Kadirilerin düşmanlıkları sürdüğü için tekrar Bağdata
dönmek zorunda kalır. Mevlana Halidin Süleymaniyeye
gelmesi ancak ünlü Kadiri Şeyhi Nudeyumun barış
çağrısından sonra gerçekleşir. Nudeyumun pişmanlık
bildirmesi ve bunu dönemin güvenilir kişilikleri eliyle
gönderdiği bir mektupla ifade etmesi üzerine
Süleymaniyeye gelen Mevlana Halid bir süre sonra
Süleymaniyeden ayrılarak davet edildiği Şama yerleşir.
Mevlana Halid yürüttüğü çalışmalarla ve geliştirdiği
ilişkilerle Kadirilik ile Rufailik gibi Arap kökenli
Sünni tarikatlara ilgi gösterilen bölgede Nakşibendiliğe
kısa sürede büyük bir saygınlık ve etkinlik kazandırır.
Nakşibendiğilin
Mevlana Halidin
kurduğu ve onun adıyla anılan Halidiye Kolunun diğer
tarikatlardan en temel farkı Rabıtadır. Yoğunlaştırma
ve konsantrasyon sağlamada çeşitli uzak doğu dinlerinin
kullandığı meditasyon yöntemlerini çağrıştıran Rabıta
yöntemi, Nakşibendiliğe özgü bir tarikat disiplini
olarak, müridin Allaha ulaşmasında temel yol olarak
izah edilmektedir, fakat müridin şeyhe kesin, mutlak ve
sürekli bağlılığını sağlamak üzere geliştirilmiş bir
kuraldır. Rabıta, tarikatı merkezileştirmede,
devamlılığını sağlamada ve etkinliğini artırmada temel
bir rol oynamıştır. Örgütsel disiplin ve bağlılık
böylesi bir uygulamayla teorik izaha kavuşturulmuş,
ideolojik bir boyut kazanmıştır.
Irak, Suriye, Mısır ve Anadoluda etkili olan bir
tarikat merkezi kuran Mevlana Halidin Şama gitmesi
buranın bir Halidiye merkezi haline gelmesine yol
açmıştır. Halidiye, 150 yıllık süreçte Kürt Nakşibendi
mensuplarının bağlı oldukları en güçlü tarikat haline
gelmiştir. O kadar ki Halidiye dışındaki tarikatlara
Kürtler arasında ender rastlanır olmuştur. Bunda köken
olarak Kürt olan Mevlana Halidin tarikatı Kürdistan
merkezli yaymasının rolü büyüktür.
Geleneksel Yapıda Bir
Çatlama;
Mevlana
Halid
Tarihsel
süreçler kişiliklerin oluşumunda önemli bir role
sahiptir. Mevlana Halid, 18. yy. son çeyreğinde ve 19.
yy.ın ilk çeyreğinde yaşamış Süleymaniyeli bir Kürttür
ve bu sürecin Kürt tarihindeki yeri belirgindir.
Mevlana
Halid, 19.yy.da Kürdistan'ın en büyük ve en güçlü
aşireti olan Caf Aşiretinin bir üyesi olarak
Süleymaniyede dünyaya geldi. Caf Aşireti Baban
Beyliğini oluşturan önemli güçlerden biriydi. Aşiret
örgütlü yapısı ve askeri yetenekleri nedeniyle Baban
beyliği içerisinde oldukça etkiliydi. Beylik ordusunun
oluşumunda en büyük katkıyı sunduğu gibi kendine ait
silahlı güçlere de sahipti. Bazı araştırmacıların
belirttiği gibi ekmeğini namlusuyla kazanan bir aşiret
durumundaydı.
Caf aşireti
askeri yapılanmasıyla ve savaşkanlığıyla 19.yy.
Kürdistanında ayrıcalıklı bir pozisyondaydı. Doğal
olarak ayrıcalıklı ve güçlü bir aşiretin üyeleri de
ayrıcalıklı ve güçlü oluyordu. 1800lü yıllarda
Kürdistan'da sıradan bir ailenin çocuğunun Kürt
toplumunda belirgin yada etkili bir kişilik haline
gelmesi neredeyse mümkün olmayan bir durumdu. Sıradan
bir aşiret üyesinin tarihsel bir sima olması önünde çok
sayıda engel bulunuyordu ve bunlar bilinçlice konulmuş
engeller değildi. Geleneksel feodal yapının doğal
sonucuydu. Çok sıkı kan bağı, sosyal ve siyasal
hiyerarşi, kişilerin ululanması Kürt egemen kesimini
olmazsa olmaz kabilinde bir güç haline getiriyordu. Bu
yüzden her faaliyet bu çevrelerce yürütülüyor,
yöneticilik bunların dışına çıkamıyor, düşünce ve din
hayatı ya kendilerince ya da uygun gördükleri,
kendilerine yakın çevrelerce icra ediliyordu. Sıradan
bir Kürt yalnızca hizmet edebilirdi. Böylesi bir durumda
sıradan bir aşiret üyesinin halkın temsilini yapabilmesi
çok da mümkün değildi.
Ancak
medreselerde bir boşluk bulmak mümkündü. Medreseler
önemli tartışma merkezleri durumundaydı. Medreseler
dönemin sorunlarını egemenlere alternatif olarak
tartıştıkları ve çok yönlü ele aldıkları için
düşüncelerini farklı çıkarlara göre
şekillendiriyorlardı. Yine ekonomik ve siyasal sorunları
günü gününe hissettikleri için daha gerçekçi bir
zeminden yola çıkıyorlardı. Dinsel hoşgörü ve
medreselerin saygınlığı genelde bazı kişiliklerin bilgi,
kişilik ve öğretileri ile öne çıkmasına olanak
sağlıyordu ve böylesi kişilikler halk içinde derin bir
saygı ile karşılanıyordu. İşte Mevlana Halidi tarihsel
bir kişilik olmaya götüren diğer bir yan da buydu.
Mevlana Halid de medreselerde şekillendi ve eğitim
sürecinin tamamladıktan sonda Molla Halid unvanıyla
Süleymaniyede, Bağdatta ve Şamda dersler vermeye
başladı.
Bu dönem
Osmanlı merkezi otoritesiyle Kürt beylikleri arasındaki
çelişkilerin çatışmaya dönüştüğü ve bey önderlikli
isyanların yaşandığı bir dönemdir. İsyanların bir bir
ezilmesiyle Kürt toplumunda ciddi alt-üst oluşlar
yaşanacaktı ve Mevlana Halid bu durumdan yararlanmasını
bilecekti. Burada önemle vurgulanması gereken nokta;
ortaya çıkan bu durumdan o günün koşulları içinde ancak
dinsel renklerle yararlanılabileceği, bunun başka bir
biçimde mümkün olamayacağıdır.
Bu gerçekten
yola çıkarak Mevlana Halidin çıkışını, öğretisini ve
geliştirdiği Halidiye yorumunu kendi döneminde gelişen
diğer dinsel yorumlar ve tarikatlar gibi siyaset ve
iktidar perspektifinin uzağında görmek ciddi bir yanılgı
olur. Mevlana Halidin çıkışını, dinsel renklerle mevcut
durumdan bir çıkış arayışı olarak ele almak gerekir.
Dönemi
karakterize eden sosyal ve siyasal atmosfer ve bunlara
etki eden faktörler çok önemlidir. Kürtlerde dış faktör
hep etkili olmuştur. Bu süreçte ise etkili olmanın
ötesinde belirleyicidir. Anlı-şanlı Kürt beylikleri uzun
bir saltanat döneminin sonuna yaklaşmaktadır; Osmanlı
imparatorluğu batı karşısında eskisi gibi güç olmak için
uygulamaya koyduğu merkezileşme politikaları gereği Kürt
beyliklerinin yetki alanlarını daraltarak, denetim
altına almak istemekte; siyaset mekanlarında ve
medreselerde buna karşı gelişen çeşitli düşünceler,
yoğunca tartışılmaktaydı. Egemen kesim statükoyu nasıl
koruyacağını tartışırken, medreseler nasıl daha etkili
olacakları üzerinde yoğunlaşıyorlardı.
Kürtlerin
kültürel ve entelektüel yaşamları uzun süren fiili
bağımsızlık döneminde önemli gelişmeler göstermişti.
Fikir ve edebiyat saray duvarlarının ötesinde medrese
merkezli dev adımlar atmıştı. Örneğin Êhmedê Xanînin
ünlü eseri Mem û Zin yaygın deyimle başucu kitabı
gibiydi. Mollalar ezberleriyle esere akışkanlık
kazandırıyorlardı. Egemen kesimler Xanîyi çok esas
almasalar da, halk arasında büyük kabul görüyordu.
Yaratılan moral değerler, baskılar karşısında güçlü
motivasyon kaynakları durumundaydı ve ortak değerlerin
korunması bir görev olarak ortaya çıkıyordu. Mevlana
Halid de, dönemindeki tüm medrese öğrencileri gibi
bunları günü gününe yaşıyordu.
Mevlana
Halid, Ê. Xanînin ölümünden 72 yıl sonra dünyaya
gelmişti. Düşüncelerinin olgunlaştığı süreci dikkate
alırsak; araya aşağı-yukarı yüz yıllık bir süre
girmektedir. Ê. Xanînin yaşadığı süreç, Kürt beylerinin
güçlerinin zirvesine çıktıkları, çevrelerinde gelişecek
tehlikeleri göremeyecek kadar kendilerinden emin
oldukları bir dönemdir. Xanîde zaten bu duruma dikkat
çeker, tehlikeyi işaret eder. İşlerin böyle
süremeyeceğini, birlik olunup merkezi bir krallık
kurulmasını ister. Kürt beyleri bu durumu ciddiye bile
almazlar. Xaninin görüşlerinin güçlü mekanı olan
medreselerde yetişen Mevlana Halid, A. Xanînin tarihsel
olarak doğrulandığı, Kürt beyliklerinin son günlerini
yaşadığı bu dönemde ortaya çıkar.
Mevlana Halid,
ilk Kürt isyanı olan Babanzade Abdurrahman Paşa
İsyanına yakından tanık olur. İsyanın merkezi olan
Süleymaniyede bulunmaktadır ve isyanın bastırılmasını
yakından gözlemler. Sonrasında süreklileşecek olan
isyanlara da tanık olur, isyan sonrası ortaya çıkan
durumları da görür. Tüm bu gelişmelerden önemli oranda
etkilenecektir. Giderek kendisini ve Kürt toplumunu
çevreleyen koşullara özgü bir öğreti yaratmaya yönelir.
İster bir öğretinin yeni bir yorumu veya uyarlaması
olsun, ister yeni bir öğreti olsun, sonuçta özgün olacak
ve karakterini şekillendiği koşullardan alacaktır. Çünkü
bir buhran döneminde şekillenmektedir. Bu nedenledir ki
hem buhranı aşan, hem de yeni bir noktaya doğru
ilerleyen özelliğiyle bir nevi yeni bir ideolojik kimlik
özelliği taşır.
Mevlana
Halid, bu yeni çıkışın karizmatik lideri olarak etkili
bir rol oynamıştır. Belirtilen sosyal ve siyasal
koşullara uygunluk göstermesi için Nakşibendi öğretisi
yeni bir yoruma kavuşturulmalıydı. İşte Mevlana Halide
tarihsel kişilik sıfatını kazandıran da bu oldu. Kürt
toplumuna çok rahat oturacak biçimde Nakşibendiliğe yeni
bir yorum getirdi. Bu Halidiye kolu olarak tarihe
geçti. Çok öncesinde Kürdistana girmiş ve yaygınlık
kazanmış olan Kadiri Tarikatı, yeni öğreti karşısında
çok kısa bir sürede geriledi. Elbette ki bu gerileme
sessiz sedasız, kansız, kavgasız olmadı.
Mevlana Halid,
Nakşi öğretiyi Hindistandan alarak 1811 yılında
Kürdistana getirdi. Yeni öğreti Süleymaniye başta olmak
üzere yoğun bir muhalefetle karşılaştı. Bu çatışmaları
genişçe ele almak yerine o dönem muhaliflerin Nakşilik
için ileri sürdükleri görüşleri ele almak hem
muhalefetin nedenini hem de yeni öğretinin bir
fotoğrafını verecektir.
Kürtler
basit ve saf adamlardır; şimdi Nakşibendi zaviyelerini
büyük bağışlarla beslemeye başlayacaklar, din işlerinde
olduğu gibi dünya işlerinde de büyük güçlükler
doğacaktır. Bu Nakşibendi şeyhlerinin çocukları,
babalarının zenginliği sayesinde, büyük bir rahatlık ve
lüks içinde yetişeceklerdir. Gururlu ve kendinden emin
bir insan kuşağı yaratacaklar, bu kuşak atalarının
ilkelerini ve yalın hayatı unutacaktır. Din işleri
ikinci plana atılacaktır; dünya işlerine de burunlarını
sokmaya itilecekler ve şeyh unvanlarıyla iktidarı ele
geçirme özlemi içine gireceklerdir. Basit tabaka
üstündeki nüfuzlarını kötüye kullanarak, onları gerçek
dinden saptıracaklar ve onları yalnızca korku ve
yalnızca kendilerine boyun eğme içinde tutmayı
düşüneceklerdir. Bencil planları hükümetin hoşuna
gitmeyecek Kürdistana aralıksız olarak askeri
birliklerin gelmesine yol açacak, ortalıkta ne dirlik ne
düzenlik kalacaktır. (11)
Mevlana
Halidin rakiplerinin o günün koşulları itibariyle
görüşlerinin bir kısmı doğrudur. Yeni öğretinin ne gibi
sonuçlara yol açabileceğini biraz kestirmekte, kendi
sonlarının da geldiğini fark etmektedirler. Bu nedenle
saldırılarını aşırıya vardırır, hatta öldürmeyi bile
düşünürler. Bu nedenle Mevlana Halid, Kürdistanı terk
eder. Saldırganlık ne kadar şiddetli olursa olsun Nakşi
öğretisinin yayılmasını engelleyemez. Çünkü yeni
koşullara göre uyarlanmış ve sosyal zemine çok iyi
oturmuştur. İlerleyişini kimse durduracak durumda
değildir.
Mevlana Halid
kısa bir süre içinde yarısı Kürt olmak üzere çok sayıda
halife görevlendirir. Bir çok Kadiri şeyhi ve halifesi
Nakşi öğretiyi benimser. Torunları daha sonra isyan
lideri olacak bazı halifeleri Mevlana Halid bizzat
kendisi görevlendirir. Görevlendirmelerde kişisel
yetkinlik dikkate alındığı kadar üyesi olduğu aşiret de
dikkate alınır. Aşiretler üstü konumları olanlar olduğu
gibi aşiretli olanlar da vardır. Zamanla bunlardan
bazıları aşiretler üstü bir konum elde edip, önemli bir
ekonomik ve siyasal güç haline geleceklerdir.
Nakşi
öğretinin daha sağlıklı oturması için bu noktalara
dikkat edilmiştir ve öğretinin yeniden yorumlanmasında
da sosyal ve siyasal gerçeklik belirleyici olmuştur.
Yani özgün bir yorumdur. Kürtler aşiretler biçiminde
örgütlenmişlerdir ve her aşiret kendi içinde mistik bir
yaşam biçimini benimsemiştir. Bir tür mistik hücreler
gibi toplumun bünyesini sarmışlardır.
Mistik Hücreler
Mistik
hücreler kavramının izahı hem Kürtler de sosyal
yapılanmanın açıklanması hem de tarikat öğretisinin
özgün ilerleyişi ve uygunluğunun ifadesi için önemlidir.
Bu kavramı B. Nikitinden ödünç alıyoruz. Onun yüklediği
anlamı ele alarak konuya açıklık getirmek daha doğru
olacaktır.
Kürt
dervişçiliği aşiret planında örgütlenmiştir. Gerçek
öğretiyi elinin altında tutan ve çevresi çömezlerle
sarılmış olan şeyh, o öğretiyi kendi evinde öğretmekte,
yorumlamaktadır. Müritlerin en iyileri ileride aşiretler
nezdinde temsilci (halife) olacaklardır. Böylece
Kürdistan, bir uçtan bir uca aşiretlerin coğrafya
durumuna uygun bir biçimde bir mistik hücreler ağıyla
kaplanmıştır.
(12. Bazil
Nikitin)
Bu hücreler
ve içindeki dinsel şahsiyetler, toplum içinde büyük bir
saygı ve itibar görmüş; sosyal hiyerarşide beyler ve
aşiret reislerinden sonraki sırayı sürekli
korumuşlardır. Bu kendi yeteneklerinden çok dinsel
öğretinin Kürtler üzerindeki etkisinden kaynaklanmıştır.
Devlet otoritesini temsil eden beylerden sonra sırayı
şeyhlerin alması onları dünyevi işlerden ayırarak ele
almak oluyordu. Ancak sonrasında şeyhler dünyevi işleri
de ele geçireceklerdi. Artık toplumsal rollerinden öte
bireysel yetenekleri de belirleyici olacaktı ve politik
liderler durumuna geleceklerdi.
Toplumsal
statüleri aşiretler üstü bir konumu ifade eden bu dinsel
şahsiyetler, Mevlana Halidin icazetiyle çok kısa bir
sürede Nakşi öğretiyi yaymaya koyuldular. Halifeler,
coğrafi ve toplumsal yapılara göre seçilip
görevlendirildi. Öğreti yaygınlaştırılırken aşiretlerin
özgünlükleri hassasiyetle ele alındı. Ortama iyice
uyarlanmak için çabalar artırıldı. Aşiretlerin yaşam
biçimine, törelerine, düşünce biçimine iyice uyarlanmış
mistik anlayışlar rahatlıkla kabul görüyordu ve her
aşiret kendi içinde dinsel bir organizma olarak hareket
ediyordu. Bir hücre olarak da ele alınsa, kendine özgü
yönlerini muhafaza ediyordu.
Nakşi öğreti
tüm aşiretlere aynı biçimde yansıtılmadı. Zaten böyle
yapılsaydı Nakşi öğreti yaygınlık kazanamazdı. Örneğin
aşiretler kendisi ile rakibini bir düzeyde tutacak her
hangi bir anlayışı şiddetle dışına atar, Aşiretin şeref
duygusunu güçlendiren yeni bir öğretiye ise kucak açar.
İçe kapalı sosyal organizasyonlarda üstünlük olarak
algılanan ama özünde bir savunma duygusu olan bu gibi
noktalar Nakşi mürşitlerce iyi görüldü ve
değerlendirildi.
Rabıtanın sihirli gücü
Üstünlük ve
şeref duygusunu güçlendirecek biçimde uyarlanan Nakşi
öğreti ya da Halidiye kolu beklenmedik biçimde sosyal
zemin buldu. Yeni bir silahı eline geçiren Kürt
egemenleri, reisler, öğretinin direnişçi yönünü
kendilerine göre düzenlemekten de geri durmadılar.
Geleneksel aşiret direnci Nakşiliğin getirdiği yeni
direnç biçimiyle bütünleşti ve daha sonra göreceğimiz
gibi bir direniş biçimi olarak Kürt isyanlarına yansıdı.
Üstünlük
duygusu, başka bir söylemle grup karizması nedeniyle
kendisini dünyanın merkezi olarak kabul edecek olan
Mistik Hücreler birbirlerini tamamlayan ve etkileyen
değil, birbirinden bağımsız, rakibini etkisiz kılmak
isteyen, özerk organizasyonlar olarak hareket
ediyorlardı. Nakşi öğreti bu hücrelere uygunluk
gösterirken, güçlü olan bu duyguyu hesapladı. İç
çatışmalarda engelleyici değil, güçlendirici oldu. Bu
nedenledir ki her bölgenin kendine has bazı yorumları
gelişti. Nakşibendi öğreti neredeyse birbirinden
bağımsız öğretiler görüntüsü veriyordu.
Nakşi
öğretinin çıkarından çok, öğretiyi kendisine uyarlamış
olan sosyal organizasyonun (aşiret, kabile) çıkarı
belirleyici olmaktaydı. Burada öğretinin daraltılarak
geleneksel yapıyla bütünleştirilmesi söz konusuydu. Aynı
öğretinin birbirinden bağımsız birçok yorumu yerel
otoritelere göre biçimlendiriliyordu. Öğreti bir nevi
parçalanma ile karşı karşıyaydı. Tarikatın mürşidi
Mevlana Halidin tarihsel rolü de bu noktada ortaya
çıktı. Bu koşulları çok iyi biliyordu, kendisi de bir
aşiret üyesiydi ve zaten söz konusu atmosfer içinde
şekillenmişti. Tarikatın uyarlanmadan yayılmasının
yaratacağı sonuçları görüyordu. Kürt toplumunun
koşullarına uyarlamada ise oldukça başarılıydı. Aksi
durumda parçalara bölünmüş toplum, tarikatı da
bölecekti. Bu yüzden kendisini tüm mürit ve halifelerin
mürşidi olarak ilan etti.
Her mürit
onun adını anacak, zikir ederken onun yüzünü görecekti.
Rabıta olarak da isimlendirilen bu ibadet biçimi,
içinde çeşitli etkilenmeler taşısa da, dönemin sosyal ve
siyasal koşulları gözetilerek belirginleştirildi.
Tarikatta Rabıta, müridin Allahta fani olmuş bulunan
şeyhinin şeklini hayalinde sürekli canlandırmasıyla onun
ruhaniyetinden yardım istemesi demektir. Bu da müridin
edeplenmesi ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi
gıyabında da ondan feyz alabilmesi için lüzumludur.
Çünkü mürid, şeyhinin şeklini hayalinde canlandırmakla
ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin
davranışlarda bulunmaktan sakınır (13)
Rabıta, Arapça rabt kökünden türetilmiş bir
kelimedir. Bitiştirmek, birleştirmek, bağlamak anlamına
gelmektedir. Tasavvuftaki anlamı ise; Müridin kendini
mürşidi ile yüz yüze gelmiş sayıp, ondan feyz aldığını
(ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da
nurlandığını) zihninde canlandırması demektir.(14)
Son yüz elli yıldır Rabıtanın bu tarikata
yerleşmesiyle bu tarikat yepyeni bir kimlik kazanmış,
prensipleri esaslı bir şekilde belirlenmiş ve Rabıta bir
köşe taşı gibi tüm prensiplerin ortasına yerleşmiştir
(15)
Yoğunlaştırma ve konsantrasyon sağlama esası üzerine
kurulu olan ve bu haliyle uzak doğu dinlerine özgü
meditasyon yöntemlerini çağrıştıran Rabıta yöntemi,
Halidiye Kolunun temel bir tarikat disiplini olarak
oturtuldu. Müridin Allaha ulaşmasında temel yol
olarak izah edilen Rabıta, müridin şeyhe kesin, mutlak
ve sürekli bağlılığını öngörür ve esasta da bunu
sağlamak üzere geliştirilmiştir. Bu tarikatı
merkezileştirmede, devamlılığını sağlamada ve
etkinliğini artırmada temel bir rol oynamıştır. Örgütsel
disiplin ve bağlılık böylesi bir uygulamayla teorik
izaha kavuşturulmuş, ideolojik bir boyut kazanmıştır.
Kendisini
herkesten üstün gören her aşiret veya beylik kendi
şeyhini de herkesten üstün tutacak, diğer mürşitlere
itibar edilmeyecekti. Yine grup karizması, üstünlük ve
şeref duygusundan dolayı her organizasyonun kendisine
uyarladığı bir çok öğreti olacaktı. Buna yol vermemek
için Rabıta adıyla her müridin Mevlana Halide bağlı
olmasını öngören merkezi bir örgütsel işlerlik
oluşturuldu. Halidiye kolunun önemli başarılarından biri
de bu oldu.
Kürtlük Rüzgarında
Nakşibendi Yelkeni;
Tarikatların
kökeni çok eskilere ve güçlü sosyal ve tarihsel
zeminlere dayanır. Bir anlayış ve yaşam biçimi olarak
kendisini sürekli kılmaya çalışır ama her zaman bir
sistem olarak varlık gösteremeyebilirler. Anlayışın
gelişimi ile tarikatlar da kendisini örgütler. Kürtlerin
tarihlerinde böylesi tarikatları görmek mümkündür. Ama
ilk defa derli toplu olarak kendisini örgütleyen ve
günümüze taşıyan Kadiri Tarikatıdır. 15. yy.dan sonra
yaygınlaşma imkanı bulmuş ve Kürtlerin en büyük tarikatı
haline gelmiştir. Liderliğini 19.yy.ın
ilk yarısına kadar da ciddi bir engelle karşılaşmadan
sürdüren Kadiri Tarikatı, ciddi bir muhalefet ve
alternatif ile karşılaşmadığı için de süreç içinde
kendisini yenileme ihtiyacı duymayarak,
muhafazakarlaşmış, dogmatizmi derinleştirmiştir.
Kendisini çevreleyen sosyal ve siyasal koşulları iyi
okuma kabiliyetini kaybetmiştir. Tüm bunlar direncinin
zayıfladığı, aşılmasının kolay olacağı anlamına
geliyordu. Tabi bunlar kendisinden kaynaklı koşullardı
ve tek başına yeterli değildi. Farklı dinamiklerin
harekete geçmesi gerekiyordu ki; toplumsal sıkışıklığa
çözüm olabilecek yeni bir güç veya tarikat Kadiriliği
geriye doğru itebilsin.
Kadiri
öğretiyi geriletecek olan Nakşi öğretinin Halidiye kolu,
1811 yılında Kürdistana girdi. Buna öylesine bir giriş
demek yetersiz olur. Halidiye kolu devrim havasında
ilerledi. Dönemin sosyal sorunlarından dolayı bir
kurtarıcı gibi karşılandı ve Kadirilerin büyük çoğunluğu
yeni öğretiyi hızla benimseyip bütünleşti. Karşı
faaliyetler yoğunca yapılsa da, bu fazla bir şeyi
değiştirmedi. Kadirilik sonunda teslim bayrağını çekmek
zorunda kaldı.
Tüm bunları
sadece Nakşi öğretinin örgütlülüğüne bağlamak yetersiz
olacaktır. Nakşi öğretinin Kürtlere uyarlanmasının büyük
etkisi vardır ama sosyal ve tarihsel nedenler çok daha
belirgindir. Yeni öğretinin asıl gücü de bu ortamı iyi
okuyabilme kabiliyeti göstermesindedir.
Nakşibendi
öğretinin Kürdistana girdiği 19.
yy. Kürtler için
önemli bir tarihsel dönemeç anlamındadır. İslamiyetin
kabulünden sonraki en etkili değişim süreci bu döneme
rastlar. Kürt feodalitesinin mantıki sonucuna ulaştığı,
Kürt direncinin politik bir karakter kazandığı modern
tarihin başlangıcıdır. Değişimi iç dinamiklerden çok,
dış dinamikler dayatmıştır. İç dinamikler bir yönüyle
mevcut statükoyu dış dinamiklere karşı korumak için
direnmişlerdir. Bu direnişler 19. yy. Kürt isyanları
olarak adlandırılır. Dış faktörler daha çok belirleyici
olmaktadır. İç faktörler biraz da onlara göre hareket
etmeye çalışır. Bu dönemin en etkili güçleri ise İran ve
Osmanlı devletleridir.
Kürtler bu
iki güç arasında bir nevi tampon rolünü oynuyor ve
pozisyonlarını bunlara göre alıyorlardı. Osmanlının
gerileme süreci çok öncesinden başlasa da 19.yy.a
gelindiğinde belirgin olarak kötüye gitmekteydi. Batı
karşısında güç yitiren Osmanlı, klasik tarzda bir
yönetimle işi düzeltemeyeceğini çok öncesinden fark
etmiş ve ıslahat programlarını başlatmıştı. Bir uygarlık
tartışmasına kadar varacak görüş alış-verişlerinin
sonucunda başta ordu olmak üzere çeşitli yeniliklere
gitmişti.
Güç ve
otorite kaybeden Osmanlı çok geniş olan imparatorluk
üzerinde hakimiyetini de yitirmişti. Birçok yerde yerel
otoriteler ve uç beylikleri merkezi tanımaz olmuşlardı.
Özel bir statü ile Osmanlıya bağlı olan Kürt beyleri
bağımsız bir devlet kurabilecek güçteydi. Kendisini
iyiden iyiye tehdit altında gören Osmanlı merkezi
yönetimi, yerel beylikleri denetlemeyi hayati bir görev
olarak önüne koydu. Kürt beyliklerine yönelim de bu
anlayış çerçevesinde gerçekleşti. Osmanlının güç
kaybetmesinden cesaretlenen Kürt beylikleri, hakimiyet
alanlarını genişletmeye giriştiler. Vergi ve asker
vermeyi reddettiler. Kendi içlerinde oluşturdukları
yönetsel sistemi daha da geliştirdiler. Kürt
beyliklerinin bu dönemde özel ordular kurdukları
biliniyor. Hatta silah atölyeleri açılmıştı ve birçok
bey kendi adına hutbe okutuyordu.
Kürt
beyliklerinin fiilen bağımsız yaşadıkları sürecin sonuna
gelindiğinde Kürtlük adına hiç de küçümsenmeyecek ortak
değerler yaratılmıştı. Kürdi değerler olarak da
isimlendirebileceğimiz bu kültürel yaratımlar aşiret
olgusunu aşar bir düzeyde, milli yönleri belirgin
kazanımlardı. Kürtler bu değerleri uzun bir zamanda,
zorluklar içinde yaratmışlardı ve yeni kuşaklar bu maya
ile yoğrulmuşlardı.
Tüm bunlar
Osmanlının merkezileşme planları karşısında tehlike
altına girmişti ve bunların korunması gerekiyordu. Bunun
için birleştirici fonksiyonlara ihtiyaç vardı. Milli
bilinç, bu ihtiyacın bir yönünü oluşturacaktı ama
yeterli olmayacak diğer yönünü de aşiret, kabile,
tarikat, mezhep gibi binyıllardır sürdürülen yaşam
formları dolduracaktı. Nakşi öğretinin bu pozisyondan
çok iyi yararlandığını hemen belirtmeliyiz.
Merkezileşmenin getireceği olumsuzluk daha farklı bir
deyimle mevcut statükonun yitirileceği endişesi
kendisini hissettirdikçe Kürt aşiretleri arasındaki
ayrım noktaları azaldı, kenetlenme belirginleşti. Bu
yakınlaşmada tutkal rolünü en iyi oynayacak olan öğreti,
sonucu belirlemede etkili olacak ve gücünü de buradan
alacaktı.
Kürt
beyliklerinin nefes boruları giderek daraltılıyordu. İlk
isyan, 1806 yılında Süleymaniyede Babanzade Abdurrahman
Paşa tarafından başlatıldı. İlk isyan olması yanında,
mekanı da önemlidir. İsyanın başladığı yıldan beş yıl
sonra Nakşi öğreti Kürdistana girdi. İsyanın çıkış yeri
olan Süleymaniye, yeni tarikatın da ilk merkezi oldu. Ve
tarikatın mürşidi Mevlana Halid, Süleymaniyeli bir
Kürttü. Şüphesiz ki tüm bunlar bazı tesadüflerin sonucu
değildi; isyanları yaratan nedenlerle Nakşi öğretinin
gelişimi arasında doğrudan bir ilişki vardı. İsyanlara
güç veren milli bilinç ile Nakşi öğreti arasında kopmaz
bağlar oluşacak ve bunlar tamamen iç içe gelişecekti.
Bu
gerçeklerden yola çıkarsak, Nakşi öğretinin Halidiye
kolunun saf, mistik bir arayış olmadığını görürüz.
Tarikatın hızla gelişiminin sırrı da buradadır. Çünkü
dönem ağır baskı ve milli hareketlerin güçlendiği bir
dönemdir. Tarikat ise bunlara günün koşulları içinde en
makul cevapları vermektedir. Bir yönüyle Nakşiliğin
Kürtçe yorumudur. Zaten Kürtlerde milliyetçilik ile
tarikatlar iç içe geçerek ilerlemektedir. Yan yana, kol
kola da değil, birbirine geçişerek gelişim
göstermektedirler. Böyle olunca da ikisini ayrıştırmak,
ayrı ayrı ele almak mümkün olmamaktadır.
Nakşibendi
tarikatı önemli sosyal ve siyasal sorunlara cevap
verdiği için kabullenilmesi ve yayılması çok kolay ve
hızlı oldu. Tarikat Kürt halkının ruhuna, geleneklerine
ve törelerine de hitap etmekteydi. Dini duygulara hitap
ettiği kadar milli duygulara da hitap etmekteydi. Kutsal
söylemleri kullandığı gibi otorite boşluğunu dolduracak
siyasal söylemleri de kullanıyordu. Daha genel bir
deyimle dönemin sorunlarını çok iyi tespit etmişti ve
halkın gözüne, kulağına, yüreğine hitap ediyordu.
Örgütlenme biçimindeki pratikliğe, mürşitlerin çabaları
da eklenince hızla yayılması önünde ciddi bir engel
kalmıyordu.
Nakşi
öğretinin hızla yaygınlaşmasına etkide bulunan diğer bir
faktör de, Hıristiyan misyonerlerin Kürdistanda
faaliyetlere başlaması ve kısa sürede yaygınlaşmasıdır.
Uzun yıllar Kürtlerle iç içe kardeşçe yaşamış olan gayri
Müslim halklar misyonerlerce örgütlendiler. Daha önce
fark edilemeyen bu kesim birden bire emperyalist
güçlerce fark edildiler ve her türlü destek sunulmaya
başlandı. Böylece Kürtlerle iç içe yaşayan bir kesim
kısa sürede örgütlü ve silahlı bir güç haline geldi.
Müslümanlar
arasında Hıristiyanların geleneksel İslami düzeni yok
etmeyi planladıkları görüşünün yaygınlık kazanması ile
daha da güçlendi. Bütün bunlar, sonunda, Kürtlerde İslam
bilincinin yükselmesine ve dini liderlerin arkasında
birleşmesine yol açtı. Nakşibendî şeyhlere dinsel
kurullara bağlı ve İslama uygun olmayan geleneksel
dinsel uygulamalara kesinlikle karşı olmaları nedeniyle,
Kürdistandaki öteki önemli tarikat olan Kadirilerden
daha militan, Hıristiyanlara tanınan ayrıcalıklara karşı
daha katı tavırlıydılar (16)
Uyarladıkları
öğretileri ve karizmatik mürşitleri ile Nakşiler,
farklarını daha iyi ortaya koyma imkanına sahiptiler.
Gayri Müslimler karşısında sert tavırlarla kendilerini
ispata yöneldiler.
Sonuçta Nakşi
öğretinin Halidiye kolu, Kürt sosyalitesine uygunluk
gösterdi, dönemin sorunlarına cevap oldu. Bir yönü ile
toplumun bünyesinden çıkıyordu. Bunun sonucunda da hızla
benimsendi ve hızla yayıldı. Bu durum ilerleyen süreçte
Kürtlerin sosyal, siyasal, kültürel yaşamını çok fazla
etkileyecekti.
Mevlana Halid, çatışmalarla dolu Kürt toplumundaki
otorite boşluğunu iyi yakalamış, bütünleştirici bir rol
oynamıştır. Kendisine bağlı 118 halifesi bulunan Mevlana
Halid, halifelerini diğer tarikatlarda pek rastlanmayan
bir biçimde merkezi ve otoriter bir şekilde yönetti ve
kısa sürede Irak, Filistin, Hicaz, Anadolu, Kürdistan
temel olmak üzere tüm İslam coğrafyasında Nakşibendiliğe
büyük yaygınlık kazandırdı.
Çok hızlı bir şekilde yaygınlık kazanması ile dikkat
çeken Nakşibendiliğin Halidiyye kolunun başarısında
politik ve örgütsel yapılanmasının da rolü büyüktür. Çok
sıkı, neredeyse askeri bir disiplin ve emir talimat
düzeni içinde işleyen tarikatın toplumsal önderliğe
soyunma amacıyla yapılandırıldığını, diğer tarikatlardan
bir de bu yanıyla ayrıldığını unutmamak gerekir.
Mevlana Halitin, Halidiyye yolunu Kürdistanda tek
merkez haline getirmesi kimilerince Tarikat devrimi
olarak nitelenir. İki nedenden dolayı böyle bir
değerlendirmeye gidilmiştir. Bir, Kadiriler genelde Kürt
beylerinin (Mir veya Mirê Miran) egemenliği altında ve
ona bağlıydılar. Medreseleri ve geçimleri Mirlerin
sayesinde gerçekleşirdi. Ayrıca Kadiriler, sadece
tekke/zaviye türü şeylere sahiptiler. Mürit ve
dervişleri de pek alim sayılmazdı hatta çoğu medrese
mezunu bile değildi. Köylerde yaygın olmayan Kadiriler,
şehirlerde aristokrat aile ve Seyyidlerin gölgesinde
kalıyordu. Dolayısıyla Kürt beylerinin siyasi/ekonomik
rollerinin gerilemesi aynı zamanda Kadirilik tarikatının
da gerilemesi olmuştur.
İki, Nakşibendilik, beylerin gerileme döneminde ortaya
çıkmış dolayısıyla onların gölgesinden kurtulmayı
başarmıştır. Ayrıca tekke ve medreseleri birleştirerek
kendi öz gelir kaynaklarına dayanmaya, halktan bir şey
almamaya çalışmış ve bunu başarmıştır. Medrese
mezunlarını da seçkin alim yapan Nakşibendilik,
Kadirilerin halkın nazarında aşağılanan dervişlik
imajını da silmiştir. Öyle ki başlangıçta Nakşibendilik
kolunun Kürdistandaki yayılmasına çok sert tepki
gösterip, çeşitli engellemelere başvuran Kadiriler
arasındaki önemli şeyhler 30-40 yıllık bir zaman
zarfında Nakşi yolunu seçmişlerdir.(17)
Kendini modern bir hareket gibi örgütleyen, bağımsız
hareket eden, seçkin ve nitelikli kadrolara dayanan,
kendini tekkelere kapatıp ahret işlerine dalma yerine,
iddialı bir biçimde toplumsal-siyasal önderliğe soyunan
ve tekke-medrese-zaviye gibi kurumları birer örgütlenme
yerine çeviren Halidiye yorumu bir de bu nedenden dolayı
hızla gelişme sağlamıştır. Yaklaşık 20 yıl içinde
Kürdistanın en etkili tarikatı olmuştur. Sadece
Kürdistanın değil aynı zamanda Irak, Suriye, Hicaz,
Anadolu, İran ve Afganistana kadar uzanan bir ağ içinde
etkinlik geliştiren bir tarikat gerçeği ortaya
çıkmıştır. 118 halifeye el verdiği belirtilen Mevlana
Halid, tarikatını modern bir örgütlenme gibi ele almış,
yetiştirdiği halifelerini ikiye ayırmıştır. Bunların bir
kesimini tarikatı yaymak üzere icazet vererek önemli
merkezlere göndermiş, diğer kesimi ise kendisinden sonra
yerine geçmek ve denetimdeki bölgelerde tarikat hukukunu
uygulamak üzere hazırlamıştır.
Bağdadinin halifelerinin tümü neredeyse Türk ya da
Kürttür. Diğer halklardan olanlar fazla ünlenememişler,
unutulmuşlardır. Ama özellikle Osman Sıraceddin Tawili,
Halid El-Ciziri, Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi ve Taha-i
Hakkari Mevlana Halidin kendisi kadar meşhur
olmuşlardır.
Kürdistanın en ileri gelenleri arasında El Seyyid El
Şeyh Abdullah El Şemzini (El Şemdinli) ile kardeşi
Seyyid El Taha sayılır. El Hakkari ve El Seyyid Taha
aracılığıyla tekmil Kürdistanı denetimi altında
bulunduran Mevlana Halid, Şeyh Halid El Ciziriyi
Botan-Cizre bölgesine ve Şeyh İsmail El Şirvaniyi de
Dağıstan bölgesine gönderdi. Karadeniz sahilindeki
halifesi Şeyh El Hac Feyzullah El Erzurumi, Urfadaki
ise Hortavizade Şeyh Muhammed Hafız El Ruhavidir. Onun
adına Erzincanda faaliyet gösteren halifesi ise Şeyh El
Bağdadi ile El Erzincanidirler. (18)
Çeşitli merkezler tespit ederek buralara temsilciler
gönderen Tarikat kısa sürede sağladığı gelişmeyle
Anadolu ve Kürdistandaki en önemli tarikat haline
gelmiştir. Büyük Kadiri şeyhleri birer birer
Nakşibendiliğe geçiş yapmışlardır. Bunlardan en
bilinenleri Saadate Nehriler, Arvasiler, Olekiler,
Tahkilerdir. Bunlar aracılığıyla yayılan tarikat kollar
halinde Kürdistanın neredeyse tümünü denetim altına
almıştır. İsmail Beşikçi, Doğu Anadolunun Düzeni
isimli çalışmasında bunların dağılımını ve faaliyet
alanlarını şöyle özetlemektedir;
-Şeyhleri Seyyid Taha Nêyrê (Taha-ı Hakkari)olan
Seyyidiler
birinci kolu oluşturmaktadır ve Hakkari, Başkale, Güney
Kürdistan ve Doğu Kürdistanda etkili olmuşlardır.
-Şeyhleri Şeyh Eylê Paloê olan
Paleviler
ikinci kolu oluşturmaktadır ve Tekman, Hınıs, Bingöl,
Lice, Amed, Palu ve Varto civarında etkili olmuşlardır.
-Şeyhleri Şeyh Eminê Şervani ve Şeyh Muhammedi Kufrevi
olan
Kufrevi
kolu
üçüncü kolu oluşturmaktadır ve Patnos, Tutak, Eleşkirt,
Ağrı, Kağızman, Sarıkamış, Karayazı bölgelerinde etkili
olmuştur.
-Şeyhleri Hizanlı Gevs olan
Taği kolu
dördüncü kolu oluşturmaktadır Bitlis, Van, Muş, Mutki,
Çatak, Kurtalan, Batman, Karayazı bölgelerinde etkin
olmuştur.
-Şeyhleri Şeyh Qasımi Ciziri olan
Miri kolu
beşinci kolu oluşturmaktadır ve Urfa, Mardin, Cizre,
Güney Kürdistan ve Küçük Güneyde etkinlik
geliştirmiştir.
Bu kollara bağlı olmakla beraber küçük kollar halinde
beliren bazı tarikatlar daha vardır. Licede Şeyh Selim
tarikatı, Kozluk ve Garzanda Zogeydli Şeyh Mahmudun
Zogueydi tarikatı, Mutki, Batmanda Şeyh Êlaeddine
Oxunenin tarikatı, Nusaybin, Küçük Güney ve
Kızıltepede Şeyh Êxmede Xeznanın tarikatı faaliyet
göstermiştir.
Bu kollardan birinci kolu oluşturan Taha-i Hakkarinin
halefleri Kürdistan ve Türkiyede etkin olmuşlardır.
Taha-i Hakkari Nehri şeyhlerinin ilki ve Bağdadinin
halifesi olan Abdullah-ı Hakkarinin kardeşi Molla Ahmet
B. Salih Geylaninin oğludur. Osmanlı Meclisi
Mebusanında milletvekilliği yapmıştır. Oğlu Şeyh
Ubeydullahtır ve 1880de önce İrana sonra Osmanlıya
yönelen bir isyan hazırlamıştır. İki gücün ortaklığı
sonucu isyan bastırılmış, isyana Önderlik eden
Ubeydullah, oğlu Abdülkadir ile birlikte 1881de
Mekkeye sürgün edilmiştir. Ubeydullah sürgün bulunduğu
Mekkede ölürken, oğlu Abdülkadir Osmanlı Ayan Meclisi
üyeliği ve başkanlığı yapmıştır. Fakat daha sonra o da,
14 Şubat 1925te gelişen Şeyh Said isyanına destek
verdiği suçlamasıyla 12 Nisan 1925te oğluyla birlikte
Diyarbakır Ulucami önünde idam edilmiştir.
Taha-ı Hakkariye bağlı iki ocak gelişmiştir, Arvasiler
ve Kufreviler. Aralarında bir süre sonra çıkan
anlaşmazlığın günümüzde de sürdüğü söylenmektedir.
Sıbgetullah Arvasi Taha-i Hakkarinin ardılı kabul
edilmektedir. Süreçle Küfrevilik etkinliğini yitirirken
Arvasilik sürdürmüştür.
Nakşi şeyhleri arasında Gümüşhaneviye (Küfrevilik)
koluna daha çok Kafkas kökenlilerin mürit olmaları onun
da orijin olarak Kafkasyalı olduğu ihtimalini akla
getirmektedir. Çünkü çeşitli Nakşi kolları genelde böyle
ırki bağlarla oluşmuştur.(19)
Bir Siyasal Tırmanış Ve Etkinlik Örneği Olarak Halidiyye
Kürdistandaki neredeyse tüm şeyhleri ve tarikatları
etkisizleştirerek denetimine alan Halidiye Kolu,
Anadoluda da İstanbula kadar sağladığı gelişme ile
Osmanlıyı ilk başta ciddi biçimde kaygılandırmış ve
çeşitli tedbirler almaya yöneltmiştir. 1820lerden
itibaren Osmanlı içinde etkinliği artan Halidiyye
özellikle İstanbulda sağladığı gelişme ile dikkat
çeker. Bunun üzerine bir operasyonla taraftarları bir
gecede toplanarak sürgün edilir. Bir kısmı Sivasa bir
kısmı Bağdata gönderilir. Fakat ilginç bir şekilde bu
olayın ardından tarikat Osmanlının müşfik
yaklaşımlarına mazhar olur, Osmanlı-Halidiye tarikatı
arasındaki ilişkinin seyri olumlu bir rotaya girer. O
kadar ki, Bağdadinin ölümünden sonra yerine geçen
Muhammed b. Abdillah El-Khaninin 1853te yaptığı
İstanbul ziyaretinde Khaniyi içinde çok sayıda devlet
erkanı bulunan büyük bir kalabalık aynen bir kral gibi
karşılar.
Buna Bağdat Valisi Said Paşanın kendinden önceki Vali
Mahmut Paşanın tarikat hakkında hazırladığı raporu
saraya ulaştırmasının neden olduğu çeşitli kaynaklarca
belirtilmektedir. Rapor öz olarak tarikatın etkinliğini
Vahhabi Hareketine karşı kullanmayı önermektedir. Bu
sarayda kabul görmüştür ve amaçladığı kimi sonuçlara da
ulaşmıştır. Suriye ve Irakta tarikatın etkisiyle
Vahhabilik yaklaşık 50 yıl gelişme sağlayamamıştır.
Osmanlı ulemasının ilk başta Nakşibendiliğin bu yeni
yorumuna karşı çıkmalarının başlıca sebebi, tarikatın
yoksul Kürt köylülerini ve aşiretlerini örgütleyerek,
Osmanlı düzenine karşı muhalefet geliştirebilme
olasılığıdır ve bu kaygı yersiz de değildir. Nitekim
Osmanlı devletine karşı Şeyhlerin başını çektiği, kimi
ulusal temalar dile getirilmekle birlikte halifelik ve
dinin korunması gerekçesine dayandırılan, özünde
geleneksel devlet yapısı içinde Kürtlerin özerk yapısını
korumayı amaçlayan isyanların gelişmesi için çok fazla
bir zaman gerekmeyecektir. Bu Kürdistanda ikinci isyan
dalgasıdır, başlarında Nakşibendi şeyhleri vardır ve 20
yy.ın ortalarına kadar da sürecektir.
Bu dönem Osmanlının içte ve dışta sorunlu yıllarıdır.
1827de Navarinde Osmanlı donanması yakılmıştır.
Ruslarla savaş sürmektedir ve1829da Edirne Ruslar
tarafından işgal edilmiştir, Hicaz yarımadasında
Vahhabiler, Belgratta Kara Yorgi Ayaklanması
bastırılamamıştır. Kürdistanda yaşanan otoritesizlik
kendini, 1826da kaldırılan Yeniçeriliğin yerine kurulan
ordu için asker toplamakta göstermektedir. Kürtler asker
vermeyi reddetmiştir. 1830da Şengaldaki Yezidilerin,
1831de Cizre Emiri Bedirhan Bey başlattığı ayaklanmalar
sürmektedir. Dışardan İngiltere, Fransa çeşitli
ekonomik, siyasi tavizler için ağır baskılar
geliştirmektedir.
Dönem büyük Baban Ayaklanması sonrasıdır. II. Mahmut
dönemidir. Osmanlı kendi içinde reformcu-gelenekçi
çatışmasını en üst düzeyde yaşamaktadır. II Mahmut
kararlı bir biçimde reformları gerçekleştirmek
istemektedir. Yerel Kürt otoritelerinin buna karşı
direneceğine ise kuşku yoktur. Mevlana Halidin ve
tarikatının üzerine bu temelde gidildiği kesindir. Bu
temelde İstanbula çağrılan Mevlana Halidle burada üst
düzeyde görüşmeler yapılır. Ardından Arabistana sürgüne
gönderilir. Bu büyük ihtimalle bir anlaşma temelinde
gerçekleşmiştir. Zira bu dönemde Suudi Arabistanda
ortaya çıkan Arap milliyetçiliği Osmanlının başını
ağrıtmaktadır ve gelişen Arap milli hareketine
Vahhabiler öncülük etmektedir.
VAHHABİLİK
İdeolojik kaynağını Selefiyyun Hareketine
dayandıran Vahhabi Hareketi Arap yarımadasında ortaya
çıkmıştır. 18. yy.ın ikinci yarısında ortaya çıkan
Vahhabi Hareketinin özelliği; feodal İslamın sorunlar
karşısında yaşadığı yetersizliği aşmaya çalışan ve bu
noktada İslamın ilk halinden uzaklaşan hareketlere
tepki hareketi biçiminde ortaya çıkmış olmasıdır.
Şahısların aşırı derecede
kutsallaştırılması, bunlardan medet umulması, onları
ziyaret ederek Allaha yakın olmak istenilmesi, dinde
bulunmayan ibadet biçimlerinin yaygınlık kazanması
(Zikir, Rabıta, vb) Vahhabi Hareketinin karşı çıktığı ve
varlığını gerekçelendirdiği hususlardır. Bunlar
ideolojik özellikleri olurken Vahhabiliği esas
belirleyen; gelişen Arap milliyetçiliğini temsil
etmesidir.
Osmanlıya karşı Arap milli uyanışını
temsil eden Vahhabi Hareketi, Osmanlıya karşı çıktığı
tarihten itibaren yoğun bir mücadele içine girmiş ve bu
Arap yarımadasının kurtulmasına kadar oldukça etkin
biçimlerde sürmüştür.
Tarikata,
şeyhe, aracılığıa şiddetle karşı çıkması, ibadetin
yalnız Allaha yapılabileceğini savunması ve bunun
dışındaki ibadet biçimlerini haram sayması ve hatta
ziyaretlerden, tekkelerden, dergahlardan yardım
dilenmenin bile İslama aykırı olduğunu ileri sürmesiyle
Nakşibendilik gibi tarikat örgütlenmelerini İslam dışı
değerlendiren Vahhabilik, temsil ettiği Arap
milliyetçiliği ile de Halife-Sultana ters düşmüştür.
İdeolojik olarak Nakşibendiliğe, politik olarak
Osmanlıya ters düşen ve milli temelde gelişen Vahhabi
Hareketine karşı Osmanlı-Nakşibendi ittifakı büyük
ihtimalle İstanbulda ve Mevlana Halidin sürgüne
gönderildiği bu süreçte kurulmuştur. Nakşibendîliğin
temel özelliklerinden birini bu husus oluşturmaktadır.
Gelişen Arap milliyetçiliğine karşı Osmanlının ittifak
gücüdür ve ortaya çıktığı bölgede Vahhabi Hareketinin
gelişmesi önünde yani Arap milliyetçiliği önünde en
büyük engeldir. Bu konumu ona doğal olarak Osmanlının
müşfik yaklaşımını getirmiştir fakat görülen odur ki,
Osmanlı-Nakşibendî ilişkisi bundan da ötedir. Ancak bu
ilişki sonrasındaki tüm süreçler boyunca ve tüm
Osmanlıyı kapsayacak bir hal almamıştır. Bu ilişki kimi
zamanlar kesintiye uğramış, kimi zamanlar çatışmaya
dönüşmüş yine Osmanlı iktidarının sonraki süreçlerinde
aynı değerde bir ittifak gücü olarak ele alınmamıştır.
Nakşibendîlikle ilgili dikkat çekilmesi gereken bir
başka husus Osmanlı içindeki reformcu-gelenekçi
çatışmasında aldığı yerdir. Osmanlıda ilk reformlar
padişahlar tarafından başlatılmış olsa da bu daha sonra
padişahlığı aşan karakteriyle padişahların karşı çıktığı
bir olgu haline gelmiştir. O yüzden başlangıçta
reformcu-gelenekçi diye ayrılan çatışmanın tarafları
giderek padişahçı, sultancı, halife yanlısı - batıcı,
reformcu, aydın biçiminde isimlendirir olmuşlardır.
Buradan da anlaşılacağı gibi reformcular batının
işbirlikçisi, yardakçılar olarak nitelenir ve
geleneksel temalara dayanan propagandalarla teşhir
edilirken, geleneksel otorite ve iktidar sahibi kesimler
Allah ve dinin savunucusu, kötülüklerin geldiği batıya
karşı değerlerin koruyucusu olarak anılır olmuşlardır.
Osmanlıda geleneksel iktidarın temsili olan
Sultan-Halife, uzun sayılabilecek bir süre batının
yardakçılarına yani reform ve yenilik yanlısı olan
güçlere karşı savaşmıştır. Elbette bu kendi
ittifaklarını ve toplumsal desteğini oluşturacak,
meşruiyet ve varlık zeminlerini güçlendiren bir politik
yaklaşım içine girecekti. İşte bu, geleneksel iktidarın
alta doğru ayaklarını oluşturan yerel iktidar sahipleri
ve buna eklemlenen dini-ekonomik otoriteler ile
gerçekleştirildi. Mevlana Halidin tarikatı da bu yerel
otoritelerden biriydi ve oldukça etkiliydi.
Osmanlı içindeki bu kutuplaşmada ve giderek sertleşecek
çatışmalarda Kürdistandaki yerel otorite sahiplerinin
yer alması kaçınılmazdı ve alacakları yeri içinde
bulundukları sosyal, siyasal, ideolojik konum
belirleyecekti. Kürtlerin konumunu ifade eden feodal
İslam ideolojisi-kurumlaşması (oda fazla gelişkin değil)
ve kültürüydü. Dolayısıyla Kürtler yenilikçi-gelenekçi
çatışmasında feodal düzenin ve değerlerin temsilcisi
olan Sultandan yana tavır belirlediler. Kendilerinin de
içinde yer aldığı geleneksel yapıyı korumayı esas alan
tüm düşünceleri ve politikaları desteklediler. Zira bu
mücadelede halifenin ya da gelenekselliğin yenilmesi
adem-i merkeziyetçi Osmanlı yönetiminin değişmesi
anlamına geliyordu. Reform, merkeziyetçi bir devlet
yapılanması demekti. Kürtler için halifeden ya da
sultandan yana olmak otonomcu yapılarını hedefleyen,
ekonomik-askeri-siyasi inisiyatiflerini kırarak merkezi
yönetime çekmeyi hedefleyen reformculuğa karşı çıkış
anlamına geliyordu. Bunun için Osmanlı içi
yenilikçi-gelenekçi çatışmasında gelenekçilikten yana
oldular ve halife-sultanın yanında yer aldılar.
Bu onların hilafete ve sultana çok bağlı olmalarından
kaynaklanmıyordu. Sorun kendi özerk düzenlerinin
korunmasıydı. Bu noktada sultanla yolları buluşuyordu.
Reformcuların uygulamaları ise yansıdığı kadarıyla
Kürtlere zarardan başka bir şey vermemişti. Her şeyden
önce verdikleri vergi ve asker miktarı artmış, merkezin
talepleri artarken inisiyatiflerini sınırlama
temelindeki baskıları da ağırlaşmıştı.
Her çağın
kendini ilk ve son düzen olarak ilan etmesi gibi, feodal
çağ da kendini tanrının varlığı ve birliğine dayalı bir
ideoloji çerçevesinde ebedi kılmak istemiştir. Katı
inanç çağını teşkil etmesinin temelinde bu gerçeklik
yatmaktadır. Ölümsüz tanrı, ebedi düzen anlayış ve
inançlarının özünde sınıflı toplumun yönetim ve sömürü
ilişkileri gizlidir. Bunun maskelenip dokunulmaz kutsal
emirler olarak yansıtılması, tapınılan çıkar düzeni
içindir. Ölümsüz ve ebedi kılınmak istenen, tanrının
şahsında kendi çıkar ve egemenlikleridir.(Abdullah
Öcalan)
Burada görülmesi gereken halife-sultanla Kürt
egemenlerinin çıkarlarının buluşmasıdır. Geleneksel
Osmanlı düzenini korumada Halife sultanın en büyük
ittifakı Kürtler olmuştur ve Kürtler bunun gereği olarak
Osmanlıya sadece içten yönelen değil, dıştan da yönelen
her tür saldırıya karşı ittifak olmanın yüklediği
rolleri yüklenmişlerdir. Osmanlının da II. Mahmut
zamanında gelişen yaklaşımları Abdülhamitin sultanlık
makamına oturmasıyla değişmiştir. Beyliklerin
tasfiyesiyle sonuçlanan isyanlar sürecinde bozulan
ilişkiler tekrar kurulmuş, Kürtlerle yeniden barışan,
onlara inisiyatiflerini veren bir devlet yaklaşımı
gelişmiştir.
Bunu zorlayan dış koşulları kısaca çerçevelemek
gerekirse; Avrupada gelişen ve artık ulusal kabuğuna
sığmayan kapitalizm emperyalist bir temelde dünyaya
açılmaktadır. Keşfedilmedik ve ağırlıkla açık işgal
temelinde el uzatılmadık sömürge kalmamıştır. Çözülen
feodal imparatorlukları paylaşma kavgası başlamıştır.
Kendi aralarında bunun çekişmesini yaşayan emperyalist
ülkelerin dünyanın önemli bölgelerine yönelik paylaşım
kavgası şiddetlenmiştir. Bunun için dini-kültürel
misyoner çalışmalarından, ekonomik-siyasal
işbirliklerine, istihbari-askeri müdahalelere kadar çok
çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Osmanlı üzerindeki
hâkimiyet kavgası özellikle Almanya ve İngiltere
arasında açık çekişme biçiminde sürmektedir. Zira
Osmanlı devleti hilafeti temsil etmesiyle ve denetimi
altındaki alanların önemi itibariyle stratejik öneme
sahiptir. Her iki güç için de, hem bölgede hem İslam
âlemi üzerinde etkili olmak için Osmanlı politikalarında
ne pahasına olursa olsun başarı zorunludur.
Bu çekişmede Osmanlıda cereyan eden iç mücadelede
gelenekçilerin artan etkinliği ve Almanyanın izlediği
tavizkar politikalar Osmanlı-Almanya ittifakıyla
sonuçlandı. Almanya, hilafetten aldığı güçle ve bunun
dayanaklarını oluşturan yerel otoritelerden sağladığı
destekle, kontrolü sağlayan halife-sultanın Pan-İslamist
politikalarına sonuna kadar destek sundu. Bunun
karşısında İngiltere Osmanlı içindeki muhalif güçlerle,
değişik milliyetten ve dinden halklarla ilişki içine
girdi. Osmanlı içindeki değişik dini, milli, yerel
otorite ve güç odakları bu bloklaşma temelinde iki kutba
ayrıldı.
Kürt egemenleri bu ittifaklaşma sürecinde gelenekçiler
ve geleneksel devlet düzenini temsil eden
Halife-Sultanın yanında saf tuttular. Halife sultan
beyliklerin tasfiyesiyle otorite boşluğu yaşayan,
kontrol altına alınamayan, anarşi ve kaos üreterek
ticareti ve sosyal yaşamı, halklar ve dinler arasındaki
ilişkileri tahrip eden gidişatın önünü almak için
Nakşibendi tarikatının önünü sonuna kadar açtı. Şeyh
otoritesi hızla Kürdistandaki tek otorite biçimi haline
gelirken bunun Nakşibendi karakterli olması özellikle
gözetildi. Gerek Pan-İslamizmle buluşması, gerek gelişen
Arap milliyetçiliğini temsil eden Vahhabi Hareketiyle
çelişkileri yine askeri, siyasi, örgütsel yapısının
disiplinli ve merkezi olması Şeyh Halid ile yenilenen
Nakşibendi tarikatını Osmanlının Kürdistandaki temel
ittifakı haline getirdi.
Kürdistandaki reform taraftarları ve batılı devletlerin
-özellikle de İngilterenin- misyoner faaliyetleriyle
ilişkilendiği Hıristiyan halkların sindirilip denetim
altına alınması yine Vahhabilik biçiminde gelişen Arap
milliyetçiliğinin etkisizleştirilmesi bu ittifak içinde
Nakşibendiliğin payına düşmüştür. Böylesi önemli
işlevlerle yükümlü kılınan Nakşibendi tarikatının
ihtiyaçları, talepleri ve gerek duyduğu yardım bizzat
Halife sultan tarafından sağlanmıştır. Böylece
Nakşibendilik bu tarihsel kesitte işbirlikçi bir
karakter de kazanmıştır.
Feodal İslam ideolojisi ve geleneksel devlet
yapılanmasına dayandırılan çıkarların, işbirlikçiliğe
sürüklediği Nakşibendîlikle ifadelenen Kürt egemenleri,
ümmetçilikten milletçiliğe doğru kayan Osmanlı içinde
kendilerini nasıl konumlandıracaklarının sıkıntısını hep
yaşamışlardır. Bu onları zaman zaman milliyetçi pozisyon
içine soksa da asıl olan kendi pozisyonlarını koruma
yaklaşımı olmuştur. Milliyetçi söylemler temelinde
gelişen kimi hareketler ise daha çok tehdit içeriklidir,
halkın milli duygularını ve bunun yarattığı aksiyonu
kendi durumlarını güvenceye almanın vesilesi haline
getirmeye çalışmışlardır. Türk egemenleriyle
ilişkilerinde bu isyan potansiyelini bir koz gibi
kullanmışlardır. Tutarlı bir ulusalcılıkları yoktur.
Gelenekselci, feodal İslamın ufkunu aşmayan zihni
yapıları ve içinde bulundukları objektif durum gereği
sağlıklı bir milli gelişme içine girememişlerdir.
19. yy. boyunca Önderlik ettikleri hiçbir isyanda (diğer
Müslüman halkların aksine) direkt olarak hilafeti ya da
onu temsil eden sultanı hedef almamışlardır. Dahası
isyanlarının meşruiyetini ona dayandırmışlardır. Hedef
aldıkları reform yanlıları ve reformculuktur.
Taşıdıkları ve üzerinde yükseldikleri feodal İslam
ideolojisi özü itibariyle milliyetçiliğin gelişmesini
değil ümmetin birliğini vaaz etmektedir. Şeyhler
Hıristiyan batıya, oradan kaynaklanan reformlara,
geleneksel düzeni sarsan düzenlemelere karşı Kürt-Türk
geleneksel düzenini temsil ediyorlardı ve Kürtlerle
Osmanlı devleti arasında birleştirici bir rol
oynuyorlardı. Batı sömürgeciliğine ve çok yönlü
etkilerine karşı Kürt-Türk geleneksel çevrelerinin
İslami temelde gelişen direncinde Kürt egemen güçleri
bir anlamda Nakşibendi tarikatınca temsil edildi.
Dikkat edilirse günümüzdeki ilkel Kürt milliyetçiliği bu
feodal sınıfa dayandığı için kendine özgüdür ve
Nakşibendi tarikatının damgasını taşır. Osmanlı
Pan-İslamizm ile korumaya çalıştığı birliğini fazla
sürdürememiş, sadece Hıristiyan halklar değil, İslam
olan halklar da bir bir Osmanlı birliğinden ayrılmaya
yönelmişlerdir. Bu Osmanlı içinde zaten sürmekte olan
reformcu-gelenekçi çatışmasında gelenekçilerin güç ve
prestij kaybetmesine yol açmıştır. Dağılmaya giden
imparatorluğun diğer bileşenleri gibi Türklerde de
milliyetçilik kısa bir zamanda hakim eğilim haline
gelmiş Müslüman halkların da isyan etmesi Pan-İslamizmi
zayıflatmış, bunu da arkasına alan İttihat Terakkide
temsilini bulan Türk milliyetçiliği gelişmeye
başlamıştır.
Türk milliyetçiliğinin bir çatışma temelinde ve batıda
eğitim almış aydınların öncülüğünde gelişmesi, laik ve
modern bir karakter edinmesine yol açarken; uzun bir
süre feodal İslam düzeninin korunması temelinde çaba
harcadıktan sonra zorunlu olarak milliyetçiliğe itilen
Kürt egemen kesimleri ciddi bir ulusal gelişmeye yol
açamamışlardır. Kendileri bir ulusallaşmayı yaşamayan
Kürt egemenleri, milliyetçilik karşısında en geri
pozisyonda kalmışlar; en ufak bir zorlanma ve tehlike
söz konusu olduğunda milliyetçiliklerinden taviz
vermekten çekinmemişlerdir. Yerel iktidarları ya da
çıkarları belirleyici olmuştur. Bu durum o gün için
sağlıklı bir milli gelişmeye yol açmazken aynı biçimde
bu geri durumun ısrarla sürdürülmeye çalışılması da
Kürtlerde sağlıklı bir aydınlanmanın ve modernleşmenin
önüne geçmiş, modern düşünce ve örgütlenmelerin
gelişmesini engellemiştir
1880-1925 yılları arasında gelişen isyanlara -biri
hariç- öncülük yapanlar Nakşibendi şeyhleridir.
Osmanlının merkezileşme, idari-siyasi reformuna bir
tepki olarak başlayan Kürt isyanlarına öncülük yapan
Nakşibendi şeyhleri cumhuriyet karşısında da isyancı bir
konumda olmuşlardır. Gerek Osmanlı içindeki reform
çabaları, gerek cumhuriyet karşısında esas aldıkları
feodal İslam ideolojisi nedeniyle ne Kürtlere sağlıklı
bir temsil düzeyi sağlayabilmişler ne de isyanları
başarıya ulaştırmışlardır.
Kürt üst
tabakası Sümer döneminden beri bir nevi yerel beyliğe
alıştırılmış gibidir. Bağımsız bir egemen sınıf yerine,
kısmen bağımlı, içte otonomiye dayalı bir bağımlılığı
bilinçlice tercih etmektedir. Yalnız başına egemenlik
hem içte hem de dışta başına olmadık belalar getirmekte,
talana uğramasına yol açmaktadır. Hem halkın isyanı, hem
yabancı istilacılar kendilerine rahat yaşam imkanı
tanımamaktadır. Buldukları yanıt, içte otonomiye dayalı
işbirlikçi modeldir. Aslında dışta ilerici bir öze sahip
olan bir kurumlaşmaya da fırsat tanımamaktadırlar.
Örneğin Sümer düzenini kendileri ya da bizzat Sümerler
kurumlaştırsa, bu ileri bir adım olacaktı. Diğer son bir
örnek Türkiye Cumhuriyetidir. Cumhuriyeti ya kendileri
ya da direkt Türk yönetimi kurumlaştırsa, daha olumlu
bir rol oynayabilecektir. Ama iki yolu da engellemekle
gelişmelerin önünü tıkamayı çıkarlarına daha uygun
bulmaktadırlar. (Abdullah Öcalan)
Feodal İslam ideolojisi temelinde şekillenen zihni
yapıları ve içinde bulundukları maddi koşullar
itibariyle dönüşüme kapalı olan Kürt egemen sınıfları 20
yy.a çok hazırlıksız bir giriş yaptılar. Osmanlıyı
oluşturan tüm halklar milli hareketler örgütleyip,
geliştirirken Kürt egemenleri bunu yapmadılar. Daha
doğrusu yapamadılar. Toprak ağalığına dayanan ekonomik
yapıları tanrının varlığı ve birliğine dayalı
ideolojik şekillenmeleri, yine devletleşmeye ve
milliyetçiliğe kapalı Kürt sosyo-kültürel gerçekliği
üzerinde hareket etmeleri, 20 yy.ın dayattığı
devletçi-milliyetçi dalga karşısında dağılmalarıyla
sonuçlandı. Osmanlı birliğini temsil eden Hilafet ve
Saltanatın korunmasını kendileri için tek çıkar yol
olarak gördüler. Bu nedenle kendi içlerinde her hangi
bir yenilikçiliğe, yeni bir fikre, yeni bir örgüt, yeni
bir program anlayışına yaklaşmadıkları gibi kendi
dışlarında da her türlü yenilikçiliğe karşı oldular.
Uzun süre Abdülhamitin yanında yer alan Kürt egemenleri
İttihat Terakki döneminde önce muhalif sonra giderek
isyancı konumuna geçtiler. I. ve II. Meşrutiyet
hareketleri karşısındaki pozisyonları karşıtlıktır.
Esasta şeyh önderlikli isyanlar dönemi bu yıllarda
başlar. Her şeye rağmen I. Dünya Savaşında yine de
Osmanlı'nın yanında yer almışlardır. Bu yüzyıllardır
süren halklar arası ortak yaşam kadar Kürt egemenlerinin
benimsediği otonomculukla da izah edilebilir. Ancak
süreç karşısında Kürt egemenleri için söylenebilecek
çaresizlik içinde olduklarıdır. Fazla seçenekleri
yoktur. Devlet ufkuna sahip değillerdir yabancı güçler
ile kapsamlı, uzun süreye dayanan ve güven içeren bir
ilişkiden yoksundurlar ve tabi milli bilinç son derece
zayıftır.
1925-1950
Genç Cumhuriyet Karşısında Yaşlı Nakşibendi Şeyhleri
Avrupada büyük emperyalist güçler arasında kurulan
denge I. Dünya Savaşında Almanyanın aleyhine bozulunca
ona dayanan ve müttefiki olarak savaşa giren Osmanlının
da parçalanması ve paylaşılması gündeme geldi.
Bağımsızlığa yönelemeyen Kürtler milli bir çıkış
hedefleyen M. Kemali desteklemeyi kendileri açısından
uygun gördüler ve gerek İstanbul hükümeti karşısında
korunması, gerek milli mücadeleyi örgütlemesi için
ellerinden gelen tüm desteği sağladılar. Bunun
karşılığında bekledikleri ve umdukları kurucu üyeliğin
gereği olan ortak temsil idi. Mustafa Kemalin başını
çektiği Milli mücadele bu ilişki temelinde başarıya
ulaştı.
M. Kemal açısından hedeflenen ulus-devlet gerçeğiydi.
Her ne kadar ilk meclisi "iki halkın ortak meclisi",
Kürtleri "kurucu" olarak nitelese de, ilerleyen süreç
bunların reddini getirecekti. Bir cumhuriyetin
gerektirdiği ideolojik, kurumsal ve kültürel duruşu
gösteremeyen Kürt egemenleri, genç cumhuriyetle karşı
karşıya gelmekte gecikmediler. Nakşibendi şeyhlerinin
temsil ettiği Kürt egemen güçleri, M. Kemal ve Türk
egemenleri açısından tutarlı ulusalcılıkları olmayan,
geri ama harekete geçirdikleri isyan gücüyle dikkate
alınması gereken bir kesim olarak
değerlendirilmişlerdir. M. Kemalin ilişkileri bu
gerçeklik üzerinden gelişmiştir. Kürt egemenleriyle
ilişkilenmeden bir çıkış yapamayacağını gören M. Kemal,
Kürt egemenlerinin desteğini almakta fazla
zorlanmamıştır. Kurmak istediği cumhuriyetle
uyuşmayacaklarını bilse de, gerilikleri ve
sıkışmışlıkları üzerinden hareketle bunları yanına
almayı başarmıştır. Buluştukları nokta, "Hilafetin ve
Saltanatın kurtarılmasıdır"(!?) Bu M. Kemal açısından
zorunlu olduğu ilişkiyi geliştirmek için kullandığı bir
söylemden ibarettir. Gerek içinden geldiği siyasi
gelenek, gerek izlediği gelişme çizgisi ile saltanat ve
hilafete taraf olamayacağı açıktır. Kürt egemenleri
açısından ise fazla seçeneğin bulunmadığı koşullarda
varlıklarını ve statülerini korumak, geleneksel düzeni
yeniden inşa etmek umuduyla girilen bir ilişkidir.
İlerleyen süreçte M. Kemal ile karşı karşıya
gelmelerinin nedeni olarak gösterilen ve tutulmayan söz
bu gerçeklikte saklıdır. Yani geleneksel düzenin yeniden
tesis edilmesi ve bunun içerisinde kendilerine otonom
bir yerin verilmesi.
Cumhuriyetin kurulup yeni iktidarın özelliklerinin
ortaya çıkması ve giderek kendini inkarcılık biçiminde
dışa vurmasıyla çatışma kaçınılmaz oldu. Kendilerini
aldatılmış sayan Kürt egemenleri bu noktadan itibaren
ellerinde bulundurdukları isyan gücünü harekete
geçirdiler. Nakşibendi
şeyhlerinin başını çektiği isyanlar sadece Kürdistan'da
değil Türkiye'nin çeşitli yerlerinde de patlak verdi.
Yozgat, Konya, Çorum, Menemen
alanlarında Nakşi şeyhlerinin liderliğinde isyanlar
çıktı. Bu isyanlara katılım azdı ve kısa süreliydiler.
İslama ve halifeye sahip çıkma temelinde çıkan bu
ayaklanmalar kısa sürede bastırıldı. Kürdistanda milli
ve dini yanların iç içe geçmesi ise büyük ve kapsamlı
isyanlara neden oldu.
Birinci Dünya
Savaşı sırasında, elverişli koşullara rağmen, tutarlı
bir anti-emperyalist ve demokratik program ve örgüt
oluşturmaktan çok uzak bulunan, İranda Simko İsmail,
Irakta Mahmut Berzenci ve Türkiyede Şeyh
Sait önderlikleri, Kürt hareketlerinde en başarısız
rolün sahipleri olmaktan kurtulamamışlardır. Çoğunlukla
emperyalist ajanların basit oyunlarını ilişki sanıp
oyunlarına alet olmuşlardır. Onca çabaları ne kendileri
ne de halk için bir kazanca dönüştürebilmişlerdir. Miras
olarak sadece ailelerini bırakmışlardır. Bu aileler
üzerinde kurulan kontrol ise, yine halk üzerinde denetim
aracı olmaktan öteye bir anlama sahip olamamıştır.
Egemenler arası bu tarz yaklaşımlar aslında tüm tarih
boyunca bolca uygulanmıştır. Zayıf ve yenilmiş kişilerin
bir denetim aracı olarak kullanılmaları yaygın bir
politikadır. Kürtlerde bu politika, bilinçli olmanın da
ötesinde, son derece içselleştirilmiş ve alıştırılmış
oldukları için, gönüllü olarak kendileri tarafından
kendilerine karşı uygulanmaktadır.(Abdullah Öcalan)
Şeyh Sait İsyanı ile beraber çıkarılan Takrir-i Sükun
yasalarıyla genç cumhuriyetin de karakteri netleşmişti.
Anti demokratik, despotik uygulamaların arttığı
cumhuriyet, giderek tekçi, şoven ve inkarcı bir özellik
kazanıyordu. Genç cumhuriyetin, çoğulcu, katılımcı
olmaktan ziyade; savunma refleksi güçlü, saldırgan,
şoven-ırkçı özellikleri öne çıkıyordu. Gerek
uluslararası koşullar, gerek ülke içi koşullar
karşısında M. Kemal ve ekibinin yaklaşımı ağırlıklı
olarak temelleri zayıf Türk milliyetçiliğini ve genç
cumhuriyeti belli bir temele oturtmaya çalışmaktı. Bu
anlamda yoğun bir Türkçülük propagandası ve asimilasyon
uygulanırken Türkiyeyi kapitalist gelişme yoluna sokma
esas alındı. Kürt insanı coğrafyası, tarihi, kültürü ve
bütün değerleriyle artık Türk uluslaşmasının hizmetine
sokuldu. Bu yaklaşım temelinde Kürt varlığının
eritilerek adım adım tehlike olmaktan çıkarılması
hedeflenirken, Türk uluslaşması adına Kürdistan vahşi
bir talan sürecine alındı. 1930lara doğru inkar ve imha
çizgisi artık ana hatlarıyla ortaya çıkmıştı. Bu
kendisini Ağrı-Dersim isyanları ve sonrasında görüldüğü
gibi katliamlara vardırmakta da tereddüt etmedi.
Bu süreç Nakşibendi şeyhlerinde temsil edilen Kürt
egemenlerinin ezildiği yıllardır ve Kürt egemenlerinin
yol açtıkları sonuçlar hakkında ciddi bir değerlendirme
yapacak durumları bile yoktur. Yaptıkları, tekrardan
ellerinden tutacak, kendilerine şefaat gösterecek,
kendilerinin hizmetini isteyecek bir efendinin gelmesini
beklemek, bu arada mümkün olduğu kadar ekonomik
durumlarını düzeltmektir. Çoğu sürgündedir ve
sınırlandırılmıştır.
Genç cumhuriyet 1950lere kadar kimi parti denemeleri
olmakla birlikte M. Kemalin Cumhuriyet Halk Fırkası
tarafından anti-demokratik ve otokratik bir biçimde
yönetildi. Esas olarak kendi temellerini sağlamlaştırma
adına her türlü baskının uygulandığı ve hiç kimseye
karşı hesap verme zorunluluğunun bulunmadığı bu
yıllarda, genç cumhuriyetin yönetimi, Kürdistanı imha
ve inkar politikalarıyla yönetti ve herhangi bir şekilde
Kürt egemenlerinin desteğine ihtiyaç duymadı. Bu anlamda
Nakşibendi şeyhlerinin yardımını gerektirecek bir
pozisyon ortaya çıkmadı.
En kapsamlısı Şeyh Said önderliğinde gelişen isyanlar
dalgası sona erdiğinde, yenilen ve ezilen sadece Kürt
halk dinamiği olmadı. Bu isyanlardan sonra Kürdistanda
geliştirilen idamlar, sürgünler ve çeşitli politikalarla
belli bir merkezileşme içinde olan ve kendi içinde bir
hiyerarşiye de ulaşan Nakşibendi tarikatının örgütsel
yapısı önemli oranda dağıtıldı. Katılanların önemli bir
çoğunluğu idamlarla tasfiye edilirken; aileleri ve
isyanlara katılmayan diğer şeyhler Türkiye'nin dört bir
yanına sürgün edildi. Kürdistan dışına sürgün edilen ve
mülklerine el konulan şeyhlerin ve ailelerinin gerek
birbirleriyle. gerek halkla bağları uzun süre
engellendi. Bu süre içinde iyice muhtaç ve pişman duruma
düşürülen bu şeyh aileleri Demokrat Parti sürecinde
çeşitli biçimlerde uzlaşmaya ve işbirliğine çekilerek
sistemin yedeğine alındılar.
Bu dönemde
cumhuriyet karşısında muhalif pozisyonda olan sadece
bazı Kürtler değildi. Yeni yönetimin kazanacağı
özellikler konusunda M. Kemal ile aynı görüşte olmayan
değişik kesimler de vardı.
Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi komutanlar, Halide
Edip, M. Akif gibi yazarların da içinde yer aldığı, katı
ulusalcılık ve laiklik yanlısı olmayan, ekonomide
liberal, idari düzeyde ademi merkeziyetçiliği benimseyen
kesim; muhalif kesimler içinde politika ve diplomasi
yeteneği olan, iktidara oynayabilecek kesimi
oluşturmaktaydı ve süreç içinde doğal olarak Kürtlerle
ilişkileri gelişmişti. Nakşibendi şeyhleriyle ilişki
içinde olan bu kesimler bunun faturasını Şeyh Sait
İsyanından sonra ödeyeceklerdi. Bunlar tarafından
kurulan ve Cumhuriyet Halk Fırkasına alternatif olan
Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası Şeyh Sait İsyanıyla
bağı olduğu gerekçesiyle kapatılacak, içlerinde Kazım
Karabekirin de bulunduğu bir çok kişi soruşturmaya
uğrayacak, uzun yıllar yasaklı ve zanlı olarak
tutulacaktı. İlerleyen yıllarda Türkiye
siyasetindeki muhafazakar, sağ çizgiyi oluşturan bu
kesim 1925 sonrası bastırılan Kürt egemen kesimlerinin
yeniden siyasete çekilmesinde de birinci derecede rol
alacak; Nakşibendiler Demokratik Parti iktidarıyla
birlikte oligarşik karaktere bürünen sisteme bunlar
aracılığıyla dahil edileceklerdi.
1945-1980
Modern Siyaset ve Nakşibendilik
Osmanlıda yerel otoriteyi oluşturan ve dini otoriteye
yaslanan Türkiyedeki çeşitli kesimlerin genç
cumhuriyete karşı hoşnutsuzlukları kendini kimi
isyanlarla ortaya koysa da bunlar, bastırılarak tasfiye
edilmişti. Bu rahatsızlıkların dile getirilmesinde de
Nakşibendi şeyhleri başı çekiyordu ve bunların bağlı
bulundukları ocaklar Kürdistanda bulunuyordu. Kürt
isyanlarının ezilmesiyle birlikte bu kesimlerin direniş
gücü de kırıldı. 1950lere kadar yeni cumhuriyeti kendi
temellerini oluşturma çabası belirledi ve bu yoğun
baskılar, yasaklar, zaman zaman katliamlara varan
uygulamalar eşliğinde yürütüldü. Dolayısıyla Türk ve
Kürt halkında derin tepkilere ve hoşnutsuzluklara yol
açtı. 1945te çok partili sisteme geçen Türkiyede CHF
içinden ayrılan bir kesimin kurduğu Demokrat Parti kısa
sürede cumhuriyetin uygulamalarından rahatsız olan
kesimlerin buluştuğu bir platforma dönüştü.
Bu kesim yeni
palazlanan Türk burjuvazisinin dışa açılma, devletin
denetiminden çıkma, ordu ve bürokrasinin koyduğu
yasakları kırma gibi tüm arzularını ifade ediyordu;
fakat sadece bununla sınırlı kalmıyordu. Osmanlı
sürecinde egemen kesimleri oluşturan
ayan-eşraf-tüccar-şeyh-ağa-aşiret reisi gibi geleneksel
kesimlerin de temsiline soyunuyordu. DP kısa zamanda
Cumhuriyetin kuruluşuyla statüleri sarsılan, çıkarları
bozulan, istediğini bulamayan, üzerine gidilen tüm
kesimlerin buluştukları bir odak oldu. Batıcı ve sözde
modern söylem yerine geleneksel söylemi dillendiren,
ekonomide liberalizmi öven ve öteden beri süren
reformcu-gelenekselci çatışmasında, gelenekselci çizgiyi
temsil eden DP, Kemalistler ve CHPye karşı tüm
geleneksel ittifak güçlerini uyandırdı, harekete
geçirdi. Nakşibendi şeyhleri de bu temelde yeniden ilgi
odağı oldu. Kürdistandaki egemen yapıyı oluşturan
Nakşibendi şeyhleri, aşiret reisleri ve toprak
ağalarının çoğunluğu bu yeni partiyi destekledi.
Faaliyetleri yasaklanan fakat Kürt halkı üzerinde manevi
otoritesi süren şeyhler çok partili sisteme geçişle önem
kazanmaya başladı. 1946
seçimlerinde bin bir hile, yasak ve baskı ile önü
alınabilen DP, 1950 seçimlerinde büyük bir oy farkıyla
seçimlerden birinci parti olarak çıktı.
Türk Siyasetinin Değişmez Aktörleri Şeyhler;
Nakşibendi şeyhleri çok partili sisteme geçilmeyle
başlayan iktidar mücadelesinin değişmez aktörleri
oldular. Etkiledikleri kesimler aracılığıyla bölgesel
siyasetin nabzını tutan şeyhler için bu yeni bir süreç
anlamına geliyordu. Bunu hızla değerlendirmeye koyulan
şeyhler hiç bir kural tanımıyordu. Başarısız isyanlarla
yıkıma götürdükleri Kürt halkını yeni süreçte en gerici,
sağcı, inkar ve imhacı partilere peşkeş çekmeye
koyuldular. Türkiyedeki iktidar mücadelesinde büyük
önem taşıyorlardı ve sağcı partiler kitleleri etkilemek
için bunlarla ilişkileniyordu. Nakşibendi tarikatı
merkezi yapısı dağılmış, çeşitli kollara bölünmüş,
etkinlikleri yasaklanmış ve zayıflamış halinden çıkarak
tekrar güç olmaya başladı. Osmanlı içinde halife sultana
dayanarak Kürtler üzerinde; Kürtlerin isyan
potansiyelini kullanarak halife sultan üzerinde etkili
olan ve kendilerini böyle bir denklem üzerinde yaşatan
Nakşibendi şeyhleri, yeni süreçte bu gerici ittifakın
propagandasını yapmaya, bunun aracılığıyla kendi varlık
koşullarını sağlamlaştırmaya, bunun zihni, ekonomik,
kültürel, örgütsel zeminlerini güçlendirmeye giriştiler.
Bu, toplumda gerici ideolojilerin, geri örgütsel-sosyal
ilişkilerin ve yapıların korunması, aydınlanmanın ve
çağdaşlaşmanın da engellenmesi anlamına geliyordu.
Halife sultanla kurulan çıkar dengesinden daha geri de
olsa, yeni bir denge böylece kurulmuş oldu. Kürtlerin
oylarını yönlendirmeleri karşılığında yavaş yavaş
belirginlik kazanan oligarşik yapı içindeki statüleri
belirlendi. Yönlendirilen oy oranı dağılan ve merkezi
yapısını kaybeden tarikatın temsilini yapan şeyhlerin bu
yapı içindeki yerini tayin eden önemli bir veri
oluyordu. Burada kurulan dengeye Kemalistler de onay
vermekte sakınca görmediler. Zira bütün dinamikleri
darbelenen ve dağıtılan Kürtlerin en geri ideolojiler
içinde tutulması, en geri sosyal, kültürel, ekonomik
yapı ve ilişkilere mahkum edilmesi tam da istedikleri
gibi inkar ve imha politikasına en büyük desteği
veriyordu. Bu çerçevede etkili tarikat çevreleriyle ve
cemaatlerle ilişkiler gelişti, bunların faaliyetlerine
göz yumuldu, destek sunuldu. Örneğin Abdülmelik Fırat
yaşı tutmadığı ve Şeyh Saitin torunu olduğu halde
yasalarla oynanarak milletvekili yapıldı. Bu aile
ilerleyen yıllarda sağ partilerin, 70li yılların
ortalarından itibaren de İslamcı siyasal partilerin
içinde yer aldı. Bunlar adına Kürt halkı içinde siyaset
yürüttü.
Bazı Nakşibendi şeyhleri işi MHP taraftarlığına kadar
vardırdı. Menzil cemaati lideri olan Şeyh Muhammed Reşit
Erol uzun yıllar MHPyi destekledi. MHP bölündükten
sonra ise Muhsin Yazıcıoğlunun BBPsini destekledi.
1972 yılından, öldüğü 1993 yılına kadar; 21 yıl boyunca
Türkiye ve Kürdistandaki ilerici devrimci hareketlere
karşı faşist-ırkçı yapılara destek verdi.
Şeyh Şahabeddin ve Muhammed Şirin ile birlikte 1913te
ayaklanma düzenledikleri için Bitliste idam edilen Şeyh
Seyyid Alinin torunu Kamran İnan bir diğer örnektir.
Bunlar daha da çoğaltılabilir fakat özü itibariyle şu
belirtilebilir; Çoğunluğu ırkçı-faşist-gerici partilerin
Kürdistandaki dayanağı oldular, inkar ve imha
politikalarının bir numaralı aracı haline geldiler.
Türkiyede devrimci demokratik gelişmeye karşı
gerici-faşist dalganın yaratılmasında büyük rol
oynadılar.
Kürdistanda şu veya bu biçimde isyanlarda yer almış,
sürgüne gönderilmiş, soruşturmaya uğramış, üyelerinden
bir yada birkaçı idam edilmiş bir çok Nakşibendi ailesi
DP ile oluşan gerici koalisyon içine girdi. Cumhuriyete
karşı geliştirdikleri isyanların milli yanlarını hiç
hatırlamadılar. Milli kimliklerini müritlerinden önce
unuttular. Üstüne üstlük milli kimliğin unutulması, ağza
bile alınmaması için her türlü yolu denediler. Kürt
toplumu içinde kendilerinden başka bir otorite ve temsil
gücünün çıkmasını engellemek için her şeyi yaptılar.
Kürdistan toplumunu kendilerini temellendirdikleri
feodal İslam ideolojisinin en geri formu içinde
tutabilmek için her tür yeniliğe kapadılar. Kokuşmuş,
kimlik-kültür gibi değerlerinden kopmuş, çağ dışı
düşünüş ve ilişkilerin yaşandığı toplum gerçeğinin
ortaya çıkması böyle gerçekleşti.
Kürdistandaki gelişim seyri böyle bir içerikte
gerçekleşen Nakşibendiliğin Türkiyede de izlediği bir
gelişme eğrisi olmuştur. Kürtlerle ittifak kurdukları ve
cumhuriyete karşı fiil işledikleri gibi gerekçelerle
daha cumhuriyetin ilk yıllarında tasfiye edilen muhalif
kesimler içinde yer alan çeşitli Nakşi kolları vardı.
Bunlar geliştirilen baskı politikaları karşısında uzun
bir süre sindi ve sessizliği tercih etti. Cumhuriyetin
tekke ve zaviyeleri kapatması, hilafeti kaldırması,
medrese eğitimine son vermesi ve Latin alfabesine
geçmesi yine tarikatları yasadışı sayarak bunlara ait
vakıf, han, arazi gibi taşınmazlara el koyması bu
kesimleri oldukça zorladı. Ağırlıkla ellerindeki
mülkleri koruma çabasına giren bu kesimler 1950lere
kadar esas olarak böylesi bir pozisyon içinde kaldılar.
Cumhuriyet kurulduğunda bu Türkiye için tabandan
feodalizme karşı yükselen özgürlükçü bir tepkinin ürünü
olarak ortaya çıkmadı. Yayılmacı amaçlarla Almanyanın
yanında savaşa giren ve yenilen Osmanlının enkazı
üzerinde yine halkın değil, eski Osmanlı subay ve
bürokratlarının öncülüğünde kuruldu. Zoraki, üstten ve
batıcı bir karakterde gelişen cumhuriyet gerçeği toplum
tarafından uzun süre sahiplenilmedi. Dolayısıyla
cumhuriyetin kurumlarının ideolojisinin ve önderi olarak
M. Kemalin toplumsal Önderlik rolü çok kabul görmedi.
Bu nedenle öncesinden varolan geleneksel kurumlar,
ideolojiler bütün bastırmalara karşın varlıklarını
korudular. Osmanlıdaki gibi resmi bir statüde faaliyet
göstermediler ama ortadan da kalkmadılar. Bazıları
dönüşerek, bazıları geri çekilip uygun koşulları
gözeterek, bazıları kendilerini yeni koşullara
uyarlayarak varlıklarını bir biçimiyle sürdürdüler.
Tarikattan Cemaate Siyaset Sarmalı
Nakşibendi ocaklarının kendilerini sürdürmede en fazla
kullandıkları sosyal form olarak cemaatler göze çarpar.
Tarikata göre oldukça gevşek ve gönüllülüğü ifade eden
cemaat zemininde kendini sürdüren ilişkiler; ilk başta
savunma reflekslerinin hakim olduğu, karşılıklı
dayanışma ve yardımlaşma yönü ağırlıkta olan
ilişkilerdir. Bu çekinik duruş giderek aktifleşecektir.
Devlet içinde olanaklar ortaya çıktıkça bundan
yararlanmayı esas alan cemaatler özelikle 1950lerden
sonra atağa kalkmışlardır. Kürdistanda şeyhlik ve
tarikat gerçeği yasağa! karşın fiili olarak varlığını
sürdürür, dahası bu konuda devlet tarafından da
desteklenirken; batıda ortaya çıkan kapitalist
sınıflaşma, kentsel nüfusun artması, burjuva anlamda
kısmi de olsa bir aydınlanmanın yaşanması, tarikat tipi
bir örgütlenmeden ziyade cemaatleşmeye oldukça elverişli
koşullar ortaya çıkarmıştır. İçinde bir çok uğraşıyı,
mesleği, işkolunu ve faaliyeti içeren cemaatler
vasıtasıyla Nakşibendi öğretisi ve şeyhleri toplumsal
Önderlik misyonunu yürütmüşlerdir.
Uzun bir süre sinen ve sessizlik içinde kalan bu
çevreler için DP iktidarı gerçek anlamda bir milattır.
Bu cemaatler özellikle 1950den sonra çeşitli biçimlerde
siyasi partilere etki ederek, devlet olanaklarına
uzandılar. Ucuz kredi, ihale gibi olanaklarla ekonomik
olarak bir gelişme trendi yarattılar. Bu 1950-70 arası
küçük ve orta ölçekli işletmecilik şeklinde seyrederken;
1970-80 arasında orta ölçekli yer yer de büyük ölçekli
işletmelere dönüşmüş, 1980 sonrası ise her bakımdan
tekelleşmenin yaşandığı, İslamcı sermayenin ortaya
çıktığı bir dönem olmuştur.
Batı ve ABDye bağımlılık temelinde liberal ekonomiyi
savunan, işbirlikçi-komprador burjuvazinin temsilcisi
Demokrat Parti, iktidara gelebilmek için dini çevrelerle
yoğun bir ilişki içine girmiştir. Bu süreç Kürdistanda
olduğu gibi Türkiyede de kabuğuna çekilen Nakşibendi
topluluklarının cemaatler biçiminde ortaya çıktığı bir
süreçtir. 1945-1980 arası olarak bölümlenebilecek bu
dönemde ilkin DPyi sonra aynı geleneğin temsilcisi
Adalet Partisini desteklediler. 1970lere kadar
siyasete katılımları sağ partileri destekleme biçiminde
olurken, 70lerden sonra İskender Paşa dergahı şeyhi
Esat Coşanın teşvikiyle önce MNP, sonra MSP ve ardılı
olan siyasi partilerle kendi siyasal kurum ve
geleneklerini yaratmaya yöneldiler.
Bu dönem alt düzeyde de başlasa giderek büyüyen dış
ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu. Suudi Arabistan,
Mısır gibi ülkelerdeki değişik İslamcı çevrelerle
derinleşen ilişki tarzı, Avrupadaki örgütlenme
çalışmaları bu dönmede başladı.
İki kutuplu dünya gerçeği içinde ağırlıklı olarak
sosyalist sisteme karşı konumlandırılan İslamcı
hareketler gibi Türkiyedeki Nakşiler de
devrimci-demokrat hareket karşısında yer aldı. Tüm
dünyada din olgusunu usta bir biçimde devrimci
hareketlerin önüne diken emperyalist sistem bunu en iyi
Türkiyede uyguladı. Yeşil Kuşak Projesi kapsamında
konumlandırılan İslamcı hareketler ve tarikatlar
içerisinde yer alan Nakşibendi tarikatı bu dönemde
sadece ekonomik olanaklarını artırmakla kalmadı bunun
yanı sıra siyasal, kültürel, diplomatik olarak önemli
bir düzey yakaladı, tecrübe ve birikim açığa çıkardı.
Kürt ve Türk toplumunda yükselen ulusal ve demokratik
mücadelenin önünü alamayan oligarşik devlet,
cumhuriyetin ilkelerine ters düştüğünü ve ilk fırsatta
iktidarı elinden alacağını bildiği halde bu kesimlerin
desteğini sağlamak için her türlü tavizkar tutumu
sergiledi. Sunulan bu zeminde hızla örgütlenmeye koyulan
bu çevrelerin yarattıkları ilk örgütlenme, devrimci
demokratik harekete karşı mücadele eden Akıncılar
oldu. Ülkü Ocakları milliyetçi ve şoven söylem altında
devrimci demokratik harekete saldırırken; bunlar da
İslami söylem altında aynı saldırgan tutum içine
girdiler. Gerçekleştirdikleri saldırılarda binlerce
devrimci demokrat insan öldü, bir o kadarı sakat kaldı.
Türkiye ve Kürdistanda demokrasi mücadelesinin kaosa ve
kargaşaya getirilerek provoke edilmesinde büyük rol
oynayan bu kesimler giderek denetimden çıkarak şeriat
devleti amacına yöneldi ve bunu açık açık dillendirir
oldular. Bu söylemlerinin gereği idi ve zeminini
bulduğunda hızla yeşerecekti. 12 Eylül Darbesine
gelindiğinde bu kesimler önemli bir toplumsal kesim
üzerinde etkinlik kurmuş bulunuyordu. 1980de belli bir
sınırlamayı yaşasalar da, cuntanın toplumsal meşruiyet
edinme ve cumhuriyeti Türk-İslam sentezi çerçevesinde
bir ideolojik temele kavuşturma çabası yine toplumsal
dinamikleri (sol-Kürt) etkisizleştirmek için dini
ideolojinin öne çıkarılması, bunlar için gelişme
olanakları ve zeminini sonuna kadar açtı.
Nakşi olduğu bilinen Özalın 1983te başbakanlığıyla
başlayan süreç, Nakşibendi çevreleri için altın
dönemdir. ANAPın bir siyasi eğilimler koalisyonu olduğu
çokça tartışıldı fakat Nakşi cemaatlerinin bir
koalisyonu olduğu fazla öne çıkmadı. İstatistikler
incelendiğinde İslamcı sermayenin en fazla bu dönemde
geliştiği, cemaatlerin sosyal, eğitsel, kültürel
kurumlaşmalara en fazla bu dönemde giriştiği; yurt,
okul, kreş, vakıf vb. aracılığıyla Türkiye ve
Kürdistanın boydan boya kuşatıldığı görülecektir.
Kürt Özgürlük Hareketi Ve
Nakşibendi Gerçeği;
Kürdistanda
Nakşibendi tarikatı çok geri bir ideolojik gerçeğe
dayandığı ve varlık koşullarını geri bir toplumsal zemin
üzerine kurduğundan dolayı bölge egemen güçleri
tarafından kullanılmaktan kurtulamamıştır. Osmanlıdan
sonra diğer emperyalist güçler ve bölge gerici
devletleri bölgedeki egemenliklerini kalıcılaştırmak ve
süreklileştirmek için ihtiyaca göre bu tarikatı
kullanmakta fazla zorlanmamışlardır. Bu tarikatın yy.ın
başında Kürt halkını soktuğu konum bir İngiliz
diplomatının ifade ettiği gibi, yağlı paçavradır.
Bölgede kimin kimle sorunu varsa tutuşturup üzerine
attığı yağlı paçavra! Toplum üzerindeki etkileri ve
harekete geçirdikleri isyan gücüyle dikkate alınmayı
gerektiren konumlarını ailesel çıkara tahvil eden
Nakşibendi şeyhleri, 20. yy. gerçeğinde bunun bir adım
bile ötesine geçememişlerdir.
Başlangıçta
Suudi Arabistanda çıkan ve Arap milliyetçiliği
biçiminde gelişme gösteren Vahhabi hareketini bastırmak,
daha sonra Sovyetlerde gerçekleşen Ekim Devriminin
bölgeye etkilerini engellemek ve ona karşı mücadele
etmek için gerici, yedek bir güç olarak rol oynamıştır.
Yine 1979 yılında İranda gelişen ve başarıya ulaşan
İran İslam Devriminin bölgeye sıçramaması ve tecrit
edilmesi için de bu tarikat işbirlikçi temelde
emperyalist güçlere hizmet etmiştir. Son ve en önemli
hizmetini ise Kürdistanda gelişen Kürt Özgürlük
Hareketinin ezilmesi temelinde vermiştir.
Bu
coğrafyada tarihin hiç bir dönemi ile
karşılaştırılmayacak kadar ekonomiden, sosyal ve ulusal
kimliğe, kültürel şekillenmeden dini ve ahlaki yaşayışa
kadar her şeyine müdahale edilip sömürgecilikten de
öteye bir konumda bırakılan bir gerçeklik söz
konusudur (25)
Bu konumun
sorumlularından biri Nakşibendi Tarikatıdır. Kürt
Özgürlük Hareketine karşı çıkarken de bu zeminin
korunması esas alınmıştır. Bu yanıyla gerici ve
işbirlikçi bir konum tercih edilirken, Kürt Özgürlük
Hareketiin gelişimine paralel içine girilen tutum artan
bir saldırganlık olmuştur. Önceleri karşı propaganda
yürüten bu çevreler giderek işi ajanlık-muhbirliğe,
ilerleyen süreçte ise devlet güçlerini bile gölgede
bırakan bir silahlı saldırganlığa kadar vardırmışlardır.
Halk arasında, Hizbul-kontra olarak adlandırılan
cinayet şebekesi bu yaklaşımın ürünü olarak ortaya
çıkmıştır.
1984 15 Ağustos Atılımı sonrasında gelişen
Kürt Özgürlük
Hareketine karşı devlet
elindeki tüm imkanları harekete geçirirken, devletten
daha fazla kaygı duyan bir kesim Kürt egemen güçleri
oldu. Bunlar zaman geçirmeden tüm gerici güçlerle
işbirliği içinde PKKnin gelişimini engellemeye
koyuldular. Koruculuğun yaygınlaştırılmasında, ajan
şebekelerinin oluşturulmasında, Ulusal Demokratik
Hareket aleyhine propaganda
yapılmasında önemli bir rol oynadılar. Cevheri, Aksu,
İnan, Bucak, Zeydan vb. aşiret ağaları, Nakşi şeyh
aileleri doğrudan Kürt Özgürlük Hareketi
karşısında mevzilendiler.
Bunların siyasetteki temsilcileri Kürt Özgürlük
Hareketine karşı mücadele
sürecinde iç işleri, dış işleri, adalet bakanlığı gibi
devletin en önemli mevkilerinde yer aldılar.
Bulundukları partilerin politikalarının belirlenmesinde
ileri düzeyde söz sahibi olmalarına karşın inkar ve imha
politikasının aşılmasında, Kürt sorununun çözümü ve
demokrasinin geliştirilmesi doğrultusunda tek bir söz
sahibi olmadılar. Dahası kirli savaşın acımasız ve vahşi
yöntemlerle yürütülmesi için uğraştılar.
Türkiye ve Kuzey Kürdistanda genel gelişim çizgisi
böyle bir seyir izleyen Nakşibendilik, Kürdistanın
diğer parçalarında biraz daha farklı bir süreç izledi.
Güneyde kendini KDPde merkezileştiren Nakşi çizgisi,
Kürt dinamizminin gelişimini engelleyerek varlığını
sürdürme yaklaşımını esas aldı.
Küçük Güney ve Doğu parçaları bunlar eliyle
etkisizleştirildi. Ulusalcılığın gelişmesine ket
vurulduğu gibi Kürt toplumunda yeni düşüncelerin, modern
örgütlenmelerin, çağdaş sosyal ve kültürel özelliklerin
gelişmesi engellendi. Geri geleneksel yapının devamı
için her türlü ilerici çabanın karşısında, gericiliğin
yanında olundu.
İsyanlar yenildikten sonra, Kürt egemenlerinin
iradeleri kırılmıştır. Kendilerinde yeni bir isyan gücü
bulamayan Kürt egemenleri özellikle 20. yy.ın
ortalarından itibaren kendi aşiretinin sınırlarını
aşmayan ayrı devlet, ulusalcılık, bağımsızlık vb.
hayalleri içlerine gömerek daha gerçekçi bir
politikaya yönelmişlerdir.
İçte çağdaş her türlü gelişmeyi engelleme,
engelleyemiyorsa denetim altına alma, saptırma; Kürt
halkının sahip olduğu coğrafi, kültürel zenginliği
pazarlayarak ranta çevirme, yine Kürdü çok ucuza her işe
koşturarak kendilerini yaşatma bu politikanın temel
özellikleri olarak sıralanabilir. Kürt halkını hamal,
kendilerini sahibi gören bu kesimler böyle bir yaklaşımı
esas aldılar. Dolayısıyla 20 yy.da bu biçimde kurulan
dengeyi bozacak her türlü girişimin karşısında oldular.
Geneli Nakşibendi olan Kürt egemen güçleri dini
otoritelerini hızla ekonomik, siyasi çıkara tahvil etme
çabasına giriştiler. Kürt halkı üzerindeki sömürgeci
politikalara da bu kıstaslara göre yaklaşım gösterdiler.
1960ların ortalarından itibaren yeni düşüncelerin
Kürdistana girmesi karşısında panikleyen bu kesimler
dini propagandayı öne çıkararak en büyük anti-komünist
olmuşlar, yine hızla ortaya çıkan örgütleri denetimleri
altına almaya girişmişlerdir. 1970lerin sonlarına doğru
denetim altına alınarak kullanılmayan Kürt örgütü yok
gibidir. Bunların neredeyse tümü, denetime alınamayan
Kürt
Özgürlük Hareketine karşı
kullanılmıştır. Siyasi yaşamlarında sömürgeciliğe ve
uzantısı sivil faşistlere yönelik ciddi hiç bir eylemi,
yönelimi olmayan yine hiçbir amaç etrafında birlik ve
ittifak kuramayan, tek tek Apocu Hareket karşısında
etkili olamayan DDKD, KUK, ÖZGÜRLÜK YOLU gibi Kürt
örgütleri bunların zoruyla, Ulusal Demokratik Güç
Birliği (UDG) adıyla bir araya getirilip Kürt
Özgürlük Hareketine
saldırtılmışlardır.
1984 15 Ağustos Atılımı sonrası
Kürt Özgürlük
Hareketine alternatif olarak
önleri açılan, teşvik edilen Nakşi cemaatleri mevcut
geri zemin üzerinde hızla örgütlenmeye başladılar.
PKKnin engellenmesi karşılığında kendilerine hem imkan
sağlandı, hem göz yumuldu. Özgürlük eğiliminin
durdurulamaması üzerine kontr-gerilla yöntemlerinin
devreye sokulduğu 1987lerden itibaren bu çevreler de
Hizbullahı örgütlemeye koyuldular.
Türkiye, 1988/93 arasında zirveleşen
Kürt Özgürlük
Hareketiyle, halk
serhildanları yanında gerilla güçlerinin de kapsamlı ve
büyük eylemlerine tanıklık etti. Devleti bir siyasal
çözüme çekme amacıyla 1992de gerçekleşen I. Ateşkesin
toplum ve devlet üzerindeki etkileri büyük oldu. Özalın
bu noktada siyasal çözüme meyletmesi bilindiği gibi
kendisinin de sonu oldu. Özal Ailesi sahipsiz kaldı.
Nakşi cemaatlerinin hiç biri sahip çıkmadı.
Dolu dizgin başlatılan kirli savaş içinde Nakşiliğin
korumaya çalıştığı, dayandığı geri toplumsal zeminde
Nakşibendi din adamlarının eğitip, örgütlediği katiller
bilinen Hizbullah eylemlerine başladı. Binlerce
yurtsever bu şartlandırılmış ve çeşitli vaatlerle
kandırılmış katil sürüleri tarafından katledildi. Aynı
dönem bir başka Nakşi çevresi egemenliği altında ve
mülkü saydığı topraklarda Türk ordu güçleriyle birlikte
gerilla avına çıkıyordu.
Tuzaktaki Devlet
1950lerden
itibaren oligarşikleşen ve kuruluş mantığından adım adım
uzaklaşan cumhuriyet gerçeğini kendi karşıtlarıyla
mücadelesi boyutunda gözlediğimizde 1950yi yenilgi ve
karşıtına dönüşme tarihinin başlangıcı olarak da ele
alabiliriz.
Türk ve Kürt
geleneksel önderliklerinin buluştukları bir zemin olarak
DP, Menderesin ötesinde şifreleri, sembolleri, kodları
ve amaçları sembolize eder. 20
yy.a modern bir
cumhuriyetle başlamak elbette ki, çağdaş bir
yaklaşımdır. Kemalizm bu anlamıyla bir gelişme çizgisi
ortaya koymuştur. Toplumsal sınıf ve tabakalar içinde bu
çizgiye sahiplenecek kesimler de vardır. Fakat gerek
Kürt isyanları, gerek II. Dünya Savaşına yol açacak ve
ancak orada çözüme (o da kısmen) kavuşturulacak dünyasal
kriz, gerekse de bölgenin çok çelişkili yapısı
karşısında dondurulan Kemalist yaklaşım cumhuriyeti
güçsüz bırakmıştır.
1960-70li
yıllar Türkiyesi bunun sonuçlarıyla çalkalanmıştır.
Cumhuriyetin halkçı, devrimci ve bağımsızlıkçı
özelliklerini sahiplenen kesimler bu özelliklerin
geliştirilmesini ister ve bu anlamıyla cumhuriyeti
büyütmeye güçlendirmeye demokratikleştirmeye çalışırken,
İslami söylem-kültür-gelenek çerçevesinde yaşayan
geleneksel kurum ve ilişkiler (şeyh, pir, tarikat,
cemaat, vb.) etrafında kümelenen kesimler de kendi yeni
dönem ilişki, örgüt, program, amaç, hedef tartışmalarını
yürütmüş ve adım adım bir düzey de yakalamışlardır.
1960ların sonu ve 1970li yıllar bu gelişmenin sürdüğü
yıllardır.
Devlet,
-esasta da ordu- savunma refleksi içinde tüm
ilerici-devrimci-demokratik istem ve talepleri karşısına
alır, adım adım zaten zayıf olan cumhuriyetin
temellerini tüketirken; bu kesimler büyümelerini
sürdürmüşlerdir. Devlet, ilerici, devrimci kesimlerle
vuruşturulmuştur. Devlet, sol ile vuruşturularak,
uğraştırılarak dikkatlerin kendi üzerlerine toplanması
engellenmiştir. Devlet muhtaç durumuna düşürülmüştür ve
güya devletin yanında imiş gibi bir görüntü sunulmuştur.
Oysaki Kemalist cumhuriyete en az ilerici-devrimci
güçlere olduğu kadar düşmandırlar zira altı yüz yıllık
iktidarlarına Kemalist cumhuriyet son vermiştir.
Devlet
içindeki uzantılarıyla devletin sola karşı korkularını,
duyarlılıklarını besleyerek, büyüterek, tahrik ederek
onu sağa çekmişler, içten içe özünü boşaltmışlar ve
günümüze kadar ki yol haritasına bakıldığında görüleceği
gibi savunma konumuna itmişlerdir.
1970li
yıllar, devletin sol ile vuruşturulduğu yıllar olurken
1980 sonrası özellikle 15 Ağustos 1984 sonrası devletin
Kürtlerle vuruşturulduğu yıllar olmuştur. Devletin Kürt
halkına karşı derinleşen bir inkar ve imha siyasetine
yönelmesi, bin yıla varan beraberliğe, zor yıllarda
yaşanan dayanışma ve kardeşliğe uymayan bir zorbalığa
çekilmesinde Nakşibendi tarikatında ifadesini bulan Türk
ve Kürt geleneksel önderliğinin rolü büyüktür.
Gelişmelerini
Kürt-Türk çatışmasına endeksleyen ve oluşan ortamı
kullanarak güçlerini artırmayı temel politik ve ekonomik
yaklaşım olarak esas alan bu kesimler Özalın çözüme
yönelmesi karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlardır.
Özalın Federasyonda tartışılabilir noktasına varan
bir çözüm arayışına girmesi bu kesimlerin büyük
tepkisine neden olmuştur. Zira en büyük yarasını saracak
ve her alanda gelişme temelinde atağa kalkacak bir
cumhuriyette böylesi çağ dışı anlayış ve kurumların yer
bulamayacağı açıktır. Tarikat çevreleri böyle bir
süreçte kendilerine yer bulamayacaklarının
farkındadırlar.
Bundan
hareketle Kürt sorununda topyekün özel savaşa yönelme,
inkar çizgisini imha boyutunda derinleştirme de çaba
sarfedilirken; Kürt hareketleri içinde de ilkel
milliyetçi çizginin gelişip güçlenmesi için çaba içine
girilmiştir. Devlet ve Türk kamuoyunda ırkçı-şoven bir
milliyetçiliğin azdırılması için her tür gayret
gösterilmiştir. Kürt hareketi içinde yer alan aristokrat
ağa-şeyh kökenli Nakşi aileleri kanalıyla politika,
taktik, ilişki, ittifak ve birlik gibi konularda ilkel
milliyetçi çizgi geliştirilmek istenmiş, bu biçimde bir
yönlendirme, kontrol altına alma amaçlanmıştır. Bunun
gerilla içine taşırıldığı ve adeta bir savaş çizgisine
dönüştürüldüğü Şemdin Sakık gerçeğinde aşikardır. Bu
çizginin Kürt Özgürlük Hareketi bünyesinde yarattığı
tahribatlar Sayın Öcalan tarafından ortaya konulmuştur.
Kürt Özgürlük Hareketi içindeki her tür gericiliği,
ilkel milliyetçi bir Kürtlük temelinde bir araya
getirerek uzlaştıran Şemdin Sakık, bunu Kürt Özgürlük
Hareketinin tümüne mal etmek istemiştir. Bu anlamıyla
geleneksel Kürt önderliğinin çağdaş Kürt hareketi ve
onun önderliğine yönelttiği en büyük saldırılardan
biridir. Kürt Özgürlük Hareketi Önderliğinin yürüttüğü
mücadele ile Ş. Sakık şahsında deşifre edilen ve
etkisizleşen geleneksel gerici Türk-Kürt egemenlerinin
dayatmasıdır.
Devlet ise ne
yazık ki, Kürt Özgürlük Hareketi kadar sağduyulu ve
nereye çekildiğini anlayacak bir duyarlılık içinde
olmamıştır. Devletin resmi, gayri resmi güçlerinin bile
savaşta içine girdikleri sınırsızlık yeterli görülmemiş,
Nakşi koalisyonunun vurucu gücü olan Hizbullah devreye
sokulmuş, savaşın derinleştirilmesi için her türlü
vahşet ve kural tanımazlık sergilenmiş, devlet büyük
suçlara çekilmiştir. Diğer tarafta ise Kürt Özgürlük
Hareketiyle çatışma ortamında bu gerici koalisyon her
sektörde, her alanda kurumlaşma, örgütlenme,
sistemleşme, bunun uluslar arası ilişki ve ayaklarını
oluşturmada muazzam mesafeler almıştır.
Kürt ayağını
da oldukça etkili kullanan ve bunların eliyle
Hizbullahı devreye koyan Nakşi tarikatı, Kürt Özgürlük
Hareketinin bütün oyunları bozan, bölgesel alt-üst
oluşlara yol açabilecek gelişimi karşısında bölgesel ve
uluslar arası gericilikle birlikte komploya yönelmiştir.
Devletin komploya çekilmesi ve arkasından başlayacak bir
iç savaş temelinde tüketilerek teslim alınması, olası
direnme noktalarının Hizbullah vb. silahlı güçlerle
tasfiye edilmesi bu plan kapsamında ele alınmıştır.
Hizbullah bu nedenle özellikle 1996 sonrasında hızla
silahlanma, kontrol dışı örgütlülüğünü geliştirmeye
girişmiştir.
Uluslar arası
komplonun birinci safhası bilindiği gibi başarılı oldu.
Ortadoğudan çıkarılan Özgürlük Hareketi önderliği
korsanca bir biçimde Türkiyeye teslim edildi. Hesaplara
göre sayın Öcalan klasik direnişçilik temelinde
direnecek, kendiyle birlikte Türk ve Kürt halklarının
arasında yüzlerce yıl sürecek bir iç savaşı
başlatacaktı. Fakat her zamanki gibi sayın Öcalan oyunu
bu noktada bozdu ve yeni bir süreci başlattı.
AKP VE
NAKŞİBENDİLİK
Her ne kadar
parti görünümü sunsa da, hükümeti oluşturan AKP bir
tarikat koalisyonudur. Nakşibendi tarikatının çeşitli
kollarının kendi içinde gerçekleştirdiği koalisyonun
yönettiği Türkiye, değişim sürecini Nakşibendi tarikat
koalisyonu olan AKP ile karşılamıştır. Kendi içinde
yaşayacağı değişim sadece kendi içiyle sınırlı kalmayıp,
bölge gerçeğine önemli bir etkide bulunacak Türkiye,
askeri, ekonomik ve siyasi konumuyla bölge içinde önemli
bir yere sahiptir ve bunu bölgenin şekillenmesinde en
etkili bir biçimde kullanma arzusu vardır. Fakat ABDnin
Irak müdahalesinde görüldüğü gibi jeo-stratejik
konumunun abarttığı kadar olmadığı, aksine bir sorun
haline geldiği, değişen dünya gerçeği karşısında
değişmek zorunda olduğu ve küreselleşen sermayenin
dünyanın kalbi olan Ortadoğu'da Türkiye'nin statükoda
direnişini bir sorun olarak algıladığı ve aşmak isteği
görülmektedir.
Büyük bir
kambur haline gelen bölge statüsü, küresel sermayenin
öncülüğünü yapan ABD tarafından yeniden düzenlenme
sürecine alınmıştır. Türkiyenin jeo-stratejik konumunu,
kaynaklarını, bölgedeki etkinliğini vb. öne çıkararak bu
gidişatı engellemeye, olmazsa en az değişimle atlatmaya
çalıştığı görülmektedir. Türkiyeye rağmen bölge
düzenlenmeye başlanmıştır. Şimdi Türkiye bir yol
ayrımındadır, ya iç dinamiklerine dayanarak
demokratikleşip yükselen bir güç konumuna geçecek ya da
giderek istikrarsızlığın, çatışma ve çelişkilerin,
kamplaşma ve kutuplaşmalara yol açarak tehlikeli bir
belirsizliğe yuvarlanacaktır. Bu yol ayrımındaki
belirleyici husus ise Kürt sorununa yaklaşımıdır.
Bölgede
değişimin diğer bir yanını oluşturan emekçi halklar
cephesinin en örgütlü, en hazırlıklı gücü olarak Kürt
Özgürlük Hareketinin böylesi bir süreci çok yönlü
geliştirmek istediği biliniyor. Yine halklar lehine bir
değişim sürecinin yaşanmasını istediği ve bunun
mücadelesi içinde olduğu da ortada. Her iki gücün 15
yılı fiili savaş olmak üzere, 30 yıllık mücadelenin
ardından böyle bir tarihsel dönemeçte karşı karşıya
gelmeleri önemlidir. Türk egemen güçleri bu mücadele
süreci boyunca inkarı esas alan tüm seçenekleri denemiş
ve tüketmişlerdir. Siyasal, ideolojik tükenişin üst
boyutlara ulaştığı ve toplumun buna tahammülünün
kalmadığı bir noktada etkisizleştirilmeye ve kontrol
altına alınmaya çalışılan siyasal İslamın, özelde de
bir tarikatın iktidara gelmesi çok yönlü
değerlendirmeleri gerektirmektedir.
PKK tarafından
ayağa kaldırılan Kürt dinamiğinin de etkisiyle Türkiye
ve Kürdistan toplumunda büyük bir değişim istemi ortaya
çıkmış bulunmaktadır. Gittikçe kendini daha derli toplu
ve örgütlü dışa vuran bu istem, özellikle Kürt Özgürlük
Hareketi şahsında ve onun çabalarıyla soyut bir istem
olmaktan öte; hedefleri, talepleri, amaçları olan,
halkların demokratik-siyasal örgütlülüğünü içeren, meşru
savunma, ajitasyon ve propaganda gücüne sahip, ilerici
insanlıkla bağları bulunan kendini üretme, örgütleme ve
yayma gücüne sahip bir niteliktedir. Ve iddialıdır.
Buna karşı çok
boyutlu tükenişi yaşayan Türk egemen güçleri süreci,
cumhuriyetin kuruluşundan beri bir tehdit olarak
algıladıkları siyasal İslam ile özelde de Nakşibendilik
ile karşılamak zorunda kalmıştır. Bu bir zorunluluk
olarak gündeme gelmiştir ve sonu emekçi sınıflar ve Kürt
halkı kadar kendileri içinde oldukça kaygı verici
gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Şimdi
cumhurbaşkanlığı, ordu siyaset ilişkisi, Kıbrıs, AB
üyeliği vb. birçok konuda kendini dışa vuran çelişki ve
çatışmalar bunun bariz örnekleridir.
Türkiye,
cumhuriyet tarihi boyunca yeni bir ideolojik kimlik
edinememenin sancılarını yaşamıştır. Kemalizm yeni bir
ideolojik kimlik olarak cumhuriyete içerilememiştir.
Zira değişimi dondurulmuş ve gittikçe iktidarı korumanın
donuk klişeleri haline getirilmiştir. 1950lerden
itibaren düşüşe geçen cumhuriyetin bugün ulaştığı nokta
çok yönlü krizdir.
Ortadoğunun
geleceğini belirleyecek değişim mücadelesi Türkiyede
emekçi-ilerici halk güçleriyle; rantçı, inkarcı güçler
arasındaki mücadelede temsilini bulmaktadır. AKP ile Neo
İttihatçılar yada Kızıl Elmacılar arasındaki mücadele,
ilerici değişim isteyen bir güçle gerici bir güç
arasındaki mücadeleden ziyade bir iktidar mücadelesidir
ve her iki kesimde de temsilini bulan bölge
gericiliğidir.
Kürt Özgürlük
Hareketinde temsilini bulan ise sadece Kürt ve Türk
emekçi halkları değil; özelde bölge, genelde ilerici
insanlık olmaktadır. Ne garip bir tesadüftür ki(!) tüm
modernlik ve çağdaşlık söylemlerine karşın Türkiye
siyasette temsilini bir tarikat ile
gerçekleştirmektedir. Tüm çağdaş söylemler ve
gösterilerin altında bir tarikatın kodladığı bir düşünüş
ve algılayış yatmaktadır. Sosyal, kültürel, ideolojik,
moral ölçü ve değerleriyle Nakşibendiliğin, temsil
ettiği gerçeklik, günümüz gerçeği dikkate alındığında
miadını doldurmuş, geri ve tıkanmış bir gerçekliktir.
Günümüzde doğal, dayanışmacı, paylaşımcı yaşam formu
olmaktan çıkarılarak bir iktidar ve egemenlik formuna
dönüştürülen tarikat olgusu günümüz gerçeği karşısında
moral bir etkide bulunmakla birlikte aşılmış
kurumlardır.
Değişim
sancıları çeken Türkiyede toplum bu süreçte tarikat,
aşiret, kabile ve mezhep kökenli hareketlere eğilim
gösteriyorsa bu türlü biçimlerde dayatılan ve modern
diye sunulan ideolojiler, örgütlenmeler ve kimlikler
çözümsüz kaldığı içindir. İflas ettiği ve Ortadoğu
gerçeğine uymadığı içindir. Bütün bunlardan hareketle
Nakşibendi gerçeğini mercek altına almak, tarihsel
gelişimini, özelliklerini, günümüzde oynamak istediği
rolü, Türk egemen güçleri ve bölge gericiliğiyle
ilişkilerini, Kürt tarihindeki yerini ortaya çıkarmak
yürütülen demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başarısı
açısından önem taşımaktadır. |