TÜM ULUSLAR TARAFINDAN KOVULAN BARIŞIN YAKINMASI
DESİDERİUS ERASMUS


BARIŞ KÜLTÜRÜ MÜ? YOKSA BARIŞ İÇİN KÜLTÜR MÜ?
BOZKURT GÜVENÇ

GEÇEN YILIN SAVAŞLARI 17 SAVAŞ VE MİLYONLARCA ÖLÜ
EDİP EMİL ÖYMEN


BARIŞ ÜSTÜNE HAPİSHANE NOTLARI...
HALUK GERGER


BENLİKTA SAVAŞ VE BARIŞ
ORHAN BURSAL


VON CLAUSEWİTZ’İN BİLİMSEL SAVAŞI
 
MEHMET ALİ KILIÇBAY


GENEL BİLGİ

20.yy. Kürt Siyasal Yaşamına Nakşibendi Müdahalesi; KDP
Erdal ERGİN

İrlanda'da Savaş ve Barış


  F.W. De Klerk ve Güney Afrika’da Çözümün Yolu


Nepal'de Halk İktidara Yürüyor


SRİ LANKA’DA TAMİLLE BARIŞA GİDEN YOL


    ETA ve ATEŞKES


Özgür Aceh Hareketi silahsızlanıyor


  ZAPATİSTALAR

  BIYOLOJIK SILAHLAR

 BIRINCI DÜNYA SAVASI (1914-1918)

 HAYDUT DEVLETLER VE DOGUSU

  Insanlik Tarihinde Savas

  NEHIR YATAKLARININ DEGISTIRILMESI VE SU SAVASLARI

NÜKLEER SILAHLARIN ETKILERI
 

NÜKLEER, KIMYASAL, BIYOLOJIK SILAHLAR VE EKOLOJIYE ETKISI

Politikanin Bir Uzantisi Olarak Savas

 PTSD

PTSD’ nin Türk Tarafindaki Kurbanlari

SAVAŞ KARSITI HAREKETLER

SAVAŞ VE İNSAN

Savaşın ve İnsanlığın Doğası

Savaşın Dile Getirilemeyen Gerçeği

 

 

 

 


 

 

 
 
 
 


20.yy. Kürt Siyasal Yaşamına Nakşibendi Müdahalesi; KDP

 
 

.

“Kapitalizmin ulusal uyanış ve ulus-devlet çağında, tüm halklar için olduğu gibi Kürtler için de yeni bir süreç başlar. Kürt halk hareketleri bu dönemde yeni biçimler kazanır.

İlkel milliyetçiliğin kendini partileştirdiği KDP dönemleri, bu yaklaşımın son ve en tahripkar örneği olmuştur.” (26)

 

Kürt Özgürlük Hareketi Önderliği, “KDP’lilerin kırsalda olanları koruculaştı, şehirlerdekiler Hizbullahlaştı” diyor. Güney’deki Hizbullah örgütünün başında Barzani Ailesinden Ethem Barzani bulunuyor. KDP’nin ortaya çıkan Kürt hareketlerine yaklaşımı, diğer parçalardaki faaliyetleri, Türkiye ile ilişkileri? Yine kuzeydeki korucu aşiretleri ve Kürt Özgürlük Hareketine yaklaşımları değerlendirildiğinde şunu söylemek mümkün; KDP, Nakşibendiliğin 20.yy. Kürt siyasal yaşamına bölük-pörçük ilkel milliyetçilik temelindeki müdahalesidir ve Nakşibendiliğin hazırladığı zemin üzerinde boy vermektedir.  Bu zemine yönelik demokratik özgürlükçü her müdahale bu nedenle hızla ve en acımasız biçimde komplo-provokasyon-saldırı gibi tasfiyeye yönelik girişimlere maruz kalmıştır.

 KDP’de temsilini bulan Kürtlük, hem bölge hem uluslar arası gerici güçler tarafından özel olarak korunmuştur. Zaman zaman tokatlansa da varlığı kurulan bölge statükosunun ayakta durması ve sürmesi için zorunlu görülmüştür. Bu onun 19. yy.daki isyanlar sürecinde beliren ilkel milliyetçi, yerelci, aşiretçi karakterinden ve geri, feodal yapısından ileri gelmektedir. KDP, tüm bunları muhafaza ederek, dar çıkarlarını koruma adına Kürt halkını da bu gerilikler içinde tutarak, gelişimini engelleyerek Kürtlerin inkarı üzerine kurulan bölge statükosunun yaşatılmasında en büyük rolün sahibi oldu.

 20. yy. boyunca gelişen ve özgürlük eğilimi taşıyan her Kürt hareketi arkasında KDP’nin yer aldığı çeşitli saldırılarla karşı karşıya kaldı. İran KDP’sinin ve KOMALA’nın tasfiyesi, Türkiye KDP’sinin (Sait Kırmızıtoprak-Sait Elçi) ezilmesi, gelişen demokratik, özgürlükçü her Kürt gücünün bunlar eliyle çeşitli biçimlerde provokasyona getirilmesi söz konusudur. Kendi konumunu güçlendirmek ve sürdürmek için tüm ulusal çıkarları bir yana atabilecek kadar gözü kara olan KDP, 16.yy. sonrası yaşanan fiili bağımsızlık sürecinde ortaya çıkan kimi milli değerlerin korunması için Kürt beylerinin ve onlardan sonra önderliği alan Nakşibendî şeyhlerinin gösterdiği kadar bile milli duyarlılık içinde olmamıştır. Bu yenilgilerin de etkisiyle yaşanan çürüme ve dejenerasyonun ne denli derin olduğunu gösterir.

 Özgürlük hareketi karşısındaki duruşu değerlendirildiğinde KDP’de kendini dışa vuran; Nakşibendîliğin çürüme ve dejenerasyona uğrayan Kürt kolunun çağdaş demokratik gelişme karşısındaki direnişidir. Bu temelde Türk sömürgeciliğiyle girilebilecek en kirli ilişkilere girilmiştir. Güney’de Türk ordusu ile yürütülen ortak operasyonlar, Kuzey’de geniş koruculuk faaliyetiyle devam ettirilmiş, şehirlerde ortaya çıkan boşluk hizbul-kontra tarafından doldurulmuştur. Legal alanda gelişen her siyasal yapılanma bunlar tarafından şovenizme zemin yaratma temelinde, kaba ve ilkel bir milliyetçiliğin Kürt özgürlük hareketine taşırılmaya çalışıldığı odaklar haline getirilmeye çalışılmıştır. Legal yapılar içinde diğer halklardan ve sosyalist çevrelerden gelenlerin kaba Kürt söylemiyle kaçırtılması, geri ve Kürt Özgürlük Hareketinin özünü yansıtmayan ilişki-söylem ve eylem biçimlerinin ortaya çıkması, legal alana geri feodal, Kürt özgürlük hareketinin enternasyonalist özgürlükçü çizgisini temsil etmeyen çevrelerin neredeyse hakim olması, bu çevrelerin içerdan geliştirdikleri kimi provokasyonlardır. Geri bir ulusal yaklaşım bunlar eliyle geliştirilmeye çalışılarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin özgürlükçü, demokratik, halkların kardeşliğini esas alan özü karartılmaya çalışılmıştır. Tüm bu yaklaşımların beslendiği zemin Nakşibendîliğin üzerinde güç olduğu feodal İslam zihniyetinin biçimlendirdiği geri toplumsal zemindir.  

Bu zemin üzerinde güç olan başta KDP ve benzer çevreler bu zeminin korunması adına her türlü gözü karalığı sergilemekten çekinmemişlerdir. Bunun için gerektiğinde Türk özel savaş güçleriyle birlikte çalışan Hizbullah gibi cinayet şebekeleri oluşturmuşlar, gerektiğinde tarikatın etkilerini kullanarak aşiretleri koruculuğa çekmişler, gerektiğinde Türk ordusuyla birlikte PKK gerillaları üzerine akınlar düzenlemişlerdir.

 Barzani, Şirvani, Mizuri, Berwari gibi Nakşibendi aşiretlerinin ittifakı olan KDP’yi sadece Güney Kürdistan’daki işbirlikçiliği ile sınırlandırmak yetersiz olacaktır. Bu çizgiyi Kürdistan’ın dört parçasında hakim kılma yönünde büyük bir çaba sarf etmiştir. Gerek oluşturduğu işbirlikçi örgütler gerekse de bizzat karşı saldırıları ile özgürlükçü, modern hareketlere karşı bu rolü sürekli oynamıştır. Kürdistan’ın dört parçasında gelişen ulusal hareketler -PKK’ dışında- çıkış itibarıyla KDP’den etkilenerek çıkmışlardır.  Ne yazık ki, bu güçleri kendi çıkarı için kullanan KDP, zamanı geldiğinde egemen güçlerle geliştirdiği ilkesiz ve aşiret çıkarlarına dayalı ilişkiler temelinde bu hareketleri tasfiye etmekten geri kalmamıştır. Geri feodal zihniyetiyle Kürdistan’ı bir aşiret, kendisini de bu aşiretin sahibi gören KDP, mülkü olarak algıladığı Kürdistan’ı ve Kürt halkını özgürleştirmeye, çağdaşlaştırmaya, demokratikleştirmeye yönelik her çabayı Kürtleri ve Kürdistan’ı kendi elinden alma hareketi  olarak algılamış ve karşısında yer almıştır.

 Özellikle 1960’lardan sonra İran, Türkiye, ABD, İsrail gibi ülkelerin yörüngesine girmiş ve bölgedeki emperyalist siyasetin önemli bir aracı olarak kullanılmıştır. Emperyalist sistemin bölgedeki ve dünyadaki çıkarları doğrultusunda kullanılan bir güç olması Kürt ulusunun dünya halkları nezdinde itibar kaybetmesine yol açmış, aynı dönemlerde gelişen Filistin Ulusal Hareketi dünya insanlığının sempati ve desteğini alırken güneyde-KDP de temsil edilen Kürt ulusal hareketi adeta bir tecrit konumunda kalmış, en yakınındaki, Türk-Arap-Fars devrimcilerinin bile ilgi göstermediği bir konuma sürüklenmiştir. Bunda özgürlükçü, demokratik ve sosyalist güçlere ve Sovyet etkisine karşı bir panzehir olarak kullanılması belirleyici olmuştur.

 1965’lerde Kuzey Kürdistan’da kurulan Türkiye KDP’sinin sekreteri Faik Bucak’ın Partinin ilanını duyuran kardeşlik ve dostluk mektubunu Türk MİT’ine veren KDP, Türkiye KDP’sinin MİT’in denetimine girmesine olanak sağlamıştır. Bu olaydan sonra Faik Bucak bir suikast ile katledilirken yine bu hareketin öncü kadrolarından Sait Elçi ve Sait Kırmızıtoprak Güney Kürdistan’da tasfiye edilmişlerdir. Bunda KDP birinci dereceden sorumludur. İdris Barzani’nin “Faik Bucak, Sait Elçi ve Sait Kırmızıtoprak’ın tasfiyesi aynı biçimde olmuştur” sözü, bunu doğrulamaktadır.

 KDP, Kuzey Kürdistan’da PKK öncülüğünde gelişen özgürlükçü çizgiye karşı da aynı rolü oynamıştır. Daha ortaya çıktığı süreçte, henüz bir güç olmamışken MİT ile birlikte oluşturulan paravan örgütler aracılığıyla başarı imkanlarının ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. KDP’nin kuzeydeki Kürt dinamiğini uyutmak, uyananları da kendi çıkarları temelinde kullanmak için oluşturduğu KUK, Sterka Sor gibi örgütler aracılığı ile özgürlükçü çizgiye saldırıları kısa sürede en üst düzeye yükselmiş; 18 Mayıs 1977’de PKK’nin öncü kadrolarından Türk kökenli enternasyonalist militan Haki Karer, Sterka Sor tarafından şehit düşürülmüştür. Yine KUK, Peşeng gibi örgütler eliyle PKK’nin Batman, Mardin ve Botan’a girişi engellenmek istenmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi ilk mücadeleyi sömürgecilikten önce saldırıya geçen KDP’nin uzantısı bu güçlere karşı vermek zorunda kalmıştır. Bu güçler, feodal, aşiretçi, geri yapıyı hortlatıp devreye sokmuş, yaşanan çatışmalarda yüzlerce devrimci, demokrat, yurtsever yaşamını kaybetmiştir.  

12 Eylül darbesine karşı Ortadoğu alanına çıkış yapan PKK’nin denetim altına alınması, iradesizleştirilip, kullanılması hedefiyle bir çok kez PKK ve Önderliğini denetim altına almaya dönük komplolar gerçekleştirilmiştir. Ortadoğu alanında PKK aleyhine haberler yayılması, 1983 mayısında YNK ile KDP’nin çatışmasını durdurmak için gelen PKK önder kadrolarından Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin’in komployla katledilmeleri, Güney Kürdistan’a üstlenen gerilla gruplarının çeşitli biçimlerde denetime alınmaya çalışılması ilk süreçlere ilişkin örneklerdir. İlerleyen süreçte KDP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tutumu Türkiye ile birlikte operasyonlar düzenlemeye kadar varacaktır.

 “Körfez savaşında Irak rejiminin geri çekilmesinden sonra 1990’lardan itibaren ulusal kurtuluş mücadelesine tekrar yöneldiler. Çekiç güç sayesinde toparlandılar. Ve adım adım üzerimize geldiler. Botan’ı tekrar devrim dışı bırakmak için kendilerine bağlı KDP’lilerin tümünü köylerde korucu konumuna, şehirlerde de Hizbullah haline getirdiler, PKK’nin artıklarını da  ‘PKK Vejin’ gibi örgütlemeye çalıştılar. Kırsal alandaki korucuların başı kesinlikle KDP’lidir. ‘Vejin’ içindekiler de soy sop olarak KDP’lidir, hepsi devletin desteği sayesinde yüzlerce yurtseveri vurdurmakla uğraşıyorlar. ” (28) 

 KDP, 92 Güney Savaşı’nda olduğu gibi TC ile mutabakatın dışında güçlü Avrupa devletleri ve ABD ile birlikte de hareket etti. Kürt Ulusal Demokratik Hareketinin uluslararası arenada yalnızlaştırılması ve terörist imajıyla anılması için Türkiye’nin kullandığı “terörist” söylemini kullanma da dahil her türlü karşıt faaliyeti yürüttü. “PKK’ye ne kadar saldırırsan o kadar imkan, tasfiye ettiğin oranda iktidarsın, tasfiye ettiğin kadar yaşarsın” mantığıyla hareket eden KDP, PKK’nin geliştirdiği demokratik özgürlükçü ve birlikçi çizgiyi çok net bir şekilde kendisinin tasfiyesi olarak algılamıştır. Kendi çizgisine getirmenin olanaklı olmadığı PKK’yi tasfiye, olmuyorsa sınırlama tarzında bir yaklaşım ile çevrelemeye çalışmıştır. 

 Kuzey ve Güney’in birleşme koşullarının oluştuğu, bölge ve dünya koşullarının Kürt halkı ve bölge halkları lehine bir düzenlemeye elverişli olduğu 90 sonrası süreçte KDP, bunun önünü alabilmek için TC’yi ordusu, istihbaratı vb. kuruluşlarıyla Güney Kürdistan’a yerleştirirken, Kürt Özgürlük Hareketinin Güney Kürdistan’da siyasal veya kültürel kurum açıp demokratik siyasal faaliyet göstermesine şiddetle karşı çıkmıştır. 

 Tarikatçı, aşiretçi ve işbirlikçi yapıyı ayakta tutarak sürekliliğini sağlamaya çalışan KDP, Kürt halkının ulusal, demokratik, kültürel gelişmesinin de önünde ciddi bir engeldir. Bu, Körfez Savaşı sonrası süreç değerlendirildiğinde açık görülür. Halkın örgütlendirilip, siyasallaştırılması, ekonomik, kültürel, sosyal olarak potansiyellerinin harekete geçirilmesi doğrultusunda tek bir adım atılmış değildir.

 Bölgemizin ve ülkemizin bugün yaşadığı zorlanmayı dikkate aldığımızda nedeninin bu yaklaşım olduğunu görürüz. Bölgenin gerici, despotik, sömürge yönetimleri birbirleriyle ve egemenlikleri altındaki Kürtlerle kavgalıdır. Geri, zorba, çağdışı yapılarını sürdürmede birbirleriyle çelişkilerini öne çıkaran bu güçler adeta bölgenin önünü tıkamaktadır. Komşu halklarla yaratılan suni çelişkiler ve Kürt fobisi başta olmak üzere çeşitli fobilerle teslim alınmış Arap-Fars-Türk gerçeği ve bunlar üzerinde yükselen işbirlikçi anti demokratik-despotik çıkar çevreleri; bölgedeki gerici denklemin bileşenlerini oluşturmaktadır, Geleneksel Kürt egemen sınıfının kendini günümüze uyarlamış tipik bir örneği olan KDP ise bu denklemin Kürt ayağını temsil etmektedir.

 Bu güçlerin birbirleriyle ilişkileri her zaman bu denklem temelinde gelişmiştir. Bunu zorlayan her düşünce, girişim, faaliyet tümünü birden ilgilendirmiş, tümünün ortak sorunu olmuştur. Ne birbirine ne yeni bir çıkış için kendine güvenen bu suçlular koalisyonu ve oluşturduğu statükonun yeniden ve yine bu güçler lehine düzenlenmeye çalışılması artık yürütülemediğine de işaret etmektedir. 

 Kürt Özgürlük Hareketi açığa çıkardığı ideolojik, siyasal, örgütsel düzey ile bu denklemin Kürt ayağını kırmıştır. Nasıl ki 19. yy. isyanlarında yenilen Kürt beylerinden boşalan ulusal toplumsal Önderlik misyonunu Nakşibendi tarikatı şeyhleri doldurmuşsa, gelinen nokta itibariyle günümüzde ulusal toplumsal Önderlik misyonunu Kürt Özgürlük Hareketi yürütmektedir. Kendini parti vb. örgütsel yapılarla kamufle etse de KDP’de temsilini bulan ilkel milliyetçi şeyh önderliği dönemi kapanmıştır ve bu haliyle Kürt halkının demokratik özgür geleceğinde yeri yoktur.

 Osmanlı’nın idari, siyasi reformu ile başlayan ve Kurtuluş Savaşı’yla kendini devletleştiren Türk milliyetçiliği; Kürtlerle ilişkilerini inkarcılığa, katliama kadar varan bir çizgi dahilinde kopardı. Bu Türk devletini güçten düşüren, bağımsız politika yürütmesinin ve iç barışı oluşturmasının önünde duran; son 20 yılda dönüştüğü savaş gerçeğiyle Türkiye’ye ciddi ekonomik, askeri, politik kan kaybettiren bir sonuca yol açtı. Artık aşılmasının kaçınılmaz olduğu iç dış tüm çevreler tarafından dile getiriliyor.

 Kürdistan’da Nakşibendi Tarikatı eliyle yürütülen ve çok geri düzeyde bir milliyetçiliği içeren Kürt isyancılığı yenilerek bastırıldı. 20.yy.ın başında Kuzey Batı Kürdistan’da çok sert bir şekilde bastırılması, burada Nakşibendi tarikatını ve Kürt isyancılığını hızla işbirlikçiliğe sürükleyerek, ulusal özden uzaklaştırdı. Nakşibendi şeyhleri hızla ulusal isyancılıktan ulusal inkarcılığa savrularak etkinliklerini milliyetçi duygular değil, geri, dogmatik dini duygular ve feodal İslam kültürü üzerinden tesis etmeye koyuldular. Dolayısıyla hem Kürtlüğün inkarına ortak oldular hem de Kürt halkının geri toplumsal zemin de battıkça batmasına ve aydınlanmasız, çağdaş dünyadan uzak, en ilkel ve ilkesiz sosyal ilişkiler içinde insanlık aleminden uzaklaşmasına çanak tuttular.

 Kürt Özgürlük Hareketinin çıkışı Kürtlerin yok sayıldığı bölge denklemine yönelik en ciddi alternatifi oluşturmuştur. Bu yüzden daha ilk çıktığı günden bu yana artan bir şekilde bu denklemden beslenen çevrelerin saldırılarına maruz kalmıştır. Bunun kendisini en son “Uluslararası Komplo” biçiminde örgütlediği ise artık inkar edilemiyor. Nakşibendi şeyhlerinin KDP’de temsil edilen ilkel milliyetçiliğe dayanan işbirlikçi ve Kürt gücünün pazarlanması temelindeki Kürtçülükleri en büyük darbeyi açıktır ki, Kürt Özgürlük Hareketinden yemiştir.

 En son DYP Hükümeti sırasında geliştirilen Hizbullah örgütü de bu geleneğin bir sonucudur. Nakşiliğin günümüzde kazandığı görünümlerden  biri olarak Hizbullah, Kürt egemenlerinin yabancı egemenlerle işbirliği içinde bölgeye oturtulan denklemi ve bunun içinde kendi statülerini koruma çabalarının bir biçimidir diyebiliriz. Kürdistan’daki Ulusal Demokratik Hareket’e karşı örgütlendirilen bu hareket gücünü bazı Nakşibendi şeyhlerinden, onun koruduğu geri feodal kültürden ve esas olarak da bölge gericiliğinin, Siyonizmin ve emperyalist güçlerin desteklediği KDP’den aldı.  

Kürt halkının yüz yıllardır çözemediği ulusal Önderlik sorununu yürüttüğü büyük mücadele ve gerçekleştirdiği demokratik devrim ile çözüme kavuşturan Kürt Özgürlük Hareketinin her hamlesi geleneksel-geri ideolojiler ve toplumsal zemin üzerinde yükselen tüm güçler açısından dönüşü olmayan bir çöküşü başlatmıştır. Bundan en fazla payını alan açıktır ki hangi görüntü altında olursa olsun feodal, aşiretçi, mezhepçi, geleneksel yapılardır. 1800’lerin ortalarından itibaren Kürdistan’da toplumsal önderliği ele geçiren ve bunu 20 yy.ın son çeyreğine kadar getiren Nakşibendi tarikatı Kürt Özgürlük Hareketinin gelişimiyle birlikte etkinliğini kaybetmeye başlamıştır. Bu yüzden Ulusal Demokratik Harekete karşı dolaylı direkt tüm saldırıların içinde yer almıştır. Özellikle kendisini Güneyde KDP adı altında örgütlendiren feodal aşiretçi-işbirlikçi Nakşi koalisyonu bunun yıllarca öncülüğünü yürütmüştür.ü

 

MİLLİYETÇİLİK VE NAKŞİBENDİLİK

Erdal ERGİN

 Nakşibendiliğin Türk siyasal yaşamında yakaladığı etkinlik düzeyini ifade etmesi itibariyle AKP iktidarının izlediği siyasal çizgiyi değerlendirmek Nakşibendiliğin bölge  siyaseti için ne öngördüğü ve nasıl bir rol oynayabileceğini anlamak açısından önemli bir veridir. Diğer veriyi ise Kürtler adına politika sahnesine sürülen fakat bu iradeden yoksun olan KDP’nin izlediği çizgiye bakarak anlamak  mümkündür.

 Nakşibendiliğin bölge siyasetindeki yerini iki noktadan bakarak tespit edebiliriz. Bunlardan birincisi Türk siyaseti diğeri Kürt siyaset gerçeği bunların izlediği rotalardır. Zira Nakşibendiliğin bölgeye etkisi bu iki halk üzerinden gelişmektedir.

 AKP, Türkiye açısından 1950’lerle başlayan ve teslimiyetle sonuçlanan bir süreci ifade etmektedir ve Cumhuriyet için yeni bir sürecin başlamasıdır. Bu süreç, kendini aşamayan, yenileyemeyen, Türk ve Kürt demokratik güçleriyle vuruşturularak güçten düşürülen cumhuriyetin bir tarikata teslim edilmesiyle karakterize olmaktadır. Bölge ve dünyamızın en hızlı değişimleri yaşadığı bu süreçte Türk siyasal yaşamına bir tarikatın yön veriyor olması bir tezattır ama bir gerçektir. Nedenleri özellikle kendini cumhuriyetten ve onun ilkelerini oluşturan Kemalizm’den sorumlu hissedenlerce iyi sorgulanmayı gerektirmektedir. Bu yapıldığında görülecektir ki, bölge siyasetine artan bir etkinlik içinde giren ve cumhuriyeti teslim alan Nakşibendilik, anti-demokratizmin, şoven milliyetçiliğin, inkar ve imha siyasetinin ürünüdür.

 İster Türk egemen ulusçuluğuna yön veren şoven milliyetçiliğin, ister Kürt egemen ulusçuluğuna yön veren ilkel milliyetçiliğin halklarımıza çözümsüzlük, kan kaybı, çatışma ve dış güçlerin müdahalesine açık kılma dışında kazandıracağı hiçbir şey yoktur. İkisi de birbirine bağlı bu iki halkın Türkiye ayağında politika yapan durumundaki güç bir Nakşibendi koalisyonudur. Geçen süreçte görüldüğü gibi Kürt halkı adına politika yapma iradesini temsil eden Kürt Özgürlük Hareketini ve Önderliğini tasfiye etmek için tüm koşulları zorlamaktadır.

 Bunun nedenleri anlaşıldığında Nakşibendiliğin Ortadoğu siyasetinde oynamak istediği veya oynayabileceği rol de anlaşılacaktır. Zira Kürt sorununa ve onun muhatabına yaklaşım günümüzde her tür siyasal yaklaşım için turnusol kağıdı olma özelliğini korumaktadır.

 Kürt sorununda çözümsüzlükte ısrar etme, bölgeyi çözümsüzlüğe, anti demokratizme ve ortaçağ karanlığına mahkum etmedir. Çatışmaların boğazlaşma düzeyine vardığı, cahilliğin ve dogmatizmin hüküm sürdüğü, bilim ve akıldışılık içinde kendi potansiyellerinin uzağına düşürülmüş, gelişme dinamikleri parçalanmış, içine itildiği gerilik ve çağ dışılık bir uluslar arası müdahaleye gerekçe olabilecek kadar büyük bir Ortadoğu, tüm modern görünümlerine karşın Nakşibendilikte temsilini bulan fakat Ortadoğu’daki tüm gerici egemen güçlerin sahip olduğu çağdışı zihniyetin yaşayabilmesi için zorunludur. Ve bu güçlerin tümü bu noktada bir bütünün parçaları olduklarının bilincinde olarak politika yapmaktadırlar. Tüm çelişkilerine karşın kendi zeminlerini oluşturan zayıf düşürülmüş bölgeyi ayağa kaldırmaya dönük her girişimi birlikte tasfiyeye yönelmeleri bundandır. Kürt Örgütlük Hareketi karşısında hepsinin tüm çelişkilerini bir kenara bırakarak kol kola girmeleri başka türlü izah edilemez.

 Kürdistan boyutunda KDP eliyle etkili olmaya çalışan Nakşibendilik, geçmiş tarihinde de ispatladığı gibi işbirlikçilikten, aşiret kültürünü aşmayan geri bir sosyaliteden ve yine aşiret sınırlarında tükenen bir ulusalcılığın ötesine geçemeyecek, Ulusal Demokratik Hareket’in açığa çıkardığı Kürt gücünü ele geçirmenin, çıkara dönüştürmenin ve pazara sunmanın ötesini bile düşünemeyecektir.

 Ortadoğu ve Türkiye açısından demokratik temelde bir değişim ve yenilenme zorunludur. Bu anlamda bölgemiz ve Türkiye, Kürt Örgütlük Hareketi şahsında güçlü bir zihniyet devrimini yaşamaya, yeni bir ideolojik kimlik ile güçlü bir çıkış yapmaya gebedir.

 Burada gelip kapıya dayanmış olan değişime yön verme iddiasında olan iki güç söz konusudur. Biri tekniği, nicel gücü ve gelenekleriyle ABD’de temsilini bulan erkek egemenlikli emperyalist sistem olurken, diğerini gücünü daha şimdiden ispatlayan ideolojik kimliği ve örgütsel yapısıyla Kürt özgürlük hareketi temsil etmektedir. Bunların arasında Nakşibendilik yoktur ve zaten bir taraf olabilecek vizyona da sahip değildir. Fakat Türkiye bu tarihsel kavşakta daha fazla böylesi bir patinaj durumunda kalamaz. Kendine bir doğrultu belirleyecektir. Sancılı bir süreç de gerektirse bu zorunludur. Nakşibendiliğin oynayacağı rol de burada belirginlik kazanacaktır. İleri bir yaklaşımdan ziyade ABD’nin bölge politikalarına istemeyerek de olsa ortak olacaklarını ve işbirlikçi bir pozisyona gireceklerini beklemek gerçekçidir.

 Dolayısıyla daha şimdiden açığa çıktığı gibi Ortadoğu’nun 21. yy.a sağlıklı giriş yapması için şart olan aydınlanma, demokrasi ve birlik önündeki engellerden biri de Nakşibendi gerçeğidir. Bu yüzden bölgemiz, Türkiye ve Kürdistan’ın özgürleşme süreci, Nakşibendilikle de çok yönlü bir mücadeleyi gerektirmektedir.

 

 

Haham Kucağındaki Nakşibendilik

 1948 yılında kurulan İsrail’in bölge stratejisi birkaç nokta üzerine yükselmektedir. Bunlardan birincisi Tevrat’ın, Tekvin-15/18 bölümünde yer alan tanrı beyanıdır;

 “Nil Irmağı’ndan büyük ırmağa, Fırat Nehri’ne kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim”

 Bu coğrafyayı kendine vaadedilmiş topraklar olarak gören İsrail’in çeşitli süreçlerde bunu beyan ettiği dahası bölge stratejisini oluştururken bu noktayı gözettiği biliniyor. 3000 yıllık tarihiyle Yahudi halkının genlerine işleyen bu vaat, İsrail’in bölge siyasetinin belirlenmesinde kodlayıcı bir öğedir. Bunun önünde hali hazırda önemli engeller olduğunu anlamak zor değil. Öncelikle bahsedilen alan Irak, Suriye, Türkiye sınırları içinde büyük bir coğrafyadır. Henüz 10 milyona ulaşmayan nüfusuyla İsrail, bu alan kendisine bağışlansa bile yönetemeyecektir. Ama tarihsel ve tanrısal bir vaattir, vazgeçmek de olmaz. O zaman farklı ve değişik seçenekler ışığında yaklaşılacaktır. Direkt İsrail toprakları haline getirme yerine bu alanları denetleme, yönlendirme, etkinlik sahası haline getirme öne çıkacaktır. Dolayısıyla da bu alan üzerinde hakim olan devletlerle sorunlu, çelişkili-çatışmalı güçlerle ilişki kendiliğinden gündeme gelecektir. Bir taraftan bu devletlerin iradelerini ve bölge üzerindeki hakimiyetlerini zayıflatırken, diğer taraftan bölgede İsrail denetimine hizmet edecek muhalif güçlerle ilişkiler kurulacaktır.

 İsrail’in bölge politikalarını oluştururken gözettiği ikinci husus ise bölgede yabancı bir güç olarak algılanması ve emperyalizmin bir dayatması olarak görülmesi nedeniyle yaşadığı tecrit ve tehdittir. Bir Arap-Müslüman kuşatması altında olan İsrail, bunu kırmak için gerek dünya ile gerek bölgedeki farklı güçler ile sürekli ilişki arayışı içinde olmuştur. Dolayısıyla Kürtlerin gündeme gelmesi kendi mantığı içinde son derece doğaldır. Arap âleminde önemli bir ağırlığı olan Irak ve Suriye gibi iki ciddi gücü uğraştırmada, zayıf düşürmede Kürtler en uygun seçenek olarak ele alınmıştır.

 İsrail ile KDP’nin ilişkileri bu noktada kesişmektedir. İsrail’in daha kurulduğu yıllarda Güney Kürdistan’la ilişkileri başlamıştır. Burada bulunan Kürtleşmiş Yahudiler, İsrail Devleti daha kurulmadan önce bile bir bağlantı vesilesidir. 1950 yılında bu Kürtleşmiş Yahudilerin İsrail’e taşınması sırasında yoğunlaşan Barzani-İsrail ilişkileri ilerleyen süreçte gittikçe daha da gelişmiştir. Özellikle 1963 Şubatında Irak’ta, Martında Suriye’de BAAS partilerinin iktidara gelmesi bir Arap bloğunun oluşması ihtimalini güçlendirdiğinde İsrail Barzani ilişkileri yoğunlaşmıştır.

 Anlaşılacağı gibi İsrail’in Kürtlerle ilişkilenmesi Kürtlerin sorunlarını çözmelerine yardım temelinde değil; yaşadıkları çelişki ve çatışmaları derinleştirme, Irak ve Suriye ile çatışma içinde tutma böylece bu devletleri zayıflatarak kendisi için tehdit olmaktan çıkarma amaçlı gelişmiştir.

 Kendisine çatışma ve çelişki üzerine oluşturulan bölge denkleminde yer verilen, bu denkleme dahil olan dolayısıyla bu denklemin doğasına uygun olarak varlık koşullarını güçlendirmeye çalışan yine tanrısal ve tarihsel bir vaade işlerlik kazandırmak isteyen İsrail ile ilkel milliyetçiliği, işbirlikçi karakteri, geri ve dar ufkuyla bölge denkleminin üzerine kurulduğu Kürt sorununu çözüme götürmekten çok, kendi aşiretsel, yerel çıkarlarını güvenceye kavuşturmaya çalışan; örgütlenmesi, zihniyeti, “kadrosu” buna göre şekillenen KDP’nin yolları açıktır ki kesişecekti. İsrail’in Barzani şeyhleri öncülüğündeki Nakşi koalisyonuyla flörtü bu biçimde başladı. 

1963’te baba Barzani ile ilk resmi teması gerçekleştiren İsrail, bu ilişki için Irak’la Şattül Arap su yolu ve sınır sorunları yaşayan Şah rejiminden izin aldı. Yeni iktidara gelen ve Kürtlere de verdiği sözü tutmayan BAAS rejimine karşı ilkel Kürt isyancılığı sonuna kadar desteklendi. İsrail’de peşmergelerin eğitilmesi, silah ve mühimmat aktarımı, aylık 500 bin dolar tutarında düzenli mali yardım, İsrailli askeri uzmanların Irak hedeflerine karşı KDP adına sabotaj ve suikastlar düzenlemesi ve tabi istihbarat faaliyetleri yürütmesi gündeme geldi. Yoğunlaşan ilişkilerin düzeyini göstermesi açısından 1967 Eylül’ünde baba Barzaninin İsrail ziyareti çarpıcıdır. Çarpıcıdır zira 67 Eylülü İsrail’in zaferiyle sonuçlanan Arap-İsrail savaşının hemen sonrasıdır. Müslüman-Arap aleminin İsrail’in zaferini alkışlamak için yapıldığı düşünülen bu ziyarete yaklaşımı elbette ki hoş olmayacak ve de unutulmayacaktı.

 İki kutuplu dünya gerçeğinde Sovyet bloğuna yaklaşan Irak’ın zorlanmasında önemli bir kaldıraç olduğu için ABD’de bu ilişkilere ses çıkarmadı, bölgedeki müttefikleri İran ve Türkiye’de. Kendi içlerindeki Kürtlerin tahrik edilmemesi güvencesini alan İran ve Türkiye bu ilişki de aracı bile oldular. Örneğin İsrail’in verdiği silah ve mühimmat KDP’ye İran eliyle ulaştırılıyordu. KDP dar çıkarları doğrultusunda bu ilişkiden yararlanmaya çalıştı, bazı kazanımlar da elde etti fakat bu ilişki Kürt halkına kazandırmadı. Irak rejimine karşı Yahudilerle girilen ilişki bölge halklarında Kürtlere anti-patiyi artırmaktan, Arap-Kürt halkları arasındaki önyargıları derinleştirmekten öte bir yarar getirmedi. Yine İsrail’in yakın desteği ve yardımı İran-Irak arasında gerçekleştirilen Cezayir anlaşmasıyla sona erdi. Anlaşma gereği İran sınırlarını kapadı ve KDP’ye her tür desteği keserek teslim olması ve silahlı mücadeleden vazgeçmesi çağrısında bulundu.

 İsrail’le başlayan ABD ve İran’ın da dahil olduğu, Türkiye’nin de şöyle veya böyle içinde yer aldığı bu ilişki sürecinde Sovyet yanlısı görünen Irak BAAS rejimi Kürtler ve İran eliyle bir hayli yıpratıldı, iyi bir gözdağı verildi ve aslında sisteme çekildi. Bundan sonra Irak adım adım emperyalist sisteme yanaştı. İsrail bölgede güçlü istihbarat ve irtibat noktaları oluşturdu. Öyle ki, Nakşi koalisyonu olan KDP içinde en kilit yerlere Kürtleşmiş Yahudiler getirildi. (KDP Gnl. Bşk. Yrd.cısı Sami Abdurrahman, Dohuk kenti sorumlusu Fazıl Miran ve Kerim Sincari en bilinenleridir.) İran, Şattül Arap su meselesini ve sınır sorunlarını belli bir çözüme kavuşturdu. Türkiye ise en büyük kabusu olan Kürtçülüğün kendi topraklarında gelişmemesi ve olası çıkışların engellenmesi için KDP’den aldığı güvencenin keyfini çıkardı. Zira KDP’den etkilenerek kuzeyde de bir çıkış gerçekleştirmek isteyen kimi yapılar ve kişilikler KDP eliyle Türkiye adına tasfiye edildi. En zararlı çıkan ise ne olduğunu anlamayan KDP oldu. Bir araç gibi işi bittikten sonra kenara konuldu. Verilen destek kesilip, mücadeleyi bırakması istenince baba Barzani sayıları 125 bin dolayında bulunan peşmergelerine silah bırakma ve teslim olma talimatı verdi. Bu sayı Kürt isyanlarında ulaşılan en büyük silahlı gücü ifade ediyordu ve çok kısa bir süre içinde dağıtıldı.

 Bu süreç sonunda İsrail’in de yaptığı destek kesildi ama İsrail-KDP ittifakı sürdü. Kürtleri kendi dar çıkarları adına dış güçlere hizmete hazır, vurucu bir güç olarak tutan, pazarlayan KDP’nin tüm Kürtlerin temsilcisi olarak kabul edilmesi ve önderliğinin pekiştirilmesi için İsrail elinden geleni esirgemedi. İsrail’in Ulusal Demokratik Harekete karşı düşmanlığının, bunu Türk ordusuyla birlikte operasyonlara katılma boyutuna vardırmasının yine en son uluslar arası komploda etkin yer almasının nedeni de bu yaklaşımda saklıdır. Bölgeye adeta monte edilen ve bölgede kurulan uğursuz denkleme bağlı kaldığı, kendisine biçilen rolü kabul ettiği oranda desteklenen İsrail açısından KDP’de temsilini bulan Kürtlük varlık ve gelişmesinin güvencelerindendir.

 Ortadoğu bereketli topraklar olarak adlandırılır.  Bu Ortadoğu’nun çok yönlü verimliliğini, üretken ve yaratıcı gerçeğini ifade eder. Dil, düşünce, sanat, mimari, edebiyat, mitoloji, tıp, fizik, geometri gibi günümüze yön veren disiplinler Ortadoğu’nun ürünüdür.

 Dünyamızın bugün geldiği aşama, tümüyle Ortadoğu’nun ürünü değildir fakat ana doğrultuyu kazandıran olgular, kurallar, normlar Ortadoğu mahreçlidir.

 Bu, Ortadoğu’nun yaratıcı, üretken gerçeğini ifade ettiği kadar, toplumsal gelişkinliğini, çeşitliliğini, çelişki ve çatışmalarının keskinliğini de ifade eder.

 Hiç durmaksızın devam eden devingenliğiyle Ortadoğu, 500 yıl öncesine kadar öncülük rolünü üstlenmiştir. Batının 500 yıllık bir öncülük üzerinden hareketle tüm uygarlık tarihini nasıl sahiplendiğini düşünürsek; Ortadoğu’nun binlerce yıla dayanan yaratıcılık, üreticilik yine öncülük gerçeğine rağmen uygarlığa sahiplenememesi, sahiplenme bir yana onun dışına, uzağına itilmesi, dahası onun hedefi haline getirilmesi söz konusudur. Elbette bu çözümlenmek durumundadır.

 

Ortadoğu tarihi esasta insanlığın tarihidir

Bunalımları ve sorunları sadece batı akılcılığı ve rasyonalizmi ile giderilemeyecek insanlığın, yaralarının sarılması, yeniden ayaklandırılması ondan da öte yeniden üretilmesi için Ortadoğu’nun analık rolünü yeniden üstlenmesi, tarihsel birikim ve tecrübesiyle yeni bir uygarlıksal çıkışta tarih sahnesindeki yerini alması gerekmektedir. Buna ihtiyaç vardır. Zira Ortadoğu kaynaklı olmakla birlikte günümüz uygarlığı özüne ve gerçeğine oldukça uzaklaşmıştır. Yabancılaşmanın had safhada olduğunu anlamak için günümüz uygarlığı içinde Ortadoğu’nun yerine bakmak yeterlidir. Alışılageldiği gibi Ortadoğu’nun günümüz uygarlığı içindeki -dışındaki demek daha yerinde olacak- yerini sadece Ortadoğu’nun gerilikleri, tutuculukları, bağnazlıklarıyla açıklamak bir yanılgı olacaktır. Bu batı mahreçli bir yaklaşım olup, yaşanan yabancılaşmayı izah etmeyeceği gibi yanıltıcı da olacaktır.

 Ortadoğu aydınlanması en başta da bu durumu çözümlemek, geri-eski yanları açığa çıkarıp mahkum etmek, yenilenecek yanları devralmak gibi bir misyona sahiptir. Çünkü ne olursa olsun Ortadoğu eğer bir çıkışa öncülük edecekse -ki etmelidir- bunun gücünü yine kendi tarihinden alacaktır. Zira Ortadoğu tarihi esasta da insanlığın tarihidir. İnsanlığın kazanma noktaları da kaybetme noktaları da bu tarihte gizlidir. Yine kendi tarihimizden alacağımız perspektifle günümüzü ve geleceğimizi tanımlayabileceğimiz açıktır.

 

Aşiret, kabile, tarikat ve cemaat gerçeği Ortadoğu'nun en temel gerçeğidir

Ortadoğu tanımlanırken ya da değerlendirilirken onun temel yanlarından biri olan dinler gerçeği, hemen her konunun ele alınışında, her çelişkinin ortaya konuluşunda ana temalardan birini oluşturur. Bunun izinin düşmediği hiç bir alan yoktur. Maddi, manevi yaşamın her yanında izlerini, etkilerini görebiliriz. Batı kaynaklı milliyetçiliği bir türlü içselleştiremeyen Ortadoğu insanı onu da dini bir görünüm altında yaşamaktadır.

 Ortadoğu için aşiret, kabile, tarikat ve cemaat kavramları çok önemli kavramlardır. Bunlar etrafında şekillenen Ortadoğu gerçeğinde söz konusu kavramları çözümlemeden ne siyasal, ne diplomatik, ne ekonomik, ne de askeri bir başarıya ulaşmak imkansızdır. Ulus, millet kavramlarının altında da çok canlı bir biçimde yaşayan bu kavramlar vardır. Günümüzde bile bunların etkisinin ne denli yüksek olduğu dikkate alınırsa, kökenlerinin ne kadar güçlü olduğu hakkında bir fikir edinebiliriz.

 Ümmetçilik biçiminde yayılım gösteren İslamiyet’in çeşitli halklar tarafından kabullenilmesi, bu halkların içinde yaşadıkları sosyal organizasyonların özellikleriyle bağlantılı olmuştur. Sosyal yaşama damgasını vuran organizasyon biçimi ne ise dinin kabulü ve yaşanmasında da o etkili olmuştur. Onun çıkarları, gelenek ve görenekleri, kural ve normları gözetilmiştir. Seçimler bu temelde gerçekleşmiş, din değiştirme çok sık rastlanan bir olgu olmasa da, mezhep ve tarikat değiştirmeler her sosyal organizasyonun çıkarları ve beklentileri temelinde sıkça yaşanmıştır.

 

Güncel politikayı aşiret, kabile, cemaat ve tarikat olguları kodlamaktadır.

Bu gün tarikat, cemaat, kabile ve aşiretlerle ilişkilenmeden hiç bir güç Ortadoğu ülkelerinin herhangi birinde iktidar olamaz. Yine hiçbir güç, bunları dikkate almadan politika yürütemez. Her Ortadoğu ülkesi bir diğer Ortadoğu ülkesiyle ilişkilerini bunlar üzerinden yürütmekte, yine bunlar eliyle zorlamakta ve etki etmeye çalışmaktadır. Tüm modern görünümünün altında güncel politikaları kodlayan aşiret, kabile, cemaat ve tarikat olguları olmaktadır.

 20.yy.ın başında oluşturulan statükosunun parçalandığı bir süreci yaşayan Ortadoğu, yeni bir şekillenme sürecine girmiştir. Bunun yönünün, doğrultusunun, özelliklerinin, karakterinin belirlenmesi olarak da değerlendirebileceğimiz girişimler her güç açısından başlatılmıştır. ABD’nin İngiltere ve İsrail’i de yanına alarak gerçekleştirdiği müdahale de, İsrail-Filistin ve İsrail-Lübnan çatışmaları da, Türkiye’nin mevcut statükoda ve inkâr-imha politikasında diretmesi de, İran Hizbullah-Hamas arası ilişkiler da bu gerçekle bağlantılıdır.

 Şu açıktır ki, bölgenin kazanacağı yeni statüko dünyanın siyasal, sosyal, ekonomik, diplomatik vb. tüm dengelerini belirleyecektir ve dünya yeni süreçte burada gerçekleşen değişimin özelliklerine göre şekillenecektir. Tüm güçler bunun farkındadır ve buna etki etmeye çalışmaktadır. Küresel sermaye güçleri ABD öncülüğünde şimdiye kadar yürütülen politikayı daha geniş bir uzlaşma ve ittifak temelinde sürdürmek istemektedirler. Statükocu bölge güçleri ise Kürtlerin yok sayılmasına dayalı mevcut statükoyu en az değişiklikle sürdürmek için tüm güçlerini ortaya koymaktadırlar. Halk güçleri de, elbette bu sürece demokratikleşme temelinde etki etmek istemektedir. Kıyasıya bir çatışma biçimine gerçekleşen bu sürecin izlerini her yerde sürmek olasıdır.

 Tarihsel ve güncel özellikleri nedeniyle Türkiye, bu gerçeklik içinde özel bir öneme sahiptir. Geçen yy. boyunca Avrupa’nın oluşturduğu statükonun bekçiliğini yapan ve kendisi de buna göre yol alan Türkiye’nin mevcut haliyle artık devam edemeyeceği herkes tarafından dile getirilen bir olgudur. Dünyada yaşanan hızlı değişim süreci, Kürt özgürlük hareketi’nin geliştirdiği demokrasi direnişi, ABD’nin Irak müdahalesiyle yaşanan gelişmeler yine AB süreci Türkiye’de değişimin zorunlu olduğunu göstermektedir. İçeride inkar ve imhaya dayalı anti-demokratik siyaset anlayışı dışarıda dengeleri kollamaya dayanan, şantaj, taviz, jeo-stratejik konumu kullanmaya dayalı olarak yürütülen statükocu politika gerçeği yine bunlar ekseninde şekillenen devlet anlayışı, siyaset yöntemleri, araçları ve siyasetçi tipi iflas etmiştir. Fakat yerine neyin konulacağı konusu henüz netlik kazanmamıştır. Bunu toplumsal bir mutabakatla halk güçlerinin mi yoksa egemen işbirlikçi sınıfların mı belirleyeceği henüz belli değildir ve belirlenmesi de kolay olmayacağa benzemektedir.

 

Kürt İsyanlarında Şeyhler

Erdal Ergin

 Mevlana Halidin geliştirdiği yorumuyla hızlı ve kısa sürede Kürt toplumsal yaşamına giren Nakşibendiliğin, toplumsal olaylarda uzun bir dönem belirleyici olduğunu görürüz. Bu, bir yanıyla dönemin karakteri gereğidir. 19.yy.ın Kürtler açısından önemini hemen herkes kabul eder. Farklı görüşlerin çok az olduğu konulardan biridir. Diğer tartışma noktaları yapısallıklarından dolayı farklı görüşler doğurmuşlardır. Öneminin nedeni ise, anlı şanlı Kürt beyliklerinin tarih sahnesinden çekilmesinde ve Kürt “Yüzyıl Savaşları”nın başlamasından kaynaklanır. Yeni bir dönem anlamına gelen bu savaşlar, isyanlar, modern çağın da başlatıcısı olacaktır. İlk kez çok güçlü olan geleneksel direnç aşılacak, etno-politik direnç belirgin tutunum gerekçesi olacaktır.  

Osmanlı, Kürt beyliklerinin otorite alanlarını daraltmak için harekete geçtiğinde yalnız beylerin konumları değil, yaratılan milli değerler de tehlike ile karşı karşıya geldi. İkili tehlike karşısında ikili direnç, isyan olgusu biçiminde tarih sahnesine çıktı. Geleneksel direnç ile etnik bilinçten kaynaklı duygusal Kürtlük direnci birleşerek, Kürt beylerinin önderliğinde peş peşe isyan hareketleri gelişti. 19.yy. Kürt isyanlarına da bu direnç ve mantık rengini verdi.

 Bu hareketler de duygu düzeyinde milli bilinç olsa da özünde feodal statükoyu korumaya yönelikti. 19.yy. isyanları olarak isimlendirdiğimiz bu hareketleri, önderlikleri ve statükoculuklarından dolayı ayrı bir kategori içinde tutmakta yarar vardır. Çünkü daha sonraki Kürt hareketlerinde nitelik değişecekti. Nitelikle birlikte liderler de değişecekti. Bizi ilgilendiren de bu yönüdür.

 Söz konusu hareketler her ne sebeple olursa olsun ve yine ne biçimde pratikleşirse pratikleşsin yenilgiden kurtulamayacaklardı, öyle de oldu. Yalnız yenilgide değil, anlı şanlı beylikler mantıki sonlarına da geldiler. 19.yy.ın ortalarına geldiğimizde Kürt beylikleri artık tarih sahnesinden çekilmiş oluyordu. Bir kadermiş gibi bir biri peşi sıra yıkıldılar. Her biri kendi konumunu korumak için giriştiği isyanın sonucunda yenildi ve sahneden çekildi. Geriye tartışmalı olan bir miras ve büyük aileler bırakarak çekip gittiler.

 Çekip giderken tartışmalı mirasları ve büyük ailelerinden başka bir şey daha bıraktılar; kaos! Egemen zihniyet ve üstünlük duygularından dolayı bir gün aşılacaklarının hesabını yapmamışlardı. Her şey onların konumuna göre düzenlenmişti. Böyle olunca da çok ciddi bir otorite boşluğu doğdu, toplumsal düzen alt üst oldu. Merkezi otoritesini güçlendirmek isteyen Osmanlı devleti işin üstesinden gelemedi. Görevlendirdiği yetkililer hiç bir varlık gösteremedi. Beylerin baskıcı otoritelerinin ve siyasal düzenin kuşatmasının dışına çıkan Kürt aşiretleri, birer bağımsız hücre gibi kendi başlarına hareket ettiler ve iç çatışmalar, kan davaları yeniden hortladı. Kürt toplumu ciddi bir çıkmaz içindeydi. 19.yy.ın başında olduğu gibi ortasında da bir çıkış yolu için zorlanıyordu. yy.ın başlarında isyanları çözüm olarak ele almıştı. Ortasında ise bir arayış içindeydi. Yeni bir figür yaratmak zorundaydı.

 Bu yeni figür Nakşi öğretinin güç olmuş bir yansıması oldu. Mevlana Halid tarafından Kürt sosyalitesine uyarlanan Nakşibendi öğreti, sorunlar karşısında bir çözüm gücü olarak belirmekteydi. Yaklaşık yarım yüz yıllık süreçte kendisini epey kurumlaştırmıştı. Ciddi bir güç olarak vardı ve artık birincil güç olmak için gerekli koşulları yakalamıştı.

 Yeni güç olarak Nakşibendilik bu kaos ortamında sahneye çıktı. İç çatışmalar ve kan davaları önlenemez boyutlarda idi. Soygunculuk, hırsızlık vb. olaylar her geçen gün artıyordu. Kürtler kendi aralarındaki sorunları hal edemiyorlardı. Dağılan beyliklerden sonra kendi başına kalan her aşiret, gücüne göre bir otorite gibi hareket ediyordu ve başka aşiretlerin reisini dinlemiyorlardı. Aşiret şerefi ve üstünlük duygusu iç barışı engelliyordu. Çünkü herkes kendisini üstün görüyordu. Başkalarını dinlemek onlar için aşağılayıcı bir durumdu. Hal böyle olunca arabuluculuk önemli bir faaliyet oluyordu. Bu işi yürütebilmek için de aşiretlerin kabul edeceği, aşiretler üstü konumda bir kişilik olmak gerekiyordu. Anlaşılacağı gibi bu özellikleri döneme göre ancak din adamları taşıyabilirdi.

 “Din adamları genellikle, sıradan insanlarla Allah arasında duaları ile taraftarlarının kurtulmasını sağlayabilecek, arabulucular olarak görülür. Bu inanış, girişimci ulemaya, önemli bir politik erk sağladı. Gerçekten de dini otoritelerin belirli bir zümresi kayda değer bir dünyevi güç elde etti. Bunlar tasavvufi tarikatların liderleri olan şeyhlerdi.” (23) 

Sahneden çekilen beylerin arkasından çoğunlukla Nakşi olmak üzere şeyhler bir numaralı politik liderler oldular. İçinden çıkılamaz toplumsal sorunları çözebilecek kişiler oldukları daha doğrusu öyle olduğu toplumca düşünülen şeyhler, kerametleri ve girişimcilikleri ile tartışmasız politik liderler oldular. Kendi girişimciliklerinden kaynaklanan güçlerinden çok; toplum içindeki güç kaynakları daha belirgindi. Kendi çabaları kadar, sosyal huzursuzluk da onları öne doğru iteliyordu. Artık şeyhler, beylerin otoritesini kullanacak  ve peygamberin dili ile konuşarak etkinliklerini her geçen gün arttıracaklardı.

 Herkesçe bilindiği gibi, şeyhler Kürtlerin yaşamına yeni girmiyorlardı. Baştan beri dini şahsiyetler olarak hep var oldular. Din işleri ile ilgilendiler, dünya işleri ile ilgilenmediler, ancak şimdi din ve dünya işleri ile ilgilenen politik liderler olarak Kürtlerin yaşamına giriyorlardı, yeni olan buydu, yine önemli olan da buydu. Nakşi öğreti politik liderliği ele alarak gücünü zirveye ulaştırdı. Toplum bundan son derece memnundu. Nakşi tekkeler tüm alanlara yayıldılar. Bazı merkezler giderek öğretinin yoğunlaştığı mekanlar oldu. Buralarda içinde Kürt tarihinde ve manevi öğretide belirleyici olacak isimlerin de bu çok sayıda din adamı yetişti.

 Tartışmasız politik liderler olan Nakşi şeyhleri, nüfuzlarını her yönlü geliştirdiler. Bazı isimler tarikat içinde belirginleşirken, aşiretler üzerinde de etkinliklerini artırıyorlardı. Aşiretler üstü statülerini ustalıkla kullanarak hem maddi, hem manevi güçlerine güç katıyorlardı.

 Liderlik Nakşi şeyhlerine geçtikten bir süre sonra bunlar toplum tarafından kurtarıcı (Mehdi)  olarak görülmeye başlandılar. Manevi düzlemde olduğu kadar maddi alanda da sorunları çözecek, yeni bir düzen yaratabilecek kişiler olarak görülüyorlardı. Kürtler kendilerinden olan bir lider arıyorlardı. Kürtlerin kolektif hafızası beylik sınırları içinde böyle bir olguya iyice alışmıştı. Şimdi ise, bir ihtiyaç olarak kendisini dayatıyordu. Bu ihtiyaç yetenekli ve girişimci şeyhleri daha da öne çıkardı. Bunların en bilineni ve etkilisi Şeyh Ubeydullah oldu.

 Lider olarak öne çıkan şeyhler bir süre sonra kendilerini yeni bir statüko arayışı içinde buldular. Çünkü dağılan statükonun yerine yenisi geçmemişti, tampon mekanizmalarla bir denge tutturulmuştu. Bu uzun ömürlü olamazdı. Kürt milliyetçiliğindeki gelişme de bu ortamı zorlayınca yeni bir isyanlar süreci başladı. Ve bu isyanlar dönemine de Nakşi tarikatının şeyhleri damgasını vurdu. 1880-1925 yılları arasında geçen yaklaşık elli yıllık isyanlar süreci Nakşibendi tarikatının belirleyiciliğiyle geçti.

 1880-1925 yılları arasında ortaya çıkan Kürt isyanlarında biri hariç diğerleri Nakşibendi tarikatı şeyhlerinin liderliğinde pratikleşmişti. Kadiri olan Şeyh Mahmut Berzenci’nin önderlik ettiği isyanı, bir istisna olarak ele alırsak, diğer hareketlerin hepsinde Nakşilerin damgası vardır. İlkel Kürt milliyetçiliği Nakşibendi şeyhlerin katkısıyla gelişme göstermiştir. 

Şeyh Ubeydullah İsyanı ile başlayıp, Şeyh Sait İsyanı ile sonlanan bu süreçte şeyhlerin önderliği bir tesadüf değildi. Bu süreçte laik-aydın milliyetçi liderler de ortaya çıkmıştı. Ama her şeye rağmen şeyhlerin önderliği kaçınılmaz olarak kendini dayatıyordu. Şeyh Ubeydullah İsyanı ile milliyetçilik asıl rengini alacaktı. Bu nedenle Şeyh Ubeydullah, Kürt milliyetçiliğinin babası olarak değerlendirilir. Moderne yakın bir girişimi vardır ama pro-milliyetçilik kategorisine daha uygundur. İsyanın asıl önemi de bu niteliğinden dolayıdır.

 Belirttiğimiz gibi yeni bir statüko arayışı vardır. Bu rolü halk, kurtarıcı olarak gördüğü Nakşi şeyhlerinden beklemektedir. Kendilerini kurtaracak ve yeni bir düzene kavuşturacak ulu kişiler olarak gördükleri şeyhleri bu temelde takip ediyorlardı. Kolektif hafızadaki lider istemi kadar, kendilerini çevreleyen ekonomik ve sosyal koşullar da etkiliydi. Nakşibendi tarikatı öğretisi, örgütsel modeli, ibadeti ve mürşitleri ile bu sorunlara cevap veriyordu. Aranan, özlenen düzeni yaratacaklarına olan inanç güçlüydü. Bu inanç bir toplumsal zaafiyet de olsa tarikat için güçlendirici rol oynuyor, şeyhlere de karizmatik bir hava veriyordu.

 Bu mantık ve hava yaklaşık elli yıl Kürt hareketlerine önderlik etti. İsyanlar tarikatın mantığını almış liderlerce çıkarılıp, yürütüldü. İsyanların sonuçları da bu zihniyetle karşılandı, ancak sonuç değişmedi. Tüm isyanlar aynı akıbete uğradı. Tarikatın bir protesto biçimi olarak da pratikleşmesi önemli bir süreçte belirleyici oldu. Sürecin sonrasında toplum liderliği boş kalsa ve yine el değiştirse de tarikat kendisini siyasal ve sosyal koşullara uyarlayarak sürdürdü ve etkinliğini değişik biçimlerde devam ettirdi.             

  

KÜRDİSTANDA NAKŞİBENDİLİK

 Nakşibendi tarikatı 14.yy.ın son çeyreğinde kurulmuştur. Buhara’da Bahauddin Nakşibend (1318-1389) tarafından kurulan tarikat; görüşlerini 11. yy.da yaşayan Abdulhalik Gondjuwani’ye dayandırmaktadır. Buhara’da kurulan fakat o günden bugüne çeşitli din ve felsefelerden etkilenerek, çeşitli evrimler geçiren Nakşibendilik felsefi olarak tasavvuf kaynaklıdır.

 Nakşibendilik tasavvuf esasları temelinde örgütlendirilmiş bir tarikattır ve genelde tüm tarikatlar gibi bazı temel kurallara sahiptir. Temel yaklaşımı “her insan mutlaka bir mürşide bağlanmalıdır”. Bu mürşid ise tarikat şeyhidir. Bu temel bir kuraldır öyle ki, bunun zorunluluğu “Şeyhi olmayanın kılavuzu şeytandır” biçiminde izah edilmektedir.

 Şeyhin denetiminde, Seyr-u Sülük adı verilen ve üç aşamadan oluşan özel bir eğitimden geçildikten sonra tarikat üyesini Allah’a ulaştırmak, çeşitli tarikatlar gibi Nakşibendiliğin de esaslarını belirler.

 Nakşibendi tarikatı Kürt coğrafyasında 19. yy.ın ortalarına kadar belirgin bir özellik arz etmez. Dikkat çekici bir özelliği yoktur. Kimi yerlerde yaygınlık kazanmıştır fakat etkili olduğu dönem daha sonraki sürece denk düşmektedir. Çıkış itibariyle Kürdi bir karakterinin olup olmadığına ilişkin somut kanıtlar olmamakla birlikte Kürt coğrafyasında gelişmiştir.

 12. yy. sonrası Kürt feodalitesinin gelişme sürecidir ve beylikler halinde kendini örgütleyen büyük aşiretler söz konusudur. Her biri küçük birer devlet biçiminde örgütlenen bu beylikler 18. yy.a doğru Osmanlının daralması ve çöküş sürecine girmesiyle birlikte merkezi idarenin gittikçe artan talepleriyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu merkezi otoriteyle aralarındaki ilişkiyi tahrip eden bir rol oynamıştır. Batıda toprak kaybeden ve zayıflayan Osmanlı bunu doğusundan telafi etmeye kalktığında ve bunun için çeşitli uygulamalara yöneldiğinde bunun Kürdistan için önemli sonuçları ortaya çıkmıştır. Eyaletler biçiminde ve federal olarak örgütlenen Osmanlı adım adım merkezi idareye geçmeye başladığında bundan en fazla Kürt beylikleri etkilenmişlerdir. Savaş zamanlarında asker ve belli miktarlarda vergi ödemenin dışında Osmanlı’nın koruması altında yarı bağımsız, iç işlerinde neredeyse tam bağımsız Kürt beylikleri, giderek Osmanlının artan taleplerini karşılayamaz ve toplum üzerindeki etkinliklerini koruyamaz hale gelmişlerdir.

 Beyliklerin artan Osmanlı baskıları karşısında isyanlar sürecini başlattıklarını görürüz. Bu isyanlar zincirinin yenilmesi ve oluşturdukları siyasal-kültürel örgütlenmelerin dağıtılması Kürdistan’da ciddi bir otorite boşluğu ve kaos ortaya çıkarmıştır. Kurumsal otoriteleri yıkılan mirlerden boşalan yeri manevi otoritelerine dayanarak dolduran şeyhler dini-manevi fonksiyonlarının yanında aşiretler arası anlaşmazlık ve çatışmaları çözmek, üretimin istikrarı için göreceli bir huzur ortamı sağlamak, sosyal yaşamı düzenlemek ve egemen devletlerle olan ilişkileri yürütmek gibi önceki süreçte mirlerin yürüttükleri toplumsal fonksiyonları da üstlenmişlerdir. Bu görevleri eksiksiz yerine getiren Nakşibendî şeyhleri dinsel bir kişilikten daha çok politik-askeri kişilikler olarak sivrilmeye başlamışlardır. Şeyhlerin bir iktidar gücü olarak çıkış yapmalarında bu durum belirleyici olmuştur. Bunun dışında İslam aleminde gelişen çeşitli hareketlenmelere dini kişiliklerin önderlik etmesi de etkileyici bir husus olarak değerlendirilebilir. 

19. yy.ın ilk çeyreğinde kapatılan bey ve mir önderlikli isyanlar döneminden sonra yaşanan otorite boşluğunu kendini sürece göre düzenleyen Nakşibendîliğin Halidiye kolu doldurmuştur. Kadirilik de belli bir gelişme yaşamıştır ancak gidişatı belirleyecek olan Nakşibendîliğin Halidiye kolu olmuştur. Ondan sonraki süreçte Kürdistan’daki hemen hemen tüm gelişmelerde karşımıza Halidiye kolu ile yeni bir kimliğe kavuşan Nakşibendilik çıkar.

 

 Nakşibendiliğin Yeni Kimliği; Halidiye

Nakşibendiliğin Halidiye kolu Güney  Kürdistan'da Caf Aşireti mensubu olan Diyaeddin Halid Bağdadi (1778-1826) tarafından kurulmuştur. Süleymaniye'ye yakın olan Baban'a bağlı Karadağ'da dünyaya gelen  Mevlana Halid, çeşitli medreselerde Seyid Abdürrahim Berzenci, Seyit Abdülkerim Berzenci,  Melle Salih Necmar, Şeyh Muhammed Qasım Senandec gibi çeşitli dini alimlerden eğitim aldıktan sonra Hindistan'a giderek eğitim görmüştür. Kısa bir zaman içinde ünlü şeyh Abdullah Dehlevi’den icazet alan Mevlana Halid, aynı zamanda Nakşibendilik, Çistilik, Kadirilik, Suhreverdilik, Kübrevilik gibi tarikatlardan da icazet almıştır.

 Kendisini bu tarikatların hırkasını giydirmeye, tefsir, hadis, tasavvuf okutmaya, bunlardan icazet vermeye yetkili halife ilan eden Mevlana Halit, Süleymaniye’ye geldiğinde Kadiri tarikatının yoğun tepkileriyle karşılaşır. Bunun üzerine Bağdat’a giderek Davut Paşa’ya sığınır. Kendisini kabul eden Davut Paşa Mevlana Halid’e, El-Hassasiye adında bir okul açarak faaliyet yürütmesine imkan sağlar. Bir süre burada faaliyet yürüten Mevlana Halid, Baban paşalarından Mahmut Paşanın çağrısı üzerine yeniden Süleymaniye’ye gelir. Ancak Kadirilerin düşmanlıkları sürdüğü için tekrar Bağdat’a dönmek zorunda kalır. Mevlana Halid’in Süleymaniye’ye gelmesi ancak ünlü Kadiri Şeyhi Nudeyum’un barış çağrısından sonra gerçekleşir. Nudeyum’un pişmanlık bildirmesi ve bunu dönemin güvenilir kişilikleri eliyle gönderdiği bir mektupla ifade etmesi üzerine Süleymaniye’ye gelen Mevlana Halid bir süre sonra Süleymaniye’den ayrılarak davet edildiği Şam’a yerleşir. Mevlana Halid yürüttüğü çalışmalarla ve geliştirdiği ilişkilerle Kadirilik ile Rufailik gibi Arap kökenli Sünni tarikatlara ilgi gösterilen bölgede Nakşibendiliğe kısa sürede büyük bir saygınlık ve etkinlik kazandırır.

 Nakşibendiğilin Mevlana Halid’in kurduğu ve onun adıyla anılan Halidiye Kolu’nun diğer tarikatlardan en temel farkı “Rabıta”dır. Yoğunlaştırma ve konsantrasyon sağlamada çeşitli uzak doğu dinlerinin kullandığı meditasyon yöntemlerini çağrıştıran Rabıta yöntemi, Nakşibendiliğe özgü bir tarikat disiplini olarak, müridin Allah’a ulaşmasında temel yol olarak izah edilmektedir, fakat müridin şeyhe kesin, mutlak ve sürekli bağlılığını sağlamak üzere geliştirilmiş bir kuraldır. Rabıta, tarikatı merkezileştirmede, devamlılığını sağlamada ve etkinliğini artırmada temel bir rol oynamıştır. Örgütsel disiplin ve bağlılık böylesi bir uygulamayla teorik izaha kavuşturulmuş, ideolojik bir boyut kazanmıştır. 

Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu’da etkili olan bir tarikat merkezi kuran Mevlana Halid’in Şam’a gitmesi buranın bir Halidiye merkezi haline gelmesine yol açmıştır. Halidiye, 150 yıllık süreçte Kürt Nakşibendi mensuplarının bağlı oldukları en güçlü tarikat haline gelmiştir. O kadar ki Halidiye dışındaki tarikatlara Kürtler arasında ender rastlanır olmuştur. Bunda köken olarak Kürt olan Mevlana Halid’in tarikatı Kürdistan merkezli yaymasının rolü büyüktür.

 

Geleneksel Yapıda Bir Çatlama;

Mevlana Halid

Tarihsel süreçler kişiliklerin oluşumunda önemli bir role sahiptir. Mevlana Halid, 18. yy. son çeyreğinde ve 19. yy.ın ilk çeyreğinde yaşamış Süleymaniye’li bir Kürt’tür ve bu sürecin Kürt tarihindeki yeri belirgindir.

 Mevlana Halid, 19.yy.da Kürdistan'ın en büyük ve en güçlü aşireti olan Caf Aşiretinin bir üyesi olarak Süleymaniye’de dünyaya geldi. Caf Aşireti Baban Beyliğini oluşturan önemli güçlerden biriydi. Aşiret örgütlü yapısı ve askeri yetenekleri nedeniyle Baban beyliği içerisinde oldukça etkiliydi. Beylik ordusunun oluşumunda en büyük katkıyı sunduğu gibi kendine ait silahlı güçlere de sahipti. Bazı araştırmacıların belirttiği gibi “ekmeğini namlusuyla kazanan” bir aşiret durumundaydı.

 Caf aşireti askeri yapılanmasıyla ve savaşkanlığıyla 19.yy. Kürdistan’ında ayrıcalıklı bir pozisyondaydı. Doğal olarak ayrıcalıklı ve güçlü bir aşiretin üyeleri de ayrıcalıklı ve güçlü oluyordu. 1800’lü yıllarda Kürdistan'da sıradan bir ailenin çocuğunun Kürt toplumunda belirgin yada etkili bir kişilik haline gelmesi neredeyse mümkün olmayan bir durumdu. Sıradan bir aşiret üyesinin tarihsel bir sima olması önünde çok sayıda engel bulunuyordu ve bunlar bilinçlice konulmuş engeller değildi. Geleneksel feodal yapının doğal sonucuydu. Çok sıkı kan bağı, sosyal ve siyasal hiyerarşi, kişilerin ululanması Kürt egemen kesimini olmazsa olmaz kabilinde bir güç haline getiriyordu. Bu yüzden her faaliyet bu çevrelerce yürütülüyor, yöneticilik bunların dışına çıkamıyor, düşünce ve din hayatı ya kendilerince ya da uygun gördükleri, kendilerine yakın çevrelerce icra ediliyordu. Sıradan bir Kürt yalnızca hizmet edebilirdi. Böylesi bir durumda sıradan bir aşiret üyesinin halkın temsilini yapabilmesi çok da mümkün değildi.

 Ancak medreselerde bir boşluk bulmak mümkündü. Medreseler önemli tartışma merkezleri durumundaydı. Medreseler dönemin sorunlarını egemenlere alternatif olarak tartıştıkları ve çok yönlü ele aldıkları için düşüncelerini farklı çıkarlara göre şekillendiriyorlardı. Yine ekonomik ve siyasal sorunları günü gününe hissettikleri için daha gerçekçi bir zeminden yola çıkıyorlardı. Dinsel hoşgörü ve medreselerin saygınlığı genelde bazı kişiliklerin bilgi, kişilik ve öğretileri ile öne çıkmasına olanak sağlıyordu ve böylesi kişilikler halk içinde derin bir saygı ile karşılanıyordu. İşte Mevlana Halid’i tarihsel bir kişilik olmaya götüren diğer bir yan da buydu. Mevlana Halid de medreselerde şekillendi ve eğitim sürecinin tamamladıktan sonda “Molla Halid” unvanıyla Süleymaniye’de, Bağdat’ta ve Şam’da dersler vermeye başladı.

 Bu dönem Osmanlı merkezi otoritesiyle Kürt beylikleri arasındaki çelişkilerin çatışmaya dönüştüğü ve bey önderlikli isyanların yaşandığı bir dönemdir. İsyanların bir bir ezilmesiyle Kürt toplumunda ciddi alt-üst oluşlar yaşanacaktı ve Mevlana Halid bu durumdan yararlanmasını bilecekti. Burada önemle vurgulanması gereken nokta; ortaya çıkan bu durumdan o günün koşulları içinde ancak dinsel renklerle yararlanılabileceği, bunun başka bir biçimde mümkün olamayacağıdır.

 Bu gerçekten yola çıkarak Mevlana Halid’in çıkışını, öğretisini ve geliştirdiği Halidiye yorumunu kendi döneminde gelişen diğer dinsel yorumlar ve tarikatlar gibi siyaset ve iktidar perspektifinin uzağında görmek ciddi bir yanılgı olur. Mevlana Halid’in çıkışını, dinsel renklerle mevcut durumdan bir çıkış arayışı olarak ele almak gerekir.

 Dönemi karakterize eden sosyal ve siyasal atmosfer ve bunlara etki eden faktörler çok önemlidir. Kürtlerde dış faktör hep etkili olmuştur. Bu süreçte ise etkili olmanın ötesinde belirleyicidir. Anlı-şanlı Kürt beylikleri uzun bir saltanat döneminin sonuna yaklaşmaktadır; Osmanlı imparatorluğu batı karşısında eskisi gibi güç olmak için uygulamaya koyduğu merkezileşme politikaları gereği Kürt beyliklerinin yetki alanlarını daraltarak, denetim altına almak istemekte; siyaset mekanlarında ve medreselerde buna karşı gelişen çeşitli düşünceler, yoğunca tartışılmaktaydı. Egemen kesim statükoyu nasıl koruyacağını tartışırken, medreseler nasıl daha etkili olacakları üzerinde yoğunlaşıyorlardı.

 Kürtlerin kültürel ve entelektüel yaşamları uzun süren fiili bağımsızlık döneminde önemli gelişmeler göstermişti. Fikir ve edebiyat saray duvarlarının ötesinde medrese merkezli dev adımlar atmıştı. Örneğin Êhmedê Xanî’nin ünlü eseri Mem û Zin yaygın deyimle başucu kitabı gibiydi. Mollalar ezberleriyle esere akışkanlık kazandırıyorlardı. Egemen kesimler Xanî’yi çok esas almasalar da, halk arasında büyük kabul görüyordu. Yaratılan moral değerler, baskılar karşısında güçlü motivasyon kaynakları durumundaydı ve ortak değerlerin korunması bir görev olarak ortaya çıkıyordu. Mevlana Halid de, dönemindeki tüm medrese öğrencileri gibi bunları günü gününe yaşıyordu.

 Mevlana Halid, Ê. Xanî’nin ölümünden 72 yıl sonra dünyaya gelmişti. Düşüncelerinin olgunlaştığı süreci dikkate alırsak; araya aşağı-yukarı yüz yıllık bir süre girmektedir. Ê. Xanî’nin yaşadığı süreç, Kürt beylerinin güçlerinin zirvesine çıktıkları, çevrelerinde gelişecek tehlikeleri göremeyecek kadar kendilerinden emin oldukları bir dönemdir. Xanî’de zaten bu duruma dikkat çeker, tehlikeyi işaret eder. İşlerin böyle süremeyeceğini, birlik olunup merkezi bir krallık kurulmasını ister. Kürt beyleri bu durumu ciddiye bile almazlar. Xani’nin görüşlerinin güçlü mekanı olan medreselerde yetişen Mevlana Halid, A. Xanî’nin tarihsel olarak doğrulandığı, Kürt beyliklerinin son günlerini yaşadığı bu dönemde ortaya çıkar. 

Mevlana Halid, ilk Kürt isyanı olan Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı’na yakından tanık olur. İsyanın merkezi olan Süleymaniye’de bulunmaktadır ve isyanın bastırılmasını yakından gözlemler. Sonrasında süreklileşecek olan isyanlara da tanık olur, isyan sonrası ortaya çıkan durumları da görür. Tüm bu gelişmelerden önemli oranda etkilenecektir. Giderek kendisini ve Kürt toplumunu çevreleyen koşullara özgü bir öğreti yaratmaya yönelir. İster bir öğretinin yeni bir yorumu veya uyarlaması olsun, ister yeni bir öğreti olsun, sonuçta özgün olacak ve karakterini şekillendiği koşullardan alacaktır. Çünkü bir buhran döneminde şekillenmektedir. Bu nedenledir ki hem buhranı aşan, hem de yeni bir noktaya doğru ilerleyen özelliğiyle bir nevi yeni bir ideolojik kimlik özelliği taşır.

 Mevlana Halid, bu yeni çıkışın karizmatik lideri olarak etkili bir rol oynamıştır. Belirtilen sosyal ve siyasal koşullara uygunluk göstermesi için Nakşibendi öğretisi yeni bir yoruma kavuşturulmalıydı. İşte Mevlana Halid’e tarihsel kişilik sıfatını kazandıran da bu oldu. Kürt toplumuna çok rahat oturacak biçimde Nakşibendiliğe yeni bir yorum getirdi. Bu “Halidiye kolu” olarak tarihe geçti. Çok öncesinde Kürdistan’a girmiş ve yaygınlık kazanmış olan Kadiri Tarikatı, yeni öğreti karşısında çok kısa bir sürede geriledi. Elbette ki bu gerileme sessiz sedasız, kansız, kavgasız olmadı.

 

Mevlana Halid, Nakşi öğretiyi Hindistan’dan alarak 1811 yılında Kürdistan’a getirdi. Yeni öğreti Süleymaniye başta olmak üzere yoğun bir muhalefetle karşılaştı. Bu çatışmaları genişçe ele almak yerine o dönem muhaliflerin Nakşilik için ileri sürdükleri görüşleri ele almak hem muhalefetin nedenini hem de yeni öğretinin bir fotoğrafını verecektir.

 “Kürtler basit ve saf adamlardır; şimdi Nakşibendi zaviyelerini büyük bağışlarla beslemeye başlayacaklar, din işlerinde olduğu gibi dünya işlerinde de büyük güçlükler doğacaktır. Bu Nakşibendi şeyhlerinin çocukları, babalarının zenginliği sayesinde, büyük bir rahatlık ve lüks içinde yetişeceklerdir. Gururlu ve kendinden emin bir insan kuşağı yaratacaklar, bu kuşak atalarının ilkelerini ve yalın hayatı unutacaktır. Din işleri ikinci plana atılacaktır; dünya işlerine de burunlarını sokmaya itilecekler ve şeyh unvanlarıyla iktidarı ele geçirme özlemi içine gireceklerdir. Basit tabaka üstündeki nüfuzlarını kötüye kullanarak, onları gerçek dinden saptıracaklar ve onları yalnızca korku ve yalnızca kendilerine boyun eğme içinde tutmayı düşüneceklerdir. Bencil planları hükümetin hoşuna gitmeyecek Kürdistan’a aralıksız olarak askeri birliklerin gelmesine yol açacak, ortalıkta ne dirlik ne düzenlik kalacaktır.” (11)

 

Mevlana Halid’in rakiplerinin o günün koşulları itibariyle görüşlerinin bir kısmı doğrudur. Yeni öğretinin ne gibi sonuçlara yol açabileceğini biraz kestirmekte, kendi sonlarının da geldiğini fark etmektedirler. Bu nedenle saldırılarını aşırıya vardırır, hatta öldürmeyi bile düşünürler. Bu nedenle Mevlana Halid, Kürdistan’ı terk eder. Saldırganlık ne kadar şiddetli olursa olsun Nakşi öğretisinin yayılmasını engelleyemez. Çünkü yeni koşullara göre uyarlanmış ve sosyal zemine çok iyi oturmuştur. İlerleyişini kimse durduracak durumda değildir.

 Mevlana Halid kısa bir süre içinde yarısı Kürt olmak üzere çok sayıda halife görevlendirir. Bir çok Kadiri şeyhi ve halifesi Nakşi öğretiyi benimser. Torunları daha sonra isyan lideri olacak bazı halifeleri Mevlana Halid bizzat kendisi görevlendirir. Görevlendirmelerde kişisel yetkinlik dikkate alındığı kadar üyesi olduğu aşiret de dikkate alınır. Aşiretler üstü konumları olanlar olduğu gibi aşiretli olanlar da vardır. Zamanla bunlardan bazıları aşiretler üstü bir konum elde edip, önemli bir ekonomik ve siyasal güç haline geleceklerdir.

 Nakşi öğretinin daha sağlıklı oturması için bu noktalara dikkat edilmiştir ve öğretinin yeniden yorumlanmasında da sosyal ve siyasal gerçeklik belirleyici olmuştur. Yani özgün bir yorumdur. Kürtler aşiretler biçiminde örgütlenmişlerdir ve her aşiret kendi içinde mistik bir yaşam biçimini benimsemiştir. Bir tür “mistik hücreler” gibi toplumun bünyesini sarmışlardır.

 

Mistik Hücreler

“Mistik hücreler” kavramının izahı hem Kürtler de sosyal yapılanmanın açıklanması hem de tarikat öğretisinin özgün ilerleyişi ve uygunluğunun ifadesi için önemlidir. Bu kavramı B. Nikitin’den ödünç alıyoruz. Onun yüklediği anlamı ele alarak konuya açıklık getirmek daha doğru olacaktır.

 “Kürt dervişçiliği aşiret planında örgütlenmiştir. Gerçek öğretiyi elinin altında tutan ve çevresi çömezlerle sarılmış olan şeyh, o öğretiyi kendi evinde öğretmekte, yorumlamaktadır. Müritlerin en iyileri ileride aşiretler nezdinde temsilci (halife) olacaklardır. Böylece Kürdistan, bir uçtan bir uca aşiretlerin coğrafya durumuna uygun bir biçimde bir ‘mistik hücreler’ ağıyla kaplanmıştır.”

(12. Bazil Nikitin)

 Bu hücreler ve içindeki dinsel şahsiyetler, toplum içinde büyük bir saygı ve itibar görmüş; sosyal hiyerarşide beyler ve aşiret reislerinden sonraki sırayı sürekli korumuşlardır. Bu kendi yeteneklerinden çok dinsel öğretinin Kürtler üzerindeki etkisinden kaynaklanmıştır. Devlet otoritesini temsil eden beylerden sonra sırayı şeyhlerin alması onları dünyevi işlerden ayırarak ele almak oluyordu. Ancak sonrasında şeyhler dünyevi işleri de ele geçireceklerdi. Artık toplumsal rollerinden öte bireysel yetenekleri de belirleyici olacaktı ve politik liderler durumuna geleceklerdi.

 Toplumsal statüleri aşiretler üstü bir konumu ifade eden bu dinsel şahsiyetler, Mevlana Halid’in icazetiyle çok kısa bir sürede Nakşi öğretiyi yaymaya koyuldular. Halifeler, coğrafi ve toplumsal yapılara göre seçilip görevlendirildi. Öğreti yaygınlaştırılırken aşiretlerin özgünlükleri hassasiyetle ele alındı. Ortama iyice uyarlanmak için çabalar artırıldı. Aşiretlerin yaşam biçimine, törelerine, düşünce biçimine iyice uyarlanmış mistik anlayışlar rahatlıkla kabul görüyordu ve her aşiret kendi içinde dinsel bir organizma olarak hareket ediyordu. Bir hücre olarak da ele alınsa, kendine özgü yönlerini muhafaza ediyordu.  

Nakşi öğreti tüm aşiretlere aynı biçimde yansıtılmadı. Zaten böyle yapılsaydı Nakşi öğreti yaygınlık kazanamazdı. Örneğin aşiretler kendisi ile rakibini bir düzeyde tutacak her hangi bir anlayışı şiddetle dışına atar, Aşiretin şeref duygusunu güçlendiren yeni bir öğretiye ise kucak açar. İçe kapalı sosyal organizasyonlarda üstünlük olarak algılanan ama özünde bir savunma duygusu olan bu gibi noktalar Nakşi mürşitlerce iyi görüldü ve değerlendirildi.

 

Rabıtanın sihirli gücü

Üstünlük ve şeref duygusunu güçlendirecek biçimde uyarlanan Nakşi öğreti ya da Halidiye kolu beklenmedik biçimde sosyal zemin buldu. Yeni bir silahı eline geçiren Kürt egemenleri, reisler, öğretinin direnişçi yönünü kendilerine göre düzenlemekten de geri durmadılar. Geleneksel aşiret direnci Nakşiliğin getirdiği yeni direnç biçimiyle bütünleşti ve daha sonra göreceğimiz gibi bir direniş biçimi olarak Kürt isyanlarına yansıdı.

 Üstünlük duygusu, başka bir söylemle grup karizması nedeniyle kendisini dünyanın merkezi olarak kabul edecek olan Mistik Hücreler birbirlerini tamamlayan ve etkileyen değil, birbirinden bağımsız, rakibini etkisiz kılmak isteyen, özerk organizasyonlar olarak hareket ediyorlardı. Nakşi öğreti bu hücrelere uygunluk gösterirken, güçlü olan bu duyguyu hesapladı. İç çatışmalarda engelleyici değil, güçlendirici oldu. Bu nedenledir ki her bölgenin kendine has bazı yorumları gelişti. Nakşibendi öğreti neredeyse birbirinden bağımsız öğretiler görüntüsü veriyordu. 

Nakşi öğretinin çıkarından çok, öğretiyi kendisine uyarlamış olan sosyal organizasyonun (aşiret, kabile) çıkarı belirleyici olmaktaydı. Burada öğretinin daraltılarak geleneksel yapıyla bütünleştirilmesi söz konusuydu. Aynı öğretinin birbirinden bağımsız birçok yorumu yerel otoritelere göre biçimlendiriliyordu. Öğreti bir nevi parçalanma ile karşı karşıyaydı. Tarikatın mürşidi Mevlana Halid’in tarihsel rolü de bu noktada ortaya çıktı. Bu koşulları çok iyi biliyordu, kendisi de bir aşiret üyesiydi ve zaten söz konusu atmosfer içinde şekillenmişti. Tarikatın uyarlanmadan yayılmasının yaratacağı sonuçları görüyordu. Kürt toplumunun koşullarına uyarlamada ise oldukça başarılıydı. Aksi durumda parçalara bölünmüş toplum, tarikatı da bölecekti. Bu yüzden kendisini tüm mürit ve halifelerin mürşidi olarak ilan etti.

 Her mürit onun adını anacak, zikir ederken onun yüzünü görecekti. Rabıta olarak da isimlendirilen bu ibadet biçimi, içinde çeşitli etkilenmeler taşısa da, dönemin sosyal ve siyasal koşulları gözetilerek belirginleştirildi. 

“Tarikatta Rabıta, müridin Allah’ta fani olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayalinde sürekli canlandırmasıyla onun ruhaniyetinden yardım istemesi demektir. Bu da müridin edeplenmesi ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürid, şeyhinin şeklini hayalinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır” (13)

 “Rabıta, Arapça ‘rabt’ kökünden türetilmiş bir kelimedir. Bitiştirmek, birleştirmek, bağlamak anlamına gelmektedir. Tasavvuftaki anlamı ise; Müridin kendini mürşidi ile yüz yüze gelmiş sayıp, ondan feyz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nurlandığını) zihninde canlandırması demektir.”(14)

 “Son yüz elli yıldır Rabıta’nın bu tarikata yerleşmesiyle bu tarikat yepyeni bir kimlik kazanmış, prensipleri esaslı bir şekilde belirlenmiş ve Rabıta bir köşe taşı gibi tüm prensiplerin ortasına yerleşmiştir” (15)

 Yoğunlaştırma ve konsantrasyon sağlama esası üzerine kurulu olan ve bu haliyle uzak doğu dinlerine özgü meditasyon yöntemlerini çağrıştıran Rabıta yöntemi, Halidiye Kolunun temel bir tarikat disiplini olarak oturtuldu. “Müridin Allah’a ulaşmasında temel yol” olarak izah edilen Rabıta, müridin şeyhe kesin, mutlak ve sürekli bağlılığını öngörür ve esasta da bunu sağlamak üzere geliştirilmiştir. Bu tarikatı merkezileştirmede, devamlılığını sağlamada ve etkinliğini artırmada temel bir rol oynamıştır. Örgütsel disiplin ve bağlılık böylesi bir uygulamayla teorik izaha kavuşturulmuş, ideolojik bir boyut kazanmıştır.

Kendisini herkesten üstün gören her aşiret veya beylik kendi şeyhini de herkesten üstün tutacak, diğer mürşitlere itibar edilmeyecekti. Yine grup karizması, üstünlük ve şeref duygusundan dolayı her organizasyonun kendisine uyarladığı bir çok öğreti olacaktı. Buna yol vermemek için Rabıta adıyla her müridin Mevlana Halid’e bağlı olmasını öngören merkezi bir örgütsel işlerlik oluşturuldu. Halidiye kolunun önemli başarılarından biri de bu oldu.

 

Kürtlük Rüzgarında Nakşibendi Yelkeni;

Tarikatların kökeni çok eskilere ve güçlü sosyal ve tarihsel zeminlere dayanır. Bir anlayış ve yaşam  biçimi olarak kendisini sürekli kılmaya çalışır ama her zaman bir sistem olarak varlık gösteremeyebilirler. Anlayışın gelişimi ile tarikatlar da kendisini örgütler. Kürtlerin tarihlerinde böylesi tarikatları görmek mümkündür. Ama ilk defa derli toplu olarak kendisini örgütleyen ve günümüze taşıyan Kadiri Tarikatıdır. 15. yy.dan sonra yaygınlaşma imkanı bulmuş ve Kürtlerin en büyük tarikatı haline gelmiştir. Liderliğini 19.yy.ın ilk yarısına kadar da ciddi bir engelle karşılaşmadan sürdüren Kadiri Tarikatı, ciddi bir muhalefet ve alternatif ile karşılaşmadığı için de süreç içinde kendisini yenileme ihtiyacı duymayarak, muhafazakarlaşmış, dogmatizmi derinleştirmiştir. Kendisini çevreleyen sosyal ve siyasal koşulları iyi okuma kabiliyetini kaybetmiştir. Tüm bunlar direncinin zayıfladığı, aşılmasının kolay olacağı anlamına geliyordu. Tabi bunlar kendisinden kaynaklı koşullardı ve tek başına yeterli değildi. Farklı dinamiklerin harekete geçmesi gerekiyordu ki; toplumsal sıkışıklığa çözüm olabilecek yeni bir güç veya tarikat Kadiriliği geriye doğru itebilsin.

 Kadiri öğretiyi geriletecek olan Nakşi öğretinin Halidiye kolu, 1811 yılında Kürdistan’a girdi. Buna öylesine bir giriş demek yetersiz olur. Halidiye kolu devrim havasında ilerledi. Dönemin sosyal sorunlarından dolayı bir kurtarıcı gibi karşılandı ve Kadirilerin büyük çoğunluğu yeni öğretiyi hızla benimseyip bütünleşti. Karşı faaliyetler yoğunca yapılsa da, bu fazla bir şeyi değiştirmedi. Kadirilik sonunda teslim bayrağını çekmek zorunda kaldı.

 Tüm bunları sadece Nakşi öğretinin örgütlülüğüne bağlamak yetersiz olacaktır. Nakşi öğretinin Kürtlere uyarlanmasının büyük etkisi vardır ama sosyal ve tarihsel nedenler çok daha belirgindir. Yeni öğretinin asıl gücü de bu ortamı iyi okuyabilme kabiliyeti göstermesindedir.

 Nakşibendi öğretinin Kürdistan’a girdiği 19. yy. Kürtler için önemli bir tarihsel dönemeç anlamındadır. İslamiyet’in kabulünden sonraki en etkili değişim süreci bu döneme rastlar. Kürt feodalitesinin mantıki sonucuna ulaştığı, Kürt direncinin politik bir karakter kazandığı modern tarihin başlangıcıdır. Değişimi iç dinamiklerden çok, dış dinamikler dayatmıştır. İç dinamikler bir yönüyle mevcut statükoyu dış dinamiklere karşı korumak için direnmişlerdir. Bu direnişler 19. yy. Kürt isyanları olarak adlandırılır. Dış faktörler daha çok belirleyici olmaktadır. İç faktörler biraz da onlara göre hareket etmeye çalışır. Bu dönemin en etkili güçleri ise İran ve Osmanlı devletleridir.

 Kürtler bu iki güç arasında bir nevi tampon rolünü oynuyor ve pozisyonlarını bunlara göre alıyorlardı. Osmanlı’nın gerileme süreci çok öncesinden başlasa da 19.yy.a gelindiğinde belirgin olarak kötüye gitmekteydi. Batı karşısında güç yitiren Osmanlı, klasik tarzda bir yönetimle işi düzeltemeyeceğini çok öncesinden fark etmiş ve ıslahat programlarını başlatmıştı. Bir uygarlık tartışmasına kadar varacak görüş alış-verişlerinin sonucunda başta ordu olmak üzere çeşitli yeniliklere gitmişti.

 Güç ve otorite kaybeden Osmanlı çok geniş olan imparatorluk üzerinde hakimiyetini de yitirmişti. Birçok yerde yerel otoriteler ve uç beylikleri merkezi tanımaz olmuşlardı. Özel bir statü ile Osmanlıya bağlı olan Kürt beyleri bağımsız bir devlet kurabilecek güçteydi. Kendisini iyiden iyiye tehdit altında gören Osmanlı merkezi yönetimi, yerel beylikleri denetlemeyi hayati bir görev olarak önüne koydu. Kürt beyliklerine yönelim de bu anlayış çerçevesinde gerçekleşti. Osmanlı’nın güç kaybetmesinden cesaretlenen Kürt beylikleri, hakimiyet alanlarını genişletmeye giriştiler. Vergi ve asker vermeyi reddettiler. Kendi içlerinde oluşturdukları yönetsel sistemi daha da geliştirdiler. Kürt beyliklerinin bu dönemde özel ordular kurdukları biliniyor. Hatta silah atölyeleri açılmıştı ve birçok bey kendi adına hutbe okutuyordu.

 Kürt beyliklerinin fiilen bağımsız yaşadıkları sürecin sonuna gelindiğinde Kürtlük adına hiç de küçümsenmeyecek ortak değerler yaratılmıştı. Kürdi değerler olarak da isimlendirebileceğimiz bu kültürel yaratımlar aşiret olgusunu aşar bir düzeyde, milli yönleri belirgin kazanımlardı. Kürtler bu değerleri uzun bir zamanda, zorluklar içinde yaratmışlardı ve yeni kuşaklar bu maya ile yoğrulmuşlardı.

 Tüm bunlar Osmanlı’nın merkezileşme planları karşısında tehlike altına girmişti ve bunların korunması gerekiyordu. Bunun için birleştirici fonksiyonlara ihtiyaç vardı. Milli bilinç, bu ihtiyacın bir yönünü oluşturacaktı ama yeterli olmayacak diğer yönünü de aşiret, kabile, tarikat, mezhep gibi binyıllardır sürdürülen yaşam formları dolduracaktı. Nakşi öğretinin bu pozisyondan çok iyi yararlandığını hemen belirtmeliyiz.

 Merkezileşmenin getireceği olumsuzluk daha farklı bir deyimle mevcut statükonun yitirileceği endişesi kendisini hissettirdikçe Kürt aşiretleri arasındaki ayrım noktaları azaldı, kenetlenme belirginleşti. Bu yakınlaşmada tutkal rolünü en iyi oynayacak olan öğreti, sonucu belirlemede etkili olacak ve gücünü de buradan alacaktı.

 Kürt beyliklerinin nefes boruları giderek daraltılıyordu. İlk isyan, 1806 yılında Süleymaniye’de Babanzade Abdurrahman Paşa tarafından başlatıldı. İlk isyan olması yanında, mekanı da önemlidir. İsyanın başladığı yıldan beş yıl sonra Nakşi öğreti Kürdistan’a girdi. İsyanın çıkış yeri olan Süleymaniye, yeni tarikatın da ilk merkezi oldu. Ve tarikatın mürşidi Mevlana Halid, Süleymaniye’li bir Kürt’tü. Şüphesiz ki tüm bunlar bazı tesadüflerin sonucu değildi; isyanları yaratan nedenlerle Nakşi öğretinin gelişimi arasında doğrudan bir ilişki vardı. İsyanlara güç veren milli bilinç ile Nakşi öğreti arasında kopmaz bağlar oluşacak ve bunlar tamamen iç içe gelişecekti.

 Bu gerçeklerden yola çıkarsak, Nakşi öğretinin Halidiye kolunun saf, mistik bir arayış olmadığını görürüz. Tarikatın hızla gelişiminin sırrı da buradadır. Çünkü dönem ağır baskı ve milli hareketlerin güçlendiği bir dönemdir. Tarikat ise bunlara günün koşulları içinde en makul cevapları vermektedir. Bir yönüyle Nakşiliğin Kürtçe yorumudur. Zaten Kürtlerde milliyetçilik ile tarikatlar iç içe geçerek ilerlemektedir. Yan yana, kol kola da değil, birbirine geçişerek gelişim göstermektedirler. Böyle olunca da ikisini ayrıştırmak, ayrı ayrı ele almak mümkün olmamaktadır.

 Nakşibendi tarikatı önemli sosyal ve siyasal sorunlara cevap verdiği için kabullenilmesi ve yayılması çok kolay ve hızlı oldu. Tarikat Kürt halkının ruhuna, geleneklerine ve törelerine de hitap etmekteydi. Dini duygulara hitap ettiği kadar milli duygulara da hitap etmekteydi. Kutsal söylemleri kullandığı gibi otorite boşluğunu dolduracak siyasal söylemleri de kullanıyordu. Daha genel bir deyimle dönemin sorunlarını çok iyi tespit etmişti ve halkın gözüne, kulağına, yüreğine hitap ediyordu. Örgütlenme biçimindeki pratikliğe, mürşitlerin çabaları da eklenince hızla yayılması önünde ciddi bir engel kalmıyordu.

 Nakşi öğretinin hızla yaygınlaşmasına etkide bulunan diğer bir faktör de, Hıristiyan misyonerlerin Kürdistan’da faaliyetlere başlaması ve kısa sürede yaygınlaşmasıdır. Uzun yıllar Kürtlerle iç içe kardeşçe yaşamış olan gayri Müslim halklar misyonerlerce örgütlendiler. Daha önce fark edilemeyen bu kesim birden bire emperyalist güçlerce fark edildiler ve her türlü destek sunulmaya başlandı.  Böylece Kürtlerle iç içe yaşayan bir kesim kısa sürede örgütlü ve silahlı bir güç haline geldi.

 “Müslümanlar arasında Hıristiyanların geleneksel İslami düzeni yok etmeyi planladıkları görüşünün yaygınlık kazanması ile daha da güçlendi. Bütün bunlar, sonunda, Kürtlerde İslam bilincinin yükselmesine ve dini liderlerin arkasında birleşmesine yol açtı. Nakşibendî şeyhlere dinsel kurullara bağlı ve İslam’a uygun olmayan geleneksel dinsel uygulamalara kesinlikle karşı olmaları nedeniyle, Kürdistan’daki öteki önemli tarikat olan Kadirilerden daha militan, Hıristiyanlara tanınan ayrıcalıklara karşı daha katı tavırlıydılar” (16)

 Uyarladıkları öğretileri ve karizmatik mürşitleri ile Nakşiler, farklarını daha iyi ortaya koyma imkanına sahiptiler. Gayri Müslimler karşısında sert tavırlarla kendilerini ispata yöneldiler.

 Sonuçta Nakşi öğretinin Halidiye kolu, Kürt sosyalitesine uygunluk gösterdi, dönemin sorunlarına cevap oldu. Bir yönü ile toplumun bünyesinden çıkıyordu. Bunun sonucunda da hızla benimsendi ve hızla yayıldı. Bu durum ilerleyen süreçte Kürtlerin sosyal, siyasal, kültürel yaşamını çok fazla etkileyecekti.  

Mevlana Halid, çatışmalarla dolu Kürt toplumundaki otorite boşluğunu iyi yakalamış, bütünleştirici bir rol oynamıştır. Kendisine bağlı 118 halifesi bulunan Mevlana Halid, halifelerini diğer tarikatlarda pek rastlanmayan bir biçimde merkezi ve otoriter bir şekilde yönetti ve kısa sürede Irak, Filistin, Hicaz, Anadolu, Kürdistan temel olmak üzere tüm İslam coğrafyasında Nakşibendiliğe büyük yaygınlık kazandırdı.

 Çok hızlı bir şekilde yaygınlık kazanması ile dikkat çeken Nakşibendiliğin Halidiyye kolunun başarısında politik ve örgütsel yapılanmasının da rolü büyüktür. Çok sıkı, neredeyse askeri bir disiplin ve emir talimat düzeni içinde işleyen tarikatın toplumsal önderliğe soyunma amacıyla yapılandırıldığını, diğer tarikatlardan bir de bu yanıyla ayrıldığını unutmamak gerekir.

 “Mevlana Halit’in, Halidiyye yolunu Kürdistan’da tek merkez haline getirmesi kimilerince ‘Tarikat devrimi’ olarak nitelenir. İki nedenden dolayı böyle bir değerlendirmeye gidilmiştir. Bir, Kadiriler genelde Kürt beylerinin (Mir veya Mirê Miran) egemenliği altında ve ona bağlıydılar. Medreseleri ve geçimleri Mir’lerin sayesinde gerçekleşirdi. Ayrıca Kadiriler, sadece tekke/zaviye türü şeylere sahiptiler. Mürit ve dervişleri de pek alim sayılmazdı hatta çoğu medrese mezunu bile değildi. Köylerde yaygın olmayan Kadiriler, şehirlerde aristokrat aile ve Seyyidlerin gölgesinde kalıyordu. Dolayısıyla Kürt beylerinin siyasi/ekonomik rollerinin gerilemesi aynı zamanda Kadirilik tarikatının da gerilemesi olmuştur.

İki, Nakşibendilik, beylerin gerileme döneminde ortaya çıkmış dolayısıyla onların gölgesinden kurtulmayı başarmıştır. Ayrıca tekke ve medreseleri birleştirerek kendi öz gelir kaynaklarına dayanmaya, halktan bir şey almamaya çalışmış ve bunu başarmıştır. Medrese mezunlarını da seçkin alim yapan Nakşibendilik, Kadirilerin halkın nazarında aşağılanan dervişlik imajını da silmiştir. Öyle ki başlangıçta Nakşibendilik kolunun Kürdistan’daki yayılmasına çok sert tepki gösterip, çeşitli engellemelere başvuran Kadiriler arasındaki önemli şeyhler 30-40 yıllık bir zaman zarfında Nakşi yolunu seçmişlerdir.”(17)

 Kendini modern bir hareket gibi örgütleyen, bağımsız hareket eden, seçkin ve nitelikli kadrolara dayanan, kendini tekkelere kapatıp ahret işlerine dalma yerine, iddialı bir biçimde toplumsal-siyasal önderliğe soyunan ve tekke-medrese-zaviye gibi kurumları birer örgütlenme yerine çeviren Halidiye yorumu bir de bu nedenden dolayı hızla gelişme sağlamıştır. Yaklaşık 20 yıl içinde Kürdistan’ın en etkili tarikatı olmuştur. Sadece Kürdistan’ın değil aynı zamanda Irak, Suriye, Hicaz, Anadolu, İran ve Afganistan’a kadar uzanan bir ağ içinde etkinlik geliştiren bir tarikat gerçeği ortaya çıkmıştır. 118 halifeye el verdiği belirtilen Mevlana Halid, tarikatını modern bir örgütlenme gibi ele almış, yetiştirdiği halifelerini ikiye ayırmıştır. Bunların bir kesimini tarikatı yaymak üzere icazet vererek önemli merkezlere göndermiş, diğer kesimi ise kendisinden sonra yerine geçmek ve denetimdeki bölgelerde tarikat hukukunu uygulamak üzere hazırlamıştır.

 Bağdadi’nin halifelerinin tümü neredeyse Türk ya da Kürt’tür. Diğer halklardan olanlar fazla ünlenememişler, unutulmuşlardır. Ama özellikle Osman Sıraceddin Tawili, Halid El-Ciziri, Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi ve Taha-i Hakkari Mevlana Halid’in kendisi kadar meşhur olmuşlardır.

 “Kürdistan’ın en ileri gelenleri arasında El Seyyid El Şeyh Abdullah El Şemzini (El Şemdinli) ile kardeşi Seyyid El Taha sayılır. El Hakkari ve El Seyyid Taha aracılığıyla tekmil Kürdistan’ı denetimi altında bulunduran Mevlana Halid, Şeyh Halid El Ciziri’yi Botan-Cizre bölgesine ve Şeyh İsmail El Şirvani’yi de Dağıstan bölgesine gönderdi. Karadeniz sahilindeki halifesi Şeyh El Hac Feyzullah El Erzurumi, Urfa’daki ise Hortavizade Şeyh Muhammed Hafız El Ruhavi’dir. Onun adına Erzincan’da faaliyet gösteren halifesi ise Şeyh El Bağdadi ile El Erzincani’dirler. (18)

 Çeşitli merkezler tespit ederek buralara temsilciler gönderen Tarikat kısa sürede sağladığı gelişmeyle Anadolu ve Kürdistan’daki en önemli tarikat haline gelmiştir. Büyük Kadiri şeyhleri birer birer Nakşibendiliğe geçiş yapmışlardır. Bunlardan en bilinenleri Saadate Nehriler, Arvasiler, Olekiler, Tahkilerdir. Bunlar aracılığıyla yayılan tarikat kollar halinde Kürdista’nın neredeyse tümünü denetim altına almıştır. İsmail Beşikçi, “Doğu Anadolu’nun Düzeni” isimli çalışmasında bunların dağılımını ve faaliyet alanlarını şöyle özetlemektedir;

 

-Şeyhleri Seyyid Taha Nêyrê (Taha-ı Hakkari)olan Seyyidiler birinci kolu oluşturmaktadır ve Hakkari, Başkale, Güney Kürdistan ve Doğu Kürdistan’da etkili olmuşlardır.

-Şeyhleri Şeyh Eylê Paloê olan Paleviler ikinci kolu oluşturmaktadır ve Tekman, Hınıs, Bingöl, Lice, Amed, Palu ve Varto civarında etkili olmuşlardır.

-Şeyhleri Şeyh Eminê Şervani ve Şeyh Muhammedi Kufrevi olan Kufrevi kolu üçüncü kolu oluşturmaktadır ve Patnos, Tutak, Eleşkirt, Ağrı, Kağızman, Sarıkamış, Karayazı bölgelerinde etkili olmuştur.

-Şeyhleri Hizanlı Gevs olan Taği kolu dördüncü kolu oluşturmaktadır Bitlis, Van, Muş, Mutki, Çatak, Kurtalan, Batman, Karayazı bölgelerinde etkin olmuştur.

-Şeyhleri Şeyh Qasımi Ciziri olan Miri kolu beşinci kolu oluşturmaktadır ve Urfa, Mardin, Cizre, Güney Kürdistan ve Küçük Güneyde etkinlik geliştirmiştir.

 

Bu kollara bağlı olmakla beraber küçük kollar halinde beliren bazı tarikatlar daha vardır. Lice’de Şeyh Selim tarikatı, Kozluk ve Garzan’da Zogeydli Şeyh Mahmudun Zogueydi tarikatı, Mutki, Batman’da Şeyh Êlaeddine Oxune’nin tarikatı, Nusaybin, Küçük Güney ve Kızıltepe’de Şeyh Êxmede Xezna’nın tarikatı faaliyet göstermiştir.

 

Bu kollardan birinci kolu oluşturan Taha-i Hakkari’nin halefleri Kürdistan ve Türkiye’de etkin olmuşlardır. Taha-i Hakkari Nehri şeyhlerinin ilki ve Bağdadinin halifesi olan Abdullah-ı Hakkari’nin kardeşi Molla Ahmet B. Salih Geylani’nin oğludur. Osmanlı Meclisi Mebusan’ında milletvekilliği yapmıştır. Oğlu Şeyh Ubeydullah’tır ve 1880’de önce İran’a sonra Osmanlıya yönelen bir isyan hazırlamıştır. İki gücün ortaklığı sonucu isyan bastırılmış, isyana Önderlik eden Ubeydullah, oğlu Abdülkadir ile birlikte 1881’de Mekke’ye sürgün edilmiştir. Ubeydullah sürgün bulunduğu Mekke’de ölürken, oğlu Abdülkadir Osmanlı Ayan Meclisi üyeliği ve başkanlığı yapmıştır. Fakat daha sonra o da, 14 Şubat 1925’te gelişen Şeyh Said isyanına destek verdiği suçlamasıyla 12 Nisan 1925’te oğluyla birlikte Diyarbakır Ulucami önünde idam edilmiştir.

 

Taha-ı Hakkari’ye bağlı iki ocak gelişmiştir, Arvasiler ve Kufreviler. Aralarında bir süre sonra çıkan anlaşmazlığın günümüzde de sürdüğü söylenmektedir. Sıbgetullah Arvasi Taha-i Hakkari’nin ardılı kabul edilmektedir. Süreçle Küfrevilik etkinliğini yitirirken Arvasilik sürdürmüştür.

 

“Nakşi şeyhleri arasında Gümüşhaneviye (Küfrevilik) koluna daha çok Kafkas kökenlilerin mürit olmaları onun da orijin olarak Kafkasyalı olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Çünkü çeşitli Nakşi kolları genelde böyle ırki bağlarla oluşmuştur.”(19)

 

Bir Siyasal Tırmanış Ve Etkinlik Örneği Olarak Halidiyye

Kürdistan’daki neredeyse tüm şeyhleri ve tarikatları etkisizleştirerek denetimine alan Halidiye Kolu, Anadolu’da da İstanbul’a kadar sağladığı gelişme ile Osmanlıyı ilk başta ciddi biçimde kaygılandırmış ve çeşitli tedbirler almaya yöneltmiştir. 1820’lerden itibaren Osmanlı içinde etkinliği artan Halidiyye özellikle İstanbul’da sağladığı gelişme ile dikkat çeker. Bunun üzerine bir operasyonla taraftarları bir gecede toplanarak sürgün edilir. Bir kısmı Sivas’a bir kısmı Bağdat’a gönderilir. Fakat ilginç bir şekilde bu olayın ardından tarikat Osmanlı’nın müşfik yaklaşımlarına mazhar olur, Osmanlı-Halidiye tarikatı arasındaki ilişkinin seyri olumlu bir rotaya girer. O kadar ki, Bağdadi’nin ölümünden sonra yerine geçen Muhammed b. Abdillah El-Khani’nin 1853’te yaptığı İstanbul ziyaretinde Khani’yi içinde çok sayıda devlet erkanı bulunan büyük bir kalabalık aynen bir kral gibi karşılar.

 

Buna Bağdat Valisi Said Paşa’nın kendinden önceki Vali Mahmut Paşa’nın tarikat hakkında hazırladığı raporu saraya ulaştırmasının neden olduğu çeşitli kaynaklarca belirtilmektedir. Rapor öz olarak tarikatın etkinliğini Vahhabi Hareketi’ne karşı kullanmayı önermektedir. Bu sarayda kabul görmüştür ve amaçladığı kimi sonuçlara da ulaşmıştır. Suriye ve Irak’ta tarikatın etkisiyle Vahhabilik yaklaşık 50 yıl gelişme sağlayamamıştır.

 

Osmanlı ulemasının ilk başta Nakşibendiliğin bu yeni yorumuna karşı çıkmalarının başlıca sebebi, tarikatın yoksul Kürt köylülerini ve aşiretlerini örgütleyerek, Osmanlı düzenine karşı muhalefet geliştirebilme olasılığıdır ve bu kaygı yersiz de değildir. Nitekim Osmanlı devletine karşı Şeyhlerin başını çektiği, kimi ulusal temalar dile getirilmekle birlikte halifelik ve dinin korunması gerekçesine dayandırılan, özünde geleneksel devlet yapısı içinde Kürtlerin özerk yapısını korumayı amaçlayan isyanların gelişmesi için çok fazla bir zaman gerekmeyecektir. Bu Kürdistan’da ikinci isyan dalgasıdır, başlarında Nakşibendi şeyhleri vardır ve 20 yy.ın ortalarına kadar da sürecektir.

 

Bu dönem Osmanlı’nın içte ve dışta sorunlu yıllarıdır. 1827’de Navarin’de Osmanlı donanması yakılmıştır. Ruslarla savaş sürmektedir ve1829’da Edirne Ruslar tarafından işgal edilmiştir, Hicaz yarımadasında Vahhabiler, Belgrat’ta Kara Yorgi Ayaklanması bastırılamamıştır. Kürdistan’da yaşanan otoritesizlik kendini, 1826’da kaldırılan Yeniçeriliğin yerine kurulan ordu için asker toplamakta göstermektedir. Kürtler asker vermeyi reddetmiştir. 1830’da Şengaldaki Yezidilerin, 1831’de Cizre Emiri Bedirhan Bey başlattığı ayaklanmalar sürmektedir. Dışardan İngiltere, Fransa çeşitli ekonomik, siyasi tavizler için ağır baskılar geliştirmektedir.

 

Dönem büyük Baban Ayaklanması sonrasıdır. II. Mahmut dönemidir. Osmanlı kendi içinde reformcu-gelenekçi çatışmasını en üst düzeyde yaşamaktadır. II Mahmut kararlı bir biçimde reformları gerçekleştirmek istemektedir. Yerel Kürt otoritelerinin buna karşı direneceğine ise kuşku yoktur. Mevlana Halid’in ve tarikatının üzerine bu temelde gidildiği kesindir. Bu temelde İstanbul’a çağrılan Mevlana Halid’le burada üst düzeyde görüşmeler yapılır. Ardından Arabistan’a sürgüne gönderilir. Bu büyük ihtimalle bir anlaşma temelinde gerçekleşmiştir. Zira bu dönemde Suudi Arabistan’da ortaya çıkan Arap milliyetçiliği Osmanlı’nın başını ağrıtmaktadır ve gelişen Arap milli hareketine “Vahhabiler” öncülük etmektedir.

VAHHABİLİK

İdeolojik kaynağını Selefiyyun Hareketine dayandıran Vahhabi Hareketi Arap yarımadasında ortaya çıkmıştır. 18. yy.’ın ikinci yarısında ortaya çıkan Vahhabi Hareketinin özelliği; feodal İslam’ın sorunlar karşısında yaşadığı yetersizliği aşmaya çalışan ve bu noktada İslam’ın ilk halinden uzaklaşan hareketlere tepki hareketi biçiminde ortaya çıkmış olmasıdır.

Şahısların aşırı derecede kutsallaştırılması, bunlardan medet umulması, onları ziyaret ederek Allah’a yakın olmak istenilmesi, dinde bulunmayan ibadet biçimlerinin yaygınlık kazanması (Zikir, Rabıta, vb) Vahhabi Hareketinin karşı çıktığı ve varlığını gerekçelendirdiği hususlardır. Bunlar ideolojik özellikleri olurken Vahhabiliği esas belirleyen; gelişen Arap milliyetçiliğini temsil etmesidir.

Osmanlıya karşı Arap milli uyanışını temsil eden Vahhabi Hareketi, Osmanlıya karşı çıktığı tarihten itibaren yoğun bir mücadele içine girmiş ve bu Arap yarımadasının kurtulmasına kadar oldukça etkin biçimlerde sürmüştür.

 Tarikata, şeyhe, aracılığıa şiddetle karşı çıkması, ibadetin yalnız Allah’a yapılabileceğini savunması ve bunun dışındaki ibadet biçimlerini haram sayması ve hatta ziyaretlerden, tekkelerden, dergahlardan yardım dilenmenin bile İslam’a aykırı olduğunu ileri sürmesiyle Nakşibendilik gibi tarikat örgütlenmelerini İslam dışı değerlendiren Vahhabilik, temsil ettiği Arap milliyetçiliği ile de Halife-Sultana ters düşmüştür.

İdeolojik olarak Nakşibendiliğe, politik olarak Osmanlıya ters düşen ve milli temelde gelişen Vahhabi Hareketine karşı Osmanlı-Nakşibendi ittifakı büyük ihtimalle İstanbul’da ve Mevlana Halid’in “sürgüne” gönderildiği bu süreçte kurulmuştur. Nakşibendîliğin temel özelliklerinden birini bu husus oluşturmaktadır. Gelişen Arap milliyetçiliğine karşı Osmanlı’nın ittifak gücüdür ve ortaya çıktığı bölgede Vahhabi Hareketi’nin gelişmesi önünde yani Arap milliyetçiliği önünde en büyük engeldir. Bu konumu ona doğal olarak Osmanlı’nın müşfik yaklaşımını getirmiştir fakat görülen odur ki, Osmanlı-Nakşibendî ilişkisi bundan da ötedir. Ancak bu ilişki sonrasındaki tüm süreçler boyunca ve tüm Osmanlı’yı kapsayacak bir hal almamıştır. Bu ilişki kimi zamanlar kesintiye uğramış, kimi zamanlar çatışmaya dönüşmüş yine Osmanlı iktidarının sonraki süreçlerinde aynı değerde bir ittifak gücü olarak ele alınmamıştır.

 

Nakşibendîlikle ilgili dikkat çekilmesi gereken bir başka husus Osmanlı içindeki reformcu-gelenekçi çatışmasında aldığı yerdir. Osmanlı’da ilk reformlar padişahlar tarafından başlatılmış olsa da bu daha sonra padişahlığı aşan karakteriyle padişahların karşı çıktığı bir olgu haline gelmiştir. O yüzden başlangıçta reformcu-gelenekçi diye ayrılan çatışmanın tarafları giderek “padişahçı, sultancı, halife yanlısı - batıcı, reformcu, aydın” biçiminde isimlendirir olmuşlardır. Buradan da anlaşılacağı gibi reformcular “batının işbirlikçisi, yardakçılar” olarak nitelenir ve geleneksel temalara dayanan propagandalarla teşhir edilirken, geleneksel otorite ve iktidar sahibi kesimler “Allah ve dinin savunucusu, kötülüklerin geldiği batıya karşı değerlerin koruyucusu” olarak anılır olmuşlardır. Osmanlı’da geleneksel iktidarın temsili olan Sultan-Halife, uzun sayılabilecek bir süre “batının yardakçıları”na yani reform ve yenilik yanlısı olan güçlere karşı savaşmıştır. Elbette bu kendi ittifaklarını ve toplumsal desteğini oluşturacak, meşruiyet ve varlık zeminlerini güçlendiren bir politik yaklaşım içine girecekti. İşte bu, geleneksel iktidarın alta doğru ayaklarını oluşturan yerel iktidar sahipleri ve buna eklemlenen dini-ekonomik otoriteler ile gerçekleştirildi. Mevlana Halid’in tarikatı da bu yerel otoritelerden biriydi ve oldukça etkiliydi.

 

Osmanlı içindeki bu kutuplaşmada ve giderek sertleşecek çatışmalarda Kürdistan’daki yerel otorite sahiplerinin yer alması kaçınılmazdı ve alacakları yeri içinde bulundukları sosyal, siyasal, ideolojik konum belirleyecekti. Kürtlerin konumunu ifade eden feodal İslam ideolojisi-kurumlaşması (oda fazla gelişkin değil) ve kültürüydü. Dolayısıyla Kürtler yenilikçi-gelenekçi çatışmasında feodal düzenin ve değerlerin temsilcisi olan Sultandan yana tavır belirlediler. Kendilerinin de içinde yer aldığı geleneksel yapıyı korumayı esas alan tüm düşünceleri ve politikaları desteklediler. Zira bu mücadelede halifenin ya da gelenekselliğin yenilmesi adem-i merkeziyetçi Osmanlı yönetiminin değişmesi anlamına geliyordu. Reform, merkeziyetçi bir devlet yapılanması demekti. Kürtler için halifeden ya da sultandan yana olmak otonomcu yapılarını hedefleyen, ekonomik-askeri-siyasi inisiyatiflerini kırarak merkezi yönetime çekmeyi hedefleyen reformculuğa karşı çıkış anlamına geliyordu. Bunun için Osmanlı içi yenilikçi-gelenekçi çatışmasında gelenekçilikten yana oldular ve halife-sultanın yanında yer aldılar.

 

Bu onların hilafete ve sultana çok bağlı olmalarından kaynaklanmıyordu. Sorun kendi özerk düzenlerinin korunmasıydı. Bu noktada sultanla yolları buluşuyordu. Reformcuların uygulamaları ise yansıdığı kadarıyla Kürtlere zarardan başka bir şey vermemişti. Her şeyden önce verdikleri vergi ve asker miktarı artmış, merkezin talepleri artarken inisiyatiflerini sınırlama temelindeki baskıları da ağırlaşmıştı.

 

“Her çağın kendini ilk ve son düzen olarak ilan etmesi gibi, feodal çağ da kendini tanrının varlığı ve birliğine dayalı bir ideoloji çerçevesinde ebedi kılmak istemiştir. Katı inanç çağını teşkil etmesinin temelinde bu gerçeklik yatmaktadır. ‘Ölümsüz tanrı, ebedi düzen’ anlayış ve inançlarının özünde sınıflı toplumun yönetim ve sömürü ilişkileri gizlidir. Bunun maskelenip dokunulmaz kutsal emirler olarak yansıtılması, tapınılan çıkar düzeni içindir. Ölümsüz ve ebedi kılınmak istenen, tanrının şahsında kendi çıkar ve egemenlikleridir.”(Abdullah Öcalan)

 

Burada görülmesi gereken halife-sultanla Kürt egemenlerinin çıkarlarının buluşmasıdır. Geleneksel Osmanlı düzenini korumada Halife sultanın en büyük ittifakı Kürtler olmuştur ve Kürtler bunun gereği olarak Osmanlı’ya sadece içten yönelen değil, dıştan da yönelen her tür saldırıya karşı ittifak olmanın yüklediği rolleri yüklenmişlerdir. Osmanlı’nın da II. Mahmut zamanında gelişen yaklaşımları Abdülhamit’in sultanlık makamına oturmasıyla değişmiştir. Beyliklerin tasfiyesiyle sonuçlanan isyanlar sürecinde bozulan ilişkiler tekrar kurulmuş, Kürtlerle yeniden barışan, onlara inisiyatiflerini veren bir devlet yaklaşımı gelişmiştir.

 

Bunu zorlayan dış koşulları kısaca çerçevelemek gerekirse; Avrupa’da gelişen ve artık ulusal kabuğuna sığmayan kapitalizm emperyalist bir temelde dünyaya açılmaktadır. Keşfedilmedik ve ağırlıkla açık işgal temelinde el uzatılmadık sömürge kalmamıştır. Çözülen feodal imparatorlukları paylaşma kavgası başlamıştır. Kendi aralarında bunun çekişmesini yaşayan emperyalist ülkelerin dünyanın önemli bölgelerine yönelik paylaşım kavgası şiddetlenmiştir. Bunun için dini-kültürel misyoner çalışmalarından, ekonomik-siyasal işbirliklerine, istihbari-askeri müdahalelere kadar çok çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Osmanlı üzerindeki hâkimiyet kavgası özellikle Almanya ve İngiltere arasında açık çekişme biçiminde sürmektedir. Zira Osmanlı devleti hilafeti temsil etmesiyle ve denetimi altındaki alanların önemi itibariyle stratejik öneme sahiptir. Her iki güç için de, hem bölgede hem İslam âlemi üzerinde etkili olmak için Osmanlı politikalarında ne pahasına olursa olsun başarı zorunludur.

 

Bu çekişmede Osmanlıda cereyan eden iç mücadelede gelenekçilerin artan etkinliği ve Almanya’nın izlediği tavizkar politikalar Osmanlı-Almanya ittifakıyla sonuçlandı. Almanya, hilafetten aldığı güçle ve bunun dayanaklarını oluşturan yerel otoritelerden sağladığı destekle, kontrolü sağlayan halife-sultanın Pan-İslamist politikalarına sonuna kadar destek sundu. Bunun karşısında İngiltere Osmanlı içindeki muhalif güçlerle, değişik milliyetten ve dinden halklarla ilişki içine girdi. Osmanlı içindeki değişik dini, milli, yerel otorite ve güç odakları bu bloklaşma temelinde iki kutba ayrıldı.

 

Kürt egemenleri bu ittifaklaşma sürecinde gelenekçiler ve geleneksel devlet düzenini temsil eden Halife-Sultanın yanında saf tuttular. Halife sultan beyliklerin tasfiyesiyle otorite boşluğu yaşayan, kontrol altına alınamayan, anarşi ve kaos üreterek ticareti ve sosyal yaşamı, halklar ve dinler arasındaki ilişkileri tahrip eden gidişatın önünü almak için Nakşibendi tarikatının önünü sonuna kadar açtı. Şeyh otoritesi hızla Kürdistan’daki tek otorite biçimi haline gelirken bunun Nakşibendi karakterli olması özellikle gözetildi. Gerek Pan-İslamizmle buluşması, gerek gelişen Arap milliyetçiliğini temsil eden Vahhabi Hareketi’yle çelişkileri yine askeri, siyasi, örgütsel yapısının disiplinli ve merkezi olması Şeyh Halid ile yenilenen Nakşibendi tarikatını Osmanlının Kürdistan’daki temel ittifakı haline getirdi.

 

Kürdistan’daki reform taraftarları ve batılı devletlerin -özellikle de İngiltere’nin- misyoner faaliyetleriyle ilişkilendiği Hıristiyan halkların sindirilip denetim altına alınması yine Vahhabilik biçiminde gelişen Arap milliyetçiliğinin etkisizleştirilmesi bu ittifak içinde Nakşibendiliğin payına düşmüştür. Böylesi önemli işlevlerle yükümlü kılınan Nakşibendi tarikatının ihtiyaçları, talepleri ve gerek duyduğu yardım bizzat Halife sultan tarafından sağlanmıştır. Böylece Nakşibendilik bu tarihsel kesitte işbirlikçi bir karakter de kazanmıştır.

 

Feodal İslam ideolojisi ve geleneksel devlet yapılanmasına dayandırılan çıkarların, işbirlikçiliğe sürüklediği Nakşibendîlikle ifadelenen Kürt egemenleri, ümmetçilikten milletçiliğe doğru kayan Osmanlı içinde kendilerini nasıl konumlandıracaklarının sıkıntısını hep yaşamışlardır. Bu onları zaman zaman milliyetçi pozisyon içine soksa da asıl olan kendi pozisyonlarını koruma yaklaşımı olmuştur. Milliyetçi söylemler temelinde gelişen kimi hareketler ise daha çok tehdit içeriklidir, halkın milli duygularını ve bunun yarattığı aksiyonu kendi durumlarını güvenceye almanın vesilesi haline getirmeye çalışmışlardır. Türk egemenleriyle ilişkilerinde bu isyan potansiyelini bir koz gibi kullanmışlardır. Tutarlı bir ulusalcılıkları yoktur. Gelenekselci, feodal İslam’ın ufkunu aşmayan zihni yapıları ve içinde bulundukları objektif durum gereği sağlıklı bir milli gelişme içine girememişlerdir.

 

19. yy. boyunca Önderlik ettikleri hiçbir isyanda (diğer Müslüman halkların aksine) direkt olarak hilafeti ya da onu temsil eden sultanı hedef almamışlardır. Dahası isyanlarının meşruiyetini ona dayandırmışlardır. Hedef aldıkları reform yanlıları ve reformculuktur. Taşıdıkları ve üzerinde yükseldikleri feodal İslam ideolojisi özü itibariyle milliyetçiliğin gelişmesini değil ümmetin birliğini vaaz etmektedir. Şeyhler Hıristiyan batıya, oradan kaynaklanan reformlara, geleneksel düzeni sarsan düzenlemelere karşı Kürt-Türk geleneksel düzenini temsil ediyorlardı ve Kürtlerle Osmanlı devleti arasında birleştirici bir rol oynuyorlardı. Batı sömürgeciliğine ve çok yönlü etkilerine karşı Kürt-Türk geleneksel çevrelerinin İslami temelde gelişen direncinde Kürt egemen güçleri bir anlamda  Nakşibendi tarikatınca temsil edildi.

 

Dikkat edilirse günümüzdeki ilkel Kürt milliyetçiliği bu feodal sınıfa dayandığı için kendine özgüdür ve Nakşibendi tarikatının damgasını taşır. Osmanlı Pan-İslamizm ile korumaya çalıştığı birliğini fazla sürdürememiş, sadece Hıristiyan halklar değil, İslam olan halklar da bir bir Osmanlı birliğinden ayrılmaya yönelmişlerdir. Bu Osmanlı içinde zaten sürmekte olan reformcu-gelenekçi çatışmasında gelenekçilerin güç ve prestij kaybetmesine yol açmıştır. Dağılmaya giden imparatorluğun diğer bileşenleri gibi Türklerde de milliyetçilik kısa bir zamanda hakim eğilim haline gelmiş Müslüman halkların da isyan etmesi Pan-İslamizmi zayıflatmış, bunu da arkasına alan İttihat Terakkide temsilini bulan Türk milliyetçiliği gelişmeye başlamıştır.

 

Türk milliyetçiliğinin bir çatışma temelinde ve batıda eğitim almış aydınların öncülüğünde gelişmesi, laik ve modern bir karakter edinmesine yol açarken; uzun bir süre feodal İslam düzeninin korunması temelinde çaba harcadıktan sonra zorunlu olarak milliyetçiliğe itilen Kürt egemen kesimleri ciddi bir ulusal gelişmeye yol açamamışlardır. Kendileri bir ulusallaşmayı yaşamayan Kürt egemenleri, milliyetçilik karşısında en geri pozisyonda kalmışlar; en ufak bir zorlanma ve tehlike söz konusu olduğunda milliyetçiliklerinden taviz vermekten çekinmemişlerdir. Yerel iktidarları ya da çıkarları belirleyici olmuştur. Bu durum o gün için sağlıklı bir milli gelişmeye yol açmazken aynı biçimde bu geri durumun ısrarla sürdürülmeye çalışılması da Kürtlerde sağlıklı bir aydınlanmanın ve modernleşmenin önüne geçmiş, modern düşünce ve örgütlenmelerin gelişmesini engellemiştir

 

1880-1925 yılları arasında gelişen isyanlara -biri hariç- öncülük yapanlar Nakşibendi şeyhleridir. Osmanlı’nın merkezileşme, idari-siyasi reformuna bir tepki olarak başlayan Kürt isyanlarına öncülük yapan Nakşibendi şeyhleri cumhuriyet karşısında da isyancı bir konumda olmuşlardır. Gerek Osmanlı içindeki reform çabaları, gerek cumhuriyet karşısında esas aldıkları feodal İslam ideolojisi nedeniyle ne Kürtlere sağlıklı bir temsil düzeyi sağlayabilmişler ne de isyanları başarıya ulaştırmışlardır.

 

“Kürt üst tabakası Sümer döneminden beri bir nevi yerel beyliğe alıştırılmış gibidir. Bağımsız bir egemen sınıf yerine, kısmen bağımlı, içte otonomiye dayalı bir bağımlılığı bilinçlice tercih etmektedir. Yalnız başına egemenlik hem içte hem de dışta başına olmadık belalar getirmekte, talana uğramasına yol açmaktadır. Hem halkın isyanı, hem yabancı istilacılar kendilerine rahat yaşam imkanı tanımamaktadır. Buldukları yanıt, içte otonomiye dayalı işbirlikçi modeldir. Aslında dışta ilerici bir öze sahip olan bir kurumlaşmaya da fırsat tanımamaktadırlar. Örneğin Sümer düzenini kendileri ya da bizzat Sümerler kurumlaştırsa, bu ileri bir adım olacaktı. Diğer son bir örnek Türkiye Cumhuriyetidir. Cumhuriyeti ya kendileri ya da direkt Türk yönetimi kurumlaştırsa, daha olumlu bir rol oynayabilecektir. Ama iki yolu da engellemekle gelişmelerin önünü tıkamayı çıkarlarına daha uygun bulmaktadırlar.” (Abdullah Öcalan)

 

Feodal İslam ideolojisi temelinde şekillenen zihni yapıları ve içinde bulundukları maddi koşullar itibariyle dönüşüme kapalı olan Kürt egemen sınıfları 20 yy.a çok hazırlıksız bir giriş yaptılar. Osmanlı’yı oluşturan tüm halklar milli hareketler örgütleyip, geliştirirken Kürt egemenleri bunu yapmadılar. Daha doğrusu yapamadılar. Toprak ağalığına dayanan ekonomik yapıları “tanrının varlığı ve birliğine” dayalı ideolojik şekillenmeleri, yine devletleşmeye ve milliyetçiliğe kapalı Kürt sosyo-kültürel gerçekliği üzerinde hareket etmeleri, 20 yy.ın dayattığı devletçi-milliyetçi dalga karşısında dağılmalarıyla sonuçlandı. Osmanlı birliğini temsil eden Hilafet ve Saltanatın korunmasını kendileri için tek çıkar yol olarak gördüler. Bu nedenle kendi içlerinde her hangi bir yenilikçiliğe, yeni bir fikre, yeni bir örgüt, yeni bir program anlayışına yaklaşmadıkları gibi kendi dışlarında da her türlü yenilikçiliğe karşı oldular. Uzun süre Abdülhamit’in yanında yer alan Kürt egemenleri İttihat Terakki döneminde önce muhalif sonra giderek isyancı konumuna geçtiler. I. ve II. Meşrutiyet hareketleri karşısındaki pozisyonları karşıtlıktır. Esasta şeyh önderlikli isyanlar dönemi bu yıllarda başlar. Her şeye rağmen I. Dünya Savaşında yine de Osmanlı'nın yanında yer almışlardır. Bu yüzyıllardır süren halklar arası ortak yaşam kadar Kürt egemenlerinin benimsediği otonomculukla da izah edilebilir. Ancak süreç karşısında Kürt egemenleri için söylenebilecek çaresizlik içinde olduklarıdır. Fazla seçenekleri yoktur. Devlet ufkuna sahip değillerdir yabancı güçler ile kapsamlı, uzun süreye dayanan ve güven içeren bir ilişkiden yoksundurlar ve tabi milli bilinç son derece zayıftır.

 

1925-1950

Genç Cumhuriyet Karşısında Yaşlı Nakşibendi Şeyhleri

Avrupa’da büyük emperyalist güçler arasında kurulan denge I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın aleyhine bozulunca ona dayanan ve müttefiki olarak savaşa giren Osmanlı’nın da parçalanması ve paylaşılması gündeme geldi. Bağımsızlığa yönelemeyen Kürtler milli bir çıkış hedefleyen M. Kemal’i desteklemeyi kendileri açısından uygun gördüler ve gerek İstanbul hükümeti karşısında korunması, gerek milli mücadeleyi örgütlemesi için ellerinden gelen tüm desteği sağladılar. Bunun karşılığında bekledikleri ve umdukları kurucu üyeliğin gereği olan ortak temsil idi. Mustafa Kemal’in başını çektiği Milli mücadele bu ilişki temelinde başarıya ulaştı.

 

M. Kemal açısından hedeflenen ulus-devlet gerçeğiydi. Her ne kadar ilk meclisi "iki halkın ortak meclisi", Kürtleri "kurucu" olarak nitelese de, ilerleyen süreç bunların reddini getirecekti. Bir cumhuriyetin gerektirdiği ideolojik, kurumsal ve kültürel duruşu gösteremeyen Kürt egemenleri, genç cumhuriyetle karşı karşıya gelmekte gecikmediler. Nakşibendi şeyhlerinin temsil ettiği Kürt egemen güçleri, M. Kemal ve Türk egemenleri açısından tutarlı ulusalcılıkları olmayan, geri ama harekete geçirdikleri isyan gücüyle dikkate alınması gereken bir kesim olarak değerlendirilmişlerdir. M. Kemal’in ilişkileri bu gerçeklik üzerinden gelişmiştir. Kürt egemenleriyle ilişkilenmeden bir çıkış yapamayacağını gören M. Kemal, Kürt egemenlerinin desteğini almakta fazla zorlanmamıştır. Kurmak istediği cumhuriyetle uyuşmayacaklarını bilse de, gerilikleri ve sıkışmışlıkları üzerinden hareketle bunları yanına almayı başarmıştır. Buluştukları nokta, "Hilafetin ve Saltanatın kurtarılmasıdır"(!?) Bu M. Kemal açısından zorunlu olduğu ilişkiyi geliştirmek için kullandığı bir söylemden ibarettir. Gerek içinden geldiği siyasi gelenek, gerek izlediği gelişme çizgisi ile saltanat ve hilafete taraf olamayacağı açıktır. Kürt egemenleri açısından ise fazla seçeneğin bulunmadığı koşullarda varlıklarını ve statülerini korumak, geleneksel düzeni yeniden inşa etmek umuduyla girilen bir ilişkidir. İlerleyen süreçte M. Kemal ile karşı karşıya gelmelerinin nedeni olarak gösterilen ve tutulmayan söz bu gerçeklikte saklıdır. Yani geleneksel düzenin yeniden tesis edilmesi ve bunun içerisinde kendilerine otonom bir yerin verilmesi.

 

Cumhuriyetin kurulup yeni iktidarın özelliklerinin ortaya çıkması ve giderek kendini inkarcılık biçiminde dışa vurmasıyla çatışma kaçınılmaz oldu. Kendilerini “aldatılmış” sayan Kürt egemenleri bu noktadan itibaren ellerinde bulundurdukları isyan gücünü harekete geçirdiler. Nakşibendi şeyhlerinin başını çektiği isyanlar sadece Kürdistan'da değil Türkiye'nin çeşitli yerlerinde de patlak verdi. Yozgat, Konya, Çorum, Menemen alanlarında Nakşi şeyhlerinin liderliğinde isyanlar çıktı. Bu isyanlara katılım azdı ve kısa süreliydiler. İslam’a ve halifeye sahip çıkma temelinde çıkan bu ayaklanmalar kısa sürede bastırıldı. Kürdistan’da milli ve dini yanların iç içe geçmesi ise büyük ve kapsamlı isyanlara neden oldu.

 

“Birinci Dünya Savaşı sırasında, elverişli koşullara rağmen, tutarlı bir anti-emperyalist ve demokratik program ve örgüt oluşturmaktan çok uzak bulunan, İran’da Simko İsmail, Irak’ta Mahmut Berzenci ve Türkiye’de Şeyh Sait önderlikleri, Kürt hareketlerinde en başarısız rolün sahipleri olmaktan kurtulamamışlardır. Çoğunlukla emperyalist ajanların basit oyunlarını ilişki sanıp oyunlarına alet olmuşlardır. Onca çabaları ne kendileri ne de halk için bir kazanca dönüştürebilmişlerdir. Miras olarak sadece ailelerini bırakmışlardır. Bu aileler üzerinde kurulan kontrol ise, yine halk üzerinde denetim aracı olmaktan  öteye bir anlama sahip olamamıştır. Egemenler arası bu tarz yaklaşımlar aslında tüm tarih boyunca bolca uygulanmıştır. Zayıf ve yenilmiş kişilerin bir denetim aracı olarak kullanılmaları yaygın bir politikadır. Kürtlerde bu politika, bilinçli olmanın da ötesinde, son derece içselleştirilmiş ve alıştırılmış oldukları için, gönüllü olarak kendileri tarafından kendilerine karşı uygulanmaktadır.”(Abdullah Öcalan)

 

Şeyh Sait İsyanı ile beraber çıkarılan Takrir-i Sükun yasalarıyla genç cumhuriyetin de karakteri netleşmişti. Anti demokratik, despotik uygulamaların arttığı cumhuriyet, giderek tekçi, şoven ve inkarcı bir özellik kazanıyordu. Genç cumhuriyetin, çoğulcu, katılımcı olmaktan ziyade; savunma refleksi güçlü, saldırgan, şoven-ırkçı özellikleri öne çıkıyordu. Gerek uluslararası koşullar, gerek ülke içi koşullar karşısında M. Kemal ve ekibinin yaklaşımı ağırlıklı olarak temelleri zayıf Türk milliyetçiliğini ve genç cumhuriyeti belli bir temele oturtmaya çalışmaktı. Bu anlamda yoğun bir Türkçülük propagandası ve asimilasyon uygulanırken Türkiye’yi kapitalist gelişme yoluna sokma esas alındı. Kürt insanı coğrafyası, tarihi, kültürü ve bütün değerleriyle artık Türk uluslaşmasının hizmetine sokuldu. Bu yaklaşım temelinde Kürt varlığının eritilerek adım adım “tehlike” olmaktan çıkarılması hedeflenirken, Türk uluslaşması adına Kürdistan vahşi bir talan sürecine alındı. 1930’lara doğru inkar ve imha çizgisi artık ana hatlarıyla ortaya çıkmıştı. Bu kendisini Ağrı-Dersim isyanları ve sonrasında görüldüğü gibi katliamlara vardırmakta da tereddüt etmedi.

 

Bu süreç Nakşibendi şeyhlerinde temsil edilen Kürt egemenlerinin ezildiği yıllardır ve Kürt egemenlerinin yol açtıkları sonuçlar hakkında ciddi bir değerlendirme yapacak durumları bile yoktur. Yaptıkları, tekrardan ellerinden tutacak, kendilerine şefaat gösterecek, kendilerinin hizmetini isteyecek bir efendinin gelmesini beklemek, bu arada mümkün olduğu kadar ekonomik durumlarını düzeltmektir. Çoğu sürgündedir ve sınırlandırılmıştır.

 

Genç cumhuriyet 1950’lere kadar kimi parti denemeleri olmakla birlikte M. Kemal’in Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından anti-demokratik ve otokratik bir biçimde yönetildi. Esas olarak kendi temellerini sağlamlaştırma adına her türlü baskının uygulandığı ve hiç kimseye karşı hesap verme zorunluluğunun bulunmadığı bu yıllarda, genç cumhuriyetin yönetimi, Kürdistan’ı imha ve inkar politikalarıyla yönetti ve herhangi bir şekilde Kürt egemenlerinin desteğine ihtiyaç duymadı. Bu anlamda Nakşibendi şeyhlerinin yardımını gerektirecek bir pozisyon ortaya çıkmadı.

 

En kapsamlısı Şeyh Said önderliğinde gelişen isyanlar dalgası sona erdiğinde, yenilen ve ezilen sadece Kürt halk dinamiği olmadı. Bu isyanlardan sonra Kürdistan’da geliştirilen idamlar, sürgünler ve çeşitli politikalarla belli bir merkezileşme içinde olan ve kendi içinde bir hiyerarşiye de ulaşan Nakşibendi tarikatının örgütsel yapısı önemli oranda dağıtıldı. Katılanların önemli bir çoğunluğu idamlarla tasfiye edilirken; aileleri ve isyanlara katılmayan diğer şeyhler Türkiye'nin dört bir yanına sürgün edildi. Kürdistan dışına sürgün edilen ve mülklerine el konulan şeyhlerin ve ailelerinin gerek birbirleriyle. gerek halkla bağları uzun süre engellendi. Bu süre içinde iyice muhtaç ve pişman duruma düşürülen bu şeyh aileleri Demokrat Parti sürecinde çeşitli biçimlerde uzlaşmaya ve işbirliğine çekilerek sistemin yedeğine alındılar.

 

Bu dönemde cumhuriyet karşısında muhalif pozisyonda olan sadece bazı Kürtler değildi. Yeni yönetimin kazanacağı özellikler konusunda M. Kemal ile aynı görüşte olmayan değişik kesimler de vardı. Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi komutanlar, Halide Edip, M. Akif gibi yazarların da içinde yer aldığı, katı ulusalcılık ve laiklik yanlısı olmayan, ekonomide liberal, idari düzeyde ademi merkeziyetçiliği benimseyen kesim; muhalif kesimler içinde politika ve diplomasi yeteneği olan, iktidara oynayabilecek kesimi oluşturmaktaydı ve süreç içinde doğal olarak Kürtlerle ilişkileri gelişmişti. Nakşibendi şeyhleriyle ilişki içinde olan bu kesimler bunun faturasını Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra ödeyeceklerdi. Bunlar tarafından kurulan ve Cumhuriyet Halk Fırkasına alternatif olan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası Şeyh Sait İsyanı’yla bağı olduğu gerekçesiyle kapatılacak, içlerinde Kazım Karabekir’in de bulunduğu bir çok kişi soruşturmaya uğrayacak, uzun yıllar yasaklı ve zanlı olarak tutulacaktı. İlerleyen yıllarda Türkiye siyasetindeki muhafazakar, sağ çizgiyi oluşturan bu kesim 1925 sonrası bastırılan Kürt egemen kesimlerinin yeniden siyasete çekilmesinde de birinci derecede rol alacak; Nakşibendiler Demokratik Parti iktidarıyla birlikte oligarşik karaktere bürünen sisteme bunlar aracılığıyla dahil edileceklerdi.

 

1945-1980

Modern Siyaset ve Nakşibendilik

Osmanlıda yerel otoriteyi oluşturan ve dini otoriteye yaslanan Türkiye’deki çeşitli kesimlerin genç cumhuriyete karşı hoşnutsuzlukları kendini kimi isyanlarla ortaya koysa da bunlar, bastırılarak tasfiye edilmişti. Bu rahatsızlıkların dile getirilmesinde de Nakşibendi şeyhleri başı çekiyordu ve bunların bağlı bulundukları ocaklar Kürdistan’da bulunuyordu. Kürt isyanlarının ezilmesiyle birlikte bu kesimlerin direniş gücü de kırıldı. 1950’lere kadar yeni cumhuriyeti kendi temellerini oluşturma çabası belirledi ve bu yoğun baskılar, yasaklar, zaman zaman katliamlara varan uygulamalar eşliğinde yürütüldü. Dolayısıyla Türk ve Kürt halkında derin tepkilere ve hoşnutsuzluklara yol açtı. 1945’te çok partili sisteme geçen Türkiye’de CHF içinden ayrılan bir kesimin kurduğu Demokrat Parti kısa sürede cumhuriyetin uygulamalarından rahatsız olan kesimlerin buluştuğu bir platforma dönüştü.

 

Bu kesim yeni palazlanan Türk burjuvazisinin dışa açılma, devletin denetiminden çıkma, ordu ve bürokrasinin koyduğu yasakları kırma gibi tüm arzularını ifade ediyordu; fakat sadece bununla sınırlı kalmıyordu. Osmanlı sürecinde egemen kesimleri oluşturan ayan-eşraf-tüccar-şeyh-ağa-aşiret reisi gibi geleneksel kesimlerin de temsiline soyunuyordu. DP kısa zamanda Cumhuriyetin kuruluşuyla statüleri sarsılan, çıkarları bozulan, istediğini bulamayan, üzerine gidilen tüm kesimlerin buluştukları bir odak oldu. Batıcı ve sözde modern söylem yerine geleneksel söylemi dillendiren, ekonomide liberalizmi öven ve öteden beri süren reformcu-gelenekselci çatışmasında, gelenekselci çizgiyi temsil eden DP, Kemalistler ve CHP’ye karşı tüm geleneksel ittifak güçlerini uyandırdı, harekete geçirdi. Nakşibendi şeyhleri de bu temelde yeniden ilgi odağı oldu. Kürdistan’daki egemen yapıyı oluşturan Nakşibendi şeyhleri, aşiret reisleri ve toprak ağalarının çoğunluğu bu yeni partiyi destekledi. Faaliyetleri yasaklanan fakat Kürt halkı üzerinde manevi otoritesi süren şeyhler çok partili sisteme geçişle önem kazanmaya başladı. 1946 seçimlerinde bin bir hile, yasak ve baskı ile önü alınabilen DP, 1950 seçimlerinde büyük bir oy farkıyla seçimlerden birinci parti olarak çıktı.

 

Türk Siyasetinin Değişmez Aktörleri Şeyhler;

Nakşibendi şeyhleri çok partili sisteme geçilmeyle başlayan iktidar mücadelesinin değişmez aktörleri oldular. Etkiledikleri kesimler aracılığıyla bölgesel siyasetin nabzını tutan şeyhler için bu yeni bir süreç anlamına geliyordu. Bunu hızla değerlendirmeye koyulan şeyhler hiç bir kural tanımıyordu. Başarısız isyanlarla yıkıma götürdükleri Kürt halkını yeni süreçte en gerici, sağcı, inkar ve imhacı partilere peşkeş çekmeye koyuldular. Türkiye’deki iktidar mücadelesinde büyük önem taşıyorlardı ve sağcı partiler kitleleri etkilemek için bunlarla ilişkileniyordu. Nakşibendi tarikatı merkezi yapısı dağılmış, çeşitli kollara bölünmüş, etkinlikleri yasaklanmış ve zayıflamış halinden çıkarak tekrar güç olmaya başladı. Osmanlı içinde halife sultana dayanarak Kürtler üzerinde; Kürtlerin isyan potansiyelini kullanarak halife sultan üzerinde etkili olan ve kendilerini böyle bir denklem üzerinde yaşatan Nakşibendi şeyhleri, yeni süreçte bu gerici ittifakın propagandasını yapmaya, bunun aracılığıyla kendi varlık koşullarını sağlamlaştırmaya, bunun zihni, ekonomik, kültürel, örgütsel zeminlerini güçlendirmeye giriştiler. Bu, toplumda gerici ideolojilerin, geri örgütsel-sosyal ilişkilerin ve yapıların korunması, aydınlanmanın ve çağdaşlaşmanın da engellenmesi anlamına geliyordu.

 Halife sultanla kurulan çıkar dengesinden daha geri de olsa, yeni bir denge böylece kurulmuş oldu. Kürtlerin oylarını yönlendirmeleri karşılığında yavaş yavaş belirginlik kazanan oligarşik yapı içindeki statüleri belirlendi. Yönlendirilen oy oranı dağılan ve merkezi yapısını kaybeden tarikatın temsilini yapan şeyhlerin bu yapı içindeki yerini tayin eden önemli bir veri oluyordu. Burada kurulan dengeye Kemalistler de onay vermekte sakınca görmediler. Zira bütün dinamikleri darbelenen ve dağıtılan Kürtlerin en geri ideolojiler içinde tutulması, en geri sosyal, kültürel, ekonomik yapı ve ilişkilere mahkum edilmesi tam da istedikleri gibi inkar ve imha politikasına en büyük desteği veriyordu. Bu çerçevede etkili tarikat çevreleriyle ve cemaatlerle ilişkiler gelişti, bunların faaliyetlerine göz yumuldu, destek sunuldu. Örneğin Abdülmelik Fırat yaşı tutmadığı ve Şeyh Sait’in torunu olduğu halde yasalarla oynanarak milletvekili yapıldı. Bu aile ilerleyen yıllarda sağ partilerin, 70’li yılların ortalarından itibaren de İslamcı siyasal partilerin içinde yer aldı. Bunlar adına Kürt halkı içinde siyaset yürüttü.

 

Bazı Nakşibendi şeyhleri işi MHP taraftarlığına kadar vardırdı. Menzil cemaati lideri olan Şeyh Muhammed Reşit Erol uzun yıllar MHP’yi destekledi. MHP bölündükten sonra ise Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’sini destekledi. 1972 yılından, öldüğü 1993 yılına kadar; 21 yıl boyunca Türkiye ve Kürdistan’daki ilerici devrimci hareketlere karşı faşist-ırkçı yapılara destek verdi.

 

Şeyh Şahabeddin ve Muhammed Şirin ile birlikte 1913’te  ayaklanma düzenledikleri için Bitlis’te idam edilen Şeyh Seyyid Ali’nin torunu Kamran İnan bir diğer örnektir. Bunlar daha da çoğaltılabilir fakat özü itibariyle şu belirtilebilir; Çoğunluğu ırkçı-faşist-gerici partilerin Kürdistan’daki dayanağı oldular, inkar ve imha politikalarının bir numaralı aracı haline geldiler. Türkiye’de devrimci demokratik gelişmeye karşı gerici-faşist dalganın yaratılmasında büyük rol oynadılar.

 

Kürdistan’da şu veya bu biçimde isyanlarda yer almış, sürgüne gönderilmiş, soruşturmaya uğramış, üyelerinden bir yada birkaçı idam edilmiş bir çok Nakşibendi ailesi DP ile oluşan gerici koalisyon içine girdi. Cumhuriyete karşı geliştirdikleri isyanların “milli” yanlarını hiç hatırlamadılar. Milli kimliklerini müritlerinden önce unuttular. Üstüne üstlük milli kimliğin unutulması, ağza bile alınmaması için her türlü yolu denediler. Kürt toplumu içinde kendilerinden başka bir otorite ve temsil gücünün çıkmasını engellemek için her şeyi yaptılar. Kürdistan toplumunu kendilerini temellendirdikleri feodal İslam ideolojisinin en geri formu içinde tutabilmek için her tür yeniliğe kapadılar. Kokuşmuş, kimlik-kültür gibi değerlerinden kopmuş, çağ dışı düşünüş ve ilişkilerin yaşandığı toplum gerçeğinin ortaya çıkması böyle gerçekleşti.

 

Kürdistan’daki gelişim seyri böyle bir içerikte gerçekleşen Nakşibendiliğin Türkiye’de de izlediği bir gelişme eğrisi olmuştur. Kürtlerle ittifak kurdukları ve cumhuriyete karşı fiil işledikleri gibi gerekçelerle daha cumhuriyetin ilk yıllarında tasfiye edilen muhalif kesimler içinde yer alan çeşitli Nakşi kolları vardı. Bunlar geliştirilen baskı politikaları karşısında uzun bir süre sindi ve sessizliği tercih etti. Cumhuriyetin tekke ve zaviyeleri kapatması, hilafeti kaldırması, medrese eğitimine son vermesi ve Latin alfabesine geçmesi yine tarikatları yasadışı sayarak bunlara ait vakıf, han, arazi gibi taşınmazlara el koyması bu kesimleri oldukça zorladı. Ağırlıkla ellerindeki mülkleri koruma çabasına giren bu kesimler 1950’lere kadar esas olarak böylesi bir pozisyon içinde kaldılar.

 

Cumhuriyet kurulduğunda bu Türkiye için tabandan feodalizme karşı yükselen özgürlükçü bir tepkinin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Yayılmacı amaçlarla Almanya’nın yanında savaşa giren ve yenilen Osmanlı’nın enkazı üzerinde yine halkın değil, eski Osmanlı subay ve bürokratlarının öncülüğünde kuruldu. Zoraki, üstten ve batıcı bir karakterde gelişen cumhuriyet gerçeği toplum tarafından uzun süre sahiplenilmedi. Dolayısıyla cumhuriyetin kurumlarının ideolojisinin ve önderi olarak M. Kemal’in toplumsal Önderlik rolü çok kabul görmedi.

 

Bu nedenle öncesinden varolan geleneksel kurumlar, ideolojiler bütün bastırmalara karşın varlıklarını korudular. Osmanlı’daki gibi resmi bir statüde faaliyet göstermediler ama ortadan da kalkmadılar. Bazıları dönüşerek, bazıları geri çekilip uygun koşulları gözeterek, bazıları kendilerini yeni koşullara uyarlayarak varlıklarını bir biçimiyle sürdürdüler.

 

Tarikattan Cemaate Siyaset Sarmalı

Nakşibendi ocaklarının kendilerini sürdürmede en fazla kullandıkları sosyal form olarak cemaatler göze çarpar. Tarikata göre oldukça gevşek ve gönüllülüğü ifade eden cemaat zemininde kendini sürdüren ilişkiler; ilk başta savunma reflekslerinin hakim olduğu, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma yönü ağırlıkta olan ilişkilerdir. Bu çekinik duruş giderek aktifleşecektir.  Devlet içinde olanaklar ortaya çıktıkça bundan yararlanmayı esas alan cemaatler özelikle 1950’lerden sonra atağa kalkmışlardır. Kürdistan’da şeyhlik ve tarikat gerçeği “yasağa!” karşın fiili olarak varlığını sürdürür, dahası bu konuda devlet tarafından da desteklenirken; batıda ortaya çıkan kapitalist sınıflaşma, kentsel nüfusun artması, burjuva anlamda kısmi de olsa bir aydınlanmanın yaşanması, tarikat tipi bir örgütlenmeden ziyade cemaatleşmeye oldukça elverişli koşullar ortaya çıkarmıştır. İçinde bir çok uğraşıyı, mesleği, işkolunu ve faaliyeti içeren cemaatler vasıtasıyla Nakşibendi öğretisi ve şeyhleri toplumsal Önderlik misyonunu yürütmüşlerdir.

 

Uzun bir süre sinen ve sessizlik içinde kalan bu çevreler için DP iktidarı gerçek anlamda bir milattır. Bu cemaatler özellikle 1950’den sonra çeşitli biçimlerde siyasi partilere etki ederek, devlet olanaklarına uzandılar. Ucuz kredi, ihale gibi olanaklarla ekonomik olarak bir gelişme trendi yarattılar. Bu 1950-70 arası küçük ve orta ölçekli işletmecilik şeklinde seyrederken; 1970-80 arasında orta ölçekli yer yer de büyük ölçekli işletmelere dönüşmüş, 1980 sonrası ise her bakımdan tekelleşmenin yaşandığı, İslamcı sermayenin ortaya çıktığı bir dönem olmuştur. 

 

Batı ve ABD’ye bağımlılık temelinde liberal ekonomiyi savunan, işbirlikçi-komprador burjuvazinin temsilcisi Demokrat Parti, iktidara gelebilmek için dini çevrelerle yoğun bir ilişki içine girmiştir. Bu süreç Kürdistan’da olduğu gibi Türkiye’de de kabuğuna çekilen Nakşibendi topluluklarının cemaatler biçiminde ortaya çıktığı bir süreçtir. 1945-1980 arası olarak bölümlenebilecek bu dönemde ilkin DP’yi sonra aynı geleneğin temsilcisi Adalet Partisi’ni desteklediler. 1970’lere kadar siyasete katılımları sağ partileri destekleme biçiminde olurken, ‘70’lerden sonra İskender Paşa dergahı şeyhi Esat Coşan’ın teşvikiyle önce MNP, sonra MSP ve ardılı olan siyasi partilerle kendi siyasal kurum ve geleneklerini yaratmaya yöneldiler.

 

Bu dönem alt düzeyde de başlasa giderek büyüyen dış ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu. Suudi Arabistan, Mısır gibi ülkelerdeki değişik İslamcı çevrelerle derinleşen ilişki tarzı, Avrupa’daki örgütlenme çalışmaları bu dönmede başladı.

 İki kutuplu dünya gerçeği içinde ağırlıklı olarak sosyalist sisteme karşı konumlandırılan İslamcı hareketler gibi Türkiye’deki Nakşiler de devrimci-demokrat hareket karşısında yer aldı. Tüm dünyada din olgusunu usta bir biçimde devrimci hareketlerin önüne diken emperyalist sistem bunu en iyi Türkiye’de uyguladı. Yeşil Kuşak Projesi kapsamında konumlandırılan İslamcı hareketler ve tarikatlar  içerisinde yer alan Nakşibendi tarikatı bu dönemde sadece ekonomik olanaklarını artırmakla kalmadı bunun yanı sıra siyasal, kültürel, diplomatik olarak önemli bir düzey yakaladı, tecrübe ve birikim açığa çıkardı.

 Kürt ve Türk toplumunda yükselen ulusal ve demokratik mücadelenin önünü alamayan oligarşik devlet, cumhuriyetin ilkelerine ters düştüğünü ve ilk fırsatta iktidarı elinden alacağını bildiği halde bu kesimlerin desteğini sağlamak için her türlü tavizkar tutumu sergiledi. Sunulan bu zeminde hızla örgütlenmeye koyulan bu çevrelerin yarattıkları ilk örgütlenme, devrimci demokratik harekete karşı mücadele eden “Akıncılar” oldu. Ülkü Ocakları milliyetçi ve şoven söylem altında devrimci demokratik harekete saldırırken; bunlar da İslam’i söylem altında aynı saldırgan tutum içine girdiler. Gerçekleştirdikleri saldırılarda binlerce devrimci demokrat insan öldü, bir o kadarı sakat kaldı.  

Türkiye ve Kürdistan’da demokrasi mücadelesinin kaosa ve kargaşaya getirilerek provoke edilmesinde büyük rol oynayan bu kesimler giderek denetimden çıkarak şeriat devleti amacına yöneldi ve bunu açık açık dillendirir oldular. Bu söylemlerinin gereği idi ve zeminini bulduğunda hızla yeşerecekti. 12 Eylül Darbesi’ne gelindiğinde bu kesimler önemli bir toplumsal kesim üzerinde etkinlik kurmuş bulunuyordu. 1980’de belli bir sınırlamayı yaşasalar da, cuntanın toplumsal meşruiyet edinme ve cumhuriyeti Türk-İslam sentezi çerçevesinde bir ideolojik temele kavuşturma çabası yine toplumsal dinamikleri (sol-Kürt) etkisizleştirmek için dini ideolojinin öne çıkarılması, bunlar için gelişme olanakları ve zeminini sonuna kadar açtı.

 Nakşi olduğu bilinen Özal’ın 1983’te başbakanlığıyla başlayan süreç, Nakşibendi çevreleri için altın dönemdir. ANAP’ın bir siyasi eğilimler koalisyonu olduğu çokça tartışıldı fakat Nakşi cemaatlerinin bir koalisyonu olduğu fazla öne çıkmadı. İstatistikler incelendiğinde İslamcı sermayenin en fazla bu dönemde geliştiği, cemaatlerin sosyal, eğitsel, kültürel kurumlaşmalara en fazla bu dönemde giriştiği; yurt, okul, kreş, vakıf vb. aracılığıyla Türkiye ve Kürdistan’ın boydan boya kuşatıldığı görülecektir.

 

Kürt Özgürlük Hareketi Ve Nakşibendi Gerçeği;

Kürdistan’da Nakşibendi tarikatı çok geri bir ideolojik gerçeğe dayandığı ve varlık koşullarını geri bir toplumsal zemin üzerine kurduğundan dolayı bölge egemen güçleri tarafından kullanılmaktan kurtulamamıştır. Osmanlı’dan sonra diğer emperyalist güçler ve bölge gerici devletleri bölgedeki egemenliklerini kalıcılaştırmak ve süreklileştirmek için ihtiyaca göre bu tarikatı kullanmakta fazla zorlanmamışlardır. Bu tarikatın yy.ın başında Kürt halkını soktuğu konum bir İngiliz diplomatının ifade ettiği gibi, “yağlı paçavra”dır. Bölgede kimin kimle sorunu varsa tutuşturup üzerine attığı yağlı paçavra!  Toplum üzerindeki etkileri ve harekete geçirdikleri isyan gücüyle dikkate alınmayı gerektiren konumlarını ailesel çıkara tahvil eden Nakşibendi şeyhleri, 20. yy. gerçeğinde bunun bir adım bile ötesine geçememişlerdir.

 Başlangıçta Suudi Arabistan’da çıkan ve Arap milliyetçiliği biçiminde gelişme gösteren Vahhabi hareketini bastırmak, daha sonra Sovyetlerde gerçekleşen Ekim Devrimi’nin bölgeye etkilerini engellemek ve ona karşı mücadele etmek için gerici, yedek bir güç olarak rol oynamıştır. Yine 1979 yılında İran’da gelişen ve başarıya ulaşan İran İslam Devrimi’nin bölgeye sıçramaması ve tecrit edilmesi için de bu tarikat işbirlikçi temelde emperyalist güçlere hizmet etmiştir. Son ve en önemli hizmetini ise Kürdistan’da gelişen Kürt Özgürlük Hareketinin ezilmesi temelinde vermiştir.

 “Bu coğrafyada tarihin hiç bir dönemi ile karşılaştırılmayacak kadar ekonomiden, sosyal ve ulusal kimliğe, kültürel şekillenmeden dini ve ahlaki yaşayışa kadar her şeyine müdahale edilip sömürgecilikten de öteye bir konumda bırakılan bir gerçeklik söz konusudur”  (25)   

Bu konumun sorumlularından biri Nakşibendi Tarikatı’dır. Kürt Özgürlük Hareketine karşı çıkarken de bu zeminin korunması esas alınmıştır. Bu yanıyla gerici ve işbirlikçi bir konum tercih edilirken, Kürt Özgürlük Hareketiin gelişimine paralel içine girilen tutum artan bir saldırganlık olmuştur. Önceleri karşı propaganda yürüten bu çevreler giderek işi ajanlık-muhbirliğe, ilerleyen süreçte ise devlet güçlerini bile gölgede bırakan bir silahlı saldırganlığa kadar vardırmışlardır. Halk arasında, “Hizbul-kontra” olarak adlandırılan cinayet şebekesi bu yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

 1984 15 Ağustos Atılımı sonrasında gelişen Kürt Özgürlük Hareketine karşı devlet elindeki tüm imkanları harekete geçirirken, devletten daha fazla kaygı duyan bir kesim Kürt egemen güçleri oldu. Bunlar zaman geçirmeden tüm gerici güçlerle işbirliği içinde PKK’nin gelişimini engellemeye koyuldular. Koruculuğun yaygınlaştırılmasında, ajan şebekelerinin oluşturulmasında, Ulusal Demokratik Hareket aleyhine propaganda yapılmasında önemli bir rol oynadılar. Cevheri, Aksu, İnan, Bucak, Zeydan vb. aşiret ağaları, Nakşi şeyh aileleri doğrudan Kürt Özgürlük Hareketi karşısında mevzilendiler. Bunların siyasetteki temsilcileri Kürt Özgürlük Hareketine karşı mücadele sürecinde iç işleri, dış işleri, adalet bakanlığı gibi devletin en önemli mevkilerinde yer aldılar. Bulundukları partilerin politikalarının belirlenmesinde ileri düzeyde söz sahibi olmalarına karşın inkar ve imha politikasının aşılmasında, Kürt sorununun çözümü ve demokrasinin geliştirilmesi doğrultusunda tek bir söz sahibi olmadılar. Dahası kirli savaşın acımasız ve vahşi yöntemlerle yürütülmesi için uğraştılar.

 Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da genel gelişim çizgisi böyle bir seyir izleyen Nakşibendilik, Kürdistan’ın diğer parçalarında biraz daha farklı bir süreç izledi. Güneyde kendini KDP’de merkezileştiren Nakşi çizgisi, Kürt dinamizminin gelişimini engelleyerek varlığını sürdürme yaklaşımını esas aldı.

 Küçük Güney ve Doğu parçaları bunlar eliyle etkisizleştirildi. Ulusalcılığın gelişmesine ket vurulduğu gibi Kürt toplumunda yeni düşüncelerin, modern örgütlenmelerin, çağdaş sosyal ve kültürel özelliklerin gelişmesi engellendi. Geri geleneksel yapının devamı için her türlü ilerici çabanın karşısında, gericiliğin yanında olundu.

 İsyanlar yenildikten sonra, Kürt egemenlerinin iradeleri kırılmıştır. Kendilerinde yeni bir isyan gücü bulamayan Kürt egemenleri özellikle 20. yy.ın ortalarından itibaren kendi aşiretinin sınırlarını aşmayan “ayrı devlet, ulusalcılık, bağımsızlık vb.” hayalleri içlerine gömerek daha “gerçekçi” bir politikaya yönelmişlerdir.

 İçte çağdaş her türlü gelişmeyi engelleme, engelleyemiyorsa denetim altına alma, saptırma; Kürt halkının sahip olduğu coğrafi, kültürel zenginliği pazarlayarak ranta çevirme, yine Kürdü çok ucuza her işe koşturarak kendilerini yaşatma bu politikanın temel özellikleri olarak sıralanabilir. Kürt halkını hamal, kendilerini sahibi gören bu kesimler böyle bir yaklaşımı esas aldılar. Dolayısıyla 20 yy.’da bu biçimde kurulan dengeyi bozacak her türlü girişimin karşısında oldular. Geneli Nakşibendi olan Kürt egemen güçleri dini otoritelerini hızla ekonomik, siyasi çıkara tahvil etme çabasına giriştiler. Kürt halkı üzerindeki sömürgeci politikalara da bu kıstaslara göre yaklaşım gösterdiler.

 1960’ların ortalarından itibaren yeni düşüncelerin Kürdistan’a girmesi karşısında panikleyen bu kesimler dini propagandayı öne çıkararak en büyük anti-komünist olmuşlar, yine hızla ortaya çıkan örgütleri denetimleri altına almaya girişmişlerdir. 1970’lerin sonlarına doğru denetim altına alınarak kullanılmayan Kürt örgütü yok gibidir. Bunların neredeyse tümü, denetime alınamayan Kürt Özgürlük Hareketine karşı kullanılmıştır. Siyasi yaşamlarında sömürgeciliğe ve uzantısı sivil faşistlere yönelik ciddi hiç bir eylemi, yönelimi olmayan yine hiçbir amaç etrafında birlik ve ittifak kuramayan, tek tek Apocu Hareket karşısında etkili olamayan DDKD, KUK, ÖZGÜRLÜK YOLU gibi Kürt örgütleri bunların zoruyla, Ulusal Demokratik Güç Birliği (UDG) adıyla bir araya getirilip Kürt Özgürlük Hareketine saldırtılmışlardır. 

 1984 15 Ağustos Atılımı sonrası Kürt Özgürlük Hareketine alternatif olarak önleri açılan, teşvik edilen Nakşi cemaatleri mevcut geri zemin üzerinde hızla örgütlenmeye başladılar. PKK’nin engellenmesi karşılığında kendilerine hem imkan sağlandı, hem göz yumuldu. Özgürlük eğiliminin durdurulamaması üzerine kontr-gerilla yöntemlerinin devreye sokulduğu 1987’lerden itibaren bu çevreler de Hizbullah’ı örgütlemeye koyuldular.

 Türkiye, 1988/93 arasında zirveleşen Kürt Özgürlük Hareketiyle, halk serhildanları yanında gerilla güçlerinin de kapsamlı ve büyük eylemlerine tanıklık etti. Devleti bir siyasal çözüme çekme amacıyla 1992’de gerçekleşen I. Ateşkesin toplum ve devlet üzerindeki etkileri büyük oldu. Özal’ın bu noktada siyasal çözüme meyletmesi bilindiği gibi kendisinin de sonu oldu. Özal Ailesi sahipsiz kaldı. Nakşi cemaatlerinin hiç biri sahip çıkmadı.

 Dolu dizgin başlatılan kirli savaş içinde Nakşiliğin korumaya çalıştığı, dayandığı geri toplumsal zeminde Nakşibendi din adamlarının eğitip, örgütlediği katiller bilinen Hizbullah eylemlerine başladı. Binlerce yurtsever bu şartlandırılmış ve çeşitli vaatlerle kandırılmış katil sürüleri tarafından katledildi. Aynı dönem bir başka Nakşi çevresi egemenliği altında ve mülkü saydığı topraklarda Türk ordu güçleriyle birlikte gerilla avına çıkıyordu. 

Tuzaktaki Devlet

 1950’lerden itibaren oligarşikleşen ve kuruluş mantığından adım adım uzaklaşan cumhuriyet gerçeğini kendi karşıtlarıyla mücadelesi boyutunda gözlediğimizde 1950’yi yenilgi ve karşıtına dönüşme tarihinin başlangıcı olarak da ele alabiliriz.

 Türk ve Kürt geleneksel önderliklerinin buluştukları bir zemin olarak DP, Menderes’in ötesinde şifreleri, sembolleri, kodları ve amaçları sembolize eder. 20 yy.a modern bir cumhuriyetle başlamak elbette ki, çağdaş bir yaklaşımdır. Kemalizm bu anlamıyla bir gelişme çizgisi ortaya koymuştur. Toplumsal sınıf ve tabakalar içinde bu çizgiye sahiplenecek kesimler de vardır. Fakat gerek Kürt isyanları, gerek II. Dünya  Savaşı’na yol açacak ve ancak orada çözüme (o da kısmen) kavuşturulacak dünyasal kriz, gerekse de bölgenin çok çelişkili yapısı karşısında dondurulan Kemalist yaklaşım cumhuriyeti güçsüz bırakmıştır.

 1960-70’li yıllar Türkiyesi bunun sonuçlarıyla çalkalanmıştır. Cumhuriyetin halkçı, devrimci ve bağımsızlıkçı özelliklerini sahiplenen kesimler bu özelliklerin geliştirilmesini ister ve bu anlamıyla cumhuriyeti büyütmeye güçlendirmeye demokratikleştirmeye çalışırken, İslami söylem-kültür-gelenek çerçevesinde yaşayan geleneksel kurum ve ilişkiler (şeyh, pir, tarikat, cemaat, vb.) etrafında kümelenen kesimler de kendi yeni dönem ilişki, örgüt, program, amaç, hedef tartışmalarını yürütmüş ve adım adım bir düzey de yakalamışlardır. 1960’ların sonu ve 1970’li yıllar bu gelişmenin sürdüğü yıllardır.

 Devlet, -esasta da ordu- savunma refleksi içinde tüm ilerici-devrimci-demokratik istem ve talepleri karşısına alır, adım adım zaten zayıf olan cumhuriyetin temellerini tüketirken; bu kesimler büyümelerini sürdürmüşlerdir. Devlet, ilerici, devrimci kesimlerle vuruşturulmuştur. Devlet, sol ile vuruşturularak, uğraştırılarak dikkatlerin kendi üzerlerine toplanması engellenmiştir. Devlet muhtaç durumuna düşürülmüştür ve güya devletin yanında imiş gibi bir görüntü sunulmuştur. Oysaki Kemalist cumhuriyete en az ilerici-devrimci güçlere olduğu kadar düşmandırlar zira altı yüz yıllık iktidarlarına Kemalist cumhuriyet son vermiştir.

 Devlet içindeki uzantılarıyla devletin sola karşı korkularını, duyarlılıklarını besleyerek, büyüterek, tahrik ederek onu sağa çekmişler, içten içe özünü boşaltmışlar ve günümüze kadar ki yol haritasına bakıldığında görüleceği gibi savunma konumuna itmişlerdir.

 1970’li yıllar, devletin sol ile vuruşturulduğu yıllar olurken 1980 sonrası özellikle 15 Ağustos 1984 sonrası devletin Kürtlerle vuruşturulduğu yıllar olmuştur. Devletin Kürt halkına karşı derinleşen bir inkar ve imha siyasetine yönelmesi, bin yıla varan beraberliğe, zor yıllarda yaşanan dayanışma ve kardeşliğe uymayan bir zorbalığa çekilmesinde Nakşibendi tarikatında ifadesini bulan Türk ve Kürt geleneksel önderliğinin rolü büyüktür.

 Gelişmelerini Kürt-Türk çatışmasına endeksleyen ve oluşan ortamı kullanarak güçlerini artırmayı temel politik ve ekonomik yaklaşım olarak esas alan bu kesimler Özal’ın çözüme yönelmesi karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlardır. Özal’ın ‘Federasyonda tartışılabilir’ noktasına varan bir çözüm arayışına girmesi bu kesimlerin büyük tepkisine neden olmuştur. Zira en büyük yarasını saracak ve her alanda gelişme temelinde atağa kalkacak bir cumhuriyette böylesi çağ dışı anlayış ve kurumların yer bulamayacağı açıktır. Tarikat çevreleri böyle bir süreçte kendilerine yer bulamayacaklarının farkındadırlar.

 Bundan hareketle Kürt sorununda topyekün özel savaşa yönelme, inkar çizgisini imha boyutunda derinleştirme de çaba sarfedilirken; Kürt hareketleri içinde de ilkel milliyetçi çizginin gelişip güçlenmesi için çaba içine girilmiştir. Devlet ve Türk kamuoyunda ırkçı-şoven bir milliyetçiliğin azdırılması için her tür gayret gösterilmiştir. Kürt hareketi içinde yer alan aristokrat ağa-şeyh kökenli Nakşi aileleri kanalıyla politika, taktik, ilişki, ittifak ve birlik gibi konularda ilkel milliyetçi çizgi geliştirilmek istenmiş, bu biçimde bir yönlendirme, kontrol altına alma amaçlanmıştır. Bunun gerilla içine taşırıldığı ve adeta bir savaş çizgisine dönüştürüldüğü Şemdin Sakık gerçeğinde aşikardır. Bu çizginin Kürt Özgürlük Hareketi bünyesinde yarattığı tahribatlar Sayın Öcalan tarafından ortaya konulmuştur. Kürt Özgürlük Hareketi içindeki her tür gericiliği, ilkel milliyetçi bir Kürtlük temelinde bir araya getirerek uzlaştıran Şemdin Sakık, bunu Kürt Özgürlük Hareketinin tümüne mal etmek istemiştir. Bu anlamıyla geleneksel Kürt önderliğinin çağdaş Kürt hareketi ve onun önderliğine yönelttiği en büyük saldırılardan biridir. Kürt Özgürlük Hareketi Önderliğinin yürüttüğü mücadele ile Ş. Sakık şahsında deşifre edilen ve etkisizleşen geleneksel gerici Türk-Kürt egemenlerinin dayatmasıdır.

 Devlet ise ne yazık ki, Kürt Özgürlük Hareketi kadar sağduyulu ve nereye çekildiğini anlayacak bir duyarlılık içinde olmamıştır. Devletin resmi, gayri resmi güçlerinin bile savaşta içine girdikleri sınırsızlık yeterli görülmemiş, Nakşi koalisyonunun vurucu gücü olan Hizbullah devreye sokulmuş, savaşın derinleştirilmesi için her türlü vahşet ve kural tanımazlık sergilenmiş, devlet büyük suçlara çekilmiştir. Diğer tarafta ise Kürt Özgürlük Hareketiyle çatışma ortamında bu gerici koalisyon her sektörde, her alanda kurumlaşma, örgütlenme, sistemleşme, bunun uluslar arası ilişki ve ayaklarını oluşturmada muazzam mesafeler almıştır.

 Kürt ayağını da oldukça etkili kullanan ve bunların eliyle Hizbullah’ı devreye koyan Nakşi tarikatı, Kürt Özgürlük Hareketinin bütün oyunları bozan, bölgesel alt-üst oluşlara yol açabilecek gelişimi karşısında bölgesel ve uluslar arası gericilikle birlikte komploya yönelmiştir. Devletin komploya çekilmesi ve arkasından başlayacak bir iç savaş temelinde tüketilerek teslim alınması, olası direnme noktalarının Hizbullah vb. silahlı güçlerle tasfiye edilmesi bu plan kapsamında ele alınmıştır. Hizbullah bu nedenle özellikle 1996 sonrasında hızla silahlanma, kontrol dışı örgütlülüğünü geliştirmeye girişmiştir.

 Uluslar arası komplonun birinci safhası bilindiği gibi başarılı oldu. Ortadoğu’dan çıkarılan Özgürlük Hareketi önderliği korsanca bir biçimde Türkiye’ye teslim edildi. Hesaplara göre sayın Öcalan klasik direnişçilik temelinde direnecek, kendiyle birlikte Türk ve Kürt halklarının arasında yüzlerce yıl sürecek bir iç savaşı başlatacaktı. Fakat her zamanki gibi sayın Öcalan oyunu bu noktada bozdu ve yeni bir süreci başlattı.

  

AKP VE NAKŞİBENDİLİK

 Her ne kadar parti görünümü sunsa da, hükümeti oluşturan AKP bir tarikat koalisyonudur. Nakşibendi tarikatının çeşitli kollarının kendi içinde gerçekleştirdiği koalisyonun yönettiği Türkiye, değişim sürecini Nakşibendi tarikat koalisyonu olan AKP ile karşılamıştır. Kendi içinde yaşayacağı değişim sadece kendi içiyle sınırlı kalmayıp, bölge gerçeğine önemli bir etkide bulunacak Türkiye, askeri, ekonomik ve siyasi konumuyla bölge içinde önemli bir yere sahiptir ve bunu bölgenin şekillenmesinde en etkili bir biçimde kullanma arzusu vardır. Fakat ABD’nin Irak müdahalesinde görüldüğü gibi jeo-stratejik konumunun abarttığı kadar olmadığı, aksine bir sorun haline geldiği, değişen dünya gerçeği karşısında değişmek zorunda olduğu ve küreselleşen sermayenin dünyanın kalbi olan Ortadoğu'da Türkiye'nin statükoda direnişini bir sorun olarak algıladığı ve aşmak isteği görülmektedir.

 Büyük bir kambur haline gelen bölge statüsü, küresel sermayenin öncülüğünü yapan ABD tarafından yeniden düzenlenme sürecine alınmıştır. Türkiye’nin jeo-stratejik konumunu, kaynaklarını, bölgedeki etkinliğini vb. öne çıkararak bu gidişatı engellemeye, olmazsa en az değişimle atlatmaya çalıştığı görülmektedir. Türkiye’ye rağmen bölge düzenlenmeye başlanmıştır. Şimdi Türkiye bir yol ayrımındadır, ya iç dinamiklerine dayanarak demokratikleşip yükselen bir güç konumuna geçecek ya da giderek istikrarsızlığın, çatışma ve çelişkilerin, kamplaşma ve kutuplaşmalara yol açarak tehlikeli bir belirsizliğe yuvarlanacaktır. Bu yol ayrımındaki belirleyici husus ise Kürt sorununa yaklaşımıdır.

 

Bölgede değişimin diğer bir yanını oluşturan emekçi halklar cephesinin en örgütlü, en hazırlıklı gücü olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin böylesi bir süreci çok yönlü geliştirmek istediği biliniyor. Yine halklar lehine bir değişim sürecinin yaşanmasını istediği ve bunun mücadelesi içinde olduğu da ortada. Her iki gücün 15 yılı fiili savaş olmak üzere, 30 yıllık mücadelenin ardından böyle bir tarihsel dönemeçte karşı karşıya gelmeleri önemlidir. Türk egemen güçleri bu mücadele süreci boyunca inkarı esas alan tüm seçenekleri denemiş ve tüketmişlerdir. Siyasal, ideolojik tükenişin üst boyutlara ulaştığı ve toplumun buna tahammülünün kalmadığı bir noktada etkisizleştirilmeye ve kontrol altına alınmaya çalışılan siyasal İslam’ın, özelde de bir tarikatın iktidara gelmesi çok yönlü değerlendirmeleri gerektirmektedir.

 

PKK tarafından ayağa kaldırılan Kürt dinamiğinin de etkisiyle Türkiye ve Kürdistan toplumunda büyük bir değişim istemi ortaya çıkmış bulunmaktadır. Gittikçe kendini daha derli toplu ve örgütlü dışa vuran bu istem, özellikle Kürt Özgürlük Hareketi şahsında ve onun çabalarıyla soyut bir istem olmaktan öte; hedefleri, talepleri, amaçları olan, halkların demokratik-siyasal örgütlülüğünü içeren, meşru savunma, ajitasyon ve propaganda gücüne sahip, ilerici insanlıkla bağları bulunan kendini üretme, örgütleme ve yayma gücüne sahip bir niteliktedir. Ve iddialıdır.

 

Buna karşı çok boyutlu tükenişi yaşayan Türk egemen güçleri süreci, cumhuriyetin kuruluşundan beri bir tehdit olarak algıladıkları siyasal İslam ile özelde de Nakşibendilik ile karşılamak zorunda kalmıştır. Bu bir zorunluluk olarak gündeme gelmiştir ve sonu emekçi sınıflar ve Kürt halkı kadar kendileri içinde oldukça kaygı verici gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Şimdi cumhurbaşkanlığı, ordu siyaset ilişkisi, Kıbrıs, AB üyeliği vb. birçok konuda kendini dışa vuran çelişki ve çatışmalar bunun bariz örnekleridir.

 Türkiye, cumhuriyet tarihi boyunca yeni bir ideolojik kimlik edinememenin sancılarını yaşamıştır. Kemalizm yeni bir ideolojik kimlik olarak cumhuriyete içerilememiştir. Zira değişimi dondurulmuş ve gittikçe iktidarı korumanın donuk klişeleri haline getirilmiştir. 1950’lerden itibaren düşüşe geçen cumhuriyetin bugün ulaştığı nokta çok yönlü krizdir.

 Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek değişim mücadelesi Türkiye’de emekçi-ilerici halk güçleriyle; rantçı, inkarcı güçler arasındaki mücadelede temsilini bulmaktadır. AKP ile Neo İttihatçılar yada Kızıl Elmacılar arasındaki mücadele, ilerici değişim isteyen bir güçle gerici bir güç arasındaki mücadeleden ziyade bir iktidar mücadelesidir ve her iki kesimde de temsilini bulan bölge gericiliğidir.

 Kürt Özgürlük Hareketinde temsilini bulan ise sadece Kürt ve Türk emekçi halkları değil; özelde bölge, genelde ilerici insanlık olmaktadır. Ne garip bir tesadüftür ki(!) tüm modernlik ve çağdaşlık söylemlerine karşın Türkiye siyasette temsilini bir tarikat ile gerçekleştirmektedir. Tüm çağdaş söylemler ve gösterilerin altında bir tarikatın kodladığı bir düşünüş ve algılayış yatmaktadır. Sosyal, kültürel, ideolojik, moral ölçü ve değerleriyle Nakşibendiliğin, temsil ettiği gerçeklik, günümüz gerçeği dikkate alındığında miadını doldurmuş, geri ve tıkanmış bir gerçekliktir. Günümüzde doğal, dayanışmacı, paylaşımcı yaşam formu olmaktan çıkarılarak bir iktidar ve egemenlik formuna dönüştürülen tarikat olgusu günümüz gerçeği karşısında moral bir etkide bulunmakla birlikte aşılmış kurumlardır.

 Değişim sancıları çeken Türkiye’de toplum bu süreçte tarikat, aşiret, kabile ve mezhep kökenli hareketlere eğilim gösteriyorsa bu türlü biçimlerde dayatılan ve “modern” diye sunulan ideolojiler, örgütlenmeler ve kimlikler çözümsüz kaldığı içindir. İflas ettiği ve Ortadoğu gerçeğine uymadığı içindir. Bütün bunlardan hareketle Nakşibendi gerçeğini mercek altına almak, tarihsel gelişimini, özelliklerini, günümüzde oynamak istediği rolü, Türk egemen güçleri ve bölge gericiliğiyle ilişkilerini, Kürt tarihindeki yerini ortaya çıkarmak yürütülen demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başarısı açısından önem taşımaktadır. 

 

“Kapitalizmin ulusal uyanış ve ulus-devlet çağında, tüm halklar için olduğu gibi Kürtler için de yeni bir süreç başlar. Kürt halk hareketleri bu dönemde yeni biçimler kazanır.

İlkel milliyetçiliğin kendini partileştirdiği KDP dönemleri, bu yaklaşımın son ve en tahripkar örneği olmuştur.” (26)

 

Kürt Özgürlük Hareketi Önderliği, “KDP’lilerin kırsalda olanları koruculaştı, şehirlerdekiler Hizbullahlaştı” diyor. Güney’deki Hizbullah örgütünün başında Barzani Ailesinden Ethem Barzani bulunuyor. KDP’nin ortaya çıkan Kürt hareketlerine yaklaşımı, diğer parçalardaki faaliyetleri, Türkiye ile ilişkileri? Yine kuzeydeki korucu aşiretleri ve Kürt Özgürlük Hareketine yaklaşımları değerlendirildiğinde şunu söylemek mümkün; KDP, Nakşibendiliğin 20.yy. Kürt siyasal yaşamına bölük-pörçük ilkel milliyetçilik temelindeki müdahalesidir ve Nakşibendiliğin hazırladığı zemin üzerinde boy vermektedir.  Bu zemine yönelik demokratik özgürlükçü her müdahale bu nedenle hızla ve en acımasız biçimde komplo-provokasyon-saldırı gibi tasfiyeye yönelik girişimlere maruz kalmıştır.

 KDP’de temsilini bulan Kürtlük, hem bölge hem uluslar arası gerici güçler tarafından özel olarak korunmuştur. Zaman zaman tokatlansa da varlığı kurulan bölge statükosunun ayakta durması ve sürmesi için zorunlu görülmüştür. Bu onun 19. yy.daki isyanlar sürecinde beliren ilkel milliyetçi, yerelci, aşiretçi karakterinden ve geri, feodal yapısından ileri gelmektedir. KDP, tüm bunları muhafaza ederek, dar çıkarlarını koruma adına Kürt halkını da bu gerilikler içinde tutarak, gelişimini engelleyerek Kürtlerin inkarı üzerine kurulan bölge statükosunun yaşatılmasında en büyük rolün sahibi oldu.

 20. yy. boyunca gelişen ve özgürlük eğilimi taşıyan her Kürt hareketi arkasında KDP’nin yer aldığı çeşitli saldırılarla karşı karşıya kaldı. İran KDP’sinin ve KOMALA’nın tasfiyesi, Türkiye KDP’sinin (Sait Kırmızıtoprak-Sait Elçi) ezilmesi, gelişen demokratik, özgürlükçü her Kürt gücünün bunlar eliyle çeşitli biçimlerde provokasyona getirilmesi söz konusudur. Kendi konumunu güçlendirmek ve sürdürmek için tüm ulusal çıkarları bir yana atabilecek kadar gözü kara olan KDP, 16.yy. sonrası yaşanan fiili bağımsızlık sürecinde ortaya çıkan kimi milli değerlerin korunması için Kürt beylerinin ve onlardan sonra önderliği alan Nakşibendî şeyhlerinin gösterdiği kadar bile milli duyarlılık içinde olmamıştır. Bu yenilgilerin de etkisiyle yaşanan çürüme ve dejenerasyonun ne denli derin olduğunu gösterir.

 Özgürlük hareketi karşısındaki duruşu değerlendirildiğinde KDP’de kendini dışa vuran; Nakşibendîliğin çürüme ve dejenerasyona uğrayan Kürt kolunun çağdaş demokratik gelişme karşısındaki direnişidir. Bu temelde Türk sömürgeciliğiyle girilebilecek en kirli ilişkilere girilmiştir. Güney’de Türk ordusu ile yürütülen ortak operasyonlar, Kuzey’de geniş koruculuk faaliyetiyle devam ettirilmiş, şehirlerde ortaya çıkan boşluk hizbul-kontra tarafından doldurulmuştur. Legal alanda gelişen her siyasal yapılanma bunlar tarafından şovenizme zemin yaratma temelinde, kaba ve ilkel bir milliyetçiliğin Kürt özgürlük hareketine taşırılmaya çalışıldığı odaklar haline getirilmeye çalışılmıştır. Legal yapılar içinde diğer halklardan ve sosyalist çevrelerden gelenlerin kaba Kürt söylemiyle kaçırtılması, geri ve Kürt Özgürlük Hareketinin özünü yansıtmayan ilişki-söylem ve eylem biçimlerinin ortaya çıkması, legal alana geri feodal, Kürt özgürlük hareketinin enternasyonalist özgürlükçü çizgisini temsil etmeyen çevrelerin neredeyse hakim olması, bu çevrelerin içerdan geliştirdikleri kimi provokasyonlardır. Geri bir ulusal yaklaşım bunlar eliyle geliştirilmeye çalışılarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin özgürlükçü, demokratik, halkların kardeşliğini esas alan özü karartılmaya çalışılmıştır. Tüm bu yaklaşımların beslendiği zemin Nakşibendîliğin üzerinde güç olduğu feodal İslam zihniyetinin biçimlendirdiği geri toplumsal zemindir.  

Bu zemin üzerinde güç olan başta KDP ve benzer çevreler bu zeminin korunması adına her türlü gözü karalığı sergilemekten çekinmemişlerdir. Bunun için gerektiğinde Türk özel savaş güçleriyle birlikte çalışan Hizbullah gibi cinayet şebekeleri oluşturmuşlar, gerektiğinde tarikatın etkilerini kullanarak aşiretleri koruculuğa çekmişler, gerektiğinde Türk ordusuyla birlikte PKK gerillaları üzerine akınlar düzenlemişlerdir.

 Barzani, Şirvani, Mizuri, Berwari gibi Nakşibendi aşiretlerinin ittifakı olan KDP’yi sadece Güney Kürdistan’daki işbirlikçiliği ile sınırlandırmak yetersiz olacaktır. Bu çizgiyi Kürdistan’ın dört parçasında hakim kılma yönünde büyük bir çaba sarf etmiştir. Gerek oluşturduğu işbirlikçi örgütler gerekse de bizzat karşı saldırıları ile özgürlükçü, modern hareketlere karşı bu rolü sürekli oynamıştır. Kürdistan’ın dört parçasında gelişen ulusal hareketler -PKK’ dışında- çıkış itibarıyla KDP’den etkilenerek çıkmışlardır.  Ne yazık ki, bu güçleri kendi çıkarı için kullanan KDP, zamanı geldiğinde egemen güçlerle geliştirdiği ilkesiz ve aşiret çıkarlarına dayalı ilişkiler temelinde bu hareketleri tasfiye etmekten geri kalmamıştır. Geri feodal zihniyetiyle Kürdistan’ı bir aşiret, kendisini de bu aşiretin sahibi gören KDP, mülkü olarak algıladığı Kürdistan’ı ve Kürt halkını özgürleştirmeye, çağdaşlaştırmaya, demokratikleştirmeye yönelik her çabayı Kürtleri ve Kürdistan’ı kendi elinden alma hareketi  olarak algılamış ve karşısında yer almıştır.

 Özellikle 1960’lardan sonra İran, Türkiye, ABD, İsrail gibi ülkelerin yörüngesine girmiş ve bölgedeki emperyalist siyasetin önemli bir aracı olarak kullanılmıştır. Emperyalist sistemin bölgedeki ve dünyadaki çıkarları doğrultusunda kullanılan bir güç olması Kürt ulusunun dünya halkları nezdinde itibar kaybetmesine yol açmış, aynı dönemlerde gelişen Filistin Ulusal Hareketi dünya insanlığının sempati ve desteğini alırken güneyde-KDP de temsil edilen Kürt ulusal hareketi adeta bir tecrit konumunda kalmış, en yakınındaki, Türk-Arap-Fars devrimcilerinin bile ilgi göstermediği bir konuma sürüklenmiştir. Bunda özgürlükçü, demokratik ve sosyalist güçlere ve Sovyet etkisine karşı bir panzehir olarak kullanılması belirleyici olmuştur.

 1965’lerde Kuzey Kürdistan’da kurulan Türkiye KDP’sinin sekreteri Faik Bucak’ın Partinin ilanını duyuran kardeşlik ve dostluk mektubunu Türk MİT’ine veren KDP, Türkiye KDP’sinin MİT’in denetimine girmesine olanak sağlamıştır. Bu olaydan sonra Faik Bucak bir suikast ile katledilirken yine bu hareketin öncü kadrolarından Sait Elçi ve Sait Kırmızıtoprak Güney Kürdistan’da tasfiye edilmişlerdir. Bunda KDP birinci dereceden sorumludur. İdris Barzani’nin “Faik Bucak, Sait Elçi ve Sait Kırmızıtoprak’ın tasfiyesi aynı biçimde olmuştur” sözü, bunu doğrulamaktadır.

 KDP, Kuzey Kürdistan’da PKK öncülüğünde gelişen özgürlükçü çizgiye karşı da aynı rolü oynamıştır. Daha ortaya çıktığı süreçte, henüz bir güç olmamışken MİT ile birlikte oluşturulan paravan örgütler aracılığıyla başarı imkanlarının ortadan kaldırılması amaçlanmıştır. KDP’nin kuzeydeki Kürt dinamiğini uyutmak, uyananları da kendi çıkarları temelinde kullanmak için oluşturduğu KUK, Sterka Sor gibi örgütler aracılığı ile özgürlükçü çizgiye saldırıları kısa sürede en üst düzeye yükselmiş; 18 Mayıs 1977’de PKK’nin öncü kadrolarından Türk kökenli enternasyonalist militan Haki Karer, Sterka Sor tarafından şehit düşürülmüştür. Yine KUK, Peşeng gibi örgütler eliyle PKK’nin Batman, Mardin ve Botan’a girişi engellenmek istenmiştir. Kürt Özgürlük Hareketi ilk mücadeleyi sömürgecilikten önce saldırıya geçen KDP’nin uzantısı bu güçlere karşı vermek zorunda kalmıştır. Bu güçler, feodal, aşiretçi, geri yapıyı hortlatıp devreye sokmuş, yaşanan çatışmalarda yüzlerce devrimci, demokrat, yurtsever yaşamını kaybetmiştir.  

12 Eylül darbesine karşı Ortadoğu alanına çıkış yapan PKK’nin denetim altına alınması, iradesizleştirilip, kullanılması hedefiyle bir çok kez PKK ve Önderliğini denetim altına almaya dönük komplolar gerçekleştirilmiştir. Ortadoğu alanında PKK aleyhine haberler yayılması, 1983 mayısında YNK ile KDP’nin çatışmasını durdurmak için gelen PKK önder kadrolarından Mehmet Karasungur ve İbrahim Bilgin’in komployla katledilmeleri, Güney Kürdistan’a üstlenen gerilla gruplarının çeşitli biçimlerde denetime alınmaya çalışılması ilk süreçlere ilişkin örneklerdir. İlerleyen süreçte KDP’nin Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı tutumu Türkiye ile birlikte operasyonlar düzenlemeye kadar varacaktır.

 “Körfez savaşında Irak rejiminin geri çekilmesinden sonra 1990’lardan itibaren ulusal kurtuluş mücadelesine tekrar yöneldiler. Çekiç güç sayesinde toparlandılar. Ve adım adım üzerimize geldiler. Botan’ı tekrar devrim dışı bırakmak için kendilerine bağlı KDP’lilerin tümünü köylerde korucu konumuna, şehirlerde de Hizbullah haline getirdiler, PKK’nin artıklarını da  ‘PKK Vejin’ gibi örgütlemeye çalıştılar. Kırsal alandaki korucuların başı kesinlikle KDP’lidir. ‘Vejin’ içindekiler de soy sop olarak KDP’lidir, hepsi devletin desteği sayesinde yüzlerce yurtseveri vurdurmakla uğraşıyorlar. ” (28) 

 KDP, 92 Güney Savaşı’nda olduğu gibi TC ile mutabakatın dışında güçlü Avrupa devletleri ve ABD ile birlikte de hareket etti. Kürt Ulusal Demokratik Hareketinin uluslararası arenada yalnızlaştırılması ve terörist imajıyla anılması için Türkiye’nin kullandığı “terörist” söylemini kullanma da dahil her türlü karşıt faaliyeti yürüttü. “PKK’ye ne kadar saldırırsan o kadar imkan, tasfiye ettiğin oranda iktidarsın, tasfiye ettiğin kadar yaşarsın” mantığıyla hareket eden KDP, PKK’nin geliştirdiği demokratik özgürlükçü ve birlikçi çizgiyi çok net bir şekilde kendisinin tasfiyesi olarak algılamıştır. Kendi çizgisine getirmenin olanaklı olmadığı PKK’yi tasfiye, olmuyorsa sınırlama tarzında bir yaklaşım ile çevrelemeye çalışmıştır. 

 Kuzey ve Güney’in birleşme koşullarının oluştuğu, bölge ve dünya koşullarının Kürt halkı ve bölge halkları lehine bir düzenlemeye elverişli olduğu 90 sonrası süreçte KDP, bunun önünü alabilmek için TC’yi ordusu, istihbaratı vb. kuruluşlarıyla Güney Kürdistan’a yerleştirirken, Kürt Özgürlük Hareketinin Güney Kürdistan’da siyasal veya kültürel kurum açıp demokratik siyasal faaliyet göstermesine şiddetle karşı çıkmıştır. 

 Tarikatçı, aşiretçi ve işbirlikçi yapıyı ayakta tutarak sürekliliğini sağlamaya çalışan KDP, Kürt halkının ulusal, demokratik, kültürel gelişmesinin de önünde ciddi bir engeldir. Bu, Körfez Savaşı sonrası süreç değerlendirildiğinde açık görülür. Halkın örgütlendirilip, siyasallaştırılması, ekonomik, kültürel, sosyal olarak potansiyellerinin harekete geçirilmesi doğrultusunda tek bir adım atılmış değildir.

 Bölgemizin ve ülkemizin bugün yaşadığı zorlanmayı dikkate aldığımızda nedeninin bu yaklaşım olduğunu görürüz. Bölgenin gerici, despotik, sömürge yönetimleri birbirleriyle ve egemenlikleri altındaki Kürtlerle kavgalıdır. Geri, zorba, çağdışı yapılarını sürdürmede birbirleriyle çelişkilerini öne çıkaran bu güçler adeta bölgenin önünü tıkamaktadır. Komşu halklarla yaratılan suni çelişkiler ve Kürt fobisi başta olmak üzere çeşitli fobilerle teslim alınmış Arap-Fars-Türk gerçeği ve bunlar üzerinde yükselen işbirlikçi anti demokratik-despotik çıkar çevreleri; bölgedeki gerici denklemin bileşenlerini oluşturmaktadır, Geleneksel Kürt egemen sınıfının kendini günümüze uyarlamış tipik bir örneği olan KDP ise bu denklemin Kürt ayağını temsil etmektedir.

 Bu güçlerin birbirleriyle ilişkileri her zaman bu denklem temelinde gelişmiştir. Bunu zorlayan her düşünce, girişim, faaliyet tümünü birden ilgilendirmiş, tümünün ortak sorunu olmuştur. Ne birbirine ne yeni bir çıkış için kendine güvenen bu suçlular koalisyonu ve oluşturduğu statükonun yeniden ve yine bu güçler lehine düzenlenmeye çalışılması artık yürütülemediğine de işaret etmektedir. 

 Kürt Özgürlük Hareketi açığa çıkardığı ideolojik, siyasal, örgütsel düzey ile bu denklemin Kürt ayağını kırmıştır. Nasıl ki 19. yy. isyanlarında yenilen Kürt beylerinden boşalan ulusal toplumsal Önderlik misyonunu Nakşibendi tarikatı şeyhleri doldurmuşsa, gelinen nokta itibariyle günümüzde ulusal toplumsal Önderlik misyonunu Kürt Özgürlük Hareketi yürütmektedir. Kendini parti vb. örgütsel yapılarla kamufle etse de KDP’de temsilini bulan ilkel milliyetçi şeyh önderliği dönemi kapanmıştır ve bu haliyle Kürt halkının demokratik özgür geleceğinde yeri yoktur.

 Osmanlı’nın idari, siyasi reformu ile başlayan ve Kurtuluş Savaşı’yla kendini devletleştiren Türk milliyetçiliği; Kürtlerle ilişkilerini inkarcılığa, katliama kadar varan bir çizgi dahilinde kopardı. Bu Türk devletini güçten düşüren, bağımsız politika yürütmesinin ve iç barışı oluşturmasının önünde duran; son 20 yılda dönüştüğü savaş gerçeğiyle Türkiye’ye ciddi ekonomik, askeri, politik kan kaybettiren bir sonuca yol açtı. Artık aşılmasının kaçınılmaz olduğu iç dış tüm çevreler tarafından dile getiriliyor.

 Kürdistan’da Nakşibendi Tarikatı eliyle yürütülen ve çok geri düzeyde bir milliyetçiliği içeren Kürt isyancılığı yenilerek bastırıldı. 20.yy.ın başında Kuzey Batı Kürdistan’da çok sert bir şekilde bastırılması, burada Nakşibendi tarikatını ve Kürt isyancılığını hızla işbirlikçiliğe sürükleyerek, ulusal özden uzaklaştırdı. Nakşibendi şeyhleri hızla ulusal isyancılıktan ulusal inkarcılığa savrularak etkinliklerini milliyetçi duygular değil, geri, dogmatik dini duygular ve feodal İslam kültürü üzerinden tesis etmeye koyuldular. Dolayısıyla hem Kürtlüğün inkarına ortak oldular hem de Kürt halkının geri toplumsal zemin de battıkça batmasına ve aydınlanmasız, çağdaş dünyadan uzak, en ilkel ve ilkesiz sosyal ilişkiler içinde insanlık aleminden uzaklaşmasına çanak tuttular.

 Kürt Özgürlük Hareketinin çıkışı Kürtlerin yok sayıldığı bölge denklemine yönelik en ciddi alternatifi oluşturmuştur. Bu yüzden daha ilk çıktığı günden bu yana artan bir şekilde bu denklemden beslenen çevrelerin saldırılarına maruz kalmıştır. Bunun kendisini en son “Uluslararası Komplo” biçiminde örgütlediği ise artık inkar edilemiyor. Nakşibendi şeyhlerinin KDP’de temsil edilen ilkel milliyetçiliğe dayanan işbirlikçi ve Kürt gücünün pazarlanması temelindeki Kürtçülükleri en büyük darbeyi açıktır ki, Kürt Özgürlük Hareketinden yemiştir.

 En son DYP Hükümeti sırasında geliştirilen Hizbullah örgütü de bu geleneğin bir sonucudur. Nakşiliğin günümüzde kazandığı görünümlerden  biri olarak Hizbullah, Kürt egemenlerinin yabancı egemenlerle işbirliği içinde bölgeye oturtulan denklemi ve bunun içinde kendi statülerini koruma çabalarının bir biçimidir diyebiliriz. Kürdistan’daki Ulusal Demokratik Hareket’e karşı örgütlendirilen bu hareket gücünü bazı Nakşibendi şeyhlerinden, onun koruduğu geri feodal kültürden ve esas olarak da bölge gericiliğinin, Siyonizmin ve emperyalist güçlerin desteklediği KDP’den aldı.  

Kürt halkının yüz yıllardır çözemediği ulusal Önderlik sorununu yürüttüğü büyük mücadele ve gerçekleştirdiği demokratik devrim ile çözüme kavuşturan Kürt Özgürlük Hareketinin her hamlesi geleneksel-geri ideolojiler ve toplumsal zemin üzerinde yükselen tüm güçler açısından dönüşü olmayan bir çöküşü başlatmıştır. Bundan en fazla payını alan açıktır ki hangi görüntü altında olursa olsun feodal, aşiretçi, mezhepçi, geleneksel yapılardır. 1800’lerin ortalarından itibaren Kürdistan’da toplumsal önderliği ele geçiren ve bunu 20 yy.ın son çeyreğine kadar getiren Nakşibendi tarikatı Kürt Özgürlük Hareketinin gelişimiyle birlikte etkinliğini kaybetmeye başlamıştır. Bu yüzden Ulusal Demokratik Harekete karşı dolaylı direkt tüm saldırıların içinde yer almıştır. Özellikle kendisini Güneyde KDP adı altında örgütlendiren feodal aşiretçi-işbirlikçi Nakşi koalisyonu bunun yıllarca öncülüğünü yürütmüştür.ü

 

MİLLİYETÇİLİK VE NAKŞİBENDİLİK

Erdal ERGİN

 Nakşibendiliğin Türk siyasal yaşamında yakaladığı etkinlik düzeyini ifade etmesi itibariyle AKP iktidarının izlediği siyasal çizgiyi değerlendirmek Nakşibendiliğin bölge  siyaseti için ne öngördüğü ve nasıl bir rol oynayabileceğini anlamak açısından önemli bir veridir. Diğer veriyi ise Kürtler adına politika sahnesine sürülen fakat bu iradeden yoksun olan KDP’nin izlediği çizgiye bakarak anlamak  mümkündür.

 Nakşibendiliğin bölge siyasetindeki yerini iki noktadan bakarak tespit edebiliriz. Bunlardan birincisi Türk siyaseti diğeri Kürt siyaset gerçeği bunların izlediği rotalardır. Zira Nakşibendiliğin bölgeye etkisi bu iki halk üzerinden gelişmektedir.

 AKP, Türkiye açısından 1950’lerle başlayan ve teslimiyetle sonuçlanan bir süreci ifade etmektedir ve Cumhuriyet için yeni bir sürecin başlamasıdır. Bu süreç, kendini aşamayan, yenileyemeyen, Türk ve Kürt demokratik güçleriyle vuruşturularak güçten düşürülen cumhuriyetin bir tarikata teslim edilmesiyle karakterize olmaktadır. Bölge ve dünyamızın en hızlı değişimleri yaşadığı bu süreçte Türk siyasal yaşamına bir tarikatın yön veriyor olması bir tezattır ama bir gerçektir. Nedenleri özellikle kendini cumhuriyetten ve onun ilkelerini oluşturan Kemalizm’den sorumlu hissedenlerce iyi sorgulanmayı gerektirmektedir. Bu yapıldığında görülecektir ki, bölge siyasetine artan bir etkinlik içinde giren ve cumhuriyeti teslim alan Nakşibendilik, anti-demokratizmin, şoven milliyetçiliğin, inkar ve imha siyasetinin ürünüdür.

 İster Türk egemen ulusçuluğuna yön veren şoven milliyetçiliğin, ister Kürt egemen ulusçuluğuna yön veren ilkel milliyetçiliğin halklarımıza çözümsüzlük, kan kaybı, çatışma ve dış güçlerin müdahalesine açık kılma dışında kazandıracağı hiçbir şey yoktur. İkisi de birbirine bağlı bu iki halkın Türkiye ayağında politika yapan durumundaki güç bir Nakşibendi koalisyonudur. Geçen süreçte görüldüğü gibi Kürt halkı adına politika yapma iradesini temsil eden Kürt Özgürlük Hareketini ve Önderliğini tasfiye etmek için tüm koşulları zorlamaktadır.

 Bunun nedenleri anlaşıldığında Nakşibendiliğin Ortadoğu siyasetinde oynamak istediği veya oynayabileceği rol de anlaşılacaktır. Zira Kürt sorununa ve onun muhatabına yaklaşım günümüzde her tür siyasal yaklaşım için turnusol kağıdı olma özelliğini korumaktadır.

 Kürt sorununda çözümsüzlükte ısrar etme, bölgeyi çözümsüzlüğe, anti demokratizme ve ortaçağ karanlığına mahkum etmedir. Çatışmaların boğazlaşma düzeyine vardığı, cahilliğin ve dogmatizmin hüküm sürdüğü, bilim ve akıldışılık içinde kendi potansiyellerinin uzağına düşürülmüş, gelişme dinamikleri parçalanmış, içine itildiği gerilik ve çağ dışılık bir uluslar arası müdahaleye gerekçe olabilecek kadar büyük bir Ortadoğu, tüm modern görünümlerine karşın Nakşibendilikte temsilini bulan fakat Ortadoğu’daki tüm gerici egemen güçlerin sahip olduğu çağdışı zihniyetin yaşayabilmesi için zorunludur. Ve bu güçlerin tümü bu noktada bir bütünün parçaları olduklarının bilincinde olarak politika yapmaktadırlar. Tüm çelişkilerine karşın kendi zeminlerini oluşturan zayıf düşürülmüş bölgeyi ayağa kaldırmaya dönük her girişimi birlikte tasfiyeye yönelmeleri bundandır. Kürt Örgütlük Hareketi karşısında hepsinin tüm çelişkilerini bir kenara bırakarak kol kola girmeleri başka türlü izah edilemez.

 Kürdistan boyutunda KDP eliyle etkili olmaya çalışan Nakşibendilik, geçmiş tarihinde de ispatladığı gibi işbirlikçilikten, aşiret kültürünü aşmayan geri bir sosyaliteden ve yine aşiret sınırlarında tükenen bir ulusalcılığın ötesine geçemeyecek, Ulusal Demokratik Hareket’in açığa çıkardığı Kürt gücünü ele geçirmenin, çıkara dönüştürmenin ve pazara sunmanın ötesini bile düşünemeyecektir.

 Ortadoğu ve Türkiye açısından demokratik temelde bir değişim ve yenilenme zorunludur. Bu anlamda bölgemiz ve Türkiye, Kürt Örgütlük Hareketi şahsında güçlü bir zihniyet devrimini yaşamaya, yeni bir ideolojik kimlik ile güçlü bir çıkış yapmaya gebedir.

 Burada gelip kapıya dayanmış olan değişime yön verme iddiasında olan iki güç söz konusudur. Biri tekniği, nicel gücü ve gelenekleriyle ABD’de temsilini bulan erkek egemenlikli emperyalist sistem olurken, diğerini gücünü daha şimdiden ispatlayan ideolojik kimliği ve örgütsel yapısıyla Kürt özgürlük hareketi temsil etmektedir. Bunların arasında Nakşibendilik yoktur ve zaten bir taraf olabilecek vizyona da sahip değildir. Fakat Türkiye bu tarihsel kavşakta daha fazla böylesi bir patinaj durumunda kalamaz. Kendine bir doğrultu belirleyecektir. Sancılı bir süreç de gerektirse bu zorunludur. Nakşibendiliğin oynayacağı rol de burada belirginlik kazanacaktır. İleri bir yaklaşımdan ziyade ABD’nin bölge politikalarına istemeyerek de olsa ortak olacaklarını ve işbirlikçi bir pozisyona gireceklerini beklemek gerçekçidir.

 Dolayısıyla daha şimdiden açığa çıktığı gibi Ortadoğu’nun 21. yy.a sağlıklı giriş yapması için şart olan aydınlanma, demokrasi ve birlik önündeki engellerden biri de Nakşibendi gerçeğidir. Bu yüzden bölgemiz, Türkiye ve Kürdistan’ın özgürleşme süreci, Nakşibendilikle de çok yönlü bir mücadeleyi gerektirmektedir.

 

 

Haham Kucağındaki Nakşibendilik

 1948 yılında kurulan İsrail’in bölge stratejisi birkaç nokta üzerine yükselmektedir. Bunlardan birincisi Tevrat’ın, Tekvin-15/18 bölümünde yer alan tanrı beyanıdır;

 “Nil Irmağı’ndan büyük ırmağa, Fırat Nehri’ne kadar bu diyarı senin zürriyetine verdim”

 Bu coğrafyayı kendine vaadedilmiş topraklar olarak gören İsrail’in çeşitli süreçlerde bunu beyan ettiği dahası bölge stratejisini oluştururken bu noktayı gözettiği biliniyor. 3000 yıllık tarihiyle Yahudi halkının genlerine işleyen bu vaat, İsrail’in bölge siyasetinin belirlenmesinde kodlayıcı bir öğedir. Bunun önünde hali hazırda önemli engeller olduğunu anlamak zor değil. Öncelikle bahsedilen alan Irak, Suriye, Türkiye sınırları içinde büyük bir coğrafyadır. Henüz 10 milyona ulaşmayan nüfusuyla İsrail, bu alan kendisine bağışlansa bile yönetemeyecektir. Ama tarihsel ve tanrısal bir vaattir, vazgeçmek de olmaz. O zaman farklı ve değişik seçenekler ışığında yaklaşılacaktır. Direkt İsrail toprakları haline getirme yerine bu alanları denetleme, yönlendirme, etkinlik sahası haline getirme öne çıkacaktır. Dolayısıyla da bu alan üzerinde hakim olan devletlerle sorunlu, çelişkili-çatışmalı güçlerle ilişki kendiliğinden gündeme gelecektir. Bir taraftan bu devletlerin iradelerini ve bölge üzerindeki hakimiyetlerini zayıflatırken, diğer taraftan bölgede İsrail denetimine hizmet edecek muhalif güçlerle ilişkiler kurulacaktır.

 İsrail’in bölge politikalarını oluştururken gözettiği ikinci husus ise bölgede yabancı bir güç olarak algılanması ve emperyalizmin bir dayatması olarak görülmesi nedeniyle yaşadığı tecrit ve tehdittir. Bir Arap-Müslüman kuşatması altında olan İsrail, bunu kırmak için gerek dünya ile gerek bölgedeki farklı güçler ile sürekli ilişki arayışı içinde olmuştur. Dolayısıyla Kürtlerin gündeme gelmesi kendi mantığı içinde son derece doğaldır. Arap âleminde önemli bir ağırlığı olan Irak ve Suriye gibi iki ciddi gücü uğraştırmada, zayıf düşürmede Kürtler en uygun seçenek olarak ele alınmıştır.

 İsrail ile KDP’nin ilişkileri bu noktada kesişmektedir. İsrail’in daha kurulduğu yıllarda Güney Kürdistan’la ilişkileri başlamıştır. Burada bulunan Kürtleşmiş Yahudiler, İsrail Devleti daha kurulmadan önce bile bir bağlantı vesilesidir. 1950 yılında bu Kürtleşmiş Yahudilerin İsrail’e taşınması sırasında yoğunlaşan Barzani-İsrail ilişkileri ilerleyen süreçte gittikçe daha da gelişmiştir. Özellikle 1963 Şubatında Irak’ta, Martında Suriye’de BAAS partilerinin iktidara gelmesi bir Arap bloğunun oluşması ihtimalini güçlendirdiğinde İsrail Barzani ilişkileri yoğunlaşmıştır.

 Anlaşılacağı gibi İsrail’in Kürtlerle ilişkilenmesi Kürtlerin sorunlarını çözmelerine yardım temelinde değil; yaşadıkları çelişki ve çatışmaları derinleştirme, Irak ve Suriye ile çatışma içinde tutma böylece bu devletleri zayıflatarak kendisi için tehdit olmaktan çıkarma amaçlı gelişmiştir.

 Kendisine çatışma ve çelişki üzerine oluşturulan bölge denkleminde yer verilen, bu denkleme dahil olan dolayısıyla bu denklemin doğasına uygun olarak varlık koşullarını güçlendirmeye çalışan yine tanrısal ve tarihsel bir vaade işlerlik kazandırmak isteyen İsrail ile ilkel milliyetçiliği, işbirlikçi karakteri, geri ve dar ufkuyla bölge denkleminin üzerine kurulduğu Kürt sorununu çözüme götürmekten çok, kendi aşiretsel, yerel çıkarlarını güvenceye kavuşturmaya çalışan; örgütlenmesi, zihniyeti, “kadrosu” buna göre şekillenen KDP’nin yolları açıktır ki kesişecekti. İsrail’in Barzani şeyhleri öncülüğündeki Nakşi koalisyonuyla flörtü bu biçimde başladı. 

1963’te baba Barzani ile ilk resmi teması gerçekleştiren İsrail, bu ilişki için Irak’la Şattül Arap su yolu ve sınır sorunları yaşayan Şah rejiminden izin aldı. Yeni iktidara gelen ve Kürtlere de verdiği sözü tutmayan BAAS rejimine karşı ilkel Kürt isyancılığı sonuna kadar desteklendi. İsrail’de peşmergelerin eğitilmesi, silah ve mühimmat aktarımı, aylık 500 bin dolar tutarında düzenli mali yardım, İsrailli askeri uzmanların Irak hedeflerine karşı KDP adına sabotaj ve suikastlar düzenlemesi ve tabi istihbarat faaliyetleri yürütmesi gündeme geldi. Yoğunlaşan ilişkilerin düzeyini göstermesi açısından 1967 Eylül’ünde baba Barzaninin İsrail ziyareti çarpıcıdır. Çarpıcıdır zira 67 Eylülü İsrail’in zaferiyle sonuçlanan Arap-İsrail savaşının hemen sonrasıdır. Müslüman-Arap aleminin İsrail’in zaferini alkışlamak için yapıldığı düşünülen bu ziyarete yaklaşımı elbette ki hoş olmayacak ve de unutulmayacaktı.

 İki kutuplu dünya gerçeğinde Sovyet bloğuna yaklaşan Irak’ın zorlanmasında önemli bir kaldıraç olduğu için ABD’de bu ilişkilere ses çıkarmadı, bölgedeki müttefikleri İran ve Türkiye’de. Kendi içlerindeki Kürtlerin tahrik edilmemesi güvencesini alan İran ve Türkiye bu ilişki de aracı bile oldular. Örneğin İsrail’in verdiği silah ve mühimmat KDP’ye İran eliyle ulaştırılıyordu. KDP dar çıkarları doğrultusunda bu ilişkiden yararlanmaya çalıştı, bazı kazanımlar da elde etti fakat bu ilişki Kürt halkına kazandırmadı. Irak rejimine karşı Yahudilerle girilen ilişki bölge halklarında Kürtlere anti-patiyi artırmaktan, Arap-Kürt halkları arasındaki önyargıları derinleştirmekten öte bir yarar getirmedi. Yine İsrail’in yakın desteği ve yardımı İran-Irak arasında gerçekleştirilen Cezayir anlaşmasıyla sona erdi. Anlaşma gereği İran sınırlarını kapadı ve KDP’ye her tür desteği keserek teslim olması ve silahlı mücadeleden vazgeçmesi çağrısında bulundu.

 İsrail’le başlayan ABD ve İran’ın da dahil olduğu, Türkiye’nin de şöyle veya böyle içinde yer aldığı bu ilişki sürecinde Sovyet yanlısı görünen Irak BAAS rejimi Kürtler ve İran eliyle bir hayli yıpratıldı, iyi bir gözdağı verildi ve aslında sisteme çekildi. Bundan sonra Irak adım adım emperyalist sisteme yanaştı. İsrail bölgede güçlü istihbarat ve irtibat noktaları oluşturdu. Öyle ki, Nakşi koalisyonu olan KDP içinde en kilit yerlere Kürtleşmiş Yahudiler getirildi. (KDP Gnl. Bşk. Yrd.cısı Sami Abdurrahman, Dohuk kenti sorumlusu Fazıl Miran ve Kerim Sincari en bilinenleridir.) İran, Şattül Arap su meselesini ve sınır sorunlarını belli bir çözüme kavuşturdu. Türkiye ise en büyük kabusu olan Kürtçülüğün kendi topraklarında gelişmemesi ve olası çıkışların engellenmesi için KDP’den aldığı güvencenin keyfini çıkardı. Zira KDP’den etkilenerek kuzeyde de bir çıkış gerçekleştirmek isteyen kimi yapılar ve kişilikler KDP eliyle Türkiye adına tasfiye edildi. En zararlı çıkan ise ne olduğunu anlamayan KDP oldu. Bir araç gibi işi bittikten sonra kenara konuldu. Verilen destek kesilip, mücadeleyi bırakması istenince baba Barzani sayıları 125 bin dolayında bulunan peşmergelerine silah bırakma ve teslim olma talimatı verdi. Bu sayı Kürt isyanlarında ulaşılan en büyük silahlı gücü ifade ediyordu ve çok kısa bir süre içinde dağıtıldı.

 Bu süreç sonunda İsrail’in de yaptığı destek kesildi ama İsrail-KDP ittifakı sürdü. Kürtleri kendi dar çıkarları adına dış güçlere hizmete hazır, vurucu bir güç olarak tutan, pazarlayan KDP’nin tüm Kürtlerin temsilcisi olarak kabul edilmesi ve önderliğinin pekiştirilmesi için İsrail elinden geleni esirgemedi. İsrail’in Ulusal Demokratik Harekete karşı düşmanlığının, bunu Türk ordusuyla birlikte operasyonlara katılma boyutuna vardırmasının yine en son uluslar arası komploda etkin yer almasının nedeni de bu yaklaşımda saklıdır. Bölgeye adeta monte edilen ve bölgede kurulan uğursuz denkleme bağlı kaldığı, kendisine biçilen rolü kabul ettiği oranda desteklenen İsrail açısından KDP’de temsilini bulan Kürtlük varlık ve gelişmesinin güvencelerindendir.

 Ortadoğu bereketli topraklar olarak adlandırılır.  Bu Ortadoğu’nun çok yönlü verimliliğini, üretken ve yaratıcı gerçeğini ifade eder. Dil, düşünce, sanat, mimari, edebiyat, mitoloji, tıp, fizik, geometri gibi günümüze yön veren disiplinler Ortadoğu’nun ürünüdür.

 Dünyamızın bugün geldiği aşama, tümüyle Ortadoğu’nun ürünü değildir fakat ana doğrultuyu kazandıran olgular, kurallar, normlar Ortadoğu mahreçlidir.

 Bu, Ortadoğu’nun yaratıcı, üretken gerçeğini ifade ettiği kadar, toplumsal gelişkinliğini, çeşitliliğini, çelişki ve çatışmalarının keskinliğini de ifade eder.

 Hiç durmaksızın devam eden devingenliğiyle Ortadoğu, 500 yıl öncesine kadar öncülük rolünü üstlenmiştir. Batının 500 yıllık bir öncülük üzerinden hareketle tüm uygarlık tarihini nasıl sahiplendiğini düşünürsek; Ortadoğu’nun binlerce yıla dayanan yaratıcılık, üreticilik yine öncülük gerçeğine rağmen uygarlığa sahiplenememesi, sahiplenme bir yana onun dışına, uzağına itilmesi, dahası onun hedefi haline getirilmesi söz konusudur. Elbette bu çözümlenmek durumundadır.

 

Ortadoğu tarihi esasta insanlığın tarihidir

Bunalımları ve sorunları sadece batı akılcılığı ve rasyonalizmi ile giderilemeyecek insanlığın, yaralarının sarılması, yeniden ayaklandırılması ondan da öte yeniden üretilmesi için Ortadoğu’nun analık rolünü yeniden üstlenmesi, tarihsel birikim ve tecrübesiyle yeni bir uygarlıksal çıkışta tarih sahnesindeki yerini alması gerekmektedir. Buna ihtiyaç vardır. Zira Ortadoğu kaynaklı olmakla birlikte günümüz uygarlığı özüne ve gerçeğine oldukça uzaklaşmıştır. Yabancılaşmanın had safhada olduğunu anlamak için günümüz uygarlığı içinde Ortadoğu’nun yerine bakmak yeterlidir. Alışılageldiği gibi Ortadoğu’nun günümüz uygarlığı içindeki -dışındaki demek daha yerinde olacak- yerini sadece Ortadoğu’nun gerilikleri, tutuculukları, bağnazlıklarıyla açıklamak bir yanılgı olacaktır. Bu batı mahreçli bir yaklaşım olup, yaşanan yabancılaşmayı izah etmeyeceği gibi yanıltıcı da olacaktır.

 Ortadoğu aydınlanması en başta da bu durumu çözümlemek, geri-eski yanları açığa çıkarıp mahkum etmek, yenilenecek yanları devralmak gibi bir misyona sahiptir. Çünkü ne olursa olsun Ortadoğu eğer bir çıkışa öncülük edecekse -ki etmelidir- bunun gücünü yine kendi tarihinden alacaktır. Zira Ortadoğu tarihi esasta da insanlığın tarihidir. İnsanlığın kazanma noktaları da kaybetme noktaları da bu tarihte gizlidir. Yine kendi tarihimizden alacağımız perspektifle günümüzü ve geleceğimizi tanımlayabileceğimiz açıktır.

 

Aşiret, kabile, tarikat ve cemaat gerçeği Ortadoğu'nun en temel gerçeğidir

Ortadoğu tanımlanırken ya da değerlendirilirken onun temel yanlarından biri olan dinler gerçeği, hemen her konunun ele alınışında, her çelişkinin ortaya konuluşunda ana temalardan birini oluşturur. Bunun izinin düşmediği hiç bir alan yoktur. Maddi, manevi yaşamın her yanında izlerini, etkilerini görebiliriz. Batı kaynaklı milliyetçiliği bir türlü içselleştiremeyen Ortadoğu insanı onu da dini bir görünüm altında yaşamaktadır.

 Ortadoğu için aşiret, kabile, tarikat ve cemaat kavramları çok önemli kavramlardır. Bunlar etrafında şekillenen Ortadoğu gerçeğinde söz konusu kavramları çözümlemeden ne siyasal, ne diplomatik, ne ekonomik, ne de askeri bir başarıya ulaşmak imkansızdır. Ulus, millet kavramlarının altında da çok canlı bir biçimde yaşayan bu kavramlar vardır. Günümüzde bile bunların etkisinin ne denli yüksek olduğu dikkate alınırsa, kökenlerinin ne kadar güçlü olduğu hakkında bir fikir edinebiliriz.

 Ümmetçilik biçiminde yayılım gösteren İslamiyet’in çeşitli halklar tarafından kabullenilmesi, bu halkların içinde yaşadıkları sosyal organizasyonların özellikleriyle bağlantılı olmuştur. Sosyal yaşama damgasını vuran organizasyon biçimi ne ise dinin kabulü ve yaşanmasında da o etkili olmuştur. Onun çıkarları, gelenek ve görenekleri, kural ve normları gözetilmiştir. Seçimler bu temelde gerçekleşmiş, din değiştirme çok sık rastlanan bir olgu olmasa da, mezhep ve tarikat değiştirmeler her sosyal organizasyonun çıkarları ve beklentileri temelinde sıkça yaşanmıştır.

 

Güncel politikayı aşiret, kabile, cemaat ve tarikat olguları kodlamaktadır.

Bu gün tarikat, cemaat, kabile ve aşiretlerle ilişkilenmeden hiç bir güç Ortadoğu ülkelerinin herhangi birinde iktidar olamaz. Yine hiçbir güç, bunları dikkate almadan politika yürütemez. Her Ortadoğu ülkesi bir diğer Ortadoğu ülkesiyle ilişkilerini bunlar üzerinden yürütmekte, yine bunlar eliyle zorlamakta ve etki etmeye çalışmaktadır. Tüm modern görünümünün altında güncel politikaları kodlayan aşiret, kabile, cemaat ve tarikat olguları olmaktadır.

 20.yy.ın başında oluşturulan statükosunun parçalandığı bir süreci yaşayan Ortadoğu, yeni bir şekillenme sürecine girmiştir. Bunun yönünün, doğrultusunun, özelliklerinin, karakterinin belirlenmesi olarak da değerlendirebileceğimiz girişimler her güç açısından başlatılmıştır. ABD’nin İngiltere ve İsrail’i de yanına alarak gerçekleştirdiği müdahale de, İsrail-Filistin ve İsrail-Lübnan çatışmaları da, Türkiye’nin mevcut statükoda ve inkâr-imha politikasında diretmesi de, İran Hizbullah-Hamas arası ilişkiler da bu gerçekle bağlantılıdır.

 Şu açıktır ki, bölgenin kazanacağı yeni statüko dünyanın siyasal, sosyal, ekonomik, diplomatik vb. tüm dengelerini belirleyecektir ve dünya yeni süreçte burada gerçekleşen değişimin özelliklerine göre şekillenecektir. Tüm güçler bunun farkındadır ve buna etki etmeye çalışmaktadır. Küresel sermaye güçleri ABD öncülüğünde şimdiye kadar yürütülen politikayı daha geniş bir uzlaşma ve ittifak temelinde sürdürmek istemektedirler. Statükocu bölge güçleri ise Kürtlerin yok sayılmasına dayalı mevcut statükoyu en az değişiklikle sürdürmek için tüm güçlerini ortaya koymaktadırlar. Halk güçleri de, elbette bu sürece demokratikleşme temelinde etki etmek istemektedir. Kıyasıya bir çatışma biçimine gerçekleşen bu sürecin izlerini her yerde sürmek olasıdır.

 Tarihsel ve güncel özellikleri nedeniyle Türkiye, bu gerçeklik içinde özel bir öneme sahiptir. Geçen yy. boyunca Avrupa’nın oluşturduğu statükonun bekçiliğini yapan ve kendisi de buna göre yol alan Türkiye’nin mevcut haliyle artık devam edemeyeceği herkes tarafından dile getirilen bir olgudur. Dünyada yaşanan hızlı değişim süreci, Kürt özgürlük hareketi’nin geliştirdiği demokrasi direnişi, ABD’nin Irak müdahalesiyle yaşanan gelişmeler yine AB süreci Türkiye’de değişimin zorunlu olduğunu göstermektedir. İçeride inkar ve imhaya dayalı anti-demokratik siyaset anlayışı dışarıda dengeleri kollamaya dayanan, şantaj, taviz, jeo-stratejik konumu kullanmaya dayalı olarak yürütülen statükocu politika gerçeği yine bunlar ekseninde şekillenen devlet anlayışı, siyaset yöntemleri, araçları ve siyasetçi tipi iflas etmiştir. Fakat yerine neyin konulacağı konusu henüz netlik kazanmamıştır. Bunu toplumsal bir mutabakatla halk güçlerinin mi yoksa egemen işbirlikçi sınıfların mı belirleyeceği henüz belli değildir ve belirlenmesi de kolay olmayacağa benzemektedir.

 

Kürt İsyanlarında Şeyhler

Erdal Ergin

 Mevlana Halidin geliştirdiği yorumuyla hızlı ve kısa sürede Kürt toplumsal yaşamına giren Nakşibendiliğin, toplumsal olaylarda uzun bir dönem belirleyici olduğunu görürüz. Bu, bir yanıyla dönemin karakteri gereğidir. 19.yy.ın Kürtler açısından önemini hemen herkes kabul eder. Farklı görüşlerin çok az olduğu konulardan biridir. Diğer tartışma noktaları yapısallıklarından dolayı farklı görüşler doğurmuşlardır. Öneminin nedeni ise, anlı şanlı Kürt beyliklerinin tarih sahnesinden çekilmesinde ve Kürt “Yüzyıl Savaşları”nın başlamasından kaynaklanır. Yeni bir dönem anlamına gelen bu savaşlar, isyanlar, modern çağın da başlatıcısı olacaktır. İlk kez çok güçlü olan geleneksel direnç aşılacak, etno-politik direnç belirgin tutunum gerekçesi olacaktır.  

Osmanlı, Kürt beyliklerinin otorite alanlarını daraltmak için harekete geçtiğinde yalnız beylerin konumları değil, yaratılan milli değerler de tehlike ile karşı karşıya geldi. İkili tehlike karşısında ikili direnç, isyan olgusu biçiminde tarih sahnesine çıktı. Geleneksel direnç ile etnik bilinçten kaynaklı duygusal Kürtlük direnci birleşerek, Kürt beylerinin önderliğinde peş peşe isyan hareketleri gelişti. 19.yy. Kürt isyanlarına da bu direnç ve mantık rengini verdi.

 Bu hareketler de duygu düzeyinde milli bilinç olsa da özünde feodal statükoyu korumaya yönelikti. 19.yy. isyanları olarak isimlendirdiğimiz bu hareketleri, önderlikleri ve statükoculuklarından dolayı ayrı bir kategori içinde tutmakta yarar vardır. Çünkü daha sonraki Kürt hareketlerinde nitelik değişecekti. Nitelikle birlikte liderler de değişecekti. Bizi ilgilendiren de bu yönüdür.

 Söz konusu hareketler her ne sebeple olursa olsun ve yine ne biçimde pratikleşirse pratikleşsin yenilgiden kurtulamayacaklardı, öyle de oldu. Yalnız yenilgide değil, anlı şanlı beylikler mantıki sonlarına da geldiler. 19.yy.ın ortalarına geldiğimizde Kürt beylikleri artık tarih sahnesinden çekilmiş oluyordu. Bir kadermiş gibi bir biri peşi sıra yıkıldılar. Her biri kendi konumunu korumak için giriştiği isyanın sonucunda yenildi ve sahneden çekildi. Geriye tartışmalı olan bir miras ve büyük aileler bırakarak çekip gittiler.

 Çekip giderken tartışmalı mirasları ve büyük ailelerinden başka bir şey daha bıraktılar; kaos! Egemen zihniyet ve üstünlük duygularından dolayı bir gün aşılacaklarının hesabını yapmamışlardı. Her şey onların konumuna göre düzenlenmişti. Böyle olunca da çok ciddi bir otorite boşluğu doğdu, toplumsal düzen alt üst oldu. Merkezi otoritesini güçlendirmek isteyen Osmanlı devleti işin üstesinden gelemedi. Görevlendirdiği yetkililer hiç bir varlık gösteremedi. Beylerin baskıcı otoritelerinin ve siyasal düzenin kuşatmasının dışına çıkan Kürt aşiretleri, birer bağımsız hücre gibi kendi başlarına hareket ettiler ve iç çatışmalar, kan davaları yeniden hortladı. Kürt toplumu ciddi bir çıkmaz içindeydi. 19.yy.ın başında olduğu gibi ortasında da bir çıkış yolu için zorlanıyordu. yy.ın başlarında isyanları çözüm olarak ele almıştı. Ortasında ise bir arayış içindeydi. Yeni bir figür yaratmak zorundaydı.

 Bu yeni figür Nakşi öğretinin güç olmuş bir yansıması oldu. Mevlana Halid tarafından Kürt sosyalitesine uyarlanan Nakşibendi öğreti, sorunlar karşısında bir çözüm gücü olarak belirmekteydi. Yaklaşık yarım yüz yıllık süreçte kendisini epey kurumlaştırmıştı. Ciddi bir güç olarak vardı ve artık birincil güç olmak için gerekli koşulları yakalamıştı.

 Yeni güç olarak Nakşibendilik bu kaos ortamında sahneye çıktı. İç çatışmalar ve kan davaları önlenemez boyutlarda idi. Soygunculuk, hırsızlık vb. olaylar her geçen gün artıyordu. Kürtler kendi aralarındaki sorunları hal edemiyorlardı. Dağılan beyliklerden sonra kendi başına kalan her aşiret, gücüne göre bir otorite gibi hareket ediyordu ve başka aşiretlerin reisini dinlemiyorlardı. Aşiret şerefi ve üstünlük duygusu iç barışı engelliyordu. Çünkü herkes kendisini üstün görüyordu. Başkalarını dinlemek onlar için aşağılayıcı bir durumdu. Hal böyle olunca arabuluculuk önemli bir faaliyet oluyordu. Bu işi yürütebilmek için de aşiretlerin kabul edeceği, aşiretler üstü konumda bir kişilik olmak gerekiyordu. Anlaşılacağı gibi bu özellikleri döneme göre ancak din adamları taşıyabilirdi.

 “Din adamları genellikle, sıradan insanlarla Allah arasında duaları ile taraftarlarının kurtulmasını sağlayabilecek, arabulucular olarak görülür. Bu inanış, girişimci ulemaya, önemli bir politik erk sağladı. Gerçekten de dini otoritelerin belirli bir zümresi kayda değer bir dünyevi güç elde etti. Bunlar tasavvufi tarikatların liderleri olan şeyhlerdi.” (23) 

Sahneden çekilen beylerin arkasından çoğunlukla Nakşi olmak üzere şeyhler bir numaralı politik liderler oldular. İçinden çıkılamaz toplumsal sorunları çözebilecek kişiler oldukları daha doğrusu öyle olduğu toplumca düşünülen şeyhler, kerametleri ve girişimcilikleri ile tartışmasız politik liderler oldular. Kendi girişimciliklerinden kaynaklanan güçlerinden çok; toplum içindeki güç kaynakları daha belirgindi. Kendi çabaları kadar, sosyal huzursuzluk da onları öne doğru iteliyordu. Artık şeyhler, beylerin otoritesini kullanacak  ve peygamberin dili ile konuşarak etkinliklerini her geçen gün arttıracaklardı.

 Herkesçe bilindiği gibi, şeyhler Kürtlerin yaşamına yeni girmiyorlardı. Baştan beri dini şahsiyetler olarak hep var oldular. Din işleri ile ilgilendiler, dünya işleri ile ilgilenmediler, ancak şimdi din ve dünya işleri ile ilgilenen politik liderler olarak Kürtlerin yaşamına giriyorlardı, yeni olan buydu, yine önemli olan da buydu. Nakşi öğreti politik liderliği ele alarak gücünü zirveye ulaştırdı. Toplum bundan son derece memnundu. Nakşi tekkeler tüm alanlara yayıldılar. Bazı merkezler giderek öğretinin yoğunlaştığı mekanlar oldu. Buralarda içinde Kürt tarihinde ve manevi öğretide belirleyici olacak isimlerin de bu çok sayıda din adamı yetişti.

 Tartışmasız politik liderler olan Nakşi şeyhleri, nüfuzlarını her yönlü geliştirdiler. Bazı isimler tarikat içinde belirginleşirken, aşiretler üzerinde de etkinliklerini artırıyorlardı. Aşiretler üstü statülerini ustalıkla kullanarak hem maddi, hem manevi güçlerine güç katıyorlardı.

 Liderlik Nakşi şeyhlerine geçtikten bir süre sonra bunlar toplum tarafından kurtarıcı (Mehdi)  olarak görülmeye başlandılar. Manevi düzlemde olduğu kadar maddi alanda da sorunları çözecek, yeni bir düzen yaratabilecek kişiler olarak görülüyorlardı. Kürtler kendilerinden olan bir lider arıyorlardı. Kürtlerin kolektif hafızası beylik sınırları içinde böyle bir olguya iyice alışmıştı. Şimdi ise, bir ihtiyaç olarak kendisini dayatıyordu. Bu ihtiyaç yetenekli ve girişimci şeyhleri daha da öne çıkardı. Bunların en bilineni ve etkilisi Şeyh Ubeydullah oldu.

 Lider olarak öne çıkan şeyhler bir süre sonra kendilerini yeni bir statüko arayışı içinde buldular. Çünkü dağılan statükonun yerine yenisi geçmemişti, tampon mekanizmalarla bir denge tutturulmuştu. Bu uzun ömürlü olamazdı. Kürt milliyetçiliğindeki gelişme de bu ortamı zorlayınca yeni bir isyanlar süreci başladı. Ve bu isyanlar dönemine de Nakşi tarikatının şeyhleri damgasını vurdu. 1880-1925 yılları arasında geçen yaklaşık elli yıllık isyanlar süreci Nakşibendi tarikatının belirleyiciliğiyle geçti.

 1880-1925 yılları arasında ortaya çıkan Kürt isyanlarında biri hariç diğerleri Nakşibendi tarikatı şeyhlerinin liderliğinde pratikleşmişti. Kadiri olan Şeyh Mahmut Berzenci’nin önderlik ettiği isyanı, bir istisna olarak ele alırsak, diğer hareketlerin hepsinde Nakşilerin damgası vardır. İlkel Kürt milliyetçiliği Nakşibendi şeyhlerin katkısıyla gelişme göstermiştir. 

Şeyh Ubeydullah İsyanı ile başlayıp, Şeyh Sait İsyanı ile sonlanan bu süreçte şeyhlerin önderliği bir tesadüf değildi. Bu süreçte laik-aydın milliyetçi liderler de ortaya çıkmıştı. Ama her şeye rağmen şeyhlerin önderliği kaçınılmaz olarak kendini dayatıyordu. Şeyh Ubeydullah İsyanı ile milliyetçilik asıl rengini alacaktı. Bu nedenle Şeyh Ubeydullah, Kürt milliyetçiliğinin babası olarak değerlendirilir. Moderne yakın bir girişimi vardır ama pro-milliyetçilik kategorisine daha uygundur. İsyanın asıl önemi de bu niteliğinden dolayıdır.

 Belirttiğimiz gibi yeni bir statüko arayışı vardır. Bu rolü halk, kurtarıcı olarak gördüğü Nakşi şeyhlerinden beklemektedir. Kendilerini kurtaracak ve yeni bir düzene kavuşturacak ulu kişiler olarak gördükleri şeyhleri bu temelde takip ediyorlardı. Kolektif hafızadaki lider istemi kadar, kendilerini çevreleyen ekonomik ve sosyal koşullar da etkiliydi. Nakşibendi tarikatı öğretisi, örgütsel modeli, ibadeti ve mürşitleri ile bu sorunlara cevap veriyordu. Aranan, özlenen düzeni yaratacaklarına olan inanç güçlüydü. Bu inanç bir toplumsal zaafiyet de olsa tarikat için güçlendirici rol oynuyor, şeyhlere de karizmatik bir hava veriyordu.

 Bu mantık ve hava yaklaşık elli yıl Kürt hareketlerine önderlik etti. İsyanlar tarikatın mantığını almış liderlerce çıkarılıp, yürütüldü. İsyanların sonuçları da bu zihniyetle karşılandı, ancak sonuç değişmedi. Tüm isyanlar aynı akıbete uğradı. Tarikatın bir protesto biçimi olarak da pratikleşmesi önemli bir süreçte belirleyici oldu. Sürecin sonrasında toplum liderliği boş kalsa ve yine el değiştirse de tarikat kendisini siyasal ve sosyal koşullara uyarlayarak sürdürdü ve etkinliğini değişik biçimlerde devam ettirdi.             

  

KÜRDİSTANDA NAKŞİBENDİLİK

 Nakşibendi tarikatı 14.yy.ın son çeyreğinde kurulmuştur. Buhara’da Bahauddin Nakşibend (1318-1389) tarafından kurulan tarikat; görüşlerini 11. yy.da yaşayan Abdulhalik Gondjuwani’ye dayandırmaktadır. Buhara’da kurulan fakat o günden bugüne çeşitli din ve felsefelerden etkilenerek, çeşitli evrimler geçiren Nakşibendilik felsefi olarak tasavvuf kaynaklıdır.

 Nakşibendilik tasavvuf esasları temelinde örgütlendirilmiş bir tarikattır ve genelde tüm tarikatlar gibi bazı temel kurallara sahiptir. Temel yaklaşımı “her insan mutlaka bir mürşide bağlanmalıdır”. Bu mürşid ise tarikat şeyhidir. Bu temel bir kuraldır öyle ki, bunun zorunluluğu “Şeyhi olmayanın kılavuzu şeytandır” biçiminde izah edilmektedir.

 Şeyhin denetiminde, Seyr-u Sülük adı verilen ve üç aşamadan oluşan özel bir eğitimden geçildikten sonra tarikat üyesini Allah’a ulaştırmak, çeşitli tarikatlar gibi Nakşibendiliğin de esaslarını belirler.

 Nakşibendi tarikatı Kürt coğrafyasında 19. yy.ın ortalarına kadar belirgin bir özellik arz etmez. Dikkat çekici bir özelliği yoktur. Kimi yerlerde yaygınlık kazanmıştır fakat etkili olduğu dönem daha sonraki sürece denk düşmektedir. Çıkış itibariyle Kürdi bir karakterinin olup olmadığına ilişkin somut kanıtlar olmamakla birlikte Kürt coğrafyasında gelişmiştir.

 12. yy. sonrası Kürt feodalitesinin gelişme sürecidir ve beylikler halinde kendini örgütleyen büyük aşiretler söz konusudur. Her biri küçük birer devlet biçiminde örgütlenen bu beylikler 18. yy.a doğru Osmanlının daralması ve çöküş sürecine girmesiyle birlikte merkezi idarenin gittikçe artan talepleriyle karşı karşıya kalmışlardır. Bu merkezi otoriteyle aralarındaki ilişkiyi tahrip eden bir rol oynamıştır. Batıda toprak kaybeden ve zayıflayan Osmanlı bunu doğusundan telafi etmeye kalktığında ve bunun için çeşitli uygulamalara yöneldiğinde bunun Kürdistan için önemli sonuçları ortaya çıkmıştır. Eyaletler biçiminde ve federal olarak örgütlenen Osmanlı adım adım merkezi idareye geçmeye başladığında bundan en fazla Kürt beylikleri etkilenmişlerdir. Savaş zamanlarında asker ve belli miktarlarda vergi ödemenin dışında Osmanlı’nın koruması altında yarı bağımsız, iç işlerinde neredeyse tam bağımsız Kürt beylikleri, giderek Osmanlının artan taleplerini karşılayamaz ve toplum üzerindeki etkinliklerini koruyamaz hale gelmişlerdir.

 Beyliklerin artan Osmanlı baskıları karşısında isyanlar sürecini başlattıklarını görürüz. Bu isyanlar zincirinin yenilmesi ve oluşturdukları siyasal-kültürel örgütlenmelerin dağıtılması Kürdistan’da ciddi bir otorite boşluğu ve kaos ortaya çıkarmıştır. Kurumsal otoriteleri yıkılan mirlerden boşalan yeri manevi otoritelerine dayanarak dolduran şeyhler dini-manevi fonksiyonlarının yanında aşiretler arası anlaşmazlık ve çatışmaları çözmek, üretimin istikrarı için göreceli bir huzur ortamı sağlamak, sosyal yaşamı düzenlemek ve egemen devletlerle olan ilişkileri yürütmek gibi önceki süreçte mirlerin yürüttükleri toplumsal fonksiyonları da üstlenmişlerdir. Bu görevleri eksiksiz yerine getiren Nakşibendî şeyhleri dinsel bir kişilikten daha çok politik-askeri kişilikler olarak sivrilmeye başlamışlardır. Şeyhlerin bir iktidar gücü olarak çıkış yapmalarında bu durum belirleyici olmuştur. Bunun dışında İslam aleminde gelişen çeşitli hareketlenmelere dini kişiliklerin önderlik etmesi de etkileyici bir husus olarak değerlendirilebilir. 

19. yy.ın ilk çeyreğinde kapatılan bey ve mir önderlikli isyanlar döneminden sonra yaşanan otorite boşluğunu kendini sürece göre düzenleyen Nakşibendîliğin Halidiye kolu doldurmuştur. Kadirilik de belli bir gelişme yaşamıştır ancak gidişatı belirleyecek olan Nakşibendîliğin Halidiye kolu olmuştur. Ondan sonraki süreçte Kürdistan’daki hemen hemen tüm gelişmelerde karşımıza Halidiye kolu ile yeni bir kimliğe kavuşan Nakşibendilik çıkar.

 

 Nakşibendiliğin Yeni Kimliği; Halidiye

Nakşibendiliğin Halidiye kolu Güney  Kürdistan'da Caf Aşireti mensubu olan Diyaeddin Halid Bağdadi (1778-1826) tarafından kurulmuştur. Süleymaniye'ye yakın olan Baban'a bağlı Karadağ'da dünyaya gelen  Mevlana Halid, çeşitli medreselerde Seyid Abdürrahim Berzenci, Seyit Abdülkerim Berzenci,  Melle Salih Necmar, Şeyh Muhammed Qasım Senandec gibi çeşitli dini alimlerden eğitim aldıktan sonra Hindistan'a giderek eğitim görmüştür. Kısa bir zaman içinde ünlü şeyh Abdullah Dehlevi’den icazet alan Mevlana Halid, aynı zamanda Nakşibendilik, Çistilik, Kadirilik, Suhreverdilik, Kübrevilik gibi tarikatlardan da icazet almıştır.

 Kendisini bu tarikatların hırkasını giydirmeye, tefsir, hadis, tasavvuf okutmaya, bunlardan icazet vermeye yetkili halife ilan eden Mevlana Halit, Süleymaniye’ye geldiğinde Kadiri tarikatının yoğun tepkileriyle karşılaşır. Bunun üzerine Bağdat’a giderek Davut Paşa’ya sığınır. Kendisini kabul eden Davut Paşa Mevlana Halid’e, El-Hassasiye adında bir okul açarak faaliyet yürütmesine imkan sağlar. Bir süre burada faaliyet yürüten Mevlana Halid, Baban paşalarından Mahmut Paşanın çağrısı üzerine yeniden Süleymaniye’ye gelir. Ancak Kadirilerin düşmanlıkları sürdüğü için tekrar Bağdat’a dönmek zorunda kalır. Mevlana Halid’in Süleymaniye’ye gelmesi ancak ünlü Kadiri Şeyhi Nudeyum’un barış çağrısından sonra gerçekleşir. Nudeyum’un pişmanlık bildirmesi ve bunu dönemin güvenilir kişilikleri eliyle gönderdiği bir mektupla ifade etmesi üzerine Süleymaniye’ye gelen Mevlana Halid bir süre sonra Süleymaniye’den ayrılarak davet edildiği Şam’a yerleşir. Mevlana Halid yürüttüğü çalışmalarla ve geliştirdiği ilişkilerle Kadirilik ile Rufailik gibi Arap kökenli Sünni tarikatlara ilgi gösterilen bölgede Nakşibendiliğe kısa sürede büyük bir saygınlık ve etkinlik kazandırır.

 Nakşibendiğilin Mevlana Halid’in kurduğu ve onun adıyla anılan Halidiye Kolu’nun diğer tarikatlardan en temel farkı “Rabıta”dır. Yoğunlaştırma ve konsantrasyon sağlamada çeşitli uzak doğu dinlerinin kullandığı meditasyon yöntemlerini çağrıştıran Rabıta yöntemi, Nakşibendiliğe özgü bir tarikat disiplini olarak, müridin Allah’a ulaşmasında temel yol olarak izah edilmektedir, fakat müridin şeyhe kesin, mutlak ve sürekli bağlılığını sağlamak üzere geliştirilmiş bir kuraldır. Rabıta, tarikatı merkezileştirmede, devamlılığını sağlamada ve etkinliğini artırmada temel bir rol oynamıştır. Örgütsel disiplin ve bağlılık böylesi bir uygulamayla teorik izaha kavuşturulmuş, ideolojik bir boyut kazanmıştır. 

Irak, Suriye, Mısır ve Anadolu’da etkili olan bir tarikat merkezi kuran Mevlana Halid’in Şam’a gitmesi buranın bir Halidiye merkezi haline gelmesine yol açmıştır. Halidiye, 150 yıllık süreçte Kürt Nakşibendi mensuplarının bağlı oldukları en güçlü tarikat haline gelmiştir. O kadar ki Halidiye dışındaki tarikatlara Kürtler arasında ender rastlanır olmuştur. Bunda köken olarak Kürt olan Mevlana Halid’in tarikatı Kürdistan merkezli yaymasının rolü büyüktür.

 

Geleneksel Yapıda Bir Çatlama;

Mevlana Halid

Tarihsel süreçler kişiliklerin oluşumunda önemli bir role sahiptir. Mevlana Halid, 18. yy. son çeyreğinde ve 19. yy.ın ilk çeyreğinde yaşamış Süleymaniye’li bir Kürt’tür ve bu sürecin Kürt tarihindeki yeri belirgindir.

 Mevlana Halid, 19.yy.da Kürdistan'ın en büyük ve en güçlü aşireti olan Caf Aşiretinin bir üyesi olarak Süleymaniye’de dünyaya geldi. Caf Aşireti Baban Beyliğini oluşturan önemli güçlerden biriydi. Aşiret örgütlü yapısı ve askeri yetenekleri nedeniyle Baban beyliği içerisinde oldukça etkiliydi. Beylik ordusunun oluşumunda en büyük katkıyı sunduğu gibi kendine ait silahlı güçlere de sahipti. Bazı araştırmacıların belirttiği gibi “ekmeğini namlusuyla kazanan” bir aşiret durumundaydı.

 Caf aşireti askeri yapılanmasıyla ve savaşkanlığıyla 19.yy. Kürdistan’ında ayrıcalıklı bir pozisyondaydı. Doğal olarak ayrıcalıklı ve güçlü bir aşiretin üyeleri de ayrıcalıklı ve güçlü oluyordu. 1800’lü yıllarda Kürdistan'da sıradan bir ailenin çocuğunun Kürt toplumunda belirgin yada etkili bir kişilik haline gelmesi neredeyse mümkün olmayan bir durumdu. Sıradan bir aşiret üyesinin tarihsel bir sima olması önünde çok sayıda engel bulunuyordu ve bunlar bilinçlice konulmuş engeller değildi. Geleneksel feodal yapının doğal sonucuydu. Çok sıkı kan bağı, sosyal ve siyasal hiyerarşi, kişilerin ululanması Kürt egemen kesimini olmazsa olmaz kabilinde bir güç haline getiriyordu. Bu yüzden her faaliyet bu çevrelerce yürütülüyor, yöneticilik bunların dışına çıkamıyor, düşünce ve din hayatı ya kendilerince ya da uygun gördükleri, kendilerine yakın çevrelerce icra ediliyordu. Sıradan bir Kürt yalnızca hizmet edebilirdi. Böylesi bir durumda sıradan bir aşiret üyesinin halkın temsilini yapabilmesi çok da mümkün değildi.

 Ancak medreselerde bir boşluk bulmak mümkündü. Medreseler önemli tartışma merkezleri durumundaydı. Medreseler dönemin sorunlarını egemenlere alternatif olarak tartıştıkları ve çok yönlü ele aldıkları için düşüncelerini farklı çıkarlara göre şekillendiriyorlardı. Yine ekonomik ve siyasal sorunları günü gününe hissettikleri için daha gerçekçi bir zeminden yola çıkıyorlardı. Dinsel hoşgörü ve medreselerin saygınlığı genelde bazı kişiliklerin bilgi, kişilik ve öğretileri ile öne çıkmasına olanak sağlıyordu ve böylesi kişilikler halk içinde derin bir saygı ile karşılanıyordu. İşte Mevlana Halid’i tarihsel bir kişilik olmaya götüren diğer bir yan da buydu. Mevlana Halid de medreselerde şekillendi ve eğitim sürecinin tamamladıktan sonda “Molla Halid” unvanıyla Süleymaniye’de, Bağdat’ta ve Şam’da dersler vermeye başladı.

 Bu dönem Osmanlı merkezi otoritesiyle Kürt beylikleri arasındaki çelişkilerin çatışmaya dönüştüğü ve bey önderlikli isyanların yaşandığı bir dönemdir. İsyanların bir bir ezilmesiyle Kürt toplumunda ciddi alt-üst oluşlar yaşanacaktı ve Mevlana Halid bu durumdan yararlanmasını bilecekti. Burada önemle vurgulanması gereken nokta; ortaya çıkan bu durumdan o günün koşulları içinde ancak dinsel renklerle yararlanılabileceği, bunun başka bir biçimde mümkün olamayacağıdır.

 Bu gerçekten yola çıkarak Mevlana Halid’in çıkışını, öğretisini ve geliştirdiği Halidiye yorumunu kendi döneminde gelişen diğer dinsel yorumlar ve tarikatlar gibi siyaset ve iktidar perspektifinin uzağında görmek ciddi bir yanılgı olur. Mevlana Halid’in çıkışını, dinsel renklerle mevcut durumdan bir çıkış arayışı olarak ele almak gerekir.

 Dönemi karakterize eden sosyal ve siyasal atmosfer ve bunlara etki eden faktörler çok önemlidir. Kürtlerde dış faktör hep etkili olmuştur. Bu süreçte ise etkili olmanın ötesinde belirleyicidir. Anlı-şanlı Kürt beylikleri uzun bir saltanat döneminin sonuna yaklaşmaktadır; Osmanlı imparatorluğu batı karşısında eskisi gibi güç olmak için uygulamaya koyduğu merkezileşme politikaları gereği Kürt beyliklerinin yetki alanlarını daraltarak, denetim altına almak istemekte; siyaset mekanlarında ve medreselerde buna karşı gelişen çeşitli düşünceler, yoğunca tartışılmaktaydı. Egemen kesim statükoyu nasıl koruyacağını tartışırken, medreseler nasıl daha etkili olacakları üzerinde yoğunlaşıyorlardı.

 Kürtlerin kültürel ve entelektüel yaşamları uzun süren fiili bağımsızlık döneminde önemli gelişmeler göstermişti. Fikir ve edebiyat saray duvarlarının ötesinde medrese merkezli dev adımlar atmıştı. Örneğin Êhmedê Xanî’nin ünlü eseri Mem û Zin yaygın deyimle başucu kitabı gibiydi. Mollalar ezberleriyle esere akışkanlık kazandırıyorlardı. Egemen kesimler Xanî’yi çok esas almasalar da, halk arasında büyük kabul görüyordu. Yaratılan moral değerler, baskılar karşısında güçlü motivasyon kaynakları durumundaydı ve ortak değerlerin korunması bir görev olarak ortaya çıkıyordu. Mevlana Halid de, dönemindeki tüm medrese öğrencileri gibi bunları günü gününe yaşıyordu.

 Mevlana Halid, Ê. Xanî’nin ölümünden 72 yıl sonra dünyaya gelmişti. Düşüncelerinin olgunlaştığı süreci dikkate alırsak; araya aşağı-yukarı yüz yıllık bir süre girmektedir. Ê. Xanî’nin yaşadığı süreç, Kürt beylerinin güçlerinin zirvesine çıktıkları, çevrelerinde gelişecek tehlikeleri göremeyecek kadar kendilerinden emin oldukları bir dönemdir. Xanî’de zaten bu duruma dikkat çeker, tehlikeyi işaret eder. İşlerin böyle süremeyeceğini, birlik olunup merkezi bir krallık kurulmasını ister. Kürt beyleri bu durumu ciddiye bile almazlar. Xani’nin görüşlerinin güçlü mekanı olan medreselerde yetişen Mevlana Halid, A. Xanî’nin tarihsel olarak doğrulandığı, Kürt beyliklerinin son günlerini yaşadığı bu dönemde ortaya çıkar. 

Mevlana Halid, ilk Kürt isyanı olan Babanzade Abdurrahman Paşa İsyanı’na yakından tanık olur. İsyanın merkezi olan Süleymaniye’de bulunmaktadır ve isyanın bastırılmasını yakından gözlemler. Sonrasında süreklileşecek olan isyanlara da tanık olur, isyan sonrası ortaya çıkan durumları da görür. Tüm bu gelişmelerden önemli oranda etkilenecektir. Giderek kendisini ve Kürt toplumunu çevreleyen koşullara özgü bir öğreti yaratmaya yönelir. İster bir öğretinin yeni bir yorumu veya uyarlaması olsun, ister yeni bir öğreti olsun, sonuçta özgün olacak ve karakterini şekillendiği koşullardan alacaktır. Çünkü bir buhran döneminde şekillenmektedir. Bu nedenledir ki hem buhranı aşan, hem de yeni bir noktaya doğru ilerleyen özelliğiyle bir nevi yeni bir ideolojik kimlik özelliği taşır.

 Mevlana Halid, bu yeni çıkışın karizmatik lideri olarak etkili bir rol oynamıştır. Belirtilen sosyal ve siyasal koşullara uygunluk göstermesi için Nakşibendi öğretisi yeni bir yoruma kavuşturulmalıydı. İşte Mevlana Halid’e tarihsel kişilik sıfatını kazandıran da bu oldu. Kürt toplumuna çok rahat oturacak biçimde Nakşibendiliğe yeni bir yorum getirdi. Bu “Halidiye kolu” olarak tarihe geçti. Çok öncesinde Kürdistan’a girmiş ve yaygınlık kazanmış olan Kadiri Tarikatı, yeni öğreti karşısında çok kısa bir sürede geriledi. Elbette ki bu gerileme sessiz sedasız, kansız, kavgasız olmadı.

 

Mevlana Halid, Nakşi öğretiyi Hindistan’dan alarak 1811 yılında Kürdistan’a getirdi. Yeni öğreti Süleymaniye başta olmak üzere yoğun bir muhalefetle karşılaştı. Bu çatışmaları genişçe ele almak yerine o dönem muhaliflerin Nakşilik için ileri sürdükleri görüşleri ele almak hem muhalefetin nedenini hem de yeni öğretinin bir fotoğrafını verecektir.

 “Kürtler basit ve saf adamlardır; şimdi Nakşibendi zaviyelerini büyük bağışlarla beslemeye başlayacaklar, din işlerinde olduğu gibi dünya işlerinde de büyük güçlükler doğacaktır. Bu Nakşibendi şeyhlerinin çocukları, babalarının zenginliği sayesinde, büyük bir rahatlık ve lüks içinde yetişeceklerdir. Gururlu ve kendinden emin bir insan kuşağı yaratacaklar, bu kuşak atalarının ilkelerini ve yalın hayatı unutacaktır. Din işleri ikinci plana atılacaktır; dünya işlerine de burunlarını sokmaya itilecekler ve şeyh unvanlarıyla iktidarı ele geçirme özlemi içine gireceklerdir. Basit tabaka üstündeki nüfuzlarını kötüye kullanarak, onları gerçek dinden saptıracaklar ve onları yalnızca korku ve yalnızca kendilerine boyun eğme içinde tutmayı düşüneceklerdir. Bencil planları hükümetin hoşuna gitmeyecek Kürdistan’a aralıksız olarak askeri birliklerin gelmesine yol açacak, ortalıkta ne dirlik ne düzenlik kalacaktır.” (11)

 

Mevlana Halid’in rakiplerinin o günün koşulları itibariyle görüşlerinin bir kısmı doğrudur. Yeni öğretinin ne gibi sonuçlara yol açabileceğini biraz kestirmekte, kendi sonlarının da geldiğini fark etmektedirler. Bu nedenle saldırılarını aşırıya vardırır, hatta öldürmeyi bile düşünürler. Bu nedenle Mevlana Halid, Kürdistan’ı terk eder. Saldırganlık ne kadar şiddetli olursa olsun Nakşi öğretisinin yayılmasını engelleyemez. Çünkü yeni koşullara göre uyarlanmış ve sosyal zemine çok iyi oturmuştur. İlerleyişini kimse durduracak durumda değildir.

 Mevlana Halid kısa bir süre içinde yarısı Kürt olmak üzere çok sayıda halife görevlendirir. Bir çok Kadiri şeyhi ve halifesi Nakşi öğretiyi benimser. Torunları daha sonra isyan lideri olacak bazı halifeleri Mevlana Halid bizzat kendisi görevlendirir. Görevlendirmelerde kişisel yetkinlik dikkate alındığı kadar üyesi olduğu aşiret de dikkate alınır. Aşiretler üstü konumları olanlar olduğu gibi aşiretli olanlar da vardır. Zamanla bunlardan bazıları aşiretler üstü bir konum elde edip, önemli bir ekonomik ve siyasal güç haline geleceklerdir.

 Nakşi öğretinin daha sağlıklı oturması için bu noktalara dikkat edilmiştir ve öğretinin yeniden yorumlanmasında da sosyal ve siyasal gerçeklik belirleyici olmuştur. Yani özgün bir yorumdur. Kürtler aşiretler biçiminde örgütlenmişlerdir ve her aşiret kendi içinde mistik bir yaşam biçimini benimsemiştir. Bir tür “mistik hücreler” gibi toplumun bünyesini sarmışlardır.

 

Mistik Hücreler

“Mistik hücreler” kavramının izahı hem Kürtler de sosyal yapılanmanın açıklanması hem de tarikat öğretisinin özgün ilerleyişi ve uygunluğunun ifadesi için önemlidir. Bu kavramı B. Nikitin’den ödünç alıyoruz. Onun yüklediği anlamı ele alarak konuya açıklık getirmek daha doğru olacaktır.

 “Kürt dervişçiliği aşiret planında örgütlenmiştir. Gerçek öğretiyi elinin altında tutan ve çevresi çömezlerle sarılmış olan şeyh, o öğretiyi kendi evinde öğretmekte, yorumlamaktadır. Müritlerin en iyileri ileride aşiretler nezdinde temsilci (halife) olacaklardır. Böylece Kürdistan, bir uçtan bir uca aşiretlerin coğrafya durumuna uygun bir biçimde bir ‘mistik hücreler’ ağıyla kaplanmıştır.”

(12. Bazil Nikitin)

 Bu hücreler ve içindeki dinsel şahsiyetler, toplum içinde büyük bir saygı ve itibar görmüş; sosyal hiyerarşide beyler ve aşiret reislerinden sonraki sırayı sürekli korumuşlardır. Bu kendi yeteneklerinden çok dinsel öğretinin Kürtler üzerindeki etkisinden kaynaklanmıştır. Devlet otoritesini temsil eden beylerden sonra sırayı şeyhlerin alması onları dünyevi işlerden ayırarak ele almak oluyordu. Ancak sonrasında şeyhler dünyevi işleri de ele geçireceklerdi. Artık toplumsal rollerinden öte bireysel yetenekleri de belirleyici olacaktı ve politik liderler durumuna geleceklerdi.

 Toplumsal statüleri aşiretler üstü bir konumu ifade eden bu dinsel şahsiyetler, Mevlana Halid’in icazetiyle çok kısa bir sürede Nakşi öğretiyi yaymaya koyuldular. Halifeler, coğrafi ve toplumsal yapılara göre seçilip görevlendirildi. Öğreti yaygınlaştırılırken aşiretlerin özgünlükleri hassasiyetle ele alındı. Ortama iyice uyarlanmak için çabalar artırıldı. Aşiretlerin yaşam biçimine, törelerine, düşünce biçimine iyice uyarlanmış mistik anlayışlar rahatlıkla kabul görüyordu ve her aşiret kendi içinde dinsel bir organizma olarak hareket ediyordu. Bir hücre olarak da ele alınsa, kendine özgü yönlerini muhafaza ediyordu.  

Nakşi öğreti tüm aşiretlere aynı biçimde yansıtılmadı. Zaten böyle yapılsaydı Nakşi öğreti yaygınlık kazanamazdı. Örneğin aşiretler kendisi ile rakibini bir düzeyde tutacak her hangi bir anlayışı şiddetle dışına atar, Aşiretin şeref duygusunu güçlendiren yeni bir öğretiye ise kucak açar. İçe kapalı sosyal organizasyonlarda üstünlük olarak algılanan ama özünde bir savunma duygusu olan bu gibi noktalar Nakşi mürşitlerce iyi görüldü ve değerlendirildi.

 

Rabıtanın sihirli gücü

Üstünlük ve şeref duygusunu güçlendirecek biçimde uyarlanan Nakşi öğreti ya da Halidiye kolu beklenmedik biçimde sosyal zemin buldu. Yeni bir silahı eline geçiren Kürt egemenleri, reisler, öğretinin direnişçi yönünü kendilerine göre düzenlemekten de geri durmadılar. Geleneksel aşiret direnci Nakşiliğin getirdiği yeni direnç biçimiyle bütünleşti ve daha sonra göreceğimiz gibi bir direniş biçimi olarak Kürt isyanlarına yansıdı.

 Üstünlük duygusu, başka bir söylemle grup karizması nedeniyle kendisini dünyanın merkezi olarak kabul edecek olan Mistik Hücreler birbirlerini tamamlayan ve etkileyen değil, birbirinden bağımsız, rakibini etkisiz kılmak isteyen, özerk organizasyonlar olarak hareket ediyorlardı. Nakşi öğreti bu hücrelere uygunluk gösterirken, güçlü olan bu duyguyu hesapladı. İç çatışmalarda engelleyici değil, güçlendirici oldu. Bu nedenledir ki her bölgenin kendine has bazı yorumları gelişti. Nakşibendi öğreti neredeyse birbirinden bağımsız öğretiler görüntüsü veriyordu. 

Nakşi öğretinin çıkarından çok, öğretiyi kendisine uyarlamış olan sosyal organizasyonun (aşiret, kabile) çıkarı belirleyici olmaktaydı. Burada öğretinin daraltılarak geleneksel yapıyla bütünleştirilmesi söz konusuydu. Aynı öğretinin birbirinden bağımsız birçok yorumu yerel otoritelere göre biçimlendiriliyordu. Öğreti bir nevi parçalanma ile karşı karşıyaydı. Tarikatın mürşidi Mevlana Halid’in tarihsel rolü de bu noktada ortaya çıktı. Bu koşulları çok iyi biliyordu, kendisi de bir aşiret üyesiydi ve zaten söz konusu atmosfer içinde şekillenmişti. Tarikatın uyarlanmadan yayılmasının yaratacağı sonuçları görüyordu. Kürt toplumunun koşullarına uyarlamada ise oldukça başarılıydı. Aksi durumda parçalara bölünmüş toplum, tarikatı da bölecekti. Bu yüzden kendisini tüm mürit ve halifelerin mürşidi olarak ilan etti.

 Her mürit onun adını anacak, zikir ederken onun yüzünü görecekti. Rabıta olarak da isimlendirilen bu ibadet biçimi, içinde çeşitli etkilenmeler taşısa da, dönemin sosyal ve siyasal koşulları gözetilerek belirginleştirildi. 

“Tarikatta Rabıta, müridin Allah’ta fani olmuş bulunan şeyhinin şeklini hayalinde sürekli canlandırmasıyla onun ruhaniyetinden yardım istemesi demektir. Bu da müridin edeplenmesi ve tıpkı şeyhinin yanında bulunuyormuş gibi gıyabında da ondan feyz alabilmesi için lüzumludur. Çünkü mürid, şeyhinin şeklini hayalinde canlandırmakla ancak huzur bulur, nurlanır ve bu sayede çirkin davranışlarda bulunmaktan sakınır” (13)

 “Rabıta, Arapça ‘rabt’ kökünden türetilmiş bir kelimedir. Bitiştirmek, birleştirmek, bağlamak anlamına gelmektedir. Tasavvuftaki anlamı ise; Müridin kendini mürşidi ile yüz yüze gelmiş sayıp, ondan feyz aldığını (ondan metafizik anlamda güç aldığını ya da nurlandığını) zihninde canlandırması demektir.”(14)

 “Son yüz elli yıldır Rabıta’nın bu tarikata yerleşmesiyle bu tarikat yepyeni bir kimlik kazanmış, prensipleri esaslı bir şekilde belirlenmiş ve Rabıta bir köşe taşı gibi tüm prensiplerin ortasına yerleşmiştir” (15)

 Yoğunlaştırma ve konsantrasyon sağlama esası üzerine kurulu olan ve bu haliyle uzak doğu dinlerine özgü meditasyon yöntemlerini çağrıştıran Rabıta yöntemi, Halidiye Kolunun temel bir tarikat disiplini olarak oturtuldu. “Müridin Allah’a ulaşmasında temel yol” olarak izah edilen Rabıta, müridin şeyhe kesin, mutlak ve sürekli bağlılığını öngörür ve esasta da bunu sağlamak üzere geliştirilmiştir. Bu tarikatı merkezileştirmede, devamlılığını sağlamada ve etkinliğini artırmada temel bir rol oynamıştır. Örgütsel disiplin ve bağlılık böylesi bir uygulamayla teorik izaha kavuşturulmuş, ideolojik bir boyut kazanmıştır.

Kendisini herkesten üstün gören her aşiret veya beylik kendi şeyhini de herkesten üstün tutacak, diğer mürşitlere itibar edilmeyecekti. Yine grup karizması, üstünlük ve şeref duygusundan dolayı her organizasyonun kendisine uyarladığı bir çok öğreti olacaktı. Buna yol vermemek için Rabıta adıyla her müridin Mevlana Halid’e bağlı olmasını öngören merkezi bir örgütsel işlerlik oluşturuldu. Halidiye kolunun önemli başarılarından biri de bu oldu.

 

Kürtlük Rüzgarında Nakşibendi Yelkeni;

Tarikatların kökeni çok eskilere ve güçlü sosyal ve tarihsel zeminlere dayanır. Bir anlayış ve yaşam  biçimi olarak kendisini sürekli kılmaya çalışır ama her zaman bir sistem olarak varlık gösteremeyebilirler. Anlayışın gelişimi ile tarikatlar da kendisini örgütler. Kürtlerin tarihlerinde böylesi tarikatları görmek mümkündür. Ama ilk defa derli toplu olarak kendisini örgütleyen ve günümüze taşıyan Kadiri Tarikatıdır. 15. yy.dan sonra yaygınlaşma imkanı bulmuş ve Kürtlerin en büyük tarikatı haline gelmiştir. Liderliğini 19.yy.ın ilk yarısına kadar da ciddi bir engelle karşılaşmadan sürdüren Kadiri Tarikatı, ciddi bir muhalefet ve alternatif ile karşılaşmadığı için de süreç içinde kendisini yenileme ihtiyacı duymayarak, muhafazakarlaşmış, dogmatizmi derinleştirmiştir. Kendisini çevreleyen sosyal ve siyasal koşulları iyi okuma kabiliyetini kaybetmiştir. Tüm bunlar direncinin zayıfladığı, aşılmasının kolay olacağı anlamına geliyordu. Tabi bunlar kendisinden kaynaklı koşullardı ve tek başına yeterli değildi. Farklı dinamiklerin harekete geçmesi gerekiyordu ki; toplumsal sıkışıklığa çözüm olabilecek yeni bir güç veya tarikat Kadiriliği geriye doğru itebilsin.

 Kadiri öğretiyi geriletecek olan Nakşi öğretinin Halidiye kolu, 1811 yılında Kürdistan’a girdi. Buna öylesine bir giriş demek yetersiz olur. Halidiye kolu devrim havasında ilerledi. Dönemin sosyal sorunlarından dolayı bir kurtarıcı gibi karşılandı ve Kadirilerin büyük çoğunluğu yeni öğretiyi hızla benimseyip bütünleşti. Karşı faaliyetler yoğunca yapılsa da, bu fazla bir şeyi değiştirmedi. Kadirilik sonunda teslim bayrağını çekmek zorunda kaldı.

 Tüm bunları sadece Nakşi öğretinin örgütlülüğüne bağlamak yetersiz olacaktır. Nakşi öğretinin Kürtlere uyarlanmasının büyük etkisi vardır ama sosyal ve tarihsel nedenler çok daha belirgindir. Yeni öğretinin asıl gücü de bu ortamı iyi okuyabilme kabiliyeti göstermesindedir.

 Nakşibendi öğretinin Kürdistan’a girdiği 19. yy. Kürtler için önemli bir tarihsel dönemeç anlamındadır. İslamiyet’in kabulünden sonraki en etkili değişim süreci bu döneme rastlar. Kürt feodalitesinin mantıki sonucuna ulaştığı, Kürt direncinin politik bir karakter kazandığı modern tarihin başlangıcıdır. Değişimi iç dinamiklerden çok, dış dinamikler dayatmıştır. İç dinamikler bir yönüyle mevcut statükoyu dış dinamiklere karşı korumak için direnmişlerdir. Bu direnişler 19. yy. Kürt isyanları olarak adlandırılır. Dış faktörler daha çok belirleyici olmaktadır. İç faktörler biraz da onlara göre hareket etmeye çalışır. Bu dönemin en etkili güçleri ise İran ve Osmanlı devletleridir.

 Kürtler bu iki güç arasında bir nevi tampon rolünü oynuyor ve pozisyonlarını bunlara göre alıyorlardı. Osmanlı’nın gerileme süreci çok öncesinden başlasa da 19.yy.a gelindiğinde belirgin olarak kötüye gitmekteydi. Batı karşısında güç yitiren Osmanlı, klasik tarzda bir yönetimle işi düzeltemeyeceğini çok öncesinden fark etmiş ve ıslahat programlarını başlatmıştı. Bir uygarlık tartışmasına kadar varacak görüş alış-verişlerinin sonucunda başta ordu olmak üzere çeşitli yeniliklere gitmişti.

 Güç ve otorite kaybeden Osmanlı çok geniş olan imparatorluk üzerinde hakimiyetini de yitirmişti. Birçok yerde yerel otoriteler ve uç beylikleri merkezi tanımaz olmuşlardı. Özel bir statü ile Osmanlıya bağlı olan Kürt beyleri bağımsız bir devlet kurabilecek güçteydi. Kendisini iyiden iyiye tehdit altında gören Osmanlı merkezi yönetimi, yerel beylikleri denetlemeyi hayati bir görev olarak önüne koydu. Kürt beyliklerine yönelim de bu anlayış çerçevesinde gerçekleşti. Osmanlı’nın güç kaybetmesinden cesaretlenen Kürt beylikleri, hakimiyet alanlarını genişletmeye giriştiler. Vergi ve asker vermeyi reddettiler. Kendi içlerinde oluşturdukları yönetsel sistemi daha da geliştirdiler. Kürt beyliklerinin bu dönemde özel ordular kurdukları biliniyor. Hatta silah atölyeleri açılmıştı ve birçok bey kendi adına hutbe okutuyordu.

 Kürt beyliklerinin fiilen bağımsız yaşadıkları sürecin sonuna gelindiğinde Kürtlük adına hiç de küçümsenmeyecek ortak değerler yaratılmıştı. Kürdi değerler olarak da isimlendirebileceğimiz bu kültürel yaratımlar aşiret olgusunu aşar bir düzeyde, milli yönleri belirgin kazanımlardı. Kürtler bu değerleri uzun bir zamanda, zorluklar içinde yaratmışlardı ve yeni kuşaklar bu maya ile yoğrulmuşlardı.

 Tüm bunlar Osmanlı’nın merkezileşme planları karşısında tehlike altına girmişti ve bunların korunması gerekiyordu. Bunun için birleştirici fonksiyonlara ihtiyaç vardı. Milli bilinç, bu ihtiyacın bir yönünü oluşturacaktı ama yeterli olmayacak diğer yönünü de aşiret, kabile, tarikat, mezhep gibi binyıllardır sürdürülen yaşam formları dolduracaktı. Nakşi öğretinin bu pozisyondan çok iyi yararlandığını hemen belirtmeliyiz.

 Merkezileşmenin getireceği olumsuzluk daha farklı bir deyimle mevcut statükonun yitirileceği endişesi kendisini hissettirdikçe Kürt aşiretleri arasındaki ayrım noktaları azaldı, kenetlenme belirginleşti. Bu yakınlaşmada tutkal rolünü en iyi oynayacak olan öğreti, sonucu belirlemede etkili olacak ve gücünü de buradan alacaktı.

 Kürt beyliklerinin nefes boruları giderek daraltılıyordu. İlk isyan, 1806 yılında Süleymaniye’de Babanzade Abdurrahman Paşa tarafından başlatıldı. İlk isyan olması yanında, mekanı da önemlidir. İsyanın başladığı yıldan beş yıl sonra Nakşi öğreti Kürdistan’a girdi. İsyanın çıkış yeri olan Süleymaniye, yeni tarikatın da ilk merkezi oldu. Ve tarikatın mürşidi Mevlana Halid, Süleymaniye’li bir Kürt’tü. Şüphesiz ki tüm bunlar bazı tesadüflerin sonucu değildi; isyanları yaratan nedenlerle Nakşi öğretinin gelişimi arasında doğrudan bir ilişki vardı. İsyanlara güç veren milli bilinç ile Nakşi öğreti arasında kopmaz bağlar oluşacak ve bunlar tamamen iç içe gelişecekti.

 Bu gerçeklerden yola çıkarsak, Nakşi öğretinin Halidiye kolunun saf, mistik bir arayış olmadığını görürüz. Tarikatın hızla gelişiminin sırrı da buradadır. Çünkü dönem ağır baskı ve milli hareketlerin güçlendiği bir dönemdir. Tarikat ise bunlara günün koşulları içinde en makul cevapları vermektedir. Bir yönüyle Nakşiliğin Kürtçe yorumudur. Zaten Kürtlerde milliyetçilik ile tarikatlar iç içe geçerek ilerlemektedir. Yan yana, kol kola da değil, birbirine geçişerek gelişim göstermektedirler. Böyle olunca da ikisini ayrıştırmak, ayrı ayrı ele almak mümkün olmamaktadır.

 Nakşibendi tarikatı önemli sosyal ve siyasal sorunlara cevap verdiği için kabullenilmesi ve yayılması çok kolay ve hızlı oldu. Tarikat Kürt halkının ruhuna, geleneklerine ve törelerine de hitap etmekteydi. Dini duygulara hitap ettiği kadar milli duygulara da hitap etmekteydi. Kutsal söylemleri kullandığı gibi otorite boşluğunu dolduracak siyasal söylemleri de kullanıyordu. Daha genel bir deyimle dönemin sorunlarını çok iyi tespit etmişti ve halkın gözüne, kulağına, yüreğine hitap ediyordu. Örgütlenme biçimindeki pratikliğe, mürşitlerin çabaları da eklenince hızla yayılması önünde ciddi bir engel kalmıyordu.

 Nakşi öğretinin hızla yaygınlaşmasına etkide bulunan diğer bir faktör de, Hıristiyan misyonerlerin Kürdistan’da faaliyetlere başlaması ve kısa sürede yaygınlaşmasıdır. Uzun yıllar Kürtlerle iç içe kardeşçe yaşamış olan gayri Müslim halklar misyonerlerce örgütlendiler. Daha önce fark edilemeyen bu kesim birden bire emperyalist güçlerce fark edildiler ve her türlü destek sunulmaya başlandı.  Böylece Kürtlerle iç içe yaşayan bir kesim kısa sürede örgütlü ve silahlı bir güç haline geldi.

 “Müslümanlar arasında Hıristiyanların geleneksel İslami düzeni yok etmeyi planladıkları görüşünün yaygınlık kazanması ile daha da güçlendi. Bütün bunlar, sonunda, Kürtlerde İslam bilincinin yükselmesine ve dini liderlerin arkasında birleşmesine yol açtı. Nakşibendî şeyhlere dinsel kurullara bağlı ve İslam’a uygun olmayan geleneksel dinsel uygulamalara kesinlikle karşı olmaları nedeniyle, Kürdistan’daki öteki önemli tarikat olan Kadirilerden daha militan, Hıristiyanlara tanınan ayrıcalıklara karşı daha katı tavırlıydılar” (16)

 Uyarladıkları öğretileri ve karizmatik mürşitleri ile Nakşiler, farklarını daha iyi ortaya koyma imkanına sahiptiler. Gayri Müslimler karşısında sert tavırlarla kendilerini ispata yöneldiler.

 Sonuçta Nakşi öğretinin Halidiye kolu, Kürt sosyalitesine uygunluk gösterdi, dönemin sorunlarına cevap oldu. Bir yönü ile toplumun bünyesinden çıkıyordu. Bunun sonucunda da hızla benimsendi ve hızla yayıldı. Bu durum ilerleyen süreçte Kürtlerin sosyal, siyasal, kültürel yaşamını çok fazla etkileyecekti.  

Mevlana Halid, çatışmalarla dolu Kürt toplumundaki otorite boşluğunu iyi yakalamış, bütünleştirici bir rol oynamıştır. Kendisine bağlı 118 halifesi bulunan Mevlana Halid, halifelerini diğer tarikatlarda pek rastlanmayan bir biçimde merkezi ve otoriter bir şekilde yönetti ve kısa sürede Irak, Filistin, Hicaz, Anadolu, Kürdistan temel olmak üzere tüm İslam coğrafyasında Nakşibendiliğe büyük yaygınlık kazandırdı.

 Çok hızlı bir şekilde yaygınlık kazanması ile dikkat çeken Nakşibendiliğin Halidiyye kolunun başarısında politik ve örgütsel yapılanmasının da rolü büyüktür. Çok sıkı, neredeyse askeri bir disiplin ve emir talimat düzeni içinde işleyen tarikatın toplumsal önderliğe soyunma amacıyla yapılandırıldığını, diğer tarikatlardan bir de bu yanıyla ayrıldığını unutmamak gerekir.

 “Mevlana Halit’in, Halidiyye yolunu Kürdistan’da tek merkez haline getirmesi kimilerince ‘Tarikat devrimi’ olarak nitelenir. İki nedenden dolayı böyle bir değerlendirmeye gidilmiştir. Bir, Kadiriler genelde Kürt beylerinin (Mir veya Mirê Miran) egemenliği altında ve ona bağlıydılar. Medreseleri ve geçimleri Mir’lerin sayesinde gerçekleşirdi. Ayrıca Kadiriler, sadece tekke/zaviye türü şeylere sahiptiler. Mürit ve dervişleri de pek alim sayılmazdı hatta çoğu medrese mezunu bile değildi. Köylerde yaygın olmayan Kadiriler, şehirlerde aristokrat aile ve Seyyidlerin gölgesinde kalıyordu. Dolayısıyla Kürt beylerinin siyasi/ekonomik rollerinin gerilemesi aynı zamanda Kadirilik tarikatının da gerilemesi olmuştur.

İki, Nakşibendilik, beylerin gerileme döneminde ortaya çıkmış dolayısıyla onların gölgesinden kurtulmayı başarmıştır. Ayrıca tekke ve medreseleri birleştirerek kendi öz gelir kaynaklarına dayanmaya, halktan bir şey almamaya çalışmış ve bunu başarmıştır. Medrese mezunlarını da seçkin alim yapan Nakşibendilik, Kadirilerin halkın nazarında aşağılanan dervişlik imajını da silmiştir. Öyle ki başlangıçta Nakşibendilik kolunun Kürdistan’daki yayılmasına çok sert tepki gösterip, çeşitli engellemelere başvuran Kadiriler arasındaki önemli şeyhler 30-40 yıllık bir zaman zarfında Nakşi yolunu seçmişlerdir.”(17)

 Kendini modern bir hareket gibi örgütleyen, bağımsız hareket eden, seçkin ve nitelikli kadrolara dayanan, kendini tekkelere kapatıp ahret işlerine dalma yerine, iddialı bir biçimde toplumsal-siyasal önderliğe soyunan ve tekke-medrese-zaviye gibi kurumları birer örgütlenme yerine çeviren Halidiye yorumu bir de bu nedenden dolayı hızla gelişme sağlamıştır. Yaklaşık 20 yıl içinde Kürdistan’ın en etkili tarikatı olmuştur. Sadece Kürdistan’ın değil aynı zamanda Irak, Suriye, Hicaz, Anadolu, İran ve Afganistan’a kadar uzanan bir ağ içinde etkinlik geliştiren bir tarikat gerçeği ortaya çıkmıştır. 118 halifeye el verdiği belirtilen Mevlana Halid, tarikatını modern bir örgütlenme gibi ele almış, yetiştirdiği halifelerini ikiye ayırmıştır. Bunların bir kesimini tarikatı yaymak üzere icazet vererek önemli merkezlere göndermiş, diğer kesimi ise kendisinden sonra yerine geçmek ve denetimdeki bölgelerde tarikat hukukunu uygulamak üzere hazırlamıştır.

 Bağdadi’nin halifelerinin tümü neredeyse Türk ya da Kürt’tür. Diğer halklardan olanlar fazla ünlenememişler, unutulmuşlardır. Ama özellikle Osman Sıraceddin Tawili, Halid El-Ciziri, Ahmet Ziyaeddin Gümüşhanevi ve Taha-i Hakkari Mevlana Halid’in kendisi kadar meşhur olmuşlardır.

 “Kürdistan’ın en ileri gelenleri arasında El Seyyid El Şeyh Abdullah El Şemzini (El Şemdinli) ile kardeşi Seyyid El Taha sayılır. El Hakkari ve El Seyyid Taha aracılığıyla tekmil Kürdistan’ı denetimi altında bulunduran Mevlana Halid, Şeyh Halid El Ciziri’yi Botan-Cizre bölgesine ve Şeyh İsmail El Şirvani’yi de Dağıstan bölgesine gönderdi. Karadeniz sahilindeki halifesi Şeyh El Hac Feyzullah El Erzurumi, Urfa’daki ise Hortavizade Şeyh Muhammed Hafız El Ruhavi’dir. Onun adına Erzincan’da faaliyet gösteren halifesi ise Şeyh El Bağdadi ile El Erzincani’dirler. (18)

 Çeşitli merkezler tespit ederek buralara temsilciler gönderen Tarikat kısa sürede sağladığı gelişmeyle Anadolu ve Kürdistan’daki en önemli tarikat haline gelmiştir. Büyük Kadiri şeyhleri birer birer Nakşibendiliğe geçiş yapmışlardır. Bunlardan en bilinenleri Saadate Nehriler, Arvasiler, Olekiler, Tahkilerdir. Bunlar aracılığıyla yayılan tarikat kollar halinde Kürdista’nın neredeyse tümünü denetim altına almıştır. İsmail Beşikçi, “Doğu Anadolu’nun Düzeni” isimli çalışmasında bunların dağılımını ve faaliyet alanlarını şöyle özetlemektedir;

 

-Şeyhleri Seyyid Taha Nêyrê (Taha-ı Hakkari)olan Seyyidiler birinci kolu oluşturmaktadır ve Hakkari, Başkale, Güney Kürdistan ve Doğu Kürdistan’da etkili olmuşlardır.

-Şeyhleri Şeyh Eylê Paloê olan Paleviler ikinci kolu oluşturmaktadır ve Tekman, Hınıs, Bingöl, Lice, Amed, Palu ve Varto civarında etkili olmuşlardır.

-Şeyhleri Şeyh Eminê Şervani ve Şeyh Muhammedi Kufrevi olan Kufrevi kolu üçüncü kolu oluşturmaktadır ve Patnos, Tutak, Eleşkirt, Ağrı, Kağızman, Sarıkamış, Karayazı bölgelerinde etkili olmuştur.

-Şeyhleri Hizanlı Gevs olan Taği kolu dördüncü kolu oluşturmaktadır Bitlis, Van, Muş, Mutki, Çatak, Kurtalan, Batman, Karayazı bölgelerinde etkin olmuştur.

-Şeyhleri Şeyh Qasımi Ciziri olan Miri kolu beşinci kolu oluşturmaktadır ve Urfa, Mardin, Cizre, Güney Kürdistan ve Küçük Güneyde etkinlik geliştirmiştir.

 

Bu kollara bağlı olmakla beraber küçük kollar halinde beliren bazı tarikatlar daha vardır. Lice’de Şeyh Selim tarikatı, Kozluk ve Garzan’da Zogeydli Şeyh Mahmudun Zogueydi tarikatı, Mutki, Batman’da Şeyh Êlaeddine Oxune’nin tarikatı, Nusaybin, Küçük Güney ve Kızıltepe’de Şeyh Êxmede Xezna’nın tarikatı faaliyet göstermiştir.

 

Bu kollardan birinci kolu oluşturan Taha-i Hakkari’nin halefleri Kürdistan ve Türkiye’de etkin olmuşlardır. Taha-i Hakkari Nehri şeyhlerinin ilki ve Bağdadinin halifesi olan Abdullah-ı Hakkari’nin kardeşi Molla Ahmet B. Salih Geylani’nin oğludur. Osmanlı Meclisi Mebusan’ında milletvekilliği yapmıştır. Oğlu Şeyh Ubeydullah’tır ve 1880’de önce İran’a sonra Osmanlıya yönelen bir isyan hazırlamıştır. İki gücün ortaklığı sonucu isyan bastırılmış, isyana Önderlik eden Ubeydullah, oğlu Abdülkadir ile birlikte 1881’de Mekke’ye sürgün edilmiştir. Ubeydullah sürgün bulunduğu Mekke’de ölürken, oğlu Abdülkadir Osmanlı Ayan Meclisi üyeliği ve başkanlığı yapmıştır. Fakat daha sonra o da, 14 Şubat 1925’te gelişen Şeyh Said isyanına destek verdiği suçlamasıyla 12 Nisan 1925’te oğluyla birlikte Diyarbakır Ulucami önünde idam edilmiştir.

 

Taha-ı Hakkari’ye bağlı iki ocak gelişmiştir, Arvasiler ve Kufreviler. Aralarında bir süre sonra çıkan anlaşmazlığın günümüzde de sürdüğü söylenmektedir. Sıbgetullah Arvasi Taha-i Hakkari’nin ardılı kabul edilmektedir. Süreçle Küfrevilik etkinliğini yitirirken Arvasilik sürdürmüştür.

 

“Nakşi şeyhleri arasında Gümüşhaneviye (Küfrevilik) koluna daha çok Kafkas kökenlilerin mürit olmaları onun da orijin olarak Kafkasyalı olduğu ihtimalini akla getirmektedir. Çünkü çeşitli Nakşi kolları genelde böyle ırki bağlarla oluşmuştur.”(19)

 

Bir Siyasal Tırmanış Ve Etkinlik Örneği Olarak Halidiyye

Kürdistan’daki neredeyse tüm şeyhleri ve tarikatları etkisizleştirerek denetimine alan Halidiye Kolu, Anadolu’da da İstanbul’a kadar sağladığı gelişme ile Osmanlıyı ilk başta ciddi biçimde kaygılandırmış ve çeşitli tedbirler almaya yöneltmiştir. 1820’lerden itibaren Osmanlı içinde etkinliği artan Halidiyye özellikle İstanbul’da sağladığı gelişme ile dikkat çeker. Bunun üzerine bir operasyonla taraftarları bir gecede toplanarak sürgün edilir. Bir kısmı Sivas’a bir kısmı Bağdat’a gönderilir. Fakat ilginç bir şekilde bu olayın ardından tarikat Osmanlı’nın müşfik yaklaşımlarına mazhar olur, Osmanlı-Halidiye tarikatı arasındaki ilişkinin seyri olumlu bir rotaya girer. O kadar ki, Bağdadi’nin ölümünden sonra yerine geçen Muhammed b. Abdillah El-Khani’nin 1853’te yaptığı İstanbul ziyaretinde Khani’yi içinde çok sayıda devlet erkanı bulunan büyük bir kalabalık aynen bir kral gibi karşılar.

 

Buna Bağdat Valisi Said Paşa’nın kendinden önceki Vali Mahmut Paşa’nın tarikat hakkında hazırladığı raporu saraya ulaştırmasının neden olduğu çeşitli kaynaklarca belirtilmektedir. Rapor öz olarak tarikatın etkinliğini Vahhabi Hareketi’ne karşı kullanmayı önermektedir. Bu sarayda kabul görmüştür ve amaçladığı kimi sonuçlara da ulaşmıştır. Suriye ve Irak’ta tarikatın etkisiyle Vahhabilik yaklaşık 50 yıl gelişme sağlayamamıştır.

 

Osmanlı ulemasının ilk başta Nakşibendiliğin bu yeni yorumuna karşı çıkmalarının başlıca sebebi, tarikatın yoksul Kürt köylülerini ve aşiretlerini örgütleyerek, Osmanlı düzenine karşı muhalefet geliştirebilme olasılığıdır ve bu kaygı yersiz de değildir. Nitekim Osmanlı devletine karşı Şeyhlerin başını çektiği, kimi ulusal temalar dile getirilmekle birlikte halifelik ve dinin korunması gerekçesine dayandırılan, özünde geleneksel devlet yapısı içinde Kürtlerin özerk yapısını korumayı amaçlayan isyanların gelişmesi için çok fazla bir zaman gerekmeyecektir. Bu Kürdistan’da ikinci isyan dalgasıdır, başlarında Nakşibendi şeyhleri vardır ve 20 yy.ın ortalarına kadar da sürecektir.

 

Bu dönem Osmanlı’nın içte ve dışta sorunlu yıllarıdır. 1827’de Navarin’de Osmanlı donanması yakılmıştır. Ruslarla savaş sürmektedir ve1829’da Edirne Ruslar tarafından işgal edilmiştir, Hicaz yarımadasında Vahhabiler, Belgrat’ta Kara Yorgi Ayaklanması bastırılamamıştır. Kürdistan’da yaşanan otoritesizlik kendini, 1826’da kaldırılan Yeniçeriliğin yerine kurulan ordu için asker toplamakta göstermektedir. Kürtler asker vermeyi reddetmiştir. 1830’da Şengaldaki Yezidilerin, 1831’de Cizre Emiri Bedirhan Bey başlattığı ayaklanmalar sürmektedir. Dışardan İngiltere, Fransa çeşitli ekonomik, siyasi tavizler için ağır baskılar geliştirmektedir.

 

Dönem büyük Baban Ayaklanması sonrasıdır. II. Mahmut dönemidir. Osmanlı kendi içinde reformcu-gelenekçi çatışmasını en üst düzeyde yaşamaktadır. II Mahmut kararlı bir biçimde reformları gerçekleştirmek istemektedir. Yerel Kürt otoritelerinin buna karşı direneceğine ise kuşku yoktur. Mevlana Halid’in ve tarikatının üzerine bu temelde gidildiği kesindir. Bu temelde İstanbul’a çağrılan Mevlana Halid’le burada üst düzeyde görüşmeler yapılır. Ardından Arabistan’a sürgüne gönderilir. Bu büyük ihtimalle bir anlaşma temelinde gerçekleşmiştir. Zira bu dönemde Suudi Arabistan’da ortaya çıkan Arap milliyetçiliği Osmanlı’nın başını ağrıtmaktadır ve gelişen Arap milli hareketine “Vahhabiler” öncülük etmektedir.

VAHHABİLİK

İdeolojik kaynağını Selefiyyun Hareketine dayandıran Vahhabi Hareketi Arap yarımadasında ortaya çıkmıştır. 18. yy.’ın ikinci yarısında ortaya çıkan Vahhabi Hareketinin özelliği; feodal İslam’ın sorunlar karşısında yaşadığı yetersizliği aşmaya çalışan ve bu noktada İslam’ın ilk halinden uzaklaşan hareketlere tepki hareketi biçiminde ortaya çıkmış olmasıdır.

Şahısların aşırı derecede kutsallaştırılması, bunlardan medet umulması, onları ziyaret ederek Allah’a yakın olmak istenilmesi, dinde bulunmayan ibadet biçimlerinin yaygınlık kazanması (Zikir, Rabıta, vb) Vahhabi Hareketinin karşı çıktığı ve varlığını gerekçelendirdiği hususlardır. Bunlar ideolojik özellikleri olurken Vahhabiliği esas belirleyen; gelişen Arap milliyetçiliğini temsil etmesidir.

Osmanlıya karşı Arap milli uyanışını temsil eden Vahhabi Hareketi, Osmanlıya karşı çıktığı tarihten itibaren yoğun bir mücadele içine girmiş ve bu Arap yarımadasının kurtulmasına kadar oldukça etkin biçimlerde sürmüştür.

 Tarikata, şeyhe, aracılığıa şiddetle karşı çıkması, ibadetin yalnız Allah’a yapılabileceğini savunması ve bunun dışındaki ibadet biçimlerini haram sayması ve hatta ziyaretlerden, tekkelerden, dergahlardan yardım dilenmenin bile İslam’a aykırı olduğunu ileri sürmesiyle Nakşibendilik gibi tarikat örgütlenmelerini İslam dışı değerlendiren Vahhabilik, temsil ettiği Arap milliyetçiliği ile de Halife-Sultana ters düşmüştür.

İdeolojik olarak Nakşibendiliğe, politik olarak Osmanlıya ters düşen ve milli temelde gelişen Vahhabi Hareketine karşı Osmanlı-Nakşibendi ittifakı büyük ihtimalle İstanbul’da ve Mevlana Halid’in “sürgüne” gönderildiği bu süreçte kurulmuştur. Nakşibendîliğin temel özelliklerinden birini bu husus oluşturmaktadır. Gelişen Arap milliyetçiliğine karşı Osmanlı’nın ittifak gücüdür ve ortaya çıktığı bölgede Vahhabi Hareketi’nin gelişmesi önünde yani Arap milliyetçiliği önünde en büyük engeldir. Bu konumu ona doğal olarak Osmanlı’nın müşfik yaklaşımını getirmiştir fakat görülen odur ki, Osmanlı-Nakşibendî ilişkisi bundan da ötedir. Ancak bu ilişki sonrasındaki tüm süreçler boyunca ve tüm Osmanlı’yı kapsayacak bir hal almamıştır. Bu ilişki kimi zamanlar kesintiye uğramış, kimi zamanlar çatışmaya dönüşmüş yine Osmanlı iktidarının sonraki süreçlerinde aynı değerde bir ittifak gücü olarak ele alınmamıştır.

 

Nakşibendîlikle ilgili dikkat çekilmesi gereken bir başka husus Osmanlı içindeki reformcu-gelenekçi çatışmasında aldığı yerdir. Osmanlı’da ilk reformlar padişahlar tarafından başlatılmış olsa da bu daha sonra padişahlığı aşan karakteriyle padişahların karşı çıktığı bir olgu haline gelmiştir. O yüzden başlangıçta reformcu-gelenekçi diye ayrılan çatışmanın tarafları giderek “padişahçı, sultancı, halife yanlısı - batıcı, reformcu, aydın” biçiminde isimlendirir olmuşlardır. Buradan da anlaşılacağı gibi reformcular “batının işbirlikçisi, yardakçılar” olarak nitelenir ve geleneksel temalara dayanan propagandalarla teşhir edilirken, geleneksel otorite ve iktidar sahibi kesimler “Allah ve dinin savunucusu, kötülüklerin geldiği batıya karşı değerlerin koruyucusu” olarak anılır olmuşlardır. Osmanlı’da geleneksel iktidarın temsili olan Sultan-Halife, uzun sayılabilecek bir süre “batının yardakçıları”na yani reform ve yenilik yanlısı olan güçlere karşı savaşmıştır. Elbette bu kendi ittifaklarını ve toplumsal desteğini oluşturacak, meşruiyet ve varlık zeminlerini güçlendiren bir politik yaklaşım içine girecekti. İşte bu, geleneksel iktidarın alta doğru ayaklarını oluşturan yerel iktidar sahipleri ve buna eklemlenen dini-ekonomik otoriteler ile gerçekleştirildi. Mevlana Halid’in tarikatı da bu yerel otoritelerden biriydi ve oldukça etkiliydi.

 

Osmanlı içindeki bu kutuplaşmada ve giderek sertleşecek çatışmalarda Kürdistan’daki yerel otorite sahiplerinin yer alması kaçınılmazdı ve alacakları yeri içinde bulundukları sosyal, siyasal, ideolojik konum belirleyecekti. Kürtlerin konumunu ifade eden feodal İslam ideolojisi-kurumlaşması (oda fazla gelişkin değil) ve kültürüydü. Dolayısıyla Kürtler yenilikçi-gelenekçi çatışmasında feodal düzenin ve değerlerin temsilcisi olan Sultandan yana tavır belirlediler. Kendilerinin de içinde yer aldığı geleneksel yapıyı korumayı esas alan tüm düşünceleri ve politikaları desteklediler. Zira bu mücadelede halifenin ya da gelenekselliğin yenilmesi adem-i merkeziyetçi Osmanlı yönetiminin değişmesi anlamına geliyordu. Reform, merkeziyetçi bir devlet yapılanması demekti. Kürtler için halifeden ya da sultandan yana olmak otonomcu yapılarını hedefleyen, ekonomik-askeri-siyasi inisiyatiflerini kırarak merkezi yönetime çekmeyi hedefleyen reformculuğa karşı çıkış anlamına geliyordu. Bunun için Osmanlı içi yenilikçi-gelenekçi çatışmasında gelenekçilikten yana oldular ve halife-sultanın yanında yer aldılar.

 

Bu onların hilafete ve sultana çok bağlı olmalarından kaynaklanmıyordu. Sorun kendi özerk düzenlerinin korunmasıydı. Bu noktada sultanla yolları buluşuyordu. Reformcuların uygulamaları ise yansıdığı kadarıyla Kürtlere zarardan başka bir şey vermemişti. Her şeyden önce verdikleri vergi ve asker miktarı artmış, merkezin talepleri artarken inisiyatiflerini sınırlama temelindeki baskıları da ağırlaşmıştı.

 

“Her çağın kendini ilk ve son düzen olarak ilan etmesi gibi, feodal çağ da kendini tanrının varlığı ve birliğine dayalı bir ideoloji çerçevesinde ebedi kılmak istemiştir. Katı inanç çağını teşkil etmesinin temelinde bu gerçeklik yatmaktadır. ‘Ölümsüz tanrı, ebedi düzen’ anlayış ve inançlarının özünde sınıflı toplumun yönetim ve sömürü ilişkileri gizlidir. Bunun maskelenip dokunulmaz kutsal emirler olarak yansıtılması, tapınılan çıkar düzeni içindir. Ölümsüz ve ebedi kılınmak istenen, tanrının şahsında kendi çıkar ve egemenlikleridir.”(Abdullah Öcalan)

 

Burada görülmesi gereken halife-sultanla Kürt egemenlerinin çıkarlarının buluşmasıdır. Geleneksel Osmanlı düzenini korumada Halife sultanın en büyük ittifakı Kürtler olmuştur ve Kürtler bunun gereği olarak Osmanlı’ya sadece içten yönelen değil, dıştan da yönelen her tür saldırıya karşı ittifak olmanın yüklediği rolleri yüklenmişlerdir. Osmanlı’nın da II. Mahmut zamanında gelişen yaklaşımları Abdülhamit’in sultanlık makamına oturmasıyla değişmiştir. Beyliklerin tasfiyesiyle sonuçlanan isyanlar sürecinde bozulan ilişkiler tekrar kurulmuş, Kürtlerle yeniden barışan, onlara inisiyatiflerini veren bir devlet yaklaşımı gelişmiştir.

 

Bunu zorlayan dış koşulları kısaca çerçevelemek gerekirse; Avrupa’da gelişen ve artık ulusal kabuğuna sığmayan kapitalizm emperyalist bir temelde dünyaya açılmaktadır. Keşfedilmedik ve ağırlıkla açık işgal temelinde el uzatılmadık sömürge kalmamıştır. Çözülen feodal imparatorlukları paylaşma kavgası başlamıştır. Kendi aralarında bunun çekişmesini yaşayan emperyalist ülkelerin dünyanın önemli bölgelerine yönelik paylaşım kavgası şiddetlenmiştir. Bunun için dini-kültürel misyoner çalışmalarından, ekonomik-siyasal işbirliklerine, istihbari-askeri müdahalelere kadar çok çeşitli yöntemler kullanılmaktadır. Osmanlı üzerindeki hâkimiyet kavgası özellikle Almanya ve İngiltere arasında açık çekişme biçiminde sürmektedir. Zira Osmanlı devleti hilafeti temsil etmesiyle ve denetimi altındaki alanların önemi itibariyle stratejik öneme sahiptir. Her iki güç için de, hem bölgede hem İslam âlemi üzerinde etkili olmak için Osmanlı politikalarında ne pahasına olursa olsun başarı zorunludur.

 

Bu çekişmede Osmanlıda cereyan eden iç mücadelede gelenekçilerin artan etkinliği ve Almanya’nın izlediği tavizkar politikalar Osmanlı-Almanya ittifakıyla sonuçlandı. Almanya, hilafetten aldığı güçle ve bunun dayanaklarını oluşturan yerel otoritelerden sağladığı destekle, kontrolü sağlayan halife-sultanın Pan-İslamist politikalarına sonuna kadar destek sundu. Bunun karşısında İngiltere Osmanlı içindeki muhalif güçlerle, değişik milliyetten ve dinden halklarla ilişki içine girdi. Osmanlı içindeki değişik dini, milli, yerel otorite ve güç odakları bu bloklaşma temelinde iki kutba ayrıldı.

 

Kürt egemenleri bu ittifaklaşma sürecinde gelenekçiler ve geleneksel devlet düzenini temsil eden Halife-Sultanın yanında saf tuttular. Halife sultan beyliklerin tasfiyesiyle otorite boşluğu yaşayan, kontrol altına alınamayan, anarşi ve kaos üreterek ticareti ve sosyal yaşamı, halklar ve dinler arasındaki ilişkileri tahrip eden gidişatın önünü almak için Nakşibendi tarikatının önünü sonuna kadar açtı. Şeyh otoritesi hızla Kürdistan’daki tek otorite biçimi haline gelirken bunun Nakşibendi karakterli olması özellikle gözetildi. Gerek Pan-İslamizmle buluşması, gerek gelişen Arap milliyetçiliğini temsil eden Vahhabi Hareketi’yle çelişkileri yine askeri, siyasi, örgütsel yapısının disiplinli ve merkezi olması Şeyh Halid ile yenilenen Nakşibendi tarikatını Osmanlının Kürdistan’daki temel ittifakı haline getirdi.

 

Kürdistan’daki reform taraftarları ve batılı devletlerin -özellikle de İngiltere’nin- misyoner faaliyetleriyle ilişkilendiği Hıristiyan halkların sindirilip denetim altına alınması yine Vahhabilik biçiminde gelişen Arap milliyetçiliğinin etkisizleştirilmesi bu ittifak içinde Nakşibendiliğin payına düşmüştür. Böylesi önemli işlevlerle yükümlü kılınan Nakşibendi tarikatının ihtiyaçları, talepleri ve gerek duyduğu yardım bizzat Halife sultan tarafından sağlanmıştır. Böylece Nakşibendilik bu tarihsel kesitte işbirlikçi bir karakter de kazanmıştır.

 

Feodal İslam ideolojisi ve geleneksel devlet yapılanmasına dayandırılan çıkarların, işbirlikçiliğe sürüklediği Nakşibendîlikle ifadelenen Kürt egemenleri, ümmetçilikten milletçiliğe doğru kayan Osmanlı içinde kendilerini nasıl konumlandıracaklarının sıkıntısını hep yaşamışlardır. Bu onları zaman zaman milliyetçi pozisyon içine soksa da asıl olan kendi pozisyonlarını koruma yaklaşımı olmuştur. Milliyetçi söylemler temelinde gelişen kimi hareketler ise daha çok tehdit içeriklidir, halkın milli duygularını ve bunun yarattığı aksiyonu kendi durumlarını güvenceye almanın vesilesi haline getirmeye çalışmışlardır. Türk egemenleriyle ilişkilerinde bu isyan potansiyelini bir koz gibi kullanmışlardır. Tutarlı bir ulusalcılıkları yoktur. Gelenekselci, feodal İslam’ın ufkunu aşmayan zihni yapıları ve içinde bulundukları objektif durum gereği sağlıklı bir milli gelişme içine girememişlerdir.

 

19. yy. boyunca Önderlik ettikleri hiçbir isyanda (diğer Müslüman halkların aksine) direkt olarak hilafeti ya da onu temsil eden sultanı hedef almamışlardır. Dahası isyanlarının meşruiyetini ona dayandırmışlardır. Hedef aldıkları reform yanlıları ve reformculuktur. Taşıdıkları ve üzerinde yükseldikleri feodal İslam ideolojisi özü itibariyle milliyetçiliğin gelişmesini değil ümmetin birliğini vaaz etmektedir. Şeyhler Hıristiyan batıya, oradan kaynaklanan reformlara, geleneksel düzeni sarsan düzenlemelere karşı Kürt-Türk geleneksel düzenini temsil ediyorlardı ve Kürtlerle Osmanlı devleti arasında birleştirici bir rol oynuyorlardı. Batı sömürgeciliğine ve çok yönlü etkilerine karşı Kürt-Türk geleneksel çevrelerinin İslami temelde gelişen direncinde Kürt egemen güçleri bir anlamda  Nakşibendi tarikatınca temsil edildi.

 

Dikkat edilirse günümüzdeki ilkel Kürt milliyetçiliği bu feodal sınıfa dayandığı için kendine özgüdür ve Nakşibendi tarikatının damgasını taşır. Osmanlı Pan-İslamizm ile korumaya çalıştığı birliğini fazla sürdürememiş, sadece Hıristiyan halklar değil, İslam olan halklar da bir bir Osmanlı birliğinden ayrılmaya yönelmişlerdir. Bu Osmanlı içinde zaten sürmekte olan reformcu-gelenekçi çatışmasında gelenekçilerin güç ve prestij kaybetmesine yol açmıştır. Dağılmaya giden imparatorluğun diğer bileşenleri gibi Türklerde de milliyetçilik kısa bir zamanda hakim eğilim haline gelmiş Müslüman halkların da isyan etmesi Pan-İslamizmi zayıflatmış, bunu da arkasına alan İttihat Terakkide temsilini bulan Türk milliyetçiliği gelişmeye başlamıştır.

 

Türk milliyetçiliğinin bir çatışma temelinde ve batıda eğitim almış aydınların öncülüğünde gelişmesi, laik ve modern bir karakter edinmesine yol açarken; uzun bir süre feodal İslam düzeninin korunması temelinde çaba harcadıktan sonra zorunlu olarak milliyetçiliğe itilen Kürt egemen kesimleri ciddi bir ulusal gelişmeye yol açamamışlardır. Kendileri bir ulusallaşmayı yaşamayan Kürt egemenleri, milliyetçilik karşısında en geri pozisyonda kalmışlar; en ufak bir zorlanma ve tehlike söz konusu olduğunda milliyetçiliklerinden taviz vermekten çekinmemişlerdir. Yerel iktidarları ya da çıkarları belirleyici olmuştur. Bu durum o gün için sağlıklı bir milli gelişmeye yol açmazken aynı biçimde bu geri durumun ısrarla sürdürülmeye çalışılması da Kürtlerde sağlıklı bir aydınlanmanın ve modernleşmenin önüne geçmiş, modern düşünce ve örgütlenmelerin gelişmesini engellemiştir

 

1880-1925 yılları arasında gelişen isyanlara -biri hariç- öncülük yapanlar Nakşibendi şeyhleridir. Osmanlı’nın merkezileşme, idari-siyasi reformuna bir tepki olarak başlayan Kürt isyanlarına öncülük yapan Nakşibendi şeyhleri cumhuriyet karşısında da isyancı bir konumda olmuşlardır. Gerek Osmanlı içindeki reform çabaları, gerek cumhuriyet karşısında esas aldıkları feodal İslam ideolojisi nedeniyle ne Kürtlere sağlıklı bir temsil düzeyi sağlayabilmişler ne de isyanları başarıya ulaştırmışlardır.

 

“Kürt üst tabakası Sümer döneminden beri bir nevi yerel beyliğe alıştırılmış gibidir. Bağımsız bir egemen sınıf yerine, kısmen bağımlı, içte otonomiye dayalı bir bağımlılığı bilinçlice tercih etmektedir. Yalnız başına egemenlik hem içte hem de dışta başına olmadık belalar getirmekte, talana uğramasına yol açmaktadır. Hem halkın isyanı, hem yabancı istilacılar kendilerine rahat yaşam imkanı tanımamaktadır. Buldukları yanıt, içte otonomiye dayalı işbirlikçi modeldir. Aslında dışta ilerici bir öze sahip olan bir kurumlaşmaya da fırsat tanımamaktadırlar. Örneğin Sümer düzenini kendileri ya da bizzat Sümerler kurumlaştırsa, bu ileri bir adım olacaktı. Diğer son bir örnek Türkiye Cumhuriyetidir. Cumhuriyeti ya kendileri ya da direkt Türk yönetimi kurumlaştırsa, daha olumlu bir rol oynayabilecektir. Ama iki yolu da engellemekle gelişmelerin önünü tıkamayı çıkarlarına daha uygun bulmaktadırlar.” (Abdullah Öcalan)

 

Feodal İslam ideolojisi temelinde şekillenen zihni yapıları ve içinde bulundukları maddi koşullar itibariyle dönüşüme kapalı olan Kürt egemen sınıfları 20 yy.a çok hazırlıksız bir giriş yaptılar. Osmanlı’yı oluşturan tüm halklar milli hareketler örgütleyip, geliştirirken Kürt egemenleri bunu yapmadılar. Daha doğrusu yapamadılar. Toprak ağalığına dayanan ekonomik yapıları “tanrının varlığı ve birliğine” dayalı ideolojik şekillenmeleri, yine devletleşmeye ve milliyetçiliğe kapalı Kürt sosyo-kültürel gerçekliği üzerinde hareket etmeleri, 20 yy.ın dayattığı devletçi-milliyetçi dalga karşısında dağılmalarıyla sonuçlandı. Osmanlı birliğini temsil eden Hilafet ve Saltanatın korunmasını kendileri için tek çıkar yol olarak gördüler. Bu nedenle kendi içlerinde her hangi bir yenilikçiliğe, yeni bir fikre, yeni bir örgüt, yeni bir program anlayışına yaklaşmadıkları gibi kendi dışlarında da her türlü yenilikçiliğe karşı oldular. Uzun süre Abdülhamit’in yanında yer alan Kürt egemenleri İttihat Terakki döneminde önce muhalif sonra giderek isyancı konumuna geçtiler. I. ve II. Meşrutiyet hareketleri karşısındaki pozisyonları karşıtlıktır. Esasta şeyh önderlikli isyanlar dönemi bu yıllarda başlar. Her şeye rağmen I. Dünya Savaşında yine de Osmanlı'nın yanında yer almışlardır. Bu yüzyıllardır süren halklar arası ortak yaşam kadar Kürt egemenlerinin benimsediği otonomculukla da izah edilebilir. Ancak süreç karşısında Kürt egemenleri için söylenebilecek çaresizlik içinde olduklarıdır. Fazla seçenekleri yoktur. Devlet ufkuna sahip değillerdir yabancı güçler ile kapsamlı, uzun süreye dayanan ve güven içeren bir ilişkiden yoksundurlar ve tabi milli bilinç son derece zayıftır.

 

1925-1950

Genç Cumhuriyet Karşısında Yaşlı Nakşibendi Şeyhleri

Avrupa’da büyük emperyalist güçler arasında kurulan denge I. Dünya Savaşı’nda Almanya’nın aleyhine bozulunca ona dayanan ve müttefiki olarak savaşa giren Osmanlı’nın da parçalanması ve paylaşılması gündeme geldi. Bağımsızlığa yönelemeyen Kürtler milli bir çıkış hedefleyen M. Kemal’i desteklemeyi kendileri açısından uygun gördüler ve gerek İstanbul hükümeti karşısında korunması, gerek milli mücadeleyi örgütlemesi için ellerinden gelen tüm desteği sağladılar. Bunun karşılığında bekledikleri ve umdukları kurucu üyeliğin gereği olan ortak temsil idi. Mustafa Kemal’in başını çektiği Milli mücadele bu ilişki temelinde başarıya ulaştı.

 

M. Kemal açısından hedeflenen ulus-devlet gerçeğiydi. Her ne kadar ilk meclisi "iki halkın ortak meclisi", Kürtleri "kurucu" olarak nitelese de, ilerleyen süreç bunların reddini getirecekti. Bir cumhuriyetin gerektirdiği ideolojik, kurumsal ve kültürel duruşu gösteremeyen Kürt egemenleri, genç cumhuriyetle karşı karşıya gelmekte gecikmediler. Nakşibendi şeyhlerinin temsil ettiği Kürt egemen güçleri, M. Kemal ve Türk egemenleri açısından tutarlı ulusalcılıkları olmayan, geri ama harekete geçirdikleri isyan gücüyle dikkate alınması gereken bir kesim olarak değerlendirilmişlerdir. M. Kemal’in ilişkileri bu gerçeklik üzerinden gelişmiştir. Kürt egemenleriyle ilişkilenmeden bir çıkış yapamayacağını gören M. Kemal, Kürt egemenlerinin desteğini almakta fazla zorlanmamıştır. Kurmak istediği cumhuriyetle uyuşmayacaklarını bilse de, gerilikleri ve sıkışmışlıkları üzerinden hareketle bunları yanına almayı başarmıştır. Buluştukları nokta, "Hilafetin ve Saltanatın kurtarılmasıdır"(!?) Bu M. Kemal açısından zorunlu olduğu ilişkiyi geliştirmek için kullandığı bir söylemden ibarettir. Gerek içinden geldiği siyasi gelenek, gerek izlediği gelişme çizgisi ile saltanat ve hilafete taraf olamayacağı açıktır. Kürt egemenleri açısından ise fazla seçeneğin bulunmadığı koşullarda varlıklarını ve statülerini korumak, geleneksel düzeni yeniden inşa etmek umuduyla girilen bir ilişkidir. İlerleyen süreçte M. Kemal ile karşı karşıya gelmelerinin nedeni olarak gösterilen ve tutulmayan söz bu gerçeklikte saklıdır. Yani geleneksel düzenin yeniden tesis edilmesi ve bunun içerisinde kendilerine otonom bir yerin verilmesi.

 

Cumhuriyetin kurulup yeni iktidarın özelliklerinin ortaya çıkması ve giderek kendini inkarcılık biçiminde dışa vurmasıyla çatışma kaçınılmaz oldu. Kendilerini “aldatılmış” sayan Kürt egemenleri bu noktadan itibaren ellerinde bulundurdukları isyan gücünü harekete geçirdiler. Nakşibendi şeyhlerinin başını çektiği isyanlar sadece Kürdistan'da değil Türkiye'nin çeşitli yerlerinde de patlak verdi. Yozgat, Konya, Çorum, Menemen alanlarında Nakşi şeyhlerinin liderliğinde isyanlar çıktı. Bu isyanlara katılım azdı ve kısa süreliydiler. İslam’a ve halifeye sahip çıkma temelinde çıkan bu ayaklanmalar kısa sürede bastırıldı. Kürdistan’da milli ve dini yanların iç içe geçmesi ise büyük ve kapsamlı isyanlara neden oldu.

 

“Birinci Dünya Savaşı sırasında, elverişli koşullara rağmen, tutarlı bir anti-emperyalist ve demokratik program ve örgüt oluşturmaktan çok uzak bulunan, İran’da Simko İsmail, Irak’ta Mahmut Berzenci ve Türkiye’de Şeyh Sait önderlikleri, Kürt hareketlerinde en başarısız rolün sahipleri olmaktan kurtulamamışlardır. Çoğunlukla emperyalist ajanların basit oyunlarını ilişki sanıp oyunlarına alet olmuşlardır. Onca çabaları ne kendileri ne de halk için bir kazanca dönüştürebilmişlerdir. Miras olarak sadece ailelerini bırakmışlardır. Bu aileler üzerinde kurulan kontrol ise, yine halk üzerinde denetim aracı olmaktan  öteye bir anlama sahip olamamıştır. Egemenler arası bu tarz yaklaşımlar aslında tüm tarih boyunca bolca uygulanmıştır. Zayıf ve yenilmiş kişilerin bir denetim aracı olarak kullanılmaları yaygın bir politikadır. Kürtlerde bu politika, bilinçli olmanın da ötesinde, son derece içselleştirilmiş ve alıştırılmış oldukları için, gönüllü olarak kendileri tarafından kendilerine karşı uygulanmaktadır.”(Abdullah Öcalan)

 

Şeyh Sait İsyanı ile beraber çıkarılan Takrir-i Sükun yasalarıyla genç cumhuriyetin de karakteri netleşmişti. Anti demokratik, despotik uygulamaların arttığı cumhuriyet, giderek tekçi, şoven ve inkarcı bir özellik kazanıyordu. Genç cumhuriyetin, çoğulcu, katılımcı olmaktan ziyade; savunma refleksi güçlü, saldırgan, şoven-ırkçı özellikleri öne çıkıyordu. Gerek uluslararası koşullar, gerek ülke içi koşullar karşısında M. Kemal ve ekibinin yaklaşımı ağırlıklı olarak temelleri zayıf Türk milliyetçiliğini ve genç cumhuriyeti belli bir temele oturtmaya çalışmaktı. Bu anlamda yoğun bir Türkçülük propagandası ve asimilasyon uygulanırken Türkiye’yi kapitalist gelişme yoluna sokma esas alındı. Kürt insanı coğrafyası, tarihi, kültürü ve bütün değerleriyle artık Türk uluslaşmasının hizmetine sokuldu. Bu yaklaşım temelinde Kürt varlığının eritilerek adım adım “tehlike” olmaktan çıkarılması hedeflenirken, Türk uluslaşması adına Kürdistan vahşi bir talan sürecine alındı. 1930’lara doğru inkar ve imha çizgisi artık ana hatlarıyla ortaya çıkmıştı. Bu kendisini Ağrı-Dersim isyanları ve sonrasında görüldüğü gibi katliamlara vardırmakta da tereddüt etmedi.

 

Bu süreç Nakşibendi şeyhlerinde temsil edilen Kürt egemenlerinin ezildiği yıllardır ve Kürt egemenlerinin yol açtıkları sonuçlar hakkında ciddi bir değerlendirme yapacak durumları bile yoktur. Yaptıkları, tekrardan ellerinden tutacak, kendilerine şefaat gösterecek, kendilerinin hizmetini isteyecek bir efendinin gelmesini beklemek, bu arada mümkün olduğu kadar ekonomik durumlarını düzeltmektir. Çoğu sürgündedir ve sınırlandırılmıştır.

 

Genç cumhuriyet 1950’lere kadar kimi parti denemeleri olmakla birlikte M. Kemal’in Cumhuriyet Halk Fırkası tarafından anti-demokratik ve otokratik bir biçimde yönetildi. Esas olarak kendi temellerini sağlamlaştırma adına her türlü baskının uygulandığı ve hiç kimseye karşı hesap verme zorunluluğunun bulunmadığı bu yıllarda, genç cumhuriyetin yönetimi, Kürdistan’ı imha ve inkar politikalarıyla yönetti ve herhangi bir şekilde Kürt egemenlerinin desteğine ihtiyaç duymadı. Bu anlamda Nakşibendi şeyhlerinin yardımını gerektirecek bir pozisyon ortaya çıkmadı.

 

En kapsamlısı Şeyh Said önderliğinde gelişen isyanlar dalgası sona erdiğinde, yenilen ve ezilen sadece Kürt halk dinamiği olmadı. Bu isyanlardan sonra Kürdistan’da geliştirilen idamlar, sürgünler ve çeşitli politikalarla belli bir merkezileşme içinde olan ve kendi içinde bir hiyerarşiye de ulaşan Nakşibendi tarikatının örgütsel yapısı önemli oranda dağıtıldı. Katılanların önemli bir çoğunluğu idamlarla tasfiye edilirken; aileleri ve isyanlara katılmayan diğer şeyhler Türkiye'nin dört bir yanına sürgün edildi. Kürdistan dışına sürgün edilen ve mülklerine el konulan şeyhlerin ve ailelerinin gerek birbirleriyle. gerek halkla bağları uzun süre engellendi. Bu süre içinde iyice muhtaç ve pişman duruma düşürülen bu şeyh aileleri Demokrat Parti sürecinde çeşitli biçimlerde uzlaşmaya ve işbirliğine çekilerek sistemin yedeğine alındılar.

 

Bu dönemde cumhuriyet karşısında muhalif pozisyonda olan sadece bazı Kürtler değildi. Yeni yönetimin kazanacağı özellikler konusunda M. Kemal ile aynı görüşte olmayan değişik kesimler de vardı. Kazım Karabekir, Rauf Orbay gibi komutanlar, Halide Edip, M. Akif gibi yazarların da içinde yer aldığı, katı ulusalcılık ve laiklik yanlısı olmayan, ekonomide liberal, idari düzeyde ademi merkeziyetçiliği benimseyen kesim; muhalif kesimler içinde politika ve diplomasi yeteneği olan, iktidara oynayabilecek kesimi oluşturmaktaydı ve süreç içinde doğal olarak Kürtlerle ilişkileri gelişmişti. Nakşibendi şeyhleriyle ilişki içinde olan bu kesimler bunun faturasını Şeyh Sait İsyanı’ndan sonra ödeyeceklerdi. Bunlar tarafından kurulan ve Cumhuriyet Halk Fırkasına alternatif olan Terakki Perver Cumhuriyet Fırkası Şeyh Sait İsyanı’yla bağı olduğu gerekçesiyle kapatılacak, içlerinde Kazım Karabekir’in de bulunduğu bir çok kişi soruşturmaya uğrayacak, uzun yıllar yasaklı ve zanlı olarak tutulacaktı. İlerleyen yıllarda Türkiye siyasetindeki muhafazakar, sağ çizgiyi oluşturan bu kesim 1925 sonrası bastırılan Kürt egemen kesimlerinin yeniden siyasete çekilmesinde de birinci derecede rol alacak; Nakşibendiler Demokratik Parti iktidarıyla birlikte oligarşik karaktere bürünen sisteme bunlar aracılığıyla dahil edileceklerdi.

 

1945-1980

Modern Siyaset ve Nakşibendilik

Osmanlıda yerel otoriteyi oluşturan ve dini otoriteye yaslanan Türkiye’deki çeşitli kesimlerin genç cumhuriyete karşı hoşnutsuzlukları kendini kimi isyanlarla ortaya koysa da bunlar, bastırılarak tasfiye edilmişti. Bu rahatsızlıkların dile getirilmesinde de Nakşibendi şeyhleri başı çekiyordu ve bunların bağlı bulundukları ocaklar Kürdistan’da bulunuyordu. Kürt isyanlarının ezilmesiyle birlikte bu kesimlerin direniş gücü de kırıldı. 1950’lere kadar yeni cumhuriyeti kendi temellerini oluşturma çabası belirledi ve bu yoğun baskılar, yasaklar, zaman zaman katliamlara varan uygulamalar eşliğinde yürütüldü. Dolayısıyla Türk ve Kürt halkında derin tepkilere ve hoşnutsuzluklara yol açtı. 1945’te çok partili sisteme geçen Türkiye’de CHF içinden ayrılan bir kesimin kurduğu Demokrat Parti kısa sürede cumhuriyetin uygulamalarından rahatsız olan kesimlerin buluştuğu bir platforma dönüştü.

 

Bu kesim yeni palazlanan Türk burjuvazisinin dışa açılma, devletin denetiminden çıkma, ordu ve bürokrasinin koyduğu yasakları kırma gibi tüm arzularını ifade ediyordu; fakat sadece bununla sınırlı kalmıyordu. Osmanlı sürecinde egemen kesimleri oluşturan ayan-eşraf-tüccar-şeyh-ağa-aşiret reisi gibi geleneksel kesimlerin de temsiline soyunuyordu. DP kısa zamanda Cumhuriyetin kuruluşuyla statüleri sarsılan, çıkarları bozulan, istediğini bulamayan, üzerine gidilen tüm kesimlerin buluştukları bir odak oldu. Batıcı ve sözde modern söylem yerine geleneksel söylemi dillendiren, ekonomide liberalizmi öven ve öteden beri süren reformcu-gelenekselci çatışmasında, gelenekselci çizgiyi temsil eden DP, Kemalistler ve CHP’ye karşı tüm geleneksel ittifak güçlerini uyandırdı, harekete geçirdi. Nakşibendi şeyhleri de bu temelde yeniden ilgi odağı oldu. Kürdistan’daki egemen yapıyı oluşturan Nakşibendi şeyhleri, aşiret reisleri ve toprak ağalarının çoğunluğu bu yeni partiyi destekledi. Faaliyetleri yasaklanan fakat Kürt halkı üzerinde manevi otoritesi süren şeyhler çok partili sisteme geçişle önem kazanmaya başladı. 1946 seçimlerinde bin bir hile, yasak ve baskı ile önü alınabilen DP, 1950 seçimlerinde büyük bir oy farkıyla seçimlerden birinci parti olarak çıktı.

 

Türk Siyasetinin Değişmez Aktörleri Şeyhler;

Nakşibendi şeyhleri çok partili sisteme geçilmeyle başlayan iktidar mücadelesinin değişmez aktörleri oldular. Etkiledikleri kesimler aracılığıyla bölgesel siyasetin nabzını tutan şeyhler için bu yeni bir süreç anlamına geliyordu. Bunu hızla değerlendirmeye koyulan şeyhler hiç bir kural tanımıyordu. Başarısız isyanlarla yıkıma götürdükleri Kürt halkını yeni süreçte en gerici, sağcı, inkar ve imhacı partilere peşkeş çekmeye koyuldular. Türkiye’deki iktidar mücadelesinde büyük önem taşıyorlardı ve sağcı partiler kitleleri etkilemek için bunlarla ilişkileniyordu. Nakşibendi tarikatı merkezi yapısı dağılmış, çeşitli kollara bölünmüş, etkinlikleri yasaklanmış ve zayıflamış halinden çıkarak tekrar güç olmaya başladı. Osmanlı içinde halife sultana dayanarak Kürtler üzerinde; Kürtlerin isyan potansiyelini kullanarak halife sultan üzerinde etkili olan ve kendilerini böyle bir denklem üzerinde yaşatan Nakşibendi şeyhleri, yeni süreçte bu gerici ittifakın propagandasını yapmaya, bunun aracılığıyla kendi varlık koşullarını sağlamlaştırmaya, bunun zihni, ekonomik, kültürel, örgütsel zeminlerini güçlendirmeye giriştiler. Bu, toplumda gerici ideolojilerin, geri örgütsel-sosyal ilişkilerin ve yapıların korunması, aydınlanmanın ve çağdaşlaşmanın da engellenmesi anlamına geliyordu.

 Halife sultanla kurulan çıkar dengesinden daha geri de olsa, yeni bir denge böylece kurulmuş oldu. Kürtlerin oylarını yönlendirmeleri karşılığında yavaş yavaş belirginlik kazanan oligarşik yapı içindeki statüleri belirlendi. Yönlendirilen oy oranı dağılan ve merkezi yapısını kaybeden tarikatın temsilini yapan şeyhlerin bu yapı içindeki yerini tayin eden önemli bir veri oluyordu. Burada kurulan dengeye Kemalistler de onay vermekte sakınca görmediler. Zira bütün dinamikleri darbelenen ve dağıtılan Kürtlerin en geri ideolojiler içinde tutulması, en geri sosyal, kültürel, ekonomik yapı ve ilişkilere mahkum edilmesi tam da istedikleri gibi inkar ve imha politikasına en büyük desteği veriyordu. Bu çerçevede etkili tarikat çevreleriyle ve cemaatlerle ilişkiler gelişti, bunların faaliyetlerine göz yumuldu, destek sunuldu. Örneğin Abdülmelik Fırat yaşı tutmadığı ve Şeyh Sait’in torunu olduğu halde yasalarla oynanarak milletvekili yapıldı. Bu aile ilerleyen yıllarda sağ partilerin, 70’li yılların ortalarından itibaren de İslamcı siyasal partilerin içinde yer aldı. Bunlar adına Kürt halkı içinde siyaset yürüttü.

 

Bazı Nakşibendi şeyhleri işi MHP taraftarlığına kadar vardırdı. Menzil cemaati lideri olan Şeyh Muhammed Reşit Erol uzun yıllar MHP’yi destekledi. MHP bölündükten sonra ise Muhsin Yazıcıoğlu’nun BBP’sini destekledi. 1972 yılından, öldüğü 1993 yılına kadar; 21 yıl boyunca Türkiye ve Kürdistan’daki ilerici devrimci hareketlere karşı faşist-ırkçı yapılara destek verdi.

 

Şeyh Şahabeddin ve Muhammed Şirin ile birlikte 1913’te  ayaklanma düzenledikleri için Bitlis’te idam edilen Şeyh Seyyid Ali’nin torunu Kamran İnan bir diğer örnektir. Bunlar daha da çoğaltılabilir fakat özü itibariyle şu belirtilebilir; Çoğunluğu ırkçı-faşist-gerici partilerin Kürdistan’daki dayanağı oldular, inkar ve imha politikalarının bir numaralı aracı haline geldiler. Türkiye’de devrimci demokratik gelişmeye karşı gerici-faşist dalganın yaratılmasında büyük rol oynadılar.

 

Kürdistan’da şu veya bu biçimde isyanlarda yer almış, sürgüne gönderilmiş, soruşturmaya uğramış, üyelerinden bir yada birkaçı idam edilmiş bir çok Nakşibendi ailesi DP ile oluşan gerici koalisyon içine girdi. Cumhuriyete karşı geliştirdikleri isyanların “milli” yanlarını hiç hatırlamadılar. Milli kimliklerini müritlerinden önce unuttular. Üstüne üstlük milli kimliğin unutulması, ağza bile alınmaması için her türlü yolu denediler. Kürt toplumu içinde kendilerinden başka bir otorite ve temsil gücünün çıkmasını engellemek için her şeyi yaptılar. Kürdistan toplumunu kendilerini temellendirdikleri feodal İslam ideolojisinin en geri formu içinde tutabilmek için her tür yeniliğe kapadılar. Kokuşmuş, kimlik-kültür gibi değerlerinden kopmuş, çağ dışı düşünüş ve ilişkilerin yaşandığı toplum gerçeğinin ortaya çıkması böyle gerçekleşti.

 

Kürdistan’daki gelişim seyri böyle bir içerikte gerçekleşen Nakşibendiliğin Türkiye’de de izlediği bir gelişme eğrisi olmuştur. Kürtlerle ittifak kurdukları ve cumhuriyete karşı fiil işledikleri gibi gerekçelerle daha cumhuriyetin ilk yıllarında tasfiye edilen muhalif kesimler içinde yer alan çeşitli Nakşi kolları vardı. Bunlar geliştirilen baskı politikaları karşısında uzun bir süre sindi ve sessizliği tercih etti. Cumhuriyetin tekke ve zaviyeleri kapatması, hilafeti kaldırması, medrese eğitimine son vermesi ve Latin alfabesine geçmesi yine tarikatları yasadışı sayarak bunlara ait vakıf, han, arazi gibi taşınmazlara el koyması bu kesimleri oldukça zorladı. Ağırlıkla ellerindeki mülkleri koruma çabasına giren bu kesimler 1950’lere kadar esas olarak böylesi bir pozisyon içinde kaldılar.

 

Cumhuriyet kurulduğunda bu Türkiye için tabandan feodalizme karşı yükselen özgürlükçü bir tepkinin ürünü olarak ortaya çıkmadı. Yayılmacı amaçlarla Almanya’nın yanında savaşa giren ve yenilen Osmanlı’nın enkazı üzerinde yine halkın değil, eski Osmanlı subay ve bürokratlarının öncülüğünde kuruldu. Zoraki, üstten ve batıcı bir karakterde gelişen cumhuriyet gerçeği toplum tarafından uzun süre sahiplenilmedi. Dolayısıyla cumhuriyetin kurumlarının ideolojisinin ve önderi olarak M. Kemal’in toplumsal Önderlik rolü çok kabul görmedi.

 

Bu nedenle öncesinden varolan geleneksel kurumlar, ideolojiler bütün bastırmalara karşın varlıklarını korudular. Osmanlı’daki gibi resmi bir statüde faaliyet göstermediler ama ortadan da kalkmadılar. Bazıları dönüşerek, bazıları geri çekilip uygun koşulları gözeterek, bazıları kendilerini yeni koşullara uyarlayarak varlıklarını bir biçimiyle sürdürdüler.

 

Tarikattan Cemaate Siyaset Sarmalı

Nakşibendi ocaklarının kendilerini sürdürmede en fazla kullandıkları sosyal form olarak cemaatler göze çarpar. Tarikata göre oldukça gevşek ve gönüllülüğü ifade eden cemaat zemininde kendini sürdüren ilişkiler; ilk başta savunma reflekslerinin hakim olduğu, karşılıklı dayanışma ve yardımlaşma yönü ağırlıkta olan ilişkilerdir. Bu çekinik duruş giderek aktifleşecektir.  Devlet içinde olanaklar ortaya çıktıkça bundan yararlanmayı esas alan cemaatler özelikle 1950’lerden sonra atağa kalkmışlardır. Kürdistan’da şeyhlik ve tarikat gerçeği “yasağa!” karşın fiili olarak varlığını sürdürür, dahası bu konuda devlet tarafından da desteklenirken; batıda ortaya çıkan kapitalist sınıflaşma, kentsel nüfusun artması, burjuva anlamda kısmi de olsa bir aydınlanmanın yaşanması, tarikat tipi bir örgütlenmeden ziyade cemaatleşmeye oldukça elverişli koşullar ortaya çıkarmıştır. İçinde bir çok uğraşıyı, mesleği, işkolunu ve faaliyeti içeren cemaatler vasıtasıyla Nakşibendi öğretisi ve şeyhleri toplumsal Önderlik misyonunu yürütmüşlerdir.

 

Uzun bir süre sinen ve sessizlik içinde kalan bu çevreler için DP iktidarı gerçek anlamda bir milattır. Bu cemaatler özellikle 1950’den sonra çeşitli biçimlerde siyasi partilere etki ederek, devlet olanaklarına uzandılar. Ucuz kredi, ihale gibi olanaklarla ekonomik olarak bir gelişme trendi yarattılar. Bu 1950-70 arası küçük ve orta ölçekli işletmecilik şeklinde seyrederken; 1970-80 arasında orta ölçekli yer yer de büyük ölçekli işletmelere dönüşmüş, 1980 sonrası ise her bakımdan tekelleşmenin yaşandığı, İslamcı sermayenin ortaya çıktığı bir dönem olmuştur. 

 

Batı ve ABD’ye bağımlılık temelinde liberal ekonomiyi savunan, işbirlikçi-komprador burjuvazinin temsilcisi Demokrat Parti, iktidara gelebilmek için dini çevrelerle yoğun bir ilişki içine girmiştir. Bu süreç Kürdistan’da olduğu gibi Türkiye’de de kabuğuna çekilen Nakşibendi topluluklarının cemaatler biçiminde ortaya çıktığı bir süreçtir. 1945-1980 arası olarak bölümlenebilecek bu dönemde ilkin DP’yi sonra aynı geleneğin temsilcisi Adalet Partisi’ni desteklediler. 1970’lere kadar siyasete katılımları sağ partileri destekleme biçiminde olurken, ‘70’lerden sonra İskender Paşa dergahı şeyhi Esat Coşan’ın teşvikiyle önce MNP, sonra MSP ve ardılı olan siyasi partilerle kendi siyasal kurum ve geleneklerini yaratmaya yöneldiler.

 

Bu dönem alt düzeyde de başlasa giderek büyüyen dış ilişkilerin geliştiği bir dönem oldu. Suudi Arabistan, Mısır gibi ülkelerdeki değişik İslamcı çevrelerle derinleşen ilişki tarzı, Avrupa’daki örgütlenme çalışmaları bu dönmede başladı.

 İki kutuplu dünya gerçeği içinde ağırlıklı olarak sosyalist sisteme karşı konumlandırılan İslamcı hareketler gibi Türkiye’deki Nakşiler de devrimci-demokrat hareket karşısında yer aldı. Tüm dünyada din olgusunu usta bir biçimde devrimci hareketlerin önüne diken emperyalist sistem bunu en iyi Türkiye’de uyguladı. Yeşil Kuşak Projesi kapsamında konumlandırılan İslamcı hareketler ve tarikatlar  içerisinde yer alan Nakşibendi tarikatı bu dönemde sadece ekonomik olanaklarını artırmakla kalmadı bunun yanı sıra siyasal, kültürel, diplomatik olarak önemli bir düzey yakaladı, tecrübe ve birikim açığa çıkardı.

 Kürt ve Türk toplumunda yükselen ulusal ve demokratik mücadelenin önünü alamayan oligarşik devlet, cumhuriyetin ilkelerine ters düştüğünü ve ilk fırsatta iktidarı elinden alacağını bildiği halde bu kesimlerin desteğini sağlamak için her türlü tavizkar tutumu sergiledi. Sunulan bu zeminde hızla örgütlenmeye koyulan bu çevrelerin yarattıkları ilk örgütlenme, devrimci demokratik harekete karşı mücadele eden “Akıncılar” oldu. Ülkü Ocakları milliyetçi ve şoven söylem altında devrimci demokratik harekete saldırırken; bunlar da İslam’i söylem altında aynı saldırgan tutum içine girdiler. Gerçekleştirdikleri saldırılarda binlerce devrimci demokrat insan öldü, bir o kadarı sakat kaldı.  

Türkiye ve Kürdistan’da demokrasi mücadelesinin kaosa ve kargaşaya getirilerek provoke edilmesinde büyük rol oynayan bu kesimler giderek denetimden çıkarak şeriat devleti amacına yöneldi ve bunu açık açık dillendirir oldular. Bu söylemlerinin gereği idi ve zeminini bulduğunda hızla yeşerecekti. 12 Eylül Darbesi’ne gelindiğinde bu kesimler önemli bir toplumsal kesim üzerinde etkinlik kurmuş bulunuyordu. 1980’de belli bir sınırlamayı yaşasalar da, cuntanın toplumsal meşruiyet edinme ve cumhuriyeti Türk-İslam sentezi çerçevesinde bir ideolojik temele kavuşturma çabası yine toplumsal dinamikleri (sol-Kürt) etkisizleştirmek için dini ideolojinin öne çıkarılması, bunlar için gelişme olanakları ve zeminini sonuna kadar açtı.

 Nakşi olduğu bilinen Özal’ın 1983’te başbakanlığıyla başlayan süreç, Nakşibendi çevreleri için altın dönemdir. ANAP’ın bir siyasi eğilimler koalisyonu olduğu çokça tartışıldı fakat Nakşi cemaatlerinin bir koalisyonu olduğu fazla öne çıkmadı. İstatistikler incelendiğinde İslamcı sermayenin en fazla bu dönemde geliştiği, cemaatlerin sosyal, eğitsel, kültürel kurumlaşmalara en fazla bu dönemde giriştiği; yurt, okul, kreş, vakıf vb. aracılığıyla Türkiye ve Kürdistan’ın boydan boya kuşatıldığı görülecektir.

 

Kürt Özgürlük Hareketi Ve Nakşibendi Gerçeği;

Kürdistan’da Nakşibendi tarikatı çok geri bir ideolojik gerçeğe dayandığı ve varlık koşullarını geri bir toplumsal zemin üzerine kurduğundan dolayı bölge egemen güçleri tarafından kullanılmaktan kurtulamamıştır. Osmanlı’dan sonra diğer emperyalist güçler ve bölge gerici devletleri bölgedeki egemenliklerini kalıcılaştırmak ve süreklileştirmek için ihtiyaca göre bu tarikatı kullanmakta fazla zorlanmamışlardır. Bu tarikatın yy.ın başında Kürt halkını soktuğu konum bir İngiliz diplomatının ifade ettiği gibi, “yağlı paçavra”dır. Bölgede kimin kimle sorunu varsa tutuşturup üzerine attığı yağlı paçavra!  Toplum üzerindeki etkileri ve harekete geçirdikleri isyan gücüyle dikkate alınmayı gerektiren konumlarını ailesel çıkara tahvil eden Nakşibendi şeyhleri, 20. yy. gerçeğinde bunun bir adım bile ötesine geçememişlerdir.

 Başlangıçta Suudi Arabistan’da çıkan ve Arap milliyetçiliği biçiminde gelişme gösteren Vahhabi hareketini bastırmak, daha sonra Sovyetlerde gerçekleşen Ekim Devrimi’nin bölgeye etkilerini engellemek ve ona karşı mücadele etmek için gerici, yedek bir güç olarak rol oynamıştır. Yine 1979 yılında İran’da gelişen ve başarıya ulaşan İran İslam Devrimi’nin bölgeye sıçramaması ve tecrit edilmesi için de bu tarikat işbirlikçi temelde emperyalist güçlere hizmet etmiştir. Son ve en önemli hizmetini ise Kürdistan’da gelişen Kürt Özgürlük Hareketinin ezilmesi temelinde vermiştir.

 “Bu coğrafyada tarihin hiç bir dönemi ile karşılaştırılmayacak kadar ekonomiden, sosyal ve ulusal kimliğe, kültürel şekillenmeden dini ve ahlaki yaşayışa kadar her şeyine müdahale edilip sömürgecilikten de öteye bir konumda bırakılan bir gerçeklik söz konusudur”  (25)   

Bu konumun sorumlularından biri Nakşibendi Tarikatı’dır. Kürt Özgürlük Hareketine karşı çıkarken de bu zeminin korunması esas alınmıştır. Bu yanıyla gerici ve işbirlikçi bir konum tercih edilirken, Kürt Özgürlük Hareketiin gelişimine paralel içine girilen tutum artan bir saldırganlık olmuştur. Önceleri karşı propaganda yürüten bu çevreler giderek işi ajanlık-muhbirliğe, ilerleyen süreçte ise devlet güçlerini bile gölgede bırakan bir silahlı saldırganlığa kadar vardırmışlardır. Halk arasında, “Hizbul-kontra” olarak adlandırılan cinayet şebekesi bu yaklaşımın ürünü olarak ortaya çıkmıştır.

 1984 15 Ağustos Atılımı sonrasında gelişen Kürt Özgürlük Hareketine karşı devlet elindeki tüm imkanları harekete geçirirken, devletten daha fazla kaygı duyan bir kesim Kürt egemen güçleri oldu. Bunlar zaman geçirmeden tüm gerici güçlerle işbirliği içinde PKK’nin gelişimini engellemeye koyuldular. Koruculuğun yaygınlaştırılmasında, ajan şebekelerinin oluşturulmasında, Ulusal Demokratik Hareket aleyhine propaganda yapılmasında önemli bir rol oynadılar. Cevheri, Aksu, İnan, Bucak, Zeydan vb. aşiret ağaları, Nakşi şeyh aileleri doğrudan Kürt Özgürlük Hareketi karşısında mevzilendiler. Bunların siyasetteki temsilcileri Kürt Özgürlük Hareketine karşı mücadele sürecinde iç işleri, dış işleri, adalet bakanlığı gibi devletin en önemli mevkilerinde yer aldılar. Bulundukları partilerin politikalarının belirlenmesinde ileri düzeyde söz sahibi olmalarına karşın inkar ve imha politikasının aşılmasında, Kürt sorununun çözümü ve demokrasinin geliştirilmesi doğrultusunda tek bir söz sahibi olmadılar. Dahası kirli savaşın acımasız ve vahşi yöntemlerle yürütülmesi için uğraştılar.

 Türkiye ve Kuzey Kürdistan’da genel gelişim çizgisi böyle bir seyir izleyen Nakşibendilik, Kürdistan’ın diğer parçalarında biraz daha farklı bir süreç izledi. Güneyde kendini KDP’de merkezileştiren Nakşi çizgisi, Kürt dinamizminin gelişimini engelleyerek varlığını sürdürme yaklaşımını esas aldı.

 Küçük Güney ve Doğu parçaları bunlar eliyle etkisizleştirildi. Ulusalcılığın gelişmesine ket vurulduğu gibi Kürt toplumunda yeni düşüncelerin, modern örgütlenmelerin, çağdaş sosyal ve kültürel özelliklerin gelişmesi engellendi. Geri geleneksel yapının devamı için her türlü ilerici çabanın karşısında, gericiliğin yanında olundu.

 İsyanlar yenildikten sonra, Kürt egemenlerinin iradeleri kırılmıştır. Kendilerinde yeni bir isyan gücü bulamayan Kürt egemenleri özellikle 20. yy.ın ortalarından itibaren kendi aşiretinin sınırlarını aşmayan “ayrı devlet, ulusalcılık, bağımsızlık vb.” hayalleri içlerine gömerek daha “gerçekçi” bir politikaya yönelmişlerdir.

 İçte çağdaş her türlü gelişmeyi engelleme, engelleyemiyorsa denetim altına alma, saptırma; Kürt halkının sahip olduğu coğrafi, kültürel zenginliği pazarlayarak ranta çevirme, yine Kürdü çok ucuza her işe koşturarak kendilerini yaşatma bu politikanın temel özellikleri olarak sıralanabilir. Kürt halkını hamal, kendilerini sahibi gören bu kesimler böyle bir yaklaşımı esas aldılar. Dolayısıyla 20 yy.’da bu biçimde kurulan dengeyi bozacak her türlü girişimin karşısında oldular. Geneli Nakşibendi olan Kürt egemen güçleri dini otoritelerini hızla ekonomik, siyasi çıkara tahvil etme çabasına giriştiler. Kürt halkı üzerindeki sömürgeci politikalara da bu kıstaslara göre yaklaşım gösterdiler.

 1960’ların ortalarından itibaren yeni düşüncelerin Kürdistan’a girmesi karşısında panikleyen bu kesimler dini propagandayı öne çıkararak en büyük anti-komünist olmuşlar, yine hızla ortaya çıkan örgütleri denetimleri altına almaya girişmişlerdir. 1970’lerin sonlarına doğru denetim altına alınarak kullanılmayan Kürt örgütü yok gibidir. Bunların neredeyse tümü, denetime alınamayan Kürt Özgürlük Hareketine karşı kullanılmıştır. Siyasi yaşamlarında sömürgeciliğe ve uzantısı sivil faşistlere yönelik ciddi hiç bir eylemi, yönelimi olmayan yine hiçbir amaç etrafında birlik ve ittifak kuramayan, tek tek Apocu Hareket karşısında etkili olamayan DDKD, KUK, ÖZGÜRLÜK YOLU gibi Kürt örgütleri bunların zoruyla, Ulusal Demokratik Güç Birliği (UDG) adıyla bir araya getirilip Kürt Özgürlük Hareketine saldırtılmışlardır. 

 1984 15 Ağustos Atılımı sonrası Kürt Özgürlük Hareketine alternatif olarak önleri açılan, teşvik edilen Nakşi cemaatleri mevcut geri zemin üzerinde hızla örgütlenmeye başladılar. PKK’nin engellenmesi karşılığında kendilerine hem imkan sağlandı, hem göz yumuldu. Özgürlük eğiliminin durdurulamaması üzerine kontr-gerilla yöntemlerinin devreye sokulduğu 1987’lerden itibaren bu çevreler de Hizbullah’ı örgütlemeye koyuldular.

 Türkiye, 1988/93 arasında zirveleşen Kürt Özgürlük Hareketiyle, halk serhildanları yanında gerilla güçlerinin de kapsamlı ve büyük eylemlerine tanıklık etti. Devleti bir siyasal çözüme çekme amacıyla 1992’de gerçekleşen I. Ateşkesin toplum ve devlet üzerindeki etkileri büyük oldu. Özal’ın bu noktada siyasal çözüme meyletmesi bilindiği gibi kendisinin de sonu oldu. Özal Ailesi sahipsiz kaldı. Nakşi cemaatlerinin hiç biri sahip çıkmadı.

 Dolu dizgin başlatılan kirli savaş içinde Nakşiliğin korumaya çalıştığı, dayandığı geri toplumsal zeminde Nakşibendi din adamlarının eğitip, örgütlediği katiller bilinen Hizbullah eylemlerine başladı. Binlerce yurtsever bu şartlandırılmış ve çeşitli vaatlerle kandırılmış katil sürüleri tarafından katledildi. Aynı dönem bir başka Nakşi çevresi egemenliği altında ve mülkü saydığı topraklarda Türk ordu güçleriyle birlikte gerilla avına çıkıyordu. 

Tuzaktaki Devlet

 1950’lerden itibaren oligarşikleşen ve kuruluş mantığından adım adım uzaklaşan cumhuriyet gerçeğini kendi karşıtlarıyla mücadelesi boyutunda gözlediğimizde 1950’yi yenilgi ve karşıtına dönüşme tarihinin başlangıcı olarak da ele alabiliriz.

 Türk ve Kürt geleneksel önderliklerinin buluştukları bir zemin olarak DP, Menderes’in ötesinde şifreleri, sembolleri, kodları ve amaçları sembolize eder. 20 yy.a modern bir cumhuriyetle başlamak elbette ki, çağdaş bir yaklaşımdır. Kemalizm bu anlamıyla bir gelişme çizgisi ortaya koymuştur. Toplumsal sınıf ve tabakalar içinde bu çizgiye sahiplenecek kesimler de vardır. Fakat gerek Kürt isyanları, gerek II. Dünya  Savaşı’na yol açacak ve ancak orada çözüme (o da kısmen) kavuşturulacak dünyasal kriz, gerekse de bölgenin çok çelişkili yapısı karşısında dondurulan Kemalist yaklaşım cumhuriyeti güçsüz bırakmıştır.

 1960-70’li yıllar Türkiyesi bunun sonuçlarıyla çalkalanmıştır. Cumhuriyetin halkçı, devrimci ve bağımsızlıkçı özelliklerini sahiplenen kesimler bu özelliklerin geliştirilmesini ister ve bu anlamıyla cumhuriyeti büyütmeye güçlendirmeye demokratikleştirmeye çalışırken, İslami söylem-kültür-gelenek çerçevesinde yaşayan geleneksel kurum ve ilişkiler (şeyh, pir, tarikat, cemaat, vb.) etrafında kümelenen kesimler de kendi yeni dönem ilişki, örgüt, program, amaç, hedef tartışmalarını yürütmüş ve adım adım bir düzey de yakalamışlardır. 1960’ların sonu ve 1970’li yıllar bu gelişmenin sürdüğü yıllardır.

 Devlet, -esasta da ordu- savunma refleksi içinde tüm ilerici-devrimci-demokratik istem ve talepleri karşısına alır, adım adım zaten zayıf olan cumhuriyetin temellerini tüketirken; bu kesimler büyümelerini sürdürmüşlerdir. Devlet, ilerici, devrimci kesimlerle vuruşturulmuştur. Devlet, sol ile vuruşturularak, uğraştırılarak dikkatlerin kendi üzerlerine toplanması engellenmiştir. Devlet muhtaç durumuna düşürülmüştür ve güya devletin yanında imiş gibi bir görüntü sunulmuştur. Oysaki Kemalist cumhuriyete en az ilerici-devrimci güçlere olduğu kadar düşmandırlar zira altı yüz yıllık iktidarlarına Kemalist cumhuriyet son vermiştir.

 Devlet içindeki uzantılarıyla devletin sola karşı korkularını, duyarlılıklarını besleyerek, büyüterek, tahrik ederek onu sağa çekmişler, içten içe özünü boşaltmışlar ve günümüze kadar ki yol haritasına bakıldığında görüleceği gibi savunma konumuna itmişlerdir.

 1970’li yıllar, devletin sol ile vuruşturulduğu yıllar olurken 1980 sonrası özellikle 15 Ağustos 1984 sonrası devletin Kürtlerle vuruşturulduğu yıllar olmuştur. Devletin Kürt halkına karşı derinleşen bir inkar ve imha siyasetine yönelmesi, bin yıla varan beraberliğe, zor yıllarda yaşanan dayanışma ve kardeşliğe uymayan bir zorbalığa çekilmesinde Nakşibendi tarikatında ifadesini bulan Türk ve Kürt geleneksel önderliğinin rolü büyüktür.

 Gelişmelerini Kürt-Türk çatışmasına endeksleyen ve oluşan ortamı kullanarak güçlerini artırmayı temel politik ve ekonomik yaklaşım olarak esas alan bu kesimler Özal’ın çözüme yönelmesi karşısında neye uğradıklarını şaşırmışlardır. Özal’ın ‘Federasyonda tartışılabilir’ noktasına varan bir çözüm arayışına girmesi bu kesimlerin büyük tepkisine neden olmuştur. Zira en büyük yarasını saracak ve her alanda gelişme temelinde atağa kalkacak bir cumhuriyette böylesi çağ dışı anlayış ve kurumların yer bulamayacağı açıktır. Tarikat çevreleri böyle bir süreçte kendilerine yer bulamayacaklarının farkındadırlar.

 Bundan hareketle Kürt sorununda topyekün özel savaşa yönelme, inkar çizgisini imha boyutunda derinleştirme de çaba sarfedilirken; Kürt hareketleri içinde de ilkel milliyetçi çizginin gelişip güçlenmesi için çaba içine girilmiştir. Devlet ve Türk kamuoyunda ırkçı-şoven bir milliyetçiliğin azdırılması için her tür gayret gösterilmiştir. Kürt hareketi içinde yer alan aristokrat ağa-şeyh kökenli Nakşi aileleri kanalıyla politika, taktik, ilişki, ittifak ve birlik gibi konularda ilkel milliyetçi çizgi geliştirilmek istenmiş, bu biçimde bir yönlendirme, kontrol altına alma amaçlanmıştır. Bunun gerilla içine taşırıldığı ve adeta bir savaş çizgisine dönüştürüldüğü Şemdin Sakık gerçeğinde aşikardır. Bu çizginin Kürt Özgürlük Hareketi bünyesinde yarattığı tahribatlar Sayın Öcalan tarafından ortaya konulmuştur. Kürt Özgürlük Hareketi içindeki her tür gericiliği, ilkel milliyetçi bir Kürtlük temelinde bir araya getirerek uzlaştıran Şemdin Sakık, bunu Kürt Özgürlük Hareketinin tümüne mal etmek istemiştir. Bu anlamıyla geleneksel Kürt önderliğinin çağdaş Kürt hareketi ve onun önderliğine yönelttiği en büyük saldırılardan biridir. Kürt Özgürlük Hareketi Önderliğinin yürüttüğü mücadele ile Ş. Sakık şahsında deşifre edilen ve etkisizleşen geleneksel gerici Türk-Kürt egemenlerinin dayatmasıdır.

 Devlet ise ne yazık ki, Kürt Özgürlük Hareketi kadar sağduyulu ve nereye çekildiğini anlayacak bir duyarlılık içinde olmamıştır. Devletin resmi, gayri resmi güçlerinin bile savaşta içine girdikleri sınırsızlık yeterli görülmemiş, Nakşi koalisyonunun vurucu gücü olan Hizbullah devreye sokulmuş, savaşın derinleştirilmesi için her türlü vahşet ve kural tanımazlık sergilenmiş, devlet büyük suçlara çekilmiştir. Diğer tarafta ise Kürt Özgürlük Hareketiyle çatışma ortamında bu gerici koalisyon her sektörde, her alanda kurumlaşma, örgütlenme, sistemleşme, bunun uluslar arası ilişki ve ayaklarını oluşturmada muazzam mesafeler almıştır.

 Kürt ayağını da oldukça etkili kullanan ve bunların eliyle Hizbullah’ı devreye koyan Nakşi tarikatı, Kürt Özgürlük Hareketinin bütün oyunları bozan, bölgesel alt-üst oluşlara yol açabilecek gelişimi karşısında bölgesel ve uluslar arası gericilikle birlikte komploya yönelmiştir. Devletin komploya çekilmesi ve arkasından başlayacak bir iç savaş temelinde tüketilerek teslim alınması, olası direnme noktalarının Hizbullah vb. silahlı güçlerle tasfiye edilmesi bu plan kapsamında ele alınmıştır. Hizbullah bu nedenle özellikle 1996 sonrasında hızla silahlanma, kontrol dışı örgütlülüğünü geliştirmeye girişmiştir.

 Uluslar arası komplonun birinci safhası bilindiği gibi başarılı oldu. Ortadoğu’dan çıkarılan Özgürlük Hareketi önderliği korsanca bir biçimde Türkiye’ye teslim edildi. Hesaplara göre sayın Öcalan klasik direnişçilik temelinde direnecek, kendiyle birlikte Türk ve Kürt halklarının arasında yüzlerce yıl sürecek bir iç savaşı başlatacaktı. Fakat her zamanki gibi sayın Öcalan oyunu bu noktada bozdu ve yeni bir süreci başlattı.

  

AKP VE NAKŞİBENDİLİK

 Her ne kadar parti görünümü sunsa da, hükümeti oluşturan AKP bir tarikat koalisyonudur. Nakşibendi tarikatının çeşitli kollarının kendi içinde gerçekleştirdiği koalisyonun yönettiği Türkiye, değişim sürecini Nakşibendi tarikat koalisyonu olan AKP ile karşılamıştır. Kendi içinde yaşayacağı değişim sadece kendi içiyle sınırlı kalmayıp, bölge gerçeğine önemli bir etkide bulunacak Türkiye, askeri, ekonomik ve siyasi konumuyla bölge içinde önemli bir yere sahiptir ve bunu bölgenin şekillenmesinde en etkili bir biçimde kullanma arzusu vardır. Fakat ABD’nin Irak müdahalesinde görüldüğü gibi jeo-stratejik konumunun abarttığı kadar olmadığı, aksine bir sorun haline geldiği, değişen dünya gerçeği karşısında değişmek zorunda olduğu ve küreselleşen sermayenin dünyanın kalbi olan Ortadoğu'da Türkiye'nin statükoda direnişini bir sorun olarak algıladığı ve aşmak isteği görülmektedir.

 Büyük bir kambur haline gelen bölge statüsü, küresel sermayenin öncülüğünü yapan ABD tarafından yeniden düzenlenme sürecine alınmıştır. Türkiye’nin jeo-stratejik konumunu, kaynaklarını, bölgedeki etkinliğini vb. öne çıkararak bu gidişatı engellemeye, olmazsa en az değişimle atlatmaya çalıştığı görülmektedir. Türkiye’ye rağmen bölge düzenlenmeye başlanmıştır. Şimdi Türkiye bir yol ayrımındadır, ya iç dinamiklerine dayanarak demokratikleşip yükselen bir güç konumuna geçecek ya da giderek istikrarsızlığın, çatışma ve çelişkilerin, kamplaşma ve kutuplaşmalara yol açarak tehlikeli bir belirsizliğe yuvarlanacaktır. Bu yol ayrımındaki belirleyici husus ise Kürt sorununa yaklaşımıdır.

 

Bölgede değişimin diğer bir yanını oluşturan emekçi halklar cephesinin en örgütlü, en hazırlıklı gücü olarak Kürt Özgürlük Hareketi’nin böylesi bir süreci çok yönlü geliştirmek istediği biliniyor. Yine halklar lehine bir değişim sürecinin yaşanmasını istediği ve bunun mücadelesi içinde olduğu da ortada. Her iki gücün 15 yılı fiili savaş olmak üzere, 30 yıllık mücadelenin ardından böyle bir tarihsel dönemeçte karşı karşıya gelmeleri önemlidir. Türk egemen güçleri bu mücadele süreci boyunca inkarı esas alan tüm seçenekleri denemiş ve tüketmişlerdir. Siyasal, ideolojik tükenişin üst boyutlara ulaştığı ve toplumun buna tahammülünün kalmadığı bir noktada etkisizleştirilmeye ve kontrol altına alınmaya çalışılan siyasal İslam’ın, özelde de bir tarikatın iktidara gelmesi çok yönlü değerlendirmeleri gerektirmektedir.

 

PKK tarafından ayağa kaldırılan Kürt dinamiğinin de etkisiyle Türkiye ve Kürdistan toplumunda büyük bir değişim istemi ortaya çıkmış bulunmaktadır. Gittikçe kendini daha derli toplu ve örgütlü dışa vuran bu istem, özellikle Kürt Özgürlük Hareketi şahsında ve onun çabalarıyla soyut bir istem olmaktan öte; hedefleri, talepleri, amaçları olan, halkların demokratik-siyasal örgütlülüğünü içeren, meşru savunma, ajitasyon ve propaganda gücüne sahip, ilerici insanlıkla bağları bulunan kendini üretme, örgütleme ve yayma gücüne sahip bir niteliktedir. Ve iddialıdır.

 

Buna karşı çok boyutlu tükenişi yaşayan Türk egemen güçleri süreci, cumhuriyetin kuruluşundan beri bir tehdit olarak algıladıkları siyasal İslam ile özelde de Nakşibendilik ile karşılamak zorunda kalmıştır. Bu bir zorunluluk olarak gündeme gelmiştir ve sonu emekçi sınıflar ve Kürt halkı kadar kendileri içinde oldukça kaygı verici gelişmeleri beraberinde getirmiştir. Şimdi cumhurbaşkanlığı, ordu siyaset ilişkisi, Kıbrıs, AB üyeliği vb. birçok konuda kendini dışa vuran çelişki ve çatışmalar bunun bariz örnekleridir.

 Türkiye, cumhuriyet tarihi boyunca yeni bir ideolojik kimlik edinememenin sancılarını yaşamıştır. Kemalizm yeni bir ideolojik kimlik olarak cumhuriyete içerilememiştir. Zira değişimi dondurulmuş ve gittikçe iktidarı korumanın donuk klişeleri haline getirilmiştir. 1950’lerden itibaren düşüşe geçen cumhuriyetin bugün ulaştığı nokta çok yönlü krizdir.

 Ortadoğu’nun geleceğini belirleyecek değişim mücadelesi Türkiye’de emekçi-ilerici halk güçleriyle; rantçı, inkarcı güçler arasındaki mücadelede temsilini bulmaktadır. AKP ile Neo İttihatçılar yada Kızıl Elmacılar arasındaki mücadele, ilerici değişim isteyen bir güçle gerici bir güç arasındaki mücadeleden ziyade bir iktidar mücadelesidir ve her iki kesimde de temsilini bulan bölge gericiliğidir.

 Kürt Özgürlük Hareketinde temsilini bulan ise sadece Kürt ve Türk emekçi halkları değil; özelde bölge, genelde ilerici insanlık olmaktadır. Ne garip bir tesadüftür ki(!) tüm modernlik ve çağdaşlık söylemlerine karşın Türkiye siyasette temsilini bir tarikat ile gerçekleştirmektedir. Tüm çağdaş söylemler ve gösterilerin altında bir tarikatın kodladığı bir düşünüş ve algılayış yatmaktadır. Sosyal, kültürel, ideolojik, moral ölçü ve değerleriyle Nakşibendiliğin, temsil ettiği gerçeklik, günümüz gerçeği dikkate alındığında miadını doldurmuş, geri ve tıkanmış bir gerçekliktir. Günümüzde doğal, dayanışmacı, paylaşımcı yaşam formu olmaktan çıkarılarak bir iktidar ve egemenlik formuna dönüştürülen tarikat olgusu günümüz gerçeği karşısında moral bir etkide bulunmakla birlikte aşılmış kurumlardır.

 Değişim sancıları çeken Türkiye’de toplum bu süreçte tarikat, aşiret, kabile ve mezhep kökenli hareketlere eğilim gösteriyorsa bu türlü biçimlerde dayatılan ve “modern” diye sunulan ideolojiler, örgütlenmeler ve kimlikler çözümsüz kaldığı içindir. İflas ettiği ve Ortadoğu gerçeğine uymadığı içindir. Bütün bunlardan hareketle Nakşibendi gerçeğini mercek altına almak, tarihsel gelişimini, özelliklerini, günümüzde oynamak istediği rolü, Türk egemen güçleri ve bölge gericiliğiyle ilişkilerini, Kürt tarihindeki yerini ortaya çıkarmak yürütülen demokrasi ve özgürlük mücadelesinin başarısı açısından önem taşımaktadır. 


 

 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com