TOPLUMSAL SORUNLARLA MÜCADELEDE İNSAN HAKLARI KAVRAMI

 
 

 

 İnsan Hakları kavramının sosyo-ekonomik dinamikleri: Dünya giderek artan bir şekilde neden insan haklarına gereksinim duymaktadır? Ve özellikle neden ekonomik açıdan bağımlı konumda yaşayan az gelişmiş ülkelerde bu kavram daha bir korunma amaçlı ön plana çıkartılmaktadır? Neden dünyanın Batı imparatorluğu bir yandan sömürürken bir yandan sömürdüğü ülke insanlarına insan hakları kavramını bir zorunluluk olarak dayatmaktadır?
             İnsan hakları özellikle Fransız Devriminin estirdiği ‘özgürlük, eşitlik, kardeşlik’ rüzgarından sonra son iki yüzyıldır, tüm batı ülkelerinin anayasalarında yer almakta ve devletin güvencesine bağlanmaktadır. Her devlet, kendi geliştirmiş olduğu hukuk sisteminin ana ilkelerini anayasalarla ortaya koyarken en başa insan hak ve özgürlüklerini almaya başlamıştır. İnsan hakları kavramı böylesine bir süreç içinde, doğallıktan hukuksallığa geçiş yapmış ve sonra da anayasalarda yer alarak, anayasal kavramlar içinde kendisine yer edinmiştir(Kaboğlu,1994:131).
           Batı, endüstriyel kapitalizmle dönüşümüne sosyal refah uygulamalarını alırken farklı  toplum kesimlerinin adaletli gelişimini de göz ardı etmemiştir. Çevre ülkeleri olarak tarif edilen azgelişmiş ülkeler kendi ana sanayilerini yaratamadıkları gibi tarım sistemlerini modernize edememiş insani gelişimde batıdan geri kalmış, Batı ise onların bu geri kalış sürecini çeşitli yollardan desteklemiştir. Yani dünyanın bir yarısı öteki yarısını geri kalmış koşullara terk etmiş hatta  bağımlılığı sürdürecek şekilde anti demokratik rejimlerini içten içe desteklemiştir. Büyük mücadeleler sonunda kazanılan Ulusal başkaldırılar ise zamanla batıya entegre olmaya çalışan bağımlı hareketler haline gelmişlerdir. Dünyanın eşitsizliğinin başladığı nokta burasıdır. Bildiğimiz dünya eğer böyle giderse eşitsizlik kaynaklarının yeniden üretimi de sürecektir. Sürmektedir de…adı artık küreselleşme olmuştur bunun.      
        Küreselleşme süreci, ideolojik bağlamda dünyanın daha adaletsiz ilişkiler içinde sürüklenmesine neden olmamış mıdır? Eşitsizlik katlanarak artmamış mıdır? Elbette artmıştır. Yoksulluk özellikle de “yeni yoksullar” çığ gibi büyümektedir. Dünyada adaletsizlik, yoksulluk, eşitsizlik arttıkça insan hakları kavramı da popülerlik kazanmıştır. Devletlerin niteliği değişmiş, sosyal işlevleri kısıtlandıkça eş ifadeyle “devlet küçüldükçe” insan hakları kavramına olan yüklenim de artmıştır. Ne var ki hayatımıza düşen paradokslardan da bahsetmek gerekiyor: İnsan haklarının uygulanamamasını azgelişmiş ülkeler için bir  toplumsal sorun olarak gören Batı medeniyeti; Avrupa ve Amerika emperyalizmi insan hakları kurumlarının yaygınlaşması için de büyük bir çaba sarf etmektedir. Ama şu da var çağımızın değişen devlet yapısının körelen işlevleri içinde yer alan ikinci kuşak haklar olarak ta ifade edilen sosyal haklarda da önemli oranda kısıtlamalara gidilmiştir. Zamanla  devletin elinden alınan bu işlevler, niteliğine göre ya özel girişimcilere ya da ‘sivil toplum örgütlerine’ devredilmektedir.    
            Küreselleşme kapitalizmin yeni bileşeni olarak ortaya çıktığından beri ikinci kuşak haklar üzerinde bir olumsuzlanma yaratmıştır. Bu ise tasfiye edilmeye çalışılan sosyal devlet olgusunun değişen işlevlerinin sorgulanmasını gerekli kılmaktadır.
           Kısa bir değerlendirmeyle, insan haklarının kullanılmasında bireylerin veya toplumun çeşitli kesimlerinin içine düştükleri ölçüsüz durumlar insan haklarının hemen kısıtlanması için gerekçe olamaz. Yönetimlere düşen bu gibi durumların ortaya çıkmasına neden olan toplumsal koşulları yerinde izleyerek gerekli önlemleri almaktır(Çeçen,1995:72).

SONUÇ:

  Türkiye’de insan haklarına olan gereksinim son 25 yıl içinde uygulanan ekonomik liberalizm yasalarıyla daha bir artmıştır. Hızlı özelleştirme, dışa açık korunmasız piyasa, istihdam yetersizliği, işsizlik, sosyal çözülme, gelir dağılımı adaletsizliği de çabası…
Türkiye’nin siyasal tarihine göz atıldığında şu fark edilir. Dış faktörlerin yanı sıra, içsel demokrasi talepleri: işsizlik, yoksulluk, göç, siyasal çatışmalar gibi temel nedenlerden ötürü Türk demokrasisi dönem dönem kesintiye uğratılarak büyük gerileyişlere sahne olmuştur.  Bu darbe sonrası 650 bin kişi gözaltına alındı. 1 milyon 683 bin kişi fişlendi. Açılan 210 bin davada 230 bin kişi yargılandı. 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam cezası verildi. Haklarından idam cezası verilenlerden 50’si asıldı. 300 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 171 kişinin ‘işkenceden öldüğü’ belgelendi. 937 film ‘sakıncalı’ bulunduğu için yasaklandı. 23 bin 677 derneğin faaliyeti durduruldu. 3 bin 854 öğretmen, üniversitede görevli 120 öğretim üyesi ve 47 hâkimin işine son verildi. 400 gazeteci için toplam 4 bin yıl hapis  cezası istendi. Gazetecilere 3 bin 315 yıl 6 ay hapis cezası verildi. 31 gazeteci cezaevine girdi. 300 gazeteci saldırıya uğradı. 3 gazeteci silahla öldürüldü. Cezaevlerinde toplam 299 kişi yaşamını yitirdi. 144 kişi kuşkulu bir şekilde öldü. 14 kişi açlık grevinde öldü. 16 kişi ‘kaçarken’ vuruldu. 95 kişi ‘çatışmada’ öldü. 73 kişiye ‘doğal ölüm raporu’ verildi. 43 kişinin ‘intihar ettiği’ bildirildi ( 12 Eylül 2000 tarihli Cumhuriyet ).

 Temel İnsan Hakları Belgeleri:

  A ) Genel Korunmayı Sağlayan Belgeler.
- Birleşmiş Milletler Şartı ( 1945 )
- İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi ( 1948 )
- İnsan Haklarına İlişkin Uluslararası Sözleşmeler ( 1966 ) ( Ululararsı Kişisel ve      siyasal Haklar Sözleşmesi 1966. Ululararsı Ekonomik, sosyal ve Kültürel Haklar sözleşmesi 1966. )

 B ) Özel Koruma Sağlayan Belgeler:

- Irk ayrımcılığının Bütün Şekillerinin Ortadan Kaldırılmasına İlişkin Uluslararsı  sözleşme ( 1965 )
      - Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi sözleşmesi ( 1979 )
   - İşkence ve Başka Zulümce, İnsanlık dışı Ya da Onur Kırıcı Davranış Ya Da Cezaya Karşı sözleşme ( 1984 )
- Çocuk Hakları Sözleşmesi ( 1989 )
    - Bütün Göçmen İşçilerin Ve Aile Bireylerinin Haklarının Korunmasına ilişkin Uluslararası Sözleşme ( 1990 )

 

 

 


 

 
    kurdistan.gaziler@googlemail.com